MAHMÛD ŞEVKET PAŞA
MAHMÛD ŞEVKET PAŞA
(1856-1913)II. Meşrutiyet devri sadrazamı.
Son devir Osmanlı sadrâzamlarından.
Kumandan ve devlet adamı. Basra mutasarrıfı Kethüdâoğlu Bağdâdlı Süleymân Bey’in
oğludur. 1856 senesinde Bağdâd’da doğdu. İlk tahsîlini Bağdâd’da gördükten sonra
İstanbul’a gelerek önce Harbiye’ye girdi. 1882’de de Mekteb-i erkân-ı
harbiye’den (kurmay) yüzbaşı rütbesiyle me’zûn oldu. O sene Mısır’a sevk olunmak
üzere Girid’de toplanan fırkaya (tümen) tâyin olunarak Girid’e gitti. Bir müddet
sonra oradan dönüp 1883’de Harbiye mektebinde silâh bilgisi ve atış tâlimi
nazariyeleri muallimliği yaptı. Bir sene kadar Almanyalı müşir Kampatner
Paşa’nın daha sonra da Von der Golç Paşa’nın emrinde çalıştı. Satın alınan
mavzer tüfeklerinin yapılışını tedkîk etmek ve nezârette bulunmak üzere teşkîl
olunan komisyonun âzası olarak Almanya’ya gitti. 1884’de kolağalığa, 1886’da
binbaşılığa terfî ettirildi. 1889’da kaymakam (yarbaylık) rütbesiyle muayene
komisyonu reis muavinliğine tâyin edildi. İki sene sonra da miralaylığa (albay)
terfî ettirildi. Almanya’da kaldığı dokuz-on senelik müddet içinde çeşitli
askerî manevralarda, top tâlimlerinde ve Mağdeburg’da, 1892’de çeşitli
milletlere mensup iki yüz elli subayın katıldığı seri ateşli top ve zırhlı kale
tatbîkâtlarında bulundu. 1894’de Osmanlı zabitlerinden meydana gelen bir
komisyonun reîsi olarak Fransa’ya gönderildi. Zırhlı kuleler ve ateşli silahlar
hakkında incelemelerde bulundu. Dönüşünde mirlivalığa yükseltildi. 1899’da
Tophâne-i âmire tecribe ve muayene dâiresi reis vekilliğine tâyin edildi.
1901’de Feriklik rütbesine terfî ettirildi. O sene Mekke-i mükerreme ile
Medîne-i münevvere arasında telgraf hattı döşetme vazifesiyle Hicaz’a
gönderildi. Orada kaldığı bir sene içinde, Mekke şerîfi Avnür-Refîk ve Hicaz
vâlisi Ahmed Râtib paşalarla anlaşamayarak İstanbul’a döndü. Tophane’deki
vazîfesine iade edildi. 1905’de birinci ferik rütbesiyle Kosova vâliliğine tâyin
edildi. 1908’de Birinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra Üçüncü ordu kumandanlığına
ve ilâveten Rumeli vilâyeti müfettiş-i umûmî vekilliğine tâyin edildi. Osmanlı
Devleti’nin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen azınlıklarla işbirliği yapan,
İttihâd ve Terakkî komitacılarıyla anlaşarak, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a
karşı harekete geçti. İngilizler ve İttihâdolar tarafından plânlanan ve
İstanbul’da zuhur eden 31 Mart ayaklanması üzerine Selanik’te toplanan Hareket
ordusunun kumandanı olarak İstanbul’a geldi. 24 Nisan’da Topkapı ve
Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki karakolları teslim aldı ve harbiye
nezâretini işgal etti. Pâdişâh’a sâdık paşalar saraya gelerek, Yıldız ve
civarındaki birliklerin, Hareket ordusuna karşı kullanılması için izin
istediler. Kan dökülmesini istemeyen sultan İkinci Abdülhamîd Han; “Tüfekçilerin
silâhları toplansın, kimse silâh atmasın. Müslümanı müslümana kırdırmam”
diyerek, teklifi reddetti. Kuvvetli ve talimli askerleri bulunmasına rağmen,
büyük fitne çıkmaması için bunu kullandırtmadı.
Taksim kışlasında ve Taşkışla’da
bâzı mukavemet hareketleri olduysa da, Hareket ordusunun şiddetli top ateşi
karşısında kırıldı. Yıldız Sarayı’nın, Hareket ordusu tarafından işgal edilmesi
sırasında, sultan Abdülhamîd Han mukavemet etmek isteyen askerlere; “Ben
halîfe-i İslâm’ım. Müslümanı müslümana kırdırmam. Silâh çekmek isteyen ilk önce
beni vursun, sonra diğer asker kardeşlerine kurşun atsın” diyerek çatışmanın ve
kan dökülmesinin önüne geçti. Pâdişâh’ın emrine boyun eğen askerlerin
silâhlarını teslim etmeleri üzerine 25 Nisan günü Hareket ordusu İstanbul’a
hâkim oldu. Mahmûd Şevket Paşa örfî idare (sıkıyönetim) îlân ederek suçlu suçsuz
demeden İttihâdçılara ve kendine muhalif pek çok kimseyi îdâm ettirdi. Etrafında
topladığı yüzlerce Balkan çetecisiyle saraya girerek, kıymetli eşyaları
yağmaladı. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigârları ve
dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettirdi.
Pâdişâh’ın altın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Kendisi Abdülhamîd Han’a
muhalif olduğu halde, bu yağmaya dayanamayan Tevfik Fikret, bu hâdise için Han-ı
Yağma adlı şiirini yazdı. Mahmûd Şevket Paşa İttihâd ve Terakkî’nin hâkimiyetini
devam ettirmek için İstanbul’da tedhiş ve terör havası estirmeye başladı.
Milletin can, mal ve nâmuş emniyeti kalmadı. Pek çok suçsuz kimse tutuklanarak
hapse atıldı ve zulme uğradı. Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilerek
Selânik’e gönderildi.
İstanbul’a hâkim olan Mahmûd Şevket
Paşa; Birinci, İkinci, Üçüncü ordular müfettiş-i umûmîsi oldu. 1909’da kurulan
Hakkı Paşa kabinesinde harbiye nâzırı oldu. İttihâd ve Terakkî tarafından
yâver-i ekremlik ünvânı verildi.
Daha önceki devirlerde ordudaki
subaylar arasındaki görüş ayrılıkları ve grublaşmalar onun harbiye nâzırlığı
sırasında, had safhaya vardı. Pâdişâh’a, devletine, vatanına ve dînine bağlı
subayları çeşitli bahanelerle ordudan uzaklaştırdı.
1910’da başlayan Arnavutluk isyânını
bastırmak üzere sefere çıktı. Kumandasında seksen iki piyade taburu vardı.
Arnavutluk isyânını şiddet kullanarak bastırdı. İsyana iştirak eden ve etmeyen
bütün ahâlinin silâhlarını toplattı. Bu muamele esnasında erkekleri,
kadınlarıyla kızlarının önünde sopalarla dövdürdü. İsyan yatışacağı yerde
müzminleşti. Balkan harbi sırasında Arnavutluk’un tamamen elden çıkmasına sebeb
oldu.
Roma elçiliğinden sadrâzamlığa
getirilen Hakkı Paşa hükümetinin harbiye nâzırı olan Mahmûd Şevket Paşa,
Trablusgarb kumandanı ve vâlisi Müşir İbrâhim Paşa’nın; “Buradaki askerlerin
Yemen’e gönderilmesi, Trablusgarb’ın İtalya’ya teslimi demektir” diye itirazına
rağmen, Trablus’daki askeri Yemen’e sevk etti. İtiraz ettiği için de İbrâhim
Paşa’yı vazifeden aldı. Bu kâfi gelmiyormuş gibi Trablus’daki askeri mühimmat
iâşe ve silâhları da İstanbul’a naklettirdi. Trablus’u askersiz, kumandansız ve
mühimmâtsız bıraktı. Hıyanet derecesine ulaşan bu gafletinden sonra İtalyanlar
Eylül 1911’de Trablusgarb’ı işgal ettiler. Ateş bacayı sardıktan sonra asker
gönderildiyse de netice alınamadı. On iki adayı işgal eden İtalyanlar, Çanakkale
boğazını topa tutarak, İstanbul’u tehdîde başladılar. Ordudaki subaylar,
İttihâdcı ve Halâskârân-ı zâbitân diye ikiye ayrıldı. Makedonya vilâyetlerinde,
iktidar ve muhalefeti tutan subaylar çeteler teşkil ederek birbirleriyle
çarpıştılar. İstanbul’da bulunan Halâskârân-ı zâbitân mensupları, hükümeti
tehdîd etmeye başladılar. Bu baskı ve tehdîdler karşısında, Mahmûd Şevket Paşa
1912’de sadrâzam ve diğer nâzırlarla birlikte istifa etti. Böylece İttihâd ve
Terakkî iktidardan uzaklaşmış oldu.
Balkan Harbi sırasında Alasonya
ordusu kumandanlığına tâyin olunan Mahmûd Şevket Paşa, bu vazifeyi kabul
etmeyerek istifa etti. Böyle mühim bir harbdeki vazifeyi kabul etmeyişinin
sebebini de kendine mâbeyn başkâtibi Ali Fuâd Bey tarafından sorulan bir soruya
verdiği cevâbda; “Canım efendim ne yapayım. Bu, benim şöhretimi ve şeref-i
askerîmi ihlâl etmek, için yapılmıştı. Şöhretimi nasıl feda ederim?” diyerek
vatan ve millet hususundaki kayıtsızlığını beyân etti.
İktidardan uzaklaşan İttihâd ve
Terakkî ileri gelenlerinin 23 Ocak 1913’de düzenledikleri kanlı Bâb-ı âlî
baskınından sonra, Kâmil Paşa zorla sadrâzamlıktan istifa ettirilince,
sadrâzamlığa Mahmûd Şevket Paşa getirildi. Onun sadâreti döneminde Balkan harbi
devam etti. 30 Mayıs 1913 Cuma günü Osmanlı Devleti ile Balkan müttefikleri
arasında yedi maddelik, Londra barış andlaşması imzalandı. İttihâd ve Terakkî
zihniyetinde olan Mahmûd Şevket Paşa, kendinden önceki sadrâzam Kâmil Paşa’yı
ihanetle itham edip Edirne’yi kurtarmayı vâdederken, bütün Rumeli’yi Balkan
devletlerine terk edip Midye-Enez hattını hudûd kabul etti. Bu suretle Edirne de
sınır dışında kaldı. Arnavutluk’la, adaların geleceği ise, büyük devletlere terk
edilmek suretiyle elden çıkarıldı.
Mahmûd Şevket Paşa, yaptığı işler
sebebiyle İttihâd ve Terakkîciler arasında şöhret sahibi oldu. Onun bu şöhreti,
meclisteki muhalif meb’ûslardan başka İttihâdcıları da düşündürüyordu. Bu
sebeble günün birinde bütün devlet idaresini ele geçirip kendilerine mevkî ve
makam vermemesinden endişe ediyorlardı. Muhalif milletvekilleri, onun bâzı kötü
icrâatlarını tenkid etmekten çekinmiyorlardı. Bu tenkidlere şiddet ve tehdîtle
karşılık veren Mahmûd Şevket Paşa’ya karşı muhalefet şiddetlendi. Hattâ bu
muhalefet kampanyasına İttihâd ve Terakkî meb’uslarından da katılanlar oldu.
Mahmûd Şevket Paşa’nın gün geçtikçe orduda artan nüfuzundan çekinen Talat Bey
(Paşa), çeşitli planlar hazırladı ve Paşa aleyhinde yolsuzluk iddialarının
çıkarılmasını teşvik etti. Talat Bey ile birlikte harekete geçen Selanik
milletvekili yahûdî Emanuel Karaso ile İsmâil Canbolat, Mahmûd Şevket Paşa’nın
aleyhinde uğraşırken, Talat Bey ve arkadaşları da İttihâd ve Terakkî umûmî
merkezinin hükümet üzerinde nüfuz sahibi olması için çalıştılar. Mahmûd Şevket
Paşa’nın daha kuvvetlenmesine ve tahakkümüne tahammül edemedikleri için, onu
ortadan kaldırma yollarını düşündüler. Bütün muhalif unsurları, Mahmûd Şevket
Paşa aleyhine kullanmaya çalıştılar. İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri,
Hürriyet ve îtilâf fırkasının gayr-i memnunları, İttihâd ve Terakkî’ye düşmanlık
besleyen halk, tahsil ve yetişme tarzlarıyla kuru bir gurura kapılan okumuşlar,
gayr-i müslim azınlıklara mensup banker, sarraf gibi kimseler, müslüman olup
Türk olmayan unsurlar; Mahmûd Şevket Paşa hükümetini devirmek için birlikte
çalıştılar.
Sadrâzam ve Harbiye nâzırlığını
birlikte yürüten, Bâb-ı âlî baskını ile iş başına geldiğinin dördüncü ayını
idrâk eden Mahmûd Şevket Paşa, 11 Haziran 1913 günü saat 11.30 sıralarında
Bâyezîd’deki harbiye nezâretinden otomobiliyle çıkıp Bâb-ı âlî’ye gitmek üzere
Bâyezîd meydanını geçip, Çarşıkapı’ya sapacağı sırada bir cenaze alayı ile
karşılaştı. Topluluk, paşanın Çarşıkapı’ya sapacak otomobilinin yolunu kapadı.
Bu sırada meçhul silâhlı kişiler tarafından açılan tabanca ateşiyle yaralandı.
İsabet eden beş kurşundan birisi paşanın sağ yanağına isabet etti. Arabasında
bulunan İbrâhim Bey de aldığı kurşun yaralarının te’siriyle orada öldü. Paşanın
otomobili harbiye dâiresine götürüldü. Mahmûd Şevket Paşa Şûrâ-yı askerî
dâiresine kaldırılarak, tedavisine başlandı. Kurşunlardan birinin paşanın sağ
şakağını delerek beynini tahrîb ettiği görüldü. Bütün müdâhalelere rağmen, yarım
saat sonra öldü. Ertesi gün Ayasofya Câmii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra,
Hürriyet-i Ebediye tepesine götürülerek defnolundu.
Mensubu olduğu İttihâd ve Terakkî
ileri gelenlerinin tertipleri sonucunda mı, yoksa muhalifleri tarafından mı
vurulduğu kesin olarak aydınlanmamış olan bu cinayet, İttihâdcıların azarak
muhaliflerini sindirmesine yol açtı. Katillerinden bâzıları yakalandıysa da
cinayetin esası aydınlanamadı. İbnül Emin’in bildirdiğine göre, meşhur İttihâdçı
Cemâl Paşa, vak’a ânında İstanbul muhafızı iken suikasttan haberi olup lüzumlu
tedbiri almamıştır.
Cebir, geometri ve askerî konulara
dâir eserleri olup; Arapça, Almanca, Fransızca dillerini bilen Mahmûd Şevket
Paşa, İttihâd ve Terakkî’nin zulüm ve işkencelerine âlet olmasının cezası
olarak; “Su testisi su yolunda kırılır” ve “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd
olur” kâidesince muhtemelen kendisini o makamlara getirenler tarafından
öldürüldü.
ABDÜLHAMÎD HAN’A GÖRE, MAHMÛD ŞEVKET PAŞA!..
Sultan İkinci Abdülhamîd Han
Hâtırât’ında, Mahmûd Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle ilgili olarak şunları
söylemektedir: “Hareket ordusu kahramanının şöhretinden halâs olmak (kurtulmak)
ve Enver Bey’e (Paşa) harbiye nâzırlığı yolunu açmak için, Mahmûd Şevket Paşa’yı
güpegündüz kurşunlayıp öldürdüler. Bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı. Hem
ikide bir önlerine çıkan meşhur bir kumandanın gölgesinden kurtulmak, hem de
ondan yanaymış gibi davranıp günün muhaliflerini bir çırpıda temizleyivermek...
Nasıl avcı taburlarını kışkırtıp Hareket ordusunu İstanbul kapılarına
getirmişler ve beni düşürmüşlerse, bu sefer de Mahmûd Şevket Paşa’nın kan dâvası
ve asayiş bahanesiyle bütün muhaliflerini astılar, sürdüler, birer köşeye
sindirdiler...
... Dört yıl önce Takvîm-i vekâyî’de
okumuşdum: Mahmûd Şevket Paşa’nın öldürüleceği yer ve saat hükümetçe daha
önceden haber alınmışken, koca bir sadrâzam ve harbiye nâzırı güpegündüz ve
harbiye nezâretinin önünde bir yâveriyle birlikte parça parça ediliyor ve on
yedi kurşun atılıyor da yine bir polis, bir jandarma eri meydana çıkmıyor.
Otomobille kaçamayan bir topal olmasaydı belki olayın suçluları da kolluk
me’mûrları gibi ortaya çıkmazlardı.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) İttihâd ve
Terakkî İçinde Dönenler, sh. 66, 163, 192
2) Son Sadrâzamlar;
cild-3, sh. 1869
3) Rehber
Ansiklopedisi; cild-11, sh. 163
4) Hâtırât-ı
Siyâsiyye (Cemâleddîn Efendi); sh. 25, 52
5) İkinci
Abdülhamîd Han’ın Hâtıra Defteri; sh. 20, 165
6) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-7, sh. 231
7) Görüp
işittiklerim; sh. 18, 58, 71, 98
8) Türk inkılap
Târihi; cild-2, kısım-1, sh. 253
9) Türkiye İstiklâl
ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi; cild-17, sh. 9959
10) İkinci
Meşrûtiyetin Îlânı ve Otuzbir Mart Hâdisesi (F. Reşit Unat, Ankara-1985); sh. 68
v.d.




Yorumlar
Yorum Gönder