MAHMÛD HAN-II
MAHMÛD HAN-II
(ö. 1255/1839)Osmanlı padişahı (1808-1839).
Babası.................... : Abdülhamîd
Han-I
Annesi.................... :
Nakş-i Dil
Sultan
Doğumu.................. : 20 Temmuz 1786
Vefâtı...................... :
1 Temmuz
1839
Tahta
Geçişi............ : 28 Temmuz 1808
Saltanat
Müddeti..... : 31 sene 4 gün
Halîfelik
Sırası........ : 95
Osmanlı sultanlarının otuzuncu ve
İslâm halîfelerinin doksan beşincisi. Sultan birinci Abdülhamîd Han’ın oğlu
olup, 20 Temmuz 1786’da Nakş-i Dil Sultan’dan İstanbul’da doğdu, iyi bir eğitim
ve öğretim gördü. Yüksek din ve fen ilimlerini, devrin kıymetli âlimlerinden
öğrendi. Amcası sultan üçüncü Selîm, yetişmesine çok îtinâ göstererek devrin
modern askerî ve teknik bilgilerini ve devlet idaresini iyi bir şekilde
öğrenmesini sağladı. Sultan üçüncü Selîm tahttan indirildikten sonra, şehzâde
Mahmûd’la sık sık görüşerek, ona politik tavsiyelerde bulundu ve bir çok
hatâsını anlatarak, tahta çıktığı zaman dikkat etmesi gereken hususları
bildirdi.
Sultan üçüncü Selîm’in tahttan
indirilmesiyle yerine geçen dördüncü Mustafa Han, İstanbul’da tam asayişi
sağlayamamıştı. Zîrâ bir çok devlet ileri geleni âsîler tarafında idi. Rusçuk
âyânı olarak bilinen Alemdâr Mustafa Paşa’ya sığınan bâzı ıslahatçı devlet
adamları üçüncü Selîm’i tekrar tahta geçirmek istiyorlardı. Bunun için de devlet
ileri gelenlerine farkettirmeden Alemdâr’ın İstanbul’a gitmesi lâzımdı. Alemdâr
Mustafa Paşa bu nâzik işi başarabilmek için sultan dördüncü Mustafa’nın ve
sadrâzamın îtimâdîarını kazandı. Edirne’den İstanbul’a dönen sadrâzama 16.000
kişilik sâdık askeriyle iştirak etti. Bu sırada Pınarhisar âyânı Hacı Ali Ağa,
Alemdâr’in emri ile Kabakçı Mustafa’yı öldürerek kafasını sadrâzama yolladı. Bu
durum saray erkânı ve yeniçeriler arasında büyük bir telâşa sebeb oldu. 19
Temmuz 1808 Salı günü İstanbul’a giren Alemdâr, zorbaları ortadan kaldırmaya
başladı, Sadrâzam Çelebi Mustafa Paşa, artan nüfuzundan rahatsız olduğu
Alemdâr’dan, İstanbul’u terk etmesini istedi. O da bunun üzerine on beş bin kişi
ile Bâb-ı âlîyi bastı ve mühr-i hümâyûnu aldı. Sultan Selîm’i tekrar tahta
çıkarmak için saraya gitti. Zorbaların kandırması ile sultan dördüncü Mustafa;
üçüncü Selîm ve şehzâde Mahmûd’un öldürülmesi için ferman çıkarttı ve tahttan
çekilmek istemediğini Alemdâr’a bildirdi. Bunun üzerine Alemdâr kuvvet
kullanmaya karar vererek saray kapısını kırdırmaya başladı.
Bu sırada zorbalar ise harem
dâiresinde ibâdetle meşgul olan sultan Selîm’e alçakça saldırdılar. Sultan
Selîm, Nizâm-ı cedîd çalışmalarında olduğu gibi, canını müdâfaada yalnız kaldı.
Hançer darbeleriyle son nefesini veren üçüncü Selîm’in vücudunu Alemdâr’ın
kırdığı kapının önüne bıraktılar. Hizmetkârlarının yardımıyla zorbaların elinden
kurtulan şehzâde Mahmûd, Alemdâr tarafından tahta geçirildi. Alemdâr, ulemâ,
devlet ricali ve ocak ağaları sultan İkinci Mahmûd Han’a bîat ettiler. Sultan
Mahmûd, pâdişâh olur olmaz Alemdâr’a sadâret mührünü verdi.
Sultan Mahmûd, Alemdâr’ı sadrâzam
yaptıktan sonra, zorbaları cezalandırmakla görevlendirdi. Kabakçı Mustafa
isyânında rol oynayanların hepsi cezalandırıldı. Fesat çıkaranlar İstanbul,
dışında ikâmete mecbur tutuldu. İstanbul’da otorite sağlanmaya çalışılırken
Rumeli ve Anadolu’nun birçok yerinde ve bilhassa, Halep ve Bağdad’da vâlilerin
çıkardığı karışıklıklar devam ediyordu. Cezâyir’in idaresini dayılar ele
geçirmişti. Vehhâbîler Harameyni zaptederek, hutbelerden pâdişâhın adını
kaldırmışlardı. Bu kötü gidişe dur demek isteyen sultan Mahmûd, Anadolu ve
Rumeli vâlilerini İstanbul’a davet etti. Bu vâlilerin yeni Sultan’a
bağlılıklarını bildirmeleri istendi. Valiler İstanbul’a gelip, sultan Mahmûd
Han’a bağlılıklarını arz ettiler ve muhtemel âsîlere karşı ittifak senedi
imzaladılar (Bkz. Sened-i İttifak).
Sultan Mahmûd, yeniçeri ocağının
artık hiç bir işe yaramadığına ve bir anarşi yuvası hâline geldiğine inanmıştı.
Bu ocağın tamamen ortadan kaldırılması yeni bir isyâna sebebiyet verebilirdi.
Onun için, ocak mensuplarını kuşkulandırmayacak şekilde yeni tâlim ve terbiye
usûllerinin tekrar tatbik edilmesini istedi. Fakat yeniçeriler bu icrâattan
memnun olmadılar. 14 Ekim 1808’de kapıkulu ocağının sekizincisi olarak Sekbân-ı
cedîd adıyla modern bir ordu kurulmaya başlandı. Sekbân-ı cedîd askeri,
yeniçeriler ve tarafdârları tarafından Nizâm-ı cedîd’in ihyâsı alarak kabul
edildi. Veziriazam Alemdâr Mustafa Paşa’nın devlet adamlarına ve askerlere karşı
tavizsiz icrâatları, yeniçerileri harekete sevk etti. 14-15 Kasım gecesi meydana
gelen ve Alemdâr vak’ası denilen hâdiselerde sadrâzamın konağı basıldı. Alemdâr
Mustafa Paşa âsîlere karşı kahramanca mücâdele etti. Bulunduğu yerin kubbesinin
delinmeye başlanması üzerine, barut fıçısını ateşledi. Meydana gelen patlamada
beş yüz civarında âsî öldü. Alemdâr’ın cesedi iki gün sonra enkaz altından
çıkarıldı (Bkz. Alemdâr Mustafa Paşa).
Alemdâr vak’asında, tahttan
indirilen sultan dördüncü Mustafa’nın teşvîki olduğu anlaşılınca, devletin
geleceği düşünülerek, şeyhülislâmın verdiği fetva gereğince dördüncü Mustafa
öldürüldü. Asîler daha sonra saraya saldırdılar. Sultan Mahmûd’u tahttan indirip
yerine bir başkasını tahta geçirmek istediler. Saray muhafızı Sekbanlarla âsîler
arasında kıyasıya bir mücâdele oldu. Saraya giremeyeceklerini anlayan âsîler
geri çekildiler. Peşlerine takılan Abdurrahmân Paşa üç bin âsiyi öldürdü.
Sultan, donanmaya emir vererek yeniçeri ağasının konağının bulunduğu yeri
bombalattı. Âsîler, Pâdişâh’la başa çıkamıyacaklarını anlayınca, ulemâya
sığındılar. Ulemânın karârına uyacaklarına söz verdiler. Ulemâ şu karârı verdi:
“İki taraf derhâl ateş keserek, kapıkulu kışlalarına girecek, Pâdişâh da
Sekbân-ı cedîd ordusunu lağvedecekti.” Sultan Mahmûd Sekbân-ı cedîdi kaldırmayı
kabul etti. 18 Kasım’da bu ocakta bulunan askerleri terhis etti ve
memleketlerine gönderdi. Subaylarına çeşitli vazifeler verdi. Asîler, isyân
sırasında, devleti ayakta tutan savunma müesseselerini kundaklayıp, büyük
yangınlar çıkarmışlardı. Sultan derhâl bunların onarımına başladı.
Sultan İkinci Mahmûd Han böylece
yalnız yenilik hareketlerinin boğulmasına ve payitahtın ihtilâllere sahne hâline
gelmesine şâhid olmakla beraber; isyânlar, muhârebeler ve hattâ Osmanlı
Devleti’nin taksim teşebbüsleri ile karşı karşıya kaldı. Fakat bu kadar ağır
şartlar ve hâdiseler genç pâdişâhın ümid ve cesaretini kırmadı. O, ecdadına
yakışırbir irâde ile mücâdelesine devam etti ve zamanı geldikçe fikirlerini
tatbîke girişti. Zîrâ devletin karşılaştığı dış ve iç gaileler, beklemeyi
gerektiriyordu. Nitekim İstanbul’daki duruma göre hareket eden Ruslar son iç
savaştan cesaret alarak, Osmanlı Devleti’nden Eflak ve Boğdan’ı talep ettiler.
Ruslar bu şartlar kabul edilmediği takdirde muahedenin İstanbul yakınlarında
imzalanacağını da bildiriyordu. Bu Rus ültimatomundan müteessir olan sultan
Mahmûd Han, yazdığı bir Hatt-ı hümâyûn ile Fâtih Câmii’nde büyük bir şûra
topladı. Burada Rus tekliflerinin ağırlığını bildiren Sultan, bütün milleti din
ve devlet uğrunda seferber olarak sancak-ı şerîf altında toplanmaya ve orduya
iltihâka davet etti. Hatt-ı hümâyûnun eyâletlere de gönderilmesi netîcesinde,
bütün millet heyecan içerisinde kaldı. Yurdun dört bir yanından gelen gönüllüler
ve medrese talebeleri bu cihâda katıldılar. Nitekim bu kuvvetler sayesinde
Osmanlı topraklarını Kuzey Bulgaristan’a kadar istilâ eden Ruslar, Tuna’nın öbür
yakasına kadar püskürtüldü. Bu arada Rusya ile arası bozulan Fransa kralı
Napolyon’un Moskova seferine hazırlanması neticesinde, Osmanlı Devleti Ruslar
ile 1812’de Bükreş muahedesini imzaladı (Bkz. Bükreş Andlaşması).
Osmanlı Devleti, Rusya ile sulh
andlaşmasını imzaladı ise de bu defa da dâhilde Sırp, Eflak, Boğdan, Hicaz’da
vehhâbîler ve bilhassa Yunan isyânları ile yeni bir sıkıntının içerisine düştü.
Bükreş andlaşması ile muhtariyet kazanmalarına rağmen, Sırplar rahat
durmuyorlardı. Sırbistan’daki kalelerde Osmanlı askeri bulunmasını bahane
ederek, Osmanlı Devleti’ne ödeyecekleri senelik vergiyi kestiler. Tam istiklâl
propagandaları yaparak kalelerdeki Osmanlı askerlerine saldırmaya başladılar.
1813 senesinde, Sırpları yola getirmek için Hurşit Paşa seraskerliğinde sefere
çıkıldı. Hurşid Paşa, Belgrad’a giderek, âsîleri yola getirdi. Âsî Sırp lideri
Kara Yorgi, esir düşmemek için, Avusturya’ya kaçtı ve burada yakalanarak habse
atıldı. Belgrad ve Semendire kaleleri Osmanlılara tâbi oldu. Serasker Hurşid
Paşa’nın umûmî af îlân etmesiyle, Sırpların başına Miloş Obrenoviç geçti. Miloş
Obrenoviç ve Kara Yorgi’nin Sırbistan’daki liderlik mücâdeleleri kanlı
hâdiselere sebeb oldu. Osmanlı Devleti’ne sadâkatle hizmete devam eden Miloş,
Avusturya’dan dönen Kara Yorgi’yi öldürdü. Sırbistan’ın, dış işlerinde
Osmanlılara bağlılığı devam etti.
Osmanlı Devleti iç isyânlar ve Rusya
ile savaşırken, Arabistan’daki vehhâbîler Osmanlı Devleti’ne siyâsî
faaliyetlerden katliâmlara kadar varan tecâvüzlerde bulunuyorlardı. Ayrıca
Hicaz’ı istilâya teşebbüs eden vehhâbîler hac mevsiminde hacıların yollarını
kesip, işkence yaptıkları gibi, dîne hakaretleri dayanılamayacak bir duruma
getirdiler. Sultan İkinci Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya emir
gönderip, vehhâbîleri yola getirmesini emretti. Mehmed Ali Paşa, oğlu Tosun
Paşa’nın kumandasında bir kolorduyu 1811 senesinde Hicaz’a gönderdi. Ancak Tosun
Paşa’nın muvaffakiyetsizliği üzerine bizzat harekete geçen Mehmed Ali Paşa,
Mekke şerîfi Gâlib Efendi ile de istişareler yaparak bir dizi harpden sonra
mübarek beldeleri vehhâbîlerden temizledi (Bkz. Kavalalı Mehmed Ali Paşa,
Vehhâbîlik). Vehhâbîler karşısında kazanılan zaferler, İslâm memleketlerinde
büyük sevince sebeb oldu. Mısır’da üç gün şenlik yapıldı. Zafer haberine çok
sevinen sultan Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya ihsânlarda bulundu.
Öte yandan Türklerin idaresinde
dînî, içtimaî ve kültürel muhtariyetlerini muhafaza eden rumlar, Fransız
İhtilâlinin getirdiği milliyetçilik fikirlerine bağlanarak Rusya ve Avrupa’nın
himâyesi ve şımartmasından cesaret almışlardı. Fenerli rumlarla eskiden beri
sıkı münâsebetlerde ve İngilizlerle gizli muhaberelerde bulunan Hâlet Efendi’nin
hâince faaliyetleri ve husûsiyle Tepedelenli Ali Paşa’yı bertaraf etmesi
Yunanlılara ayaklanma fırsatı verdi. Etniki Eterya adı altında masonik esaslara
dayanan gizli bir cemiyet kuran rumlar, bunu Rus çarına bağışlayarak halkın
cesaretini artırmışlardı. Odesa’da, Yunanistan’da, adalarda ve hattâ bizzat
İstanbul’da şubeleri olan bu fesat cemiyeti; masonik esaslara ve şifrelere göre
teşkîlât ve faaliyetlerini geliştirmiş, Avrupa’da ve Rusya’da bulunan
sermayedarlar da bu millî seferberliğe katılmışlardı. Bunlar mektepler açıyor,
Avrupa’dan getirdikleri muallimlerle yeni nesli hazırlıyor, propagandalarını
bunlar ve kilise mensupları vâsıtasiyle her tarafa yayıyorlardı.
Etniki eterya cemiyeti 8 Ekim
1820’de, her tarafa gönderdiği bir beyanname ile isyân hazırlığı işaretini
veriyor; patrik de parolalı ifâdelerle hareketi teşvik ettiğini bildiriyordu.
Sâdece İstanbul’da cemiyetin on sekiz bin âzası bulunduğu rivayet ediliyor,
isyân günü yaklaştıkça rumların şımarıklığı artıyordu. Rumlar, silâhları ve
Avrupa’dan satın aldıkları harp gemileri ile hazırlandılar. Plâna göre
İstanbul’da yangın ve katliâm ile başlayacak hareketle İstanbul halkı dehşete
düşürülecek, Türk donanması yok edilecek ve bizzat sultan Mahmûd da yakalanarak
Osmanlı Devleti yerine Bizans Devleti kurulacaktı.
Ancak sultan Mahmûd Han rumların
hıyanetlerinden haberdârdı. Yığınlarca toplanan gizli vesikaları tercüme
ettirmiş, patriğin, metropolit ve papazların nasıl bir taassubla isyânı
kışkırttıkları meydana çıkmıştı. Nitekim Yunanlılar 1821’de Mora’da ayaklandığı
ve isyânın adalara da sıçraması üzerine, sultan Mahmûd Han derhâl üzerlerine
kuvvet sevketti. Daha önceden hıyaneti sabit olan metropolit ve isyânın
elebaşıları yakalanarak îdâm edildi. Patrik Gregorios da patrikhânenin orta
kapısında asıldı. Patriğin göğsüne asılan yaftada kendilerine bahşedilen
imtiyazlar belirtildikten sonra; “Allah tarafından müeyyed ve bekası âyât-ı
semâviyye ile sabit bulunan din ve devlet aleyhinde işlediği hıyanetler
sayılıyor ve başkalarına da ibret olsun diye îdâm edildiği” ifâde ediliyordu.
Sultan Mahmûd Han’ın serî hareketle, daha rumlar harekete geçemeden isyânı bir
anda bastırması, dış devletlerin olaya müdâhalesini önledi. Ancak Yunanlıların
Mora’da başlattıkları isyân büyüyerek adalara ve Selânik’e kadar yayıldı. Bu
durum üzerine sultan Mahmûd, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’yı isyânı bastırmaya
me’mûr etti. Nitekim Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın, oğlu İbrâhim Paşa
kumandasında gönderdiği küçük fakat disiplinli ve modern ordu, isyânı kısa
sürede bastırmaya muvaffak oldu.
Yunan isyânı sırasında yeniçeri ve
sipâhîlerin daha fazla bozulduğunu gören sultan Mahmûd Han, bu fesat yuvalarını
ortadan kaldırmaya karar verdi. Yeniçerilerin artan tecâvüz ve zorbalıkları
umûmî efkârı da aleyhlerine çevirmişti. Pâdişâh, Yunan isyânının bastırılmasıyla
kavuşulan sulh devresinde, önce orduyu ıslâha girişti. Tersane ve topçu
sınıflarının modernleşmesine ve gemi inşâ işlerine başladı. Bu esnada Tophane’de
inşâ olunan Nusrâtiye Câmii’nin açılışında bulundu. Bu sınıfları teknik bakımdan
kuvvetlendirip, kendisine bağlayarak disiplin altına almak istiyordu. Sadrâzamın
başkanlığında toplanan bir mecliste, kanunnâmelere göre yeniçerilerin, sultan
Süleymân devrinde olduğu gibi, kışlalarında kalıp tâlimle meşgul olmaları,
nizâmdan ayrılan bu askerlerin Yunan eşkıyasına karşı devletin haysiyetini
perişan ettikleri, küçük Mısır ordusunun tâlim ve terbiye sayesinde muvaffakiyet
kazandığı ve artık bıçağın kemiğe dayandığı ifâde edildi. Meclisteki din
âlimleri de tâlim ve harp fenlerinin öğretilmesi zaruretini, âyet ve hadîslerle
te’yîd ettiler. Şeyhülislâmın fetvasını da alan sultan Mahmûd Han, bu suretle
eşkinci adı ile yeni bir ocağın kurulmasını emretti. Yeniçeri orta
(taburlarından kaydedilen askerlere tâlim ettirilmesi kararlaştırılırken, bu
karar hükümet erkânı ile birlikte yeniçerilere de imzalatıldı. Bu münâsebetle
Pâdişâh, Kânûnî devri nizamlarının ihyasını bahis mevzuu ediyor, ocağa asla
dokunmayacak gözüküyordu.
Bununla beraber yeniçeriler de
zorbalıklarına, tecâvüzlerine devam ediyor, taahhütlerine rağmen yine de isyâna
hazırlanıyorlardı. Yeniçerilerin artan zulüm ve tecâvüzleri ilmiye sınıfı ve
halkı da kendilerine düşman etmişti. Topçu ve tersane ocakları da yeniçerilere
karşı Pâdişâh’ı tutuyordu.
Yeniçeriler tâlim yapmayı reddedip,
isyâna başlarken, sultan İkinci Mahmûd Han da hazırlanmış bir durumda idi.
Beşiktaş Sarayı’nda kılıcını kuşanıp, Topkapı Sarayı’na geçti. Sadrâzam,
şeyhülislâm ve devlet erkânını toplayarak yeniçerilerin artık hıyanette
bulunduklarını, isyân hareketine geçeceklerini ve tedbir alınmasını belirtti.
Âlimler, din ve devletin bekâsı için ve Pâdişâh uğrunda canlarını fedaya, isyânı
bastırmaya ve yeniçerileri öldürmeye dâir heyecanlı konuşmalar yaptılar. Bunun
üzerine şeyhülislâmın fetvası ile sancak-ı şerîf çıkarıldı. Pâdişâh bütün
milleti onun altında toplanmaya davet etti ve bizzat mücâdeleye karışmak istedi.
Hakan, 15 Haziran 1826 günü Et meydanındaki yeniçeri kışlalarının topa
tutulmasını emretti. Suçsuzların telef olmaması ve kaçmaları için de kışlaların
arka kapılarını serbest bıraktı. Böylece bir kaç saat zarfında top gülleleri ve
gürültüleri içinde bu târihî ocağın ömrü sona erdi. Bu mücâdele esnasında
yeniçeri elebaşıları ve 199. orta (tabur) arasında azılı 31. orta tamâmiyle yok
edildi. Diğerlerinin vilâyetlere kaçmalarına göz yumuldu. Hâdisede ölü sayısı
altı-yedi bin civarında idi. Ocak, devletin yükselişinde ne kadar büyük ve
şerefli bir mevkie sâhib idiyse, son bir asırlık felâketlerine de o derece sebeb
olmuştu. Bu nedenle yeniçeri ocağının kaldırılması hayırlı bir hâdise kabul
edilerek Vak’a-i hayriyye denildi.
İsyanın bastırılmasından sonra
toplanan dîvânda, yeniçeri ocağının kesin bir şekilde kaldırılmasına ve Asâkir-i
mansûre-i Muhammediyye adıyla yeni bir askerî sınıfın teşkîline karar verildi
(Bkz. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye).
Yeniçeri ocağının kaldırılması
sırasında, Rus çarı birinci Aleksandr ölmüş ve yerine Türk ve müslüman düşmanı
olan birinci Nikola geçmişti. Osmanlı Devleti’nin yeni bir ordu teşkil etmesi,
Nikola’nın rahatını kaçırıyordu. Osmanlıların ordusuz olduğu günlerde, Nikola
savaş açmak istedi ve Sırplarla ilgili Bükreş andlaşmasına uyulmasını isteyen
bâzı tekliflerde bulundu. Osmanlı hükümeti, yeni bir ordu kurmakla
uğraştığından, Rusya ile bir harb çıkarmamak için, Nikola’nın isteklerine olumlu
cevap verdi. Yapılan görüşmeler neticesinde Rus tüccarlara ticâret serbestisi
tanındı. Sırbistan imtiyazlarının açıklanması için Sırp mensupları ile
İstanbul’da görüşülerek on sekiz ay zarfında bir karâra varılması ve bu hususun
Rusya’ya bildirilmesine dâir iki senet imzalandı (7 Ekim 1827).
Mora’da isyânın tamamen
bastırılması, hıristiyan Avrupa’da rumlar lehine resmî bir müdâhale fikri
uyandırdı. 6 Temmuz 1827 günü Londra’da Fransa, İngiltere ve Rusya arasında bir
protokol imzalanarak Osmanlı Devleti’ne müdâhale edilmesi kararlaştırıldı.
Osmanlı hükümeti, bu protokol hükümlerini, iç işlerine karışma saydığı için
kabul etmedi. Bunun üzerine müttefik üç devlet, donanmalarına, Mora’yı abluka
altına alarak Osmanlı Devleti’ni mütârekeyi imzalamak için zorlama görevini
verdi. Bu sırada Osmanlı donanması Navarin limanında idi. İbrâhim Paşa, İngiliz
donanma komutanı Cardington tarafından yapılan mütâreke teklifini Pâdişâh’tan
yetki almadığı için kabul etmedi. Bunun üzerine müttefik kuvvetlerin amiralleri
İbrâhim Paşa’ya bir ültimatom göndererek, Osmanlı ve Mısır askerini Mora’dan
çıkarmasını istediler. İbrâhim Paşa’nın bunu da kabul etmemesi üzerine, müttefik
donanma Navarin limanına girerek, demirlemiş Osmanlı donanmasına ateş açtı. Bu
ateş neticesinde elli yedi Osmanlı gemisi battı ve sekiz bin askeri de şehîd
oldu (20 Ekim 1827). Navarin baskınından sonra Fransa, İngiltere ve Rusya
hâdiseden haberdâr olmadıklarını îlân edip, mes’ûliyetten kaçmak istediler.
Osmanlı Devleti, hâdiseyi protesto edip, tazmînât isteyince, mes’ûl devlet
sefirleri İstanbul’dan ayrıldı (Bkz. Navarin Faciası). Osmanlı Devleti, Vak’a-i
hayriyye ile ordusuz, Navarin faciası ile de donanmasız kalmıştı. Bunu fırsat
bilen Rus çarı Nikola 26 Nisan 1828’de, Osmanlı Devleti’ne karşı savaş îlân
etti. Balkanlar ve Kafkasya üzerinden saldırıya geçen Rus kuvvetlerinin kısa
zamanda İstanbul önlerine geleceklerine bütün dünyâ inanıyordu. Dîvân toplanarak
Rusya’ya harb îlân edildi ve seraskerliğine Bursa vâlisi Ağa Hüseyin Paşa tâyin
edildi. Harbin ilk günlerinde Osmanlı ordusu muvaffak oldu ise de kısa bir süre
sonra Ruslar hızla ilerleyerek Edirne’ye kadar geldiler. Doğuda ise; Kars,
Ardahan Erzurum Rusların eline geçti. Osmanlı hükümeti doğudan ve batıdan
tehlike altına girdi ve barış istemek mecburiyetinde kaldı. Çar Nikola da
kazandığı zaferlere rağmen güç durumda idi. Zîrâ Rusya’da kargaşalıklar çıkmıştı
ve ordu, Edirne önlerine gelmekle, merkezle arası çok açılmış olup, irtibat zor
şartlar altında sağlanıyordu. Çar da, Osmanlı Devleti’nin barış tekliflerini
kabul ederek, görüşmeler neticesinde 14 Eylül 1829’da Edirne barış andlaşması
imzalandı (Bkz. Edirne Andlaşması).
Fransa kralı Osmanlı Devleti’nin
Ruslara yenilmesinden faydalanmak istedi. İbrâhim Paşa’nın Mora’dan ayrılması
üzerine, Mora’yı işgal etti ve 15 Ağustos 1829’da Yunan Devleti teşekkül
ettirildi. Cezâyir dayısı Hüseyin Paşa, Fransız ticâret gemilerine, alacağına
mahsuben el koymuştu. Fransızlar, Cezâyir dayısının bilgisizce yaptığı işleri,
plânlarını yürürlüğe koymak için vesîle saydılar. Fransa ile Cezâyir dayısının
arasını bozan bu hâdisenin ortadan kaldırılması için Pâdişâh bir ferman
gönderdi. Cezâyir dayısı, Fransız gemilerini serbest bırakmamakta inad etti.
Bunun üzerine Fransızlar, yüz harb ve çok sayıda nakliye gemisi ile Cezâyir
üzerine yürüdü. 12 Haziran 1830 günü Cezâyir’e 16.000 kişilik bir kuvvet çıkaran
Fransa donanması karşısında dayı Hüseyin Paşa mağlûb oldu. Bâb-ı âlî, Rusya ile
yaptığı harpten yeni çıktığı ve Cezâyir’in merkezden uzak olması yüzünden yardım
yapamadı.
Sultan İkinci Mahmûd Han bir yandan
devlete yeni nizâm verirken, bir yandan da iç ve dış dehşetli buhranlarla
dağılmak tehlikesine mâruz kalan ülkesini kurtarmaya çalışıyordu. Bunlar
arasında en mühimi Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın çıkardığı isyân
oldu.
Mısır’da hâkimiyetini kurmak isteyen
Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrâhim Paşa kumandasında, daha ordusu bütünüyle teşekkül
etmemiş olan Osmanlı Devleti karşısında Suriye’de galip geldi. Şam halkı, Mehmed
Ali Paşa’yı tanımak zorunda kaldı. İbrâhim Paşa, ordusu ile Kütahya’ya gelince,
Osmanlı hükümeti Rusya’dan yardım istedi. Bu durum karşısında İngiltere ve
Fransa telâşa düştü. Fransa’nın aracılığı ile 8 Nisan 1833 Kütahya andlaşması
imzalandı. Andlaşmaya göre, Mehmed Ali Paşa’yı Mısır vâliliğine ilâveten Suriye,
oğlu İbrâhim Paşa’ya da Adana eyâleti muhassıllık olarak verildi.
Avrupa devletleri, barış görüşmeleri
sırasında daha çok Mehmed Ali Paşa’nın çıkarlarını korumaları üzerine, sultan
Mahmûd Han Rusya ile ittifak kurmayı kararlaştırdı. Böylece Mehmed Ali Paşa’nın
çıkardığı isyân milletlerarası ağır bir mes’ele hâlini aldı. Hâdiseyi körükleyen
Fransa ve İngiltere bu olaydan azamî istifâdeyi kalkarlarken Osmanlı Devleti zor
dönemde bir yara daha aldı (Bkz. Kavalalı Mehmed Ali Paşa). Nitekim bütün
buhranlar karşısında irâdesi, sabrı ve cesareti kırılmayan sultan Mahmûd Han, bu
hâdisenin ıstırabı içerisinde 1 Temmuz 1839’da vefât etti. Cenazesi
Çemberlitaş’daki türbesine defnedildi.
Sultan İkinci Mahmûd Han’ın ilmi
fazla olup, dînî, fennî, teknik, askerî, idarî ve san’at sahalarında kendisini
çok iyi yetiştirmişti. Dindâr, akıllı, zekî, çalışkan ve azîm sahibiydi. Şâir
olup, Adlî mahlası ile şiirler yazdı. İlim, san’at adamlarına ve eserlerine
ziyadesiyle alâka gösterir, kıymet verip, himaye ederdi.
Cevdet Paşa diyor ki: “Sultan Mahmûd
Han, irâde ve kudret sahibi bir pâdişâh idi. Lâkin iş başında iktidar sahibi
devlet adamları yoktu. Bu sebeble sathî taklitler yoluna gidildi. Acele bir
şeyler yapmak isteği ile binanın temellerini tahkîm yerine süslemesi ile
uğraşıldı.”
Sultan İkinci Mahmûd Han, Osmanlı
Devleti’nin ilerlemesini, teknik ve sanayide devrin seviyesine ulaşılmakta
görüyordu. Gayret ve sebat sahibi bir pâdişâhtı. Devrindeki bütün hâdiseler
karşısında asla ümidsizlik ve gevşeklik göstermedi. Gayreti sayesinde devlet,
Avrupai tarzda sistemli bir orduya sâhib oldu.
Mahmûd Han Avrupa’ya, askerlik ve
yeni silâhların kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi. Yeniçeri ocağını
kaldırarak yerine talimli bir ordu kurmaya çalıştı ve bunun için Avrupa’dan
hocalar getirtti, İstanbul, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları adıyla yeni
ordular teşkil etti. Topçu, humbaracı ve lağımcı ocakları, yeniçeriler kadar
bozulmadığından, bu ocakları ıslâh etti. Deniz bilgilerini arttırmak için
Mekteb-i Bahriye’yi kurdu. Askerî tıbbiye ve Harbiye mekteblerini kurarak, bu
müesseselerin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan
hocalar ve mütehassıslar getirtti. Bu okulların öğrenci ihtiyâcını karşılamak
için medrese ve mekteplere ilâveten sıbyân mekteblerinin üstünde Rüşdiyeler,
devlet me’murlarının yetiştirilmesi için de Mekteb-i maârif-i adlî kuruldu.
Eğitim ve öğretim parasız olup, ilk öğretim mecburî hâle getirildi. Açılan
okulların seviyesini yükseltmek için ve lüzumlu fen ve teknik kitapların
tercümesi için batı dillerinde tercüme bürosu kurdurdu. Avrupa devletlerinin
şehirlerine konsolos gönderilmeye tekrar başlanıldı. 1 Ekim 1831 târihinde Takvim-i
Vekâyî adlı gazete, Osmanlı Türkçesi ile ülke içinde çıkarılmaya
başlandı. Fransızcası da dış ülkelere gönderildi. Avrupa ülkelerine gönderilen
gazeteler ile Türkiye’nin propagandası yapılarak, hâdiseler ve ıslâhatlar dünyâ
kamuoyunda değerlendirilmeye tâbi tutuldu. Avrupa basınında Türkiye ve sultan
Mahmûd Han hakkında neşr edilen yayınlar tâkib edildi.
Sultan İkinci Mahmûd, hükümet
teşkilâtı usûlleri ve kıyafet nizâmında da yenilikler yaptı. Osmanlı devlet
teşkîlâtındaki sadrâzama başvekil, defterdâra mâliye nâzırı (mâliye bakanı),
reisülküttâba hâriciye nâzırı (dış işleri bakanı), sadrâzam kethüdasına dâhiliye
nâzırı (iç işleri bakanı) denilmeye başlandı. Devlet bünyesinde büyük yekûn
tutan vakıflar için Evkaf nezâreti kuruldu. Hükümet ve ahâlinin önemli
mes’elelerinin görüşüldüğü meclis-i Vâlâ-yı ahkâm-ı adliye ve askerî işlerin
görüşülüp kararlaştırıldığı dâr-ı şûrâ-yı askerî müesseseleri teşkil edildi.
Me’mûrlar iç ve dış işlerde olmak üzere ikiye ayrılıp, maaşları rütbe ve
derecelerine göre verilmeye başlandı.
Sultan, bir fermanla devlet için
posta müessesesinin gerekli olduğunu açıklıyarak bir teşkilât kurdurdu. Posta
teşkîlâtının kurulması üzerine posta yollarının yapımına başlandı. İlk olarak
Üsküdar-İzmit arasında yapılan yol, Pâdişâh tarafından hizmete açıldı.
Memleketin diğer bölgelerine de posta yolları yapıldı ve postahâneler açıldı.
Posta teşkilâtı kurulduğu sırada, memleketin iç ve dışında yapılacak seyahatler
için iki usûl kabul edildi. Yurt içinde yapılan seyahatler için yolcuların mürûr
tezkeresi taşımaları, yurt dışına gideceklerin ise, her devlette olduğu gibi,
hâriciye nezâretinden pasaport almaları şart koşuldu.
1831 senesinde ilk defa kısmî nüfus
sayımı yapıldı. Arabistan’dan asker alınmadığı için sayımdan hâriç tutuldu. Dört
milyon hıristiyan ile sekiz milyon müslüman ahâlinin sayımı yapıldı.
Bölgelerdeki hıristiyanların sayısı, devlete verilen cizye mikdârını da ortaya
çıkarmış oldu. Aynı sene ayrıca karantina uygulamasına başlanıldı. Bunun için
yurt dışından me’murlar getirildi. Meclis-i sıhhiye cemiyeti ile bir karantina
nezâreti kuruldu.
Sultan Mahmûd’un giriştiği bu
yenilikler, Türk târihinde yeni bir dönüm noktası teşkil ettiği muhakkaktır.
Fakat bu yol üzerine yürüyen Tanzîmâtçılar ve meşrutiyetçiler, Avrupa ilmini ve
tekniğini almak gibi ilmî ve aklî esaslı hedefler dururken, Türk milletinin
kültürüne, örf ve âdetlerine uymayan kültürünü almaya çalıştılar. Bir taraftan
memleketin içinde bulunduğu maddî-mânevî şartları iyi kavrıyamadıkları, diğer
taraftan bu hayatî mes’elede geniş ve ilmî programa dayanan bir görüşten mahrum
bulundukları için Türk milletini batıyı körü körüne taklide zorladılar. Nitekim
tarihçilerin çoğuna göre büyük ölçüde sultan Mahmûd Han devrinde
gerçekleştirilen yenilik hareketleri eğer onun devrinde bir Tanzîmât fermanı
şeklinde yayınlansa idi, çok farklı bir yapıda olurdu. Zîrâ, Mahmûd Han,
giriştiği yeniliklerle memleketi kurtarmaya çalışırken, ecdâdından mîrâs aldığı
millî ve dînî inançlara da bağlı kalmış, ilim ve îmân, akıl ve vicdan arasında
ahenkli bir yol tutmuştu (Bkz. Tanzîmât).
Ülkenin imârına; ilim, san’at hayır
ve sosyal müesseselerine önem veren Sultan, pek çok eser yaptırdı. Bâyezîd
yangın kulesi, Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unkapanı köprüsü denilen
Mahmudiye köprüsü, Beylerbeyi ve Çırağan sarayları, Tophane’deki Nusratiyye,
Bahçekapı’daki Hidâyet, Üsküdar’daki Adliye, Arnavutköy sahilindeki Tevfikiyye
câmileri bu Pâdişâh tarafından yaptırılmıştır. Eyyûb Sultan hazretlerinin
türbesini mükemmel bir şekilde tamir ettirip, iyi bir hattat olduğundan,
sandukası pişidesi (örtüsü) üzerindeki yazıyı kendi el yazısı ile yazdı.
Tophane’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tamir ettirdi.
Mısır, Yanya ve Mora gibi
vilâyetlerin isyânı, yeniçerilerin kaldırılmaları ve Rus ordularının
saldırmaları sebebiyle bunlarla meşgul olan sultan Mahmûd Han, Mekke ve
Medine’yi ancak tamir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecîd Han bunları
tezyîn için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir.
Sultan Mahmûd Han’ın hanımları
Âlîcenâb, Bezmiâlem, Hüsn-i Melek, Aşubkan sultanlardır. Hanımlarından Abdullah,
Abdülazîz, Abdülhamîd (iki tane), Abdülmecîd, Bâyezîd, Kemâleddîn, Mahmûd,
Mehmed (iki tane), Ahmed (Beş tane), Murâd Nizâmeddîn, Osman, Süleymân olmak
üzere on dokuz oğlu; Adile, Fatma (iki tane), Esma, Emine, Ayşe, Atiye, Zeynep,
Salime, Münîre, Mihrimâh, Hayriye (İki tane), Hamîde, Hadîce olmak üzere on beş
kızı olmuştur.
MUHABBETİN VESÎKASI!
İkinci Mahmûd Han, 1820 senesinde
Hücre-i Saadete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki şiir,
Osmanlı sultânlarının Resûlullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir
vesikasıdır:
Sultan İkinci Mahmûd Han Devri Kronolojisi
28 Temmuz 1808 : Alemdâr Mustafa Paşanın sadârete
getirilmesi.
14 Ekim 1808 : Sekbân-ı cedîd ocağının kurulması.
15 Kasım 1808 : Yeniçerilerin isyânı ve sadrâzam Alemdâr
Mustafa Paşa’nın ölümü.
22 Kasım 1808 : Memiş Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
1 Ocak 1809 : Yûsuf Ziyâüddîn Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
24 Ekim 1809 : Ruslara karşı Tarice zaferinin
kazanılması.
10 Nisan 1811 : Laz Ahmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
28 Eylül 1812 : Bükreş andlaşmasının imzalanması.
5 Ekim 1812 : Hurşid Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
2 Aralık 1812 : Medine’nin vehhâbîlerden geri
alınması.
23 Ocak 1813 : Mekke’nin vehhâbilerden geri alınması.
1 Nisan 1815 : Mehmed Rauf Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
5 Ocak 1818 : Derviş Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
26 Eylül 1818 : Deriyye’nin feth edilmesi.
5 Ocak 1820 : Seyyid Ali Paşa’nın sadrâzamlığa
getirilmesi.
20 Ağustos 1820 : İsyân eden Tepedelenli Ali Paşa’nın
Yanya’da kuşatılması.
21 Şubat 1821 : Yunan isyânının başlaması.
28 Mart 1821 : Benderli Ali Paşa’nın sadâreti.
20 Nisan 1821 : Hacı Salih Paşa’nın sadâreti.
13 Ocak 1822 : Yunanlıların bağımsızlıklarını ilân
etmesi.
23 Mart 1822 : Sakız adasındaki rumların isyân
etmesi.
15 Haziran 1826 : Yeniçeri ocağının kaldırılması.
5 Haziran 1827 : Atina’nın işgalcilerden alınması.
20 Ekim 1827 : İlk buharlı geminin satın alınması ve
Navarin faciası.
26 Nisan 1828 : Rusya’ya sefer açılması.
3 Mart 1829 : Kıyafet değişikliği hakkında ferman
yayınlanması.
15 Ağustos 1829 : Yunanistan devletinin kurulması.
24 Nisan 1830 : Kurulan Yunan devletini Osmanlıların
tanıması.
5 Temmuz 1830 : Cezâyir’in, Fransa tarafından işgal
edilmesi.
29 Ağustos 1830 : Sırbistan’ın bağımsızlığını ilân etmesi.
1 Kasım 1831 : İlk Türk gazetesi Takvimi Vekâyî’nin
yayın hayâtına girmesi.
10 Aralık 1832 : Sisam’a bağımsızlık verilmesi.
21 Ocak 1832 : Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyânı.
24 Ocak 1839 : Nizib’de Osmanlı ordusunun Mısır
ordusuna yenilmesi.
1 Temmuz 1839 : Sultan Mahmûd Han’ın
vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-6, sh.
4225
2) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Zuhuri
Danışman); cild-11, sh. 191
3) Îzâhlı Osmanlı Kronolojisi (İ.H.
Danişmend); cild-4, sh. 93
4) Deniz Harp Târihi; cild-2, sh.
313
5) Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-6,
sh. 421
6) Osmanlı Devleti Târihi; cild-1, sh.
478
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh.
155
8) Osmanlı Pâdişâhlarının Hayat Hikâyeleri;
sh. 419
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1091
10) Türk Cihân
Hâkimiyeti mefkuresi Târihi; cild-2, sh. 259
11) Mufassal
Osmanlı Târihi; cild-5, sh. 2830
12) Osmanlı Târihi
(E. Z. KaraL); cild-5, sh. 87
13) Târih-i Cevdet;
cild-8, sh. 3 v.d.
14) Târih (Şânizâde
Atâullah Efendi, İstanbul-1284); cild-1, sh. 21
15) Târih-i Lütfi;
cild-1, sh. 127
16) History of the
Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-2, sh. 1
17) Eshâb-ı Kirâm;
sh. 379
18) Türkiye
Hâtıraları (Lord Stratford; Ankara-1959); sh. 57



Yorumlar
Yorum Gönder