MEDRESE
MEDRESE
İslâm medeniyetinde öğretimin
yapıldığı müesseseler. Arabça “Derase” kökünden gelen medrese kelimesi;
talebenin ders alıp ilim öğrendiği yer mânâsında mekân ismidir. Umûmî olarak
sıbyan mekteblerinin (ilk okulun) üstünde, orta ve yüksek tahsîl yapan bir
eğitim ve öğretim müessesesidir. Medrese tâbiri ilk olarak Nişâbûr havâlisinde
kurulan eğitim ve öğretim müesseseleri için kullanıldı. Önceki devirlerde bu
seviyede eğitim ve öğretim müesseseleri varsa da bunlar için medrese tâbiri
kullanılmamıştır.
Eğitim ve öğretim müesseseleri, ilk
insan Âdem aleyhisselâmdan îtibâren mâbedler etrafında teşekkül etmiştir. Bunlar
önce dînî eğitim gayesiyle kuruldu ise de zamanla bütün ilim şubelerini içine
aldı. Bi’setten yâni Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem ilk vahy
geldikten sonra, İslâmiyet’i kabul eden ilk mü’minler, Sahâbe-i kiramdan
hazret-i Erkam’ın evinde gizlice toplanır ve Peygamber efendimizin rehberliğinde
İslâmiyet’i ve Kur’ân-ı kerîmi öğrenir, gelişmeleri değerlendirirlerdi,
İslâmiyet’de mektep ve medresenin bu şekilde doğduğu söylenebilir. Hicretten
sonra Peygamber efendimiz Medîne-i münevverede İslâm devletinin temellerini
atınca, orada te’sis edilen Mescid-i Nebevî, İslâmî eğitim ve öğretimin merkezi
hâline getirildi. Bu eğitim sistemi ve teşkîlâtı bundan sonra kurulan câmi içi
ve dışı eğitim müesseselerine model teşkil etti.
Camilerde başlayan eğitim ve öğretim
faaliyetleri, câmi dışı müesseseler kurulduktan sonra da devam etmiş, küçük
çocukların eğitim ve öğretimi, onların câmi ve mescidleri temiz tutamayacakları
düşüncesi ile ilk devirden beri daha çok mâbedlerin dışında yürütülmüştür.
Yetişkinlerin eğitim ve öğretiminin câmilerde yürütülmesi, dört halîfe devrinde
de aynen devam etmiştir. Emevîler devrinde ise, çocuklar için müstakil ve
mükellef (zamanına göre her türlü teknik ve kültürel yeniliklerle donatılmış)
mektepler açılmıştı. Sekizinci asırda üç bin talebeyi barındıran Belhli
Ebü’l-Kâsım Dehhâk’ın mektebi, ilköğretimde önemli bir merhale kabul edilebilir.
Bu nevî mekteblere, küttâb veya mekteb, öğretmenlerine de muallim denirdi.
İslâm tarihçilerinin medresenin ilk
kurucusu olarak Nizâm-ül-mülk üzerinde birleştikleri ileri sürülürse de, daha
önce Nişâbûr’da Beyhekiyye Medresesi’nin kurulduğu bir gerçektir. Gerçi
Nizâm-ül-mülk’ten önce Gazneli Mahmûd’un Gazne’de ve kardeşi Nasır bin
Sebüktekin’in 1033 senesinde Nişâbûr’da medrese yaptırdığı bilinmektedir. Ancak,
bunlardan önce de bâzı husûsî mâhiyette medreselerin varlıkları bilinmektedir.
Kendi kütüphânesini medrese hâline getiren Ebû Hatim el-Büstî, yanına da yabancı
talebelerin barınacakları bir te’sis kurmuştu. Husûsî medreseler çoğunlukla o
devirde yaygın olan râfizîlik cereyanına karşı Sünnîliği müdâfaa ve yaymak için
kurulmuş müesseselerdi.
İslâm dünyâsında medrese
teşkilâtının kuruluş ve gelişmesinde en büyük hisse, şüphesiz Büyük Selçuklu
Türklerine aitti. Gerçekten medreselerin geniş anlamda, devlet eliyle kurulması,
tahsilin parasız olması ve medrese teşkilâtının en küçük ayrıntılara kadar
tesbîti, Selçukluların eseridir. İlk Selçuklu medresesini, büyük vezir
Nizâm-ül-mülk, Nizamiye Medresesi adı ile Bağdâd şehrinde 1064 senesinde
kurmuştur. Bundan sonra İslâm dünyâsında medrese kurma faaliyetleri hızlanmaya
ve köylere kadar yayılmaya başladı. Türk milletinin bu örnek müesseseleri, küçük
farklarla, İslâm dünyâsının her tarafına birer feyz kaynağı olarak yayıldı.
Böylece umûmî medreselerden ayrı olarak, ihtisas eğitimi yapan medreseler de
kuruldu. Bu ihtisas medreseleri, hizmet ve gayeleri bakımından, dârülhadîs,
dârülkurrâ ve dârüttıb olmak üzere üçe ayrıldı.
Gerek yapı ve gerekse teşkilât
bakımından Büyük Selçuklu medreselerini örnek alan Türkiye Selçukluları ile
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hâkim olan Türkmen beyleri, daha sonra Osmanlı
medreselerine basamak olacak medreseler te’sis ettiler.
Osmanlılar mütevazı bir beylik
olarak târih sahnesine çıktıklarından îtibâren, imkânları nisbetinde çeşitli
eğitim müesseseleri kurarak ilmi ve ilim adamlarını himayeye başladılar. Osmanlı
ülkesinde ilk medrese 1332 yılında Orhan Bey zamanında İznik’de açıldı. Orhan
Bey’in bu ilk medresesi daha önce Selçuklular devrinde açılmış olan medreselerin
gerek bina ve gerek öğretim bakımından bir devamı durumundaydı. Bu ilk
medresenin ilk başmüderrisi, naklî ve aklî ilimlerde mütehassıs bir âlim olan
Dâvûd-ı Kayserî idi. Orhan Gâzi’den sonra Murâd-ı Hüdâvendigâr, Bursa Çekirge’de
eski kaplıca civarında bir câmi, medrese ve imâret yaptırdı.
Yıldırım Bâyezîd Han, hisar dışında
bir câmi ve medrese yaptırmakla, Bursa’nın bir ilim ve irfan merkezi hâline
gelmesini ve şehrin hisar dışına doğru genişlemesini te’min etti.
Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’da
kurduğu medrese diğerlerine nazaran ayrı bir hususiyete sahiptir. Sultaniye
Medresesi denilen bu tahsîl müessesesinde ilk müderris, Molla Şemseddîn
Fenârî’nin oğlu Mehmed Şâh Efendi idi. Sultaniye Medresesi kurulduktan sonra,
İznik Medresesi ikinci dereceye düştü ve Bursa ilim merkezi olmak bakımından
birinci dereceye yükseldi. Bu durum, sultan ikinci Murâd Han’ın Edirne’de Üç
Şerefeli Câmi yanındaki Saatli Medresesi’ni kurmasına kadar devam etti. Edirne
külliyesinde bir de dârülhadîs olup, medreselerin en yüksek derecede olanı idi.
Zâten Osmanlıların ilk bir buçuk asır içinde yaptırdıkları medreselerin derece
ve sınıf îtibâriyle en mühimleri; İznik, Bursa ve Edirne’de idi. Edirne
külliyesinin statüsü İstanbul’da Sahn medreselerinin kurulmasına kadar devam
etti.
Bu sırada Osmanlı sultanlarının daha
ilk yıllarından itibaren ilme ve ilim adamlarına gösterdiği derin hürmetini
duyan âlimler; Mâverâünnehr, İran, Mısır, Suriye ve diğer bölgelerden kalkıp
Anadolu’ya geldiler. İlk devir Osmanlı âlimlerinin yetişmesinde bu seyyah
âlimlerin büyük faydası oldu. Ayrıca ilk Osmanlı âlimlerinin yetişmesinde
seyahatler de önemli rol oynadı. Birçok Anadolu Türk çocuğu İslâm âleminin belli
başlı ilim merkezlerine giderek oralarda yetişmişler, gelip Anadolu’da açılmakta
olan medreselere müderris tâyin olmuşlardı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un
fethinden sonra câmi ve başka medreseler yaptırmaya karar vererek iyi bir tahsîl
gören sadrâzam Mahmûd Paşa’yı bu işe tâyin etti. Sekiz senede sekiz medrese ve
bu medreselerin yanında talebe yetiştirmek için tetimme ismiyle ayrıca sekiz
medrese daha yaptırıldı. Fâtih Câmii’nin doğu ve batı taraflarına yaptırılan
sekiz medreseye Medâris-i semâniyye, daha sonra da Sahn
medreseleri dendi. Sahn medreselerinin ders programlarını, Mahmûd
Paşa ile meşhur astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu hazırladı. Bu
medreselerin odalarının toplamı yüz elli iki olup, her türlü ihtiyâçları devlet
tarafından karşılanırdı.
Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde
ihtiyâçları göz önüne alınarak mevcuda ilâveler yapıldı. Kanunî de, Mîmâr
Sinân’a İstanbul’un en yüksek yedi tepesinden birine Süleymâniye Câmii ile
medreselerini ve diğer te’sisleri yaptırdı. Süleymâniye Câmii külliyesi;
dârülhadîs, tıb, tabîiyye, riyâziyye vesâir dînî, hukukî ve edebî tedrisâtı
yapmak için altı medrese ile hastahâne, imâret, tabhâne, hamam ve sâir
müştemilâttan meydana gelmişti. Bu altı medreseden derece itibariyle en yükseği
dârülhadîs medresesi idi.
Bütün İslâm âleminde olduğu gibi,
Osmanlılarda da eğitim ve öğretim, umûmî ölçüde medreselere dayanmakta idi.
Ancak medreselerin dışında bâzı yerlerde, muhtelif seviye ve sistemlerde eğitim
faaliyetleri yürütülmüştür. Saray içinde şehzâdelerin yetiştirilmesine verilen
husûsî îtinâ, mülkî, idâri ve diğer bâzı elemanların yetiştirildiği Enderûn-i
hümâyûn, kapıkulu askerlerinin yetiştirildiği acemi oğlanlar ve yeniçeri
ocakları, sıbyan mektebleri ve her sınıftan halkı İslâmî disiplin altında
yetiştirmeyi hedef alan tekkeler, bunlardandı.
Talebe yetiştirmeleri bakımından
medreselere temel teşkil eden sıbyan mektebleri, büyük şehirlerin her
mahallesine açılırdı. Okuma çağına gelen 5-6 yaşlarındaki çocuklar bu mekteblere
devam ederdi. Sıbyan mekteblerindeki tedrisât elif-bâ, yazı, okuma, Kur’ân-ı
kerîm ve a’mâl-i erbaa denilen dört işlemin
öğretilmesinden ibaretti. Öğretmenine muallim, yardımcısına kalfa
denirdi. Sıbyan mektebleri köylere varıncaya kadar devlet tarafından yayıldı.
Evliyâ Çelebi; on beş ve on altıncı asırlarda, sâdece İstanbul’da iki bin sıbyan
mektebi bulunduğunu haber vermektedir. Aynı devirlerde tapu ve evkaf kayıtlarına
göre tedrisât yapan medrese sayısı bini aşkındır. On beş ve on altıncı asırlarda
Rumeli eyâletinin merkez sancağında 60, Anadolu eyâletinde 154, Amasya’da 200,
Erzurum’da 110 sıbyan mektebi bulunduğu da kaynaklarda belirtilmektedir.
Osmanlı medreselerinde talebelerin
sıbyan mektebini bitirerek veya o seviyede husûsî bir öğretim görerek
medreselere girdikleri anlaşılmaktadır. Zîrâ en aşağı derecedeki Hâşiye-i tecrid
medreselerinin derslerini anlayabilmek için en azından okuyup yazma ile ilmihâl
bilgilerini öğrenmiş olmak lâzımdır. Böylece Hâşiye-i Tecrid medreselerinde bir
müderrisin dersine başlayan talebe oradaki dersleri okuduktan sonra hocasından
icazetle (diploma) otuzlu bir medresedeki (Miftah) müderrislerin derslerine
devam ederdi. Oradan icazetle Kırklı bir medreseye ve sonra icazetle Ellili bir
medreseye ve oradan da icazetle Sahn-ı semân’a veya Süleymâniye’ye girer ve
bitirerek mülâzemet için sıraya dâhil olurdu. Bu devre içinde mülâzımlar görev
almak istedikleri branşlarda staj görürlerdi.
Medreselerde tâlim ve terbiye sabah
namazından sonra başlar, çok defa öğle namazına kadar devam ederdi. İlk
zamanlarda Cuma ve Salı günleri hâriç olmak üzere beş gün olan ders günleri
vakfiyelerde belirtilmişti. Ancak Molla Şemseddîn Fenârî ders günlerinde bir
değişiklik yaparak bu günlere Pazartesi’yi de ekledi. O zaman talebelere
okutulan kitapların başında, te’min etmek pek kolay olmamasına rağmen, Molla
Teftâzânî’nin eserleri geliyordu. Kitaplarını rahatça istinsah (yazarak
çoğaltma) edebilmeleri için talebelere kolaylık olsun diye Molla Fenârî,
Pazartesi günü de ders yapmazdı.
İlk Osmanlı medreselerinden
başlayarak talebe bütün Osmanlı târihi boyunca kurulan te’sislerin
vakfiyelerinde tesbit edildiği şekilde burs almış ve yiyecek yardımı görmüştür.
Eğitim-öğretim işinde ana unsurlardan biri olan talebe, Osmanlıların her
devrinde himaye altında idi. Bunlar medrese vakfiyelerinde açıkça
belirtilmektedir. Medrese vakfiyelerinde talebelere tahsis edilen maaşlar
genellikle toplu olarak zikredilmiş, bâzan da oda başına hesab edilmiştir.
Nitekim Orhan Gâzi İznik’teki medresesi için tanzîm ettiği Arapça vakfiyesinde;
medresede her gün ders okunacağından ve gelirin altıda birinin talebeye tahsis
edildiğinden bahsetmektedir.
Medreselerde müderrisin derslerini
tekrarlayıp îzâh eden yardımcılara muîd denirdi. Muîdin, müderris ile talebe
arasında bir derecesi vardı. Muîdlere, vazifeleri müderrisin dersi bittikten
sonra başlaması bakımından, müzakereci de deniliyordu. İlk devir Osmanlı
medreselerinde muîd, önceki İslâm devletlerinde kullanıldığı mânâda medresede
müzâkerecilik eden müderris muavinleri için kullanılıyordu. Fakat Fâtih
devrinden sonra ve ilk defa Sahn medreselerinde olmak üzere medreselerde oda
sahibi olanlar bu adı almaya başladılar. Muîdin medresede müderris
yardımcılığından başka, gördüğü ek vazîfelerden en mühimi, medresedeki talebeye
namaz vakitlerinde namaz kıldırmasıdır. Fâtih medreselerinde oda sahibi olan
muîdler eser te’lif edebilecek kadar ilmî bakımdan ilerlemiş bulunuyorlardı.
Muîdlerin yanlarında kendilerine yardım eden ve müstecid denilen gözde talebeler
vardı.
Medreselerde bütün talebenin ortak
ders yapabileceği umûmî ve büyük bir dershane ile onun etrafında dizilmiş her
talebenin ayrı bir odası vardı. Müderrisler, umûmî mevzuları ortadaki büyük
dershanede anlatır, daha sonra tek tek her talebe hücresine çekilir ve müderrisi
ile başbaşa kendi sahasında çalışırdı. Belli bir tahsilden sonra icazet,
mülâzemet ve beratla medreselerde ders veren kimselere müderris denirdi.
Müderrisler imtihanla alınırlardı. Tek dershaneli medreselerde bir, Sahn-ı semân
ve Süleymâniye medreseleri gibi birden fazla dershanesi olan medreselerin her
dershanesi için, birer müderris bulunurdu (Bkz, Müderris).
Osmanlı medreseleri, teşkilâtlanmada
kendinden önceki İslâm medreselerinde olduğu gibi, gaye ve gördüğü hizmet
bakımından birbirinden farklı özellikler göstermiş olsalar da, esasta umûmî ve
ihtisas medreseleri olarak ikiye ayrılmıştır.
Umûmî medreseler; kâdı, müderris ve
müftî yetiştirmek maksadıyla kurulmuşlardı. Kendi arasında müderrislerin
yevmiyelerine göre yirmili, otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı ve altmış üstü
medreseleri olarak çeşitli kısımlara ayrılmışlardır.
Yirmili
medreseler: Bu
medreselerde ders kitabı olarak kelâmdan Hâşiye-i Tecrîd okutulduğu için bunlara
Hâşiye-i tecrîd medreseleri de denilmiştir. Bunların tahsîl müddeti 1526’da iki
sene iken, 1575’de en az bir yıl ve 1597’de ise üç ay olarak tesbit edilmiştir.
Bu medreselerde; belagat dersinde Mutavvel, kelâmda Hâşiye-i
Tecrîd, fıkıhda Şerh-i Ferâiz eserlerinden Mutavvel ve Şerh-i
Ferâiz tamamen, Hâşiye-i Tecrîd ise başından Umûr-i âmme bölümüne
kadar okutulurdu. Ancak talebelerin bu ilim ve kitapları anlayabilmeleri için
sarftan; Emsile, Bina, Maksûd, İzzî, Merâh, nahivden; Avâmil, İzhar,
Kâfiye gibi gramer kitapları, Şerh-i Şemsiyye,
Şerh-i Tavâlî’, Şerh-i Metali’, Şerh-i î İsâgûcî gibi mantık
kitabları ve usûl-i fıkha âid Telvîh gibi eserlerin tamâmı veya bir kısmı
okutuluyordu.
Otuzlu medreseler:
Bu medreselerde
belagattan Şerh-i Miftâh’ın okutulmasından dolayı bunlara Miftâh
medreseleri de denilmiştir. Bu medreselerin tahsîl müddeti önceleri
iki sene iken sonraları bir seneden daha aza düşürülmüştür. Buralarda ders
kitabı olarak fıkıhta Tenkîh ve Tavdih, belagatta Şerh-i
Miftâh, kelâmda Hâşiye-i Tecrîd, hadîsde Mesâbîh, Hâşiye-i
Tec-rîd’den Umûr-i Ammeden vücud ve imkân bahsine kadar, Sadr-üş-şerîa’dan Kitâb-ı Büyû’a kadar. Şerh-i
miftâh’dan Mebâhisi icâb ve itrâb’a kadar ve Mesâbih iki kere okutulurdu.
Kırklı
medreseler: Bu
medreselerin tahsîl müddeti ilk zamanlar iki-üç sene arasında değişirdi.
Sonradan bu müddet kısaltıldı. Bu medreselerde okutulan ders kitabları;
belagatta Miftâh-ul-ulûm, usûl-i fıkıhta Tavdîh, fıkıhta Sadr-üş-şerîa’, hadîste Meşârik ve Mesâbîh idi. Bunlardan başka ayrıca başlangıçta
meânîden Şerh-i Miftâh’ın ortasına kadar, kelâmdan, Şerh-i
Mevâkıf ve sonraları ise, fıkıhta Hidâye
ile İbn-i Hâcib’in nahve âid El-Kâfiye fi’n-Nahv adlı eseri okutulurdu.
Ellili
medreseler: Bu
medreseler Hâric ve Dâhil medreseler olmak üzere ikiye ayrılırlardı. Hâric
medreselerinde okutulan ders kitabı; fıkıhta Hidâye, kelâmda Şerh-i
Mevâkıf, hadîste Mesâbîh idi. Dâhil medreselerinde ise, ders
kitabı olarak fıkıhta Hidâye, usûl-i fıkıhta Telvîh, hadîsde Buhârî, tefsirde Keşşaf
ve Beydâvî okutuluyordu.
Sahn-ı Semân
medreseleri: Bu
medreselerde, önceleri tahsîl müddeti bir sene iken sonradan altı aya
indirilmiştir. Bu medreselerde okutulan ders kitabı fıkıhta Hidâye, usûl-i fıkıhta Telvîh
ve Şerh-i
Adud, hadîsde Sahîh-i Buhârî, tefsîrde Keşşaf
ve Beydâvî idi. Bu eserlerden Sahîh-i
Buhârî baştan sonuna kadar, Hidâye’nin Kitâb-ı Nikâh bölümünden Kitâb-ı
Büyû’a kadar olan kısmı ve Telvîh’den Taksim-i Evvel’den Mebâhis-i Ahkâm’a
kadar, Kâdı
Beydâvî tefsîri’nden de başta Bekara sûresi olmak üzere belli sûreler
okutulurdu.
Altmışlı
medreseler: Bu
medreselerin de tahsil müddeti bir senedir. Bunlarda okutulan ders kitapları
arasında fıkıhta, Hidâye ve Şerh-i
Ferâiz, kelâmda Şerh-i Mevâkıf, hadîsde Buhârî, tefsîrde Keşşaf, usûl-i fıkıhta Telvîh
adlı eserler yer alıyordu. Bu eserlerden Buhârî’nin üçte biri, Hidâye’nin Kitâb-ı Büyû’dan, Kitâb-ı Şifâ’ya
kadar olan kısmı, Telvîh’ten Mebâhis-i ahkâm’dan sonuna kadar olan
bölümü, başından tashîh bahsine kadar Şerh-i
Ferâiz ve Şerh-i Mevâkıf’ın tamâmı okutulurdu.
Altmış üstü medreselerde de durum,
aynı altmışlı medreselerdeki gibiydi.
Osmanlı medreselerinde yüksek din
bilgileri yanında, zamanın yüksek fen bilgileri de öğretiliyordu. Fen
bilgilerinden şu kitaplar okutuluyordu. Hendesede (geometri); Allâme Şemseddîn
Semerkandî’nin Eşkâl-üt-te’sîs isimli geometri prensipleri ve
üçgenlerin hususiyetlerini anlatan eseri, aritmetik ve cebirde; yine aynı
müellifin Muhtasar fil-Hisâb isimli eseri, hesapta; Risâle-i
Bahâiye adı ile anılan meşhur hesab kitabı ve meşhur âlîm Ali
Kuşçu’nun Risâle-i Muhammediyye adlı eseri, hey’ette
(astronomi); Caymînî’nin El-Mülahhas isimli eseri ile şerhleri ve Ali
Kuşçu’nun Arabça Risâle-i fethiyye’si okutulurdu. Tıbda, Edviye-i
Müfrede, Kitâb-ı Tıb, Müntehabât-ı Şifâ, Kitâb-ı Tıb
(Sinoplu Mü’min bin Mukbil), Tezkire-i Antâkî ve Enmûzec-üt-tıb okutulmuştur.
İhtisas medreseleri ise, ihtisası
gerektiren ulûm-i İslâmiye’den birini, yahut da ulûm-i dâhileden birini hedef
alan ve o ilmin tahsiline mahsus metodla öğretim faaliyetinde bulunan
medreselerdir. Bu ihtisas medreseleri de kendi aralarında Dâr-ül-hadîsler, Tıb
medreseleri ve Dârülkurrâlar olmak üzere üç gruba ayrılırlardı.
Dârülhadîsler: Peygamber efendimizin söz, fiil ve
takrirlerinden meydana gelen hadîslerin tahsîl edildiği yerdir. Osmanlılarda ilk
dârülhadîs, sultan birinci Murâd zamanında Çandarlı Hayreddin Paşa tarafından
İznik’te ve ikinci Murâd tarafından Edirne’de yaptırılmıştır. Bunları takiben,
daha sonraki asırlar içinde çeşitli dârül hadîsler te’sis edilmiştir. Kurulan
dârülhadîsler içerisinde en önemlisi, İstanbul’daki Süleymâniye dârül hadîsiydi.
Dârülhadîslerde hadîs ilminden rivayet, dirayet, İsnâd, terâcim-i ahvâl ve
tenkîd-i ahvâl-i rivayete dâir mevzular okutulur ve senetleriyle birlikte
ezberlettirilirdi. Hadîs kitaplarından ise, Osmanlı dârülhadîslerinde Sahîh-i
Buhârî, Sahîh-i Müslim ve Meşârık
gibi eserlerle bunların şerhleri ve usûl-i hadîse dâir eserler
okutulurdu. Öğretim üyelerine de hadîsle meşgul olduklarından dolayı muhaddis denirdi. Buralarda talebe olabilmek için
umûmî medreseleri okuyup tamamlamak gerekirdi.
Tıb
medreseleri: Diğer
medreselerde olduğu gibi Osmanlı dâruttıbları da İslâm dünyâsında daha önce
kurulmuş olan dârüşşifâlar ve bilhassa Anadolu Selçukluları dârüşşifâları örnek
alınarak te’sis edilmişlerdir. Osmanlılarda ilk dârüşşifâ, Yıldırım Bâyezîd
tarafından Bursa’da te’sis edilmiştir. Daha sonra İstanbul’da Fâtih Sultan
Mehmed, Edirne’de ikinci Bâyezîd, İstanbul’da Haseki Sultan, Atik Vâlide ve
Manisa’da Vâlide Sultan dârüşşifâları kurulmuştur. Süleymâniye Tıb medresesinin
te’sisi ise, dârüttıblar târihinde bir merhale kabul edilebilir. Zîrâ bu zamana
kadar, dârüşşifâlar içinde yapılan tıb öğretimi, bu medrese ile müstakil bir
medreseye kavuşmuş ve dârüşşifâ tatbikatı yeri olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Tıb medreselerinden; dâhiliye, göz ve diş doktoru ile eczacılar yetişirdi. Bu
medreselerde daha önceki devirlere âid eserler ve şerhlerin okutulduğu gibi,
Osmanlı devri tabiblerince yazılmış olan eserler de okutulmuştur. Eğitim ve
öğretim tatbîkâtlı olarak yapılırdı.
Dârülkurrâlar: Osmanlı eğitim ve öğretim sistemi
içinde yer alan ihtisas medreselerinden biridir. Bu medreselerden câmi
hizmetlileri yetişirdi. Sıbyan mektebini bitiren bir öğrenci, önce aşağı
seviyede bir dârülkurrâya alınır, burada Kur’ân-ı kerîmi ezberledikten sonra
yüksek seviyedeki dârülkurrâlara devam ederdi. Buralarda ilm-i kıraat ve ilm-i
mehâric-il-hurûf (tecvid ilmi ile hafızlık) öğretilirdi. Buradan diploma alanlar
hafız, hatîb, imâm ve müezzin olurlardı. Bu medreselerde ilm-i kırâattan Ebû
Muhammed eş-Şâtıbî’nin Kasîde-i Lâmiye ile Cezerî’nin ona yazdığı Feth-ül-vâhid adlı şerhi de okutulurdu. Evliyâ
Çelebi’nin yazdığına göre, Osmanlılarda ilk dârülkurrâ Yıldırım Bâyezîd’in
Bursa’da açtığı dârülkurrâdır. İstanbul’da ise, bütün selâtîn câmilerinin
yanında birer dârülkurrâ vardı ve içlerinde en önemlisi Süleymâniye dârülkurrâsı
idi. Dârülkurrâlarda okunan dersler, tekrar suretiyle ve câmilerde tatbîkâtlı
yapılırdı.
Medreselerde eğitim ve öğretim, bir
sınıf ve zümre imtiyazı olmaktan çıkarılarak, toplumda sosyal adalet, fertler
arasında fırsat ve imkân eşitliği sağlanırdı. Talebenin ve öğretim elemanlarının
masraflarını zenginler ve çok defa bu maksatla kurulmuş vakıflar karşılardı.
Böylece eğitim ve öğretimin mâlî ihtiyâcı içinde devletin yükü, mümkün mertebe
hafif tutulurdu. Medreselerde devrin ilim dili olan Arabça çok iyi bir şekilde
öğretilirdi. Medreseden me’zûn olanlar rahatlıkla kitap ve risale yazacak
derecede Arapçayı kullanırdı.
Medreseler, sâdece din ve dünyâ
ilimlerini öğretmekle kalmamış, rûh ve beden terbiyesini birlikte
yürütmüşlerdir. Bu sebeple medreselerde; yüzme, güreş, koşu, ok atma, cirit
oyunu, ata binme gibi sporlara da yer verilmiştir. Bunlardan başka medreselerde
yine başta hüsn-i hat, tezyinat, hitabet ve kitabet olmak üzere çeşitli bediî
(estetik) faaliyetlere de mühim yer verilmiştir. Kültür ve medeniyet târihimizde
şerefii birer yer tutan hattatlar, nakkaşlar, mîmârlar, hatibler vs. hep
medreselerden yetişmiştir.
Memleketimizde; pâdişâhların,
sadrâzamların, vezirlerin ve diğer devlet adamlarının kurduğu pek çok medrese
vardı. Bu durum, günümüzde devlet okulları ile özel okulların kuruluş şekline
model olmuştur. Osmanlılarda medreseler parasız olduğu gibi, talebelerine ayrıca
yatacak yer, para ve yemek verilirdi.
İnsanlığın bugün sâhib olduğu ilim
ve teknik seviyedeki en büyük pay, İslâm memleketlerinde kurulan medreselerde
yetişen müslüman âlimlerindir. Tıb, matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji
gibi bir çok ana ilim dalında İslâm dünyâsında asırlar boyunca yazılmış ve hepsi
çok kıymetli bilgilerle dolu kitaplar, dünyânın meşhur kütüphânelerinin en
kıymetli eserleri olarak muhafaza edilmektedir. İslâmiyet’in doğuşundan îtibâren
on sekizinci asra gelinceye kadar İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerin, bir
ibâdet vecdi içinde geceli-gündüzlü yaptıkları çalışmalar ile dünyâ her bakımdan
aydınlanmış, yeni yeni ilmî keşif ve teknik buluşlar insanlığa hediye
edilmiştir.
On yedinci asırdan îtibâren; iç
karışıklıklara medreselerin de katılması ile, bu müesseseler hercümerc içine
girdiler. Bâzı yetersiz düzeltme girişimlerine başlandı. Lâle devrinden sonra
başlanılan ıslâhat hareketleri sırasında, medreselerde köklü bir değişiklik
yapılmayarak, bunların yanında yeni usûle göre eğitim yapan mektepler açıldı.
1759 senesinde sultan üçüncü Mustafa, medreselere bir canlılık kazandırmak, bu
arada medresede okutulan ilimleri teşvik etmek için huzur derslerini başlattı.
Bu gelenek Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar devam etti.
On dokuzuncu asırda, medreseler yeni
açılan okullar yanında önemini kaybetti. 1867 senesinde medrese öğretim
üyelerinden toplanan on beş kişilik bir hey’et, medreselerin düzeltilmesi ve
eski günlerine getirilmesi için gerekli gördükleri tedbirleri bir rapor hâlinde
devlet idaresine sundu. Fakat yapılan ıslâhat başarıya ulaşamadı. Meşrûtiyet
döneminde ise, medreseler kendi geleneklerine bırakılmış, ciddî bir düzenleme
faaliyeti yapılmayarak, yeni öğretim kurumlarına önem verilmiştir. Tanzîmât’a
yakın, Osmanlıların Avrupa’ya tahsîl maksadıyla gönderdikleri bir kısım
kimseler, orada kendi şahsiyetleri ve millî hislerini unutacak kadar Avrupa
kültürünün te’siri altında kaldılar. Bunlar sonraki yıllarda Avrupa
devletlerinin himaye ve baskısı ile Osmanlı Devleti’nin kilit noktalarına
yerleştirildiler. Bu kimseler bulundukları makamlardan istifâde ederek, Avrupa
devletlerinin de kendilerini desteklemesiyle; medreselerden önce fen, arkasından
da yüksek din bilgilerini kaldırdılar. Böylece medrese ve müderrisler
fonksiyonlarını kaybettiği gibi, Osmanlıların ilim ve fende Avrupa’dan geri
kalmasına ve Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına zemin hazırlandı.
Bu dönemde medreseler gerçek anlamda
yüksek öğrenim kurumları olmaktan çıkarıldı. İkinci Meşrûtiyet’ten sonra
medreseler ıslâh edilerek üniversiteleştirilmek istendi ise de, bunda başarılı
olunamadı. Cumhuriyetin îlânından sonra çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât kânunu ile
medreseler kaldırıldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Osmanlı Devleti İlmiye Teşkilâtı; sh. 1
v.d.
2) Osmanlı Medreseleri (Cahit Baltacı); sh. 1
v.d.
3) Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-10, sh.
291
4) Târih-i Cevdet; cild-1, sh.
109
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh.
311
6) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-7, sh.
148
7) Osmanlı Târihi Deyimleri; cild-2, sh.
436
8) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-3,
sh. 835
9) Osmanlı Târihi ve Teşkilâtı Ders Notları;
sh. 128
10) Fâtih Külliyesi
ve Zamanı İlimleri; sh. 7 v.d.
11) İlk Osmanlı
Medreseleri (M. Bilge)
12) Osmanlı
Türklerinde İlim (A. Adıvar); sh. 10-12
13) Kamus Tercümesi
(Âsım Efendi); sh. 238
14) Fezleke-i Kâtip
Çelebi); cild-1, sh. 145
15) Sultan Orhan
Gâzi Vakfiyesi; Ali Emîri Kütüphânesi Nr. 4474
Yorumlar
Yorum Gönder