YENİÇERİLER
YENİÇERİLER
Osmanlı Devleti’nin daimî ücretli
ordusu olan kapıkulu ocaklarının, pâdişâhın hizmetine âid olan piyade sınıfına
verilen ad.
Osmanlı devlet merkezinde,
pâdişâhların şahıslarına bağlı kapıkulu denilen yaya veya atlı maaşlı askerler
vardı. Bunlar, eyaletlerdeki topraklı veya tımarlı sipâhî ile diğer eyâlet
kuvvetlerinden tamamen ayrı idiler.
Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş
yıllarında sefer zamanında toplanıp, harbin bitmesiyle beraber, işlerine ve
memleketine dönen askerler vardı. Devamlı olmayan bu askerlerle, büyük işlerin
başarılmasına imkân yoktu. Sultan Orhan Bey, devamlı ve maaşlı bir ordu
kurulması hususunda, kardeşi Alâaddîn Bey ile Çandarlı Kara Halil’in de
bulunduğu bir meşveret meclisi topladı. Meclis, maaşlı bir askerî teşkîlâtın
kurulmasını kararlaştırdı. İşte bu askerlerin atsız olanlarına yaya,
atlı olanlarına müsellem adı verildi. Savaşabilecek güçlü
kuvvetli müslüman-Türk gençlerinden atlı ve yaya olarak biner kişilik birlikler
kuruldu. Bunlara savaş zamanında önce birer, daha sonra ikişer akçe gündelik
verilmesi kararlaştırıldı. Savaş olmadığı zamanlarda da zirâat yapmak üzere
kendilerine toprak tahsis edildi ve vergiden muaf tutuldu. Yaya askerler onar ve
yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldı. Müsellem denilen atlı askerlerden ise,
her otuz nefer bir ocak îtibâr olundu.
Osmanlı Devleti Rumeli tarafında
genişlemeye başlayınca, daimî bir orduya daha fazla ihtiyâç duyuldu. Savaşta
esir alınan askerî şartlara uygun hıristiyan çocukları, İslâm terbiyesiyle
yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirildi. Bu uygulamayı ilk olarak
Orhan Gâzi’nin oğlu şehzâde Süleymân Paşa’nın başlattığı rivayet edilmektedir.
Yine rivayete göre, kuruluşu sırasında Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin duâsını
alan bu ordu, yeniçeri ocağının kurulmasına kadar Osmanlı Devleti’nin tek ve
muntazam ordusu olarak kaldı.
Orhan Bey’in vefâtından sonra yerine
geçen sultan birinci Murâd Han, Çandarlı Kara Halil’i yeniçeri ve acemi
ocaklarını kurmakla vazifelendirdi. Molla Rüstem Karamânî ile birlikte bu işi
başarıyla yürüten Çandarlı Kara Halîl, devlet hazînesi ve devletin mâlî
teşkîlâtını da kurup çeşitli düzenlemeler yaptı. Yeniçeri ocağına asker
yetiştirecek ilk acemi ocağı Gelibolu’da kuruldu. İslâm hukukunda, harbde elde
edilen esir ve ganimetlerin beşte birinin beytülmâle âid olması hükmüne
dayanılarak Pençik yâni beşte bir kânunu çıkarıldı. Bu kânunla, savaşlarda elde
edilen her beş esirden biri devlet hesabına ve asker ihtiyâcına göre acemi
oğlanı olarak alındı. Daha sonra devşirme kânunu çıkarılarak, pençik oğlanından
başka, devşirme ismiyle, Rumeli tarafındaki Osmanlı tebeası olan hıristiyanların
çocuklarından da acemi oğlanı alınması kararlaştırıldı. Sonraki yıllarda bu
kânun Anadolu’daki hıristiyan tebeaya da uygulandı (Bkz. Kapıkulu Ocakları).
Tesbit edilen esaslara göre acemi oğlanları yetiştirildi. Acemi ocağında
yetiştirilen neferler, yeniçeri ocağına alındı.
Yeniçeri ocağının en büyük kumandanı
yeniçeri ağası idi. Yeniçeri ağaları, on altıncı yüzyıl başlarına kadar ocaktan
yetişirlerdi. Fakat bir süre sonra bunların yolsuzlukları ve itaatsizlikleri
görülünce, saraydan yetişmiş, pâdişâhın tam güvenini kazanmış kimseler yeniçeri
ağası tâyin edilmeye başlandı. On sekizinci asırdan itibaren yine ocaktan tâyin
edildiler. Yeniçeri ağaları Süleymâniye’de devlet malı bir konakta otururlardı.
Yeniçeri ağası, ağa kapısında toplanan ve âzası ocağın büyük zabitleri olan ağa
dîvânının reîsi idi. Dîvân-ı hümâyûn âzası olmamakla beraber, vezîr rütbesine
hâiz olursa, dîvân toplantılarına katılırdı. Pâdişâhın Cuma ve bayram namazları
alaylarında da hükümdarı attan indirmek ve bindirmekle vazifeli olup, aynı
zamanda İstanbul’un en büyük zabıta âmiriydi. Ağalık alâmeti iki tuğ olup
bayrağı beyazdı. Yeniçeri ağaları terfî ettirilecekleri, zaman, beylerbeyi ve
kapdan paşa olurlardı.
Yeniçeri ağasının muavinine kul
kethüdası, kethüda bey veya kahya bey adları verilirdi. Nefer sayısı 400-500
olan, pâdişâhın av köpeklerine bakmakla vazifeli bulunan yeniçeri cemâat
ortalarından 64. ortanın kumandanına zağarcı
başı denirdi. Sekson denilen ve bâzan ayı avında da kullanılan
cenk köpeklerine bakan 71. ortanın kumandanına seksoncu veya samsuncubaşı
adı verilirdi. Tazılara bakan, turna kuşları besleyen 68. ortanın
kumandanına turnacıbaşı, 14, 49, 66 ve 67. ortaların
kumandanlarına haseki ağaları denirdi. Pâdişâhın Cuma namazı
alaylarında kıdemlerine göre, ikisi sağında, ikisi solunda pâdişâhın atının
yanısıra yürürlerdi. En kıdemlisine başhaseki
denirdi. Beşinci bölük ortasının kumandanı ve bütün yeniçeri ocağının
çavuşuna başçavuş; bölük ortalarında muayyen olmayan bir
ortanın kumandanına muhzir ağa denirdi. Dîvânda yeniçeri ağasına
hitaben yazılan fermanlar muhzir ağaya verilirdi. Muhzir ağadan bir rütbe aşağı
olup, muayyen olmayan bir ortanın kumandanına, kethüda
ağa denirdi. Kethüda bey sefere gittiğinde ona vekâlet ederdi.
Yeniçeri ocağına bağlı san’atkârlarla imalâthanelerin de en büyük âmiri idi. 101
cemâat ortasının bütün kumandanlarının en kıdemlisine, yayabaşı
ağa denîrdi. Diğerlerine de yayabaşı denirdi. Vazifeleri, ocak
beytülmâlciliği, seferde hazîne bekçiliği, zahire tedâriki, kâdılara ve sancak
beylerine sefer emirleri götürmek, yaralı nakletmek, kale muhafızlığı yapmaktı.
Bunlara subaşı denirdi. Bölük ortaları kumandanlarının en
kıdemlisine bölükbaşı ağa, 60, 61, 62 ve 63. cemâat ortaları
kumandanlarına da solakbaşı ağaları denirdi. Cemâat ortalarından
muayyen olmayan bir ortanın imâmlık yapmaya ehliyetli olan kumandanına ocak
imâmı, bu ortaya da imâm ortası denirdi. Beş vakit namazda ağa
kapısındaki câmide yeniçeri ağasına imâmlık ederdi. Yeniçeri ocağının künye
defterini tutan vazifeliye ocak kâtibi veya yeniçeri
efendisi denirdi. Bu ağaların hepsine birden katar ağaları
denilirdi, içlerinden biri azledilince veya ölünce, alt derecede
bulunanlar derece terfî ederek boşluğu doldururdu.
Yeniçeri ocağı tabur denilebilecek,
nefer mevcudu muhtelif zamanlarda değişen yüz doksan altı ortadan meydana
gelmişti. İlk zamanlar 60-70 kişiden meydana gelen bir ortanın mevcudu
disiplinin bozulduğu devirlerde 2.000 kişiye kadar çıkmıştı. Pâdişâhlar, birinci
ortanın defterlerinde birinci nefer olarak kayıtlıydılar. Yeniçeri ocağının
yekûn mevcudu Fâtih Sultan Mehmed Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanlarında
10.000-12.000, sultan üçüncü Mehmed Han zamanında 45.000, bir ara tekrar
azaltıldıktan sonra, sultan üçüncü Selim Han zamanında 110.000, sultan İkinci
Mahmûd Han zamanında da 140.000 olmuştu.
Yeniçeriler; cemâatliler,
bölüklüler ve sekbanlar diye üç sınıfa ayrılmışlardı. 196
ortanın 101i cemâatli, 61’i bölüklü, 34’ü de sekban ortasıydı. Cemâat
ortalarından 60, 61, 62 ve 63. ortalar İstanbul’da otururlar, pâdişâhın merasim
günlerinde maiyyet askerini teşkil ederlerdi. Bunlara solaklar denirdi.
Diğerleri hudut kalelerine taksim edilmiş olup, bu kalelerin muhâfazasıyla
vazifeliydiler. Bölük ortalarından 31’i İstanbul’da Sancak-ı şerifin
muhâfazasıyla, diğer otuzu da, otuz iç vilâyet merkezinde iç kalelerin
muhafazasıyla vazifeliydiler. Sekban ortaları ise, pâdişâhın av maiyyeti idi.
Osmanlı pâdişâhlarının eğitimi geliştirmek için tertipledikleri muhteşem ve
büyük sürek avları sekbanlar tarafından hazırlanırlardı. İstanbul civarındaki
mîrî çiftliklerin muhafazası onlara bırakılmıştı. İstanbul’da bulunan cemâat ve
bölük ortaları aynı zamanda büyük şehrin inzibat ve âsâyişiyle vazifeliydiler.
Her semt bir ortanın e’mrine verilmişti. Her semtte kolluk
denilen bir yeniçeri karakolhânesi vardı.
Hor yeniçeri ortasının nişan denen
bir bayrağı ve alâmeti vardı. Nişanlar, bayrak üzerine işlenirlerdi. Yeniçeri
ocağının bayrağına, ocağın sünnî mezhebe, mensub olduğunun işareti olarak İmâm-ı a’zam
bayrağı denilirdi. Bu; beyaz ipekten, üstüne altın sırma ile bir
tarafına; “İnnâ
Fetahnâ leke fethan mübînâ”, diğer tarafına da; “Ve
yensurekellahü nasran azîzâ” âyet-i kerîmesi işlendiği bir
sancaktı. Ordugâhda yeniçeri ağasının çadırı önüne dikilirdi. Merasimlerde
yeniçeri ağasının atının önü sıra götürülürdü. Bu bayrağı taşıyan yeniçeriye başbayrakdâr
denilirdi. Ocağın bir de alay bayrağı vardı ki, bu da yarısı sarı,
yarısı kırmızı ipek bir bayraktı. Her yeniçeri ortasının, üzerlerinde orta
nişanlarının işlenmiş olduğu uçları çatal bayrağı vardı.
Her ortanın çorbacı
denilen bir kumandanı, odabaşı denilen bir kumandan muavini, vekilharç ünvânlı bir idare
me’muru ve bayraktârı vardı. Ortanın en kıdemlisine başeski, aşçıbaşısına usta, aşçı muavinine baş karakullukçu
denilirdi.
Yeniçeriler başlarına börk
denilen beysız keçeden bir külah giyerlerdi. Bir buçuk ayak
(
Her yeniçeri ortasının, içinde
yemeklerini pişirdikleri kışlalardaki mutfaklarda duran büyük kazanları vardı.
Yeniçeriler, kazanlarına ocaklarının mukaddes bir değeri olarak bakarlardı.
Harbde kazanın düşman eline geçmesi, o orta için büyük felâket sayılırdı.
Ortaları ile ilgili bir işi görüşecekleri zaman kazanın etrafında otururlardı.
İsyan ânında kışlalardan kaldırılan kazanlar büyük törenle ihtilâlin idare
edileceği meydana götürülürdü. Kazan kaldırmak; hükûmete karşı ayaklanmak, isyân
etmek demekti.
İstanbul’da eski
odalar ve yeni odalar adı ile iki büyük yeniçeri kışlası
vardı. Eski odalar Şehzâde Câmii’nin karşısında, yeni odalar da Aksaray’da
Etmeydanı’nda idi. Her iki kışlada geniş bir avlunun etrafını çeviren, önü
revaklı odalardan meydana gelmişti. Avlunun ortasında orta câmi denilen bir
mescid vardı. Yeniçeri ayaklanmaları arefesinde ilk toplantılar hep bu orta
câmilerde yapılırdı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bu kışlalar halk
tarafından tahrib edildi.
Yeniçeri ocağı neferlerine ulufe
denilen maaş verilirdi. Acemi bir yeniçeri neferine ilk devirlerde ocağa kaydı
ile beraber, iki akçe yevmiye bağlanırdı. Sonraları bu beş-altı akçeye
çıkarılmıştı. Gösterilen yararlılıklar ve hizmetler karşılığı da ulufeleri
arttırılırdı. Yapılan bu artışlara terakkî denirdi. Bu suretle yevmiyeleri on-on beş
akçe olan yeniçeriler bulunurdu. Harblerde serdengeçti yâni fedâî
yazılanlar, sağ döndükleri zaman yevmiye beş-on akçe terakkî alırlardı. Ulufeler
üç aydan üç aya, yılda dört taksitte ve dîvân-ı hümâyûnda düzenlenen törenle
dağıtılırdı. Taksitlere mevâcib denirdi. Neferlerin ulufesinden başka her
yeniçeri ortasına ekmek, et, yağ, bulgur ve mum verilirdi. Her nefere de senede,
bir kat elbise veya bedeli verilirdi.
Ocak disiplini sağlam olduğu
devirlerde yeniçeriler, geceleri kışlalarındaki koğuşlarından başka yerde
yatmazlardı. Askerlik tâliminden başka bir şeyle uğraşamaz ve emekliye
ayrılıncaya kadar da evlenemezlerdi. Emekliye ayrılan yeniçeriye oturak
denilir ve kendisine ölünceye kadar emekli gündeliği verilirdi. Emekli olduktan
sonra evlenenler öldüğü zaman, geride bıraktığı dul ve yetimlere fodla
denilen maaş bağlanırdı.
Suç işleyen yeniçeri ancak kendi
ortası neferleri huzurunda ve kendi koğuşunda cezalandırılırdı. Ocaktan
kovulmaya keçe
külah etmek denilirdi. Bir yeniçeri, ortasını değiştiremezdi. Ocak
disiplininin bozulduğu devirlerde bir ortadan öbürüne geçmeye semer
devirmek denilirdi. Suçlu yeniçeri merasimle ihtar edilir, habs
edilir, kale hizmeti ile sürgün edilir veya keçe külah edilip, ocaktan tard
edilirdi. Îdâma mahkûm edilen bir yeniçeri evvelâ ocaktan tard edilir, sonra
boynu vurulmak suretiyle îdâm edilirdi. Bir yeniçeriye îdâm hükmü, ancak ağa
dîvânında verilirdi. Bir odabaşı da emrindeki yeniçerilere ancak otuz dokuz
sopaya kadar dayak cezası verebilirdi.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve
yükseliş devirlerinde hizmetleri görülüp, on beş ve on altıncı yüzyıldaki büyük
fetihlere katılan yeniçeriler, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya
başladı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın vefâtından sonra, kânunlarına riâyet
edilmediğini ve bahşişlerinin verilmediğini ileri sürerek, serkeşçe tavır
takınan yeniçeriler, Zigetvar seferi dönüşünde eski odalar önünde (şimdiki
Şehzâde Câmii karşısı) durup ileri gitmemeye veya saray kapısını kapatıp, sultan
İkinci Selîm Han’ı içeri sokmamaya karar verdiler. Eski odalar önünde bir müddet
bekleyerek, taşkınlık gösterdiler. Yeniçeri ağası Ali Ağa, bu hâlin neticesinin
kendi hayâtına mâl olacağını düşünerek, onları yatıştırmak istedi. Fakat
dinlemeyip, Topkapı Sarayı’nın avlusuna giderek Bâb-ı hümâyûnu kapatıp kimseyi
içeri bırakmadılar. Sultan İkinci Selîm Han bu taşkınlıklar karşısında; “Cümle
bahşiş ve terakkîleri verilsün. Makbûlümdür” deyince, ortalık yatıştı ve Pâdişâh
saraya girebildi.
Bu gibi bâzı hâdiseler istisna
edilecek olursa, yeniçeri ocağındaki asıl bozulma, sultan üçüncü Murâd Han
zamanında başladı. Sonraları muhtelif vesilelerle bu bozukluk genişlemek
suretiyle ve fasılalarla bir asır boyunca devam etti. Gün geçtikçe kuloğulları
adıyla yeniçeri yetimlerinin, kul-kardeşleri adıyla serhat ve taşra kalelerinde
hizmet etmiş olanların, 1583’den sonra da yeniçeri ağasına tanınan hakla, ağa
çırakları adıyla bir nevî kontenjandan kimselerin yeniçeri ocağına alınması,
düzeni bozdu. Sultan İkinci Selîm Han zamanında on iki bin üç yüz mevcudu olan
yeniçeri ocağı, on yedinci asrın başlarında otuz yedi bin altı yüze ulaştı.
Sultan dördüncü Murâd Han zamanında da kırk altı bini geçti. Daha sonra dört
devletle dört cephede on altı sene süren muhârebeler sırasında, ocak mevcudu
yetmiş bini aştığı gibi, bunların maaşlarının verilmesi de müşkül bir hâl aldı.
Yeniçeri ocağının manevî güç kaynağı
olarak kabul edilen Hacı Bektâş-ı Velî tarafından kurulan bektâşîlik tarîkatı,
Eshâb-ı kiram düşmanı hurûfîler tarafından ele geçirildi. İslâmiyet’in
emirlerine ters fikirler ileri süren bu sahte bektâşîler de yeniçeri ocağına
sızdılar. Zamanla yeniçeriler üzerinde etkili oldular. Bu sapık hurûfîlerin
te’siriyle sık sık kazan kaldıran yeniçeriler, halkın huzurunu bozmaya
başladılar.
Sultan birinci Ahmed ve sultan
birinci Mustafa Han’dan sonra genç yaşta pâdişâh olan sultan ikinci (Genç) Osman
Han, bizzat ordunun başında katıldığı Lehistan seferinde yeniçerilerin
gayretsizliklerini gördü. Yeniçeri ocağının mevcudunu anlamak için yaptırdığı
yoklamada, ocak mevcudunun maaş defterinde yazılı olan mikdârdan az olduğunu
tesbit ederek parayı kesti. Sultan İkinci Osman Han, bu disiplinsizlik ve
keşmekeşliğe son vermek için kapıkulu ocaklarını kaldırarak Anadolu, Suriye ve
Mısır Türklerinden meydana gelen, sâdece askerlikle uğraşan, pâdişâhın
emirlerine mutlak itaat eden bir ordu kurmak istedi. Hem bu orduyu teşkil etmek,
hem de hac ibâdetini yerine getirmek üzere Hicaz’a gitmeye karar verdi.
Pâdişâhın niyetini saraydaki adamları vasıtasıyla öğrenen ve mevcûd olmayan
askerleri mevcûd gibi göstererek yevmiyelerini alan ocak ağaları, yeniçerileri
Pâdişâh aleyhine kışkırtarak isyân çıkardılar. Sultan İkinci Osman Han’ın hac
ibâdeti için Hicaz’a gitmesine karşı çıkan yeniçeriler, kendilerine katılanlarla
birlikte Atmeydanı’na (Sultanahmet meydanı) geldiler. Sultan İkinci Osman’ı
alarak Orta Câmii’ne götürdüler. Yolda bir hükümdara, bir Osmanoğlu’na târih
boyunca asla reva görülmemiş hakaretler yaptılar. Bu sırada hasta hâlde bulunan
sultan Mustafa’yı tahta oturttular. Yeni sadrâzam olan Dâvûd Paşa en güvendiği
adamlarına Sultan’ı Yedikule’ye götürerek boğmalarını emr etti. On cellâdın
hücumlarına karşı koyan Genç Osman’ın boynuna cebecibaşı tarafından kemend
atıldı. Bu sırada ona hücum edenlerden biri, Genç Osman’ın husyelerini sıkarak
20 Mayıs 1622’de şehîd etti (Bkz. Genç Osman).
Sultan birinci Mustafa’nın hastalığı
sebebiyle hal’edilmesinden sonra, tahta geçen dördüncü Murâd Han’ın ilk
zamanlarında, yeniçerilerin hükümete ve halka karşı hareketleri tahammül
edilemez hâle geldi. Küçük yaşta tahta geçen dördüncü Murâd Han, idareyi bizzat
eline aldıktan sonra, yeniçeriler hakkında sıkı tedbirlere baş vurdu. Ontarı
adım adım tâkib etti. Kânun gereği yeniçerilerden kıdemli ve hizmetleri
görülenleri, başka suretle taltif ederek ocaktan uzak tutmaya çalıştı. Yeniçeri
ocağının lüzumundan fazla artmış olan mevcudunu ideal seviyeye indirmek için
tedbirler aldı. Kendisinin malûmatı olmadan ocağa asker alınmasını yasakladı.
Emrini yerine getirmeyerek rüşvetle ocağa adam kaydeden yeniçeri kâtibi Osman
Efendi’yi îdâm ettirdi. 1632’de sadrâzam Hüsrev Paşa’nın azledilmesine karşı
çıkan süvarilerle birlikte hareket eden yeniçeriler, üç gün saraya hücum ederek,
Hüsrev Paşa’nın azline sebeb olanlardan on yedi kişinin başını istediler.
Sarayın Orta kapısına kadar gelip ulemâyı oraya davet ettiler. Yeniçerilerin
taşkınlıkları üzerine vezîriâzam Hâfız Ahmed Paşa, sadâret mührünü sultan
dördüncü Murâd Han’a teslim ederek saraydan gizlice ayrıldı. Orta kapıdan içeri
giren yeniçeriler, Dîvân-ı hümâyûn önüne gelerek Pâdişâh’ı ayak dîvânına
çağırdılar. Sultan dördüncü Murâd, Bâbüsseâde önüne çıkıp ayak dîvânı yaptı ve
yeniçerilerin isteklerini sordu. Onlar listesi verilmiş olan on yedi kişinin
öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler. Yapılan nasîhati ve verilen
cevâbı dinlemediler.
İstedikleri yapılmadığı takdirde
başka bir şehzâdeyi hükümdar yapacaklarını îmâ ederek, Pâdişâh’ın oturduğu
tahtın yanına kadar sokuldular. Nasihatlerinin dinlenmediğini gören Pâdişâh,
tahttan kalkarak Bâbüsseâdeden içeri girdi. Bunun üzerine âsiler büsbütün
galeyana gelip; “Madem ki bu on yedi kişiyi vermedin, biz işimizi biliriz” diye
tehdidde bulundular. Çaresiz kalan dördüncü Murâd, saraydan gizlice ayrılarak
Üsküdar’a kaçan sadrâzam Hâfız Ahmed Paşa’yı geri getirtti. Pâdişâh’ın müşkül
durumunu gören Hâfız Ahmed Paşa, besmele çekerek âsî güruhunun içine daldı ve
isyâncılar tarafından şehîd edildi. Hâfız Ahmed Paşa’nın fecî şekilde şehîd
edildiğini gören Pâdişâh, üzüntüsünü belirterek ve ağlayarak içeri girdi.
Listede bulunan diğer görevlilerin azledilmesiyle isyâncılar yatıştılar. Bu
hâdiseden kısa bir süre sonra Murâd Han, isyâncıları tahrik eden Hüsrev Paşa’yı
îdâm ettirdi.
Hüsrev Paşa’yı îdâm edenlerden
intikamını almak isteyen yeniçeriler, aynı sene içinde tekrar isyân ettiler.
Saraya gelerek, sultan Murâd’ı ayak dîvânına çağırdılar. Bâzı kimselerin
öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler ve; “Gayri sana itimâdımız
kalmadı” dediler. Sultan Murâd, katlini istedikleri adamları vermek istemeyince
de; “Bu dediklerimizi bize vermezsen sen bize pâdişâhlık edemezsin” dediler.
Halk arasında, hükümdar, şehzâdeleri boğdurmuş diye şâyiâ çıkararak, şehzâdeleri
görmek istediklerini bildirdiler. Pâdişâh, kardeşleri; Bâyezîd, Süleymân, Kâsım
ve İbrâhim’i içerden getirterek gösterdi. Onlara bir şey yapmayacağına dâir
kefil istediler. Recep Paşa ile şeyhülislâm Ahîzâde Hüseyin Efendi’nin kefil
olmaları üzerine yatıştılar. Fakat başlarını istedikleri kimseleri saklandıkları
yerlerden buldurarak öldürdüler. Veziriazam olan Recep Paşa’nın tahrikiyle bir
ara sultan dördüncü Murâd Han’ı hal’ için plânlar hazırladılarsa da cesaret
edemediklerinden vaz geçtiler. Dördüncü Murâd Han ise, yeniçerileri
kışkırttığını tesbit ettiği Recep Paşa’yı îdâm ettirdi. Bundan sonra idareye
hâkim olan ve hâdiselerden tecrübe edinen sultan dördüncü Murâd Han, kapıkulu ve
yeniçeri ocaklarından kanunnâmesine uymayanlara karşı temizlik hareketi
başlattı. Ocağın ıslâh edilmesiyle ilgili tedbirler aldı. Aldığı bu tedbirler ve
kurduğu düzen, 1644 senesine kadar devam etti.
Sultan dördüncü Murâd Han’ın
vefâtından sonra yerine geçen kardeşi sultan İbrâhim’in saltanatı yıllarında
yeniçeri ocağının düzeni tekrar bozuldu. Yeniçerilerin isyân etmeleri üzerine
sultan İbrâhim de hal’ edildi. Yerine geçen sultan dördüncü Mehmed Han’ın
saltanatının ilk yıllarında yeniçeri ocağında hiç disiplin kalmadı. 1656
senesinde isyân eden yeniçeriler, öldürülmesini istedikleri otuz kişinin
listesini Pâdişâh’a gönderip ayak dîvânı istediler. Yeniçerilerin nasihatle
yatışmamaları üzerine Pâdişâh ayak dîvânına çıktı. Listede ismi zikredilenlerin
mallarının müsadere edilip sürgün edileceklerini bildirdiyse de yeniçeriler;
“Hayır! Katlolunmadıkca feragat etmeyiz” diye diretince, isteklerini kabul etti.
İsyancılar, listede yazılı kişileri yakalayıp boğarak öldürdükten sonra, çınara
astılar. Bu hâdise târihe vak’a-i vakvâkiyye veya çınar vak’ası olarak geçti.
1656’da vezîriâzam olan Köprülü Mehmed Paşa, yeniçeri ocağında sultan Murâd’ın
yaptığı ıslâhata benzer düzenlemeler yaptı. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa, Fâzıl Mustafa Paşa, Amcazade Hüseyin paşa gibi vezîriâzamlar
da Köprülü Mehmed Paşa’yı tâkib ettiler. Ancak istenen netice alınamadı. On
sekizinci asır başlarında ocaktaki disiplinsizlik çok artmış, devlet idaresine
müdâhaleleri de son haddine varmıştı.
Sultan üçüncü Ahmed Han devrinin
güçlü ve yenilik tarafdârı vezîriâzamı Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa sonuçtan
ümitsiz olduğu için yeniçeri ocağını ıslâh yoluna gitmedi. Ocağı aynı şekliyle
muhafaza etti. Bunun yanında teknik sınıflardan başlamak üzere modern bir ordu
kurmak için teşebbüse geçti. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın yeni bir ordu
kurma niyetini anlayan yeniçeriler, 1730’da Patrona Halil’in etrafında
toplanarak isyân çıkardılar ve vezîriâzamı şehîd ettiler. Sultan üçüncü Ahmed,
isyâncıların isteklerinin sonunun gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan
ayrılmasını isteyeceklerini bildiği için, kendi eliyle yeğeni şehzâde Mahmûd’u
tahta geçirdi ve köşesine çekildi.
Tahta geçen sultan birinci Mahmûd
Han, Avrupa tarzında modern bir ordu kurmaya teşebbüs etti. Teknik sınıflardan
başlayarak yeni birlikler meydana getirmeye çalıştı. Fakat asıl ıslâhı gereken
yeniçeri ocağına dokunmadı. Sultan üçüncü Mustafa Han da, Osmanlı askerî
teşkilâtının ıslâh edilmesi gerektiğine inanmakla beraber, babası sultan üçüncü
Ahmed Han ile amcası ikinci Mustafa Han’ı tahttan indiren yeniçerilere karşı
ihtiyatlı davrandı. Yeni teknik sınıfları geliştirmeye büyük önem verdi. Fakat
bu sırada çıkan 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle başladığı işleri
bitiremedi. 1787’de başlayan ve sonra Avusturya’nın da katılmasıyla devam eden
Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında peş peşe uğranılan mağlûbiyetler, ocağın
ıslâhının imkânsızlığını ortaya çıkardı.
Sultan birinci Abdülhamîd Han da
teknik sınıflar yetiştirmeye devam etti. Yeniçeriler bu yeni askerlere diş
bilediler. Fakat ileri gelenleri, pâdişâhın veya sadrâzamın adamları olduğu için
kazan kaldıramadılar. Sultan birinci Abdülhamîd Han’dan sonra tahta geçen ve
ıslahatçı bir pâdişâh olan sultan üçüncü Selîm Han, askerî ve idâri sahalarda
köklü yenilikler yaptı. Hazırlanan 72 maddelik ıslâhat tasarısıyla, yeniçeri
ocağına haftada bir kaç gün tâlim ve terbiye mecburiyeti konuldu. Ayrıca Avrupa
usûlünde Nizâm-ı cedîd denilen yeni bir ordu kuruldu. Yeniçeri ordusu
kaldırılacak, yerine Nizâm-ı cedîd geçecek dedikodusunu yayan yeniçeriler, yeni
kurulan orduya karşı çıktılar. Pâdişâh’a ve Nizâm-ı cedîd’e karşı olan diğer
çevrelerle müşterek bir cephe teşkil ettiler ve Kabakçı Mustafa’nın etrafında
toplanarak baş kaldırdılar. Kardeş kanı akıtılmasını istemeyen ve iyi niyetli
olan sultan üçüncü Selîm Han, yeni kurmuş olduğu orduyu isyâncılara karşı
kullanmadı. Bir süre sonra Nizâm-ı cedîd’i ilga ettiğine dâir ferman yayınladı.
Fakat isyâna devam eden yeniçeriler, Selîm Han’ı tahttan indirip, dördüncü
Mustafa Han’ı tahta geçirdiler. Sultan dördüncü Mustafa Han zamanında tam bir
başıbozuk sürüsü hâline gelen yeniçeriler, Silistre’de ordugâhı yağma ettiler.
İkinci Mahmûd Han’ın tahta geçmesinden sonra, sadrâzam Alemdâr Mustafa Paşa,
Nizâm-ı cedîd’in yerine Sekbân-ı cedîd ordusunu kurdu. Yeniçeriler bu defa
Alemdâr Mustafa Paşa ve Sekbân-ı cedîd aleyhinde çalışmaya başladılar.
İstanbul’da hâkimiyeti eline geçiren yeniçeriler, sadrâzamı öldürdükten sonra,
sultan İkinci Mahmûd Han’ı tahtan indirmek istediler. Mahmûd Han, üzerlerine
kuvvet gönderip üç binden fazlasını öldürttü. Sonra da donanmaya emir verip
yeniçeri ağasının konağını bombalattı. Pâdişâh’la başa çıkamayacağını anlayan
yeniçeriler ulemâya sığındılar.
1818’de tekrar ayaklanan
yeniçeriler, İstanbul’da yer yer yangınlar çıkararak büyük tahribata sebeb
oldular. Ulemânın ocağa dokunulmıyacağı hakkında Pâdişâh’dan aldığı te’minât
üzerine de isyândan vazgeçtiler. İstanbul halkı, yeniçeri şerrinden sokağa
çıkamaz oldu. Belli başlı bütün tüccar haraca bağlandı. Islahatçı, ileri
görüşlü, fakat ihtiyatlı bir pâdişâh olan ikinci Mahmûd Han, plânlı bir şekilde
ocak için tedbirler almaya devam etti. Kendisine sadıkane hizmet edecek olan
Rusçuklu Hüseyin Ağa’yı yeniçeri ağası yaptı. Bu sırada çıkan Mora isyânının bu
askerle bastırılamayacağını bildiğinden, Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali
Paşa’dan yardım istedi.
Sultan İkinci Mahmûd Han; Mayıs
1826’da yeniçeri ocağının hayatiyetini yitirdiğine inanan devlet erkânı, ulemâ
ve yeniçeri ağasını şeyhülislâmın konağında topladı. Yeniçeri ağasının,
yeniçerilerin tâlime razı olduklarını bildirmesi üzerine ocaktan 7.650 neferin
eşkinci nâmıyle talimli asker yazılmasına karar verildi. Hazırlanan eşkinci
lâyihası ve huccet-i şer’iyye okunup tasdîk edildiği gibi, şeyhülislâm efendi de
fetvasını okudu. Bu suretle eşkinci askerinin tâlim yapacağı kesinleşti. Ancak
bâzı yeniçeri ileri gelenleri tâlim aleyhinde sinsice faaliyete giriştiler.
Yapılan tahrikler pâdişâh ile ocağı tekrar karşı karşıya getirdi. Pâdişâh’ın
arzusu üzerine sancak-ı şerîf çıkarıldı. Devlet erkânı ve ulemâya halk da
katıldı. Topçu, lağımcı ve kalyoncu askeri âsilere karşı büyük bir
muvaffakiyetle mücâdele etti. 15 Haziran 1826 târihinde Osmanlı târihinde
vak’a-yı hayriye denilen bu hâdise neticesinde ocak söndürülmüş ve yeniçerilik
tamamen kaldırılmış oldu. Tanzim edilen emr-i âlî ile durum îlân edildi. Böylece
İstanbul’da ve taşrada meydana gelen taşkınca hareketler son buldu.
Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla,
devlet hazînesinde meydana getirdiği tahribat ortadan kalktı. Emniyet ve
asayişten mahrum kalan halk huzura kavuştu. Üç yüz seneye yakın zamandır
devletin başına gaileler açan, pâdişâhların, sadrâzamların ve nice devlet
adamlarının şehîd edilmelerine sebeb olan fitne ve fesâd ocağı söndürülmüş oldu.
Yeniçeri ocağının kapatılmasıyla birlikte, ocağa nüfuz etmiş olan ve halk
arasında da tâbileri bulunan, kendilerine bektâşî diyen, fakat hakîki
bektâşîlikten çok uzak olan hurûfîlerin tekkeleri de kapatıldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Üss-i Zafer (Mehmed Esad,
İstanbul-1876)
2) Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu
Ocakları-I (Uzunçarşılı)
3) Koçi Bey Risalesi (İstanbul-1972); sh.
16
4) Kitâb-ı Mesâlik-il-müslimin ve
Menâf-ül-mü’minîn (Ankara-1980); sh. 34
5) Kitâb-ı Müstetâb (Ankara-1974); sh.
3
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-18, sh.
162
7) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); sh.
144
8) Kitâb-ı Mesâlih-il-müslimîn ve
Menâfi-il-mü’minîn ve Tenkidi (Me’zûniyet Tezi, Selçuk Üniversitesi, Edebiyat
Fakültesi Târih Bölümü, Konya-1981); sh. 81
Yorumlar
Yorum Gönder