VAKIF
VAKIF
Mükellef kimsenin; kendi mülkü olan
belli ve dayanıklı malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya zımmî
fakirlere bırakması. Vakıf; lügatte habs ve men etmek, alıkoymak mânâlarına
gelir. Vakf yapana vâkıf, vakf edilen şeye mevkuf
denir. Vakfı idare edene mütevellî, mütevellîyi kontrol edene nâzır,
vakıf şartlarının yazılı olduğu belgeye de vakfiye denir. Vakfedilen mal, sahibinin
mülkünden çıkar. Satılmaz, bağışlanmaz, miras bırakılmaz. Vakıf, dünyâda
insanlara ihsân ve ikrâm etmek gayesiyle kurulur. Vakıf, ibâdet değil kurbettir.
Yâni sevâb kazanmak için yapılan bir iştir.
Vakıfların çok eski bir târihi olup,
Peygamber efendimizden önceki peygamberler zamanlarında da vakıflar kurulmuştur.
Önce dînî gayelere dayalı olarak kurulan vakıflar, zamanla sosyal gayelerle
kurulmaya başlanmıştır. Dînî mânâda vakıf olmayıp cemiyeti ilgilendiren
hususiyetlerinden dolayı vakıf adı verilmiş olan kuruluşlara, eski milletlerden
Mısırlılar, Romalılar ve diğerlerinde de rastlanır.
İslâmiyet’in gelmesiyle hakîki
hüviyetine kavuşan müesseseleri; müslümanları hayra, yardıma ve iyilik yapmaya
teşvik eden âyet-ı kerîmeler, vakıf ile alâkalı hadîs-i şerifler, icmâ-i ümmet
ve Sahâbe-i kiramın tatbikatı esaslarına göre kurulmuştur. İslâmiyet’te ilk
vakıf Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm tarafından Hicretin üçüncü senesinde
Medîne-i münevverede kuruldu. Peygamber efendimiz kendi mülkü olan yedi
hurmalığı müslümanlığı, koruma maksadıyla vakfetti. Peygamber efendimizin
sünnetine tâbi olan Hulefâ-i râşidîn ve diğer Eshâb-ı kiram da (r. anhüm)
vakıflar yaptılar. Emevîler zamanında vakıf müessesesinde büyük gelişmeler oldu.
Abbasîler zamanında İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri vakıf müessesesinin hukukî
mâhiyetini tesbit etti. Orta Asya’dan Atlas okyanusuna kadar her tarafta
câmiler, ribatlar, kervansaraylar, medreseler, tekkeler, mektebler, köprüler,
yollar, hastahâneler, imâretler gibi pek çok hayırlar yapılarak vakf edildi.
Büyük Selçuklular zamanında müslümanlar tarafından vakıf kurma işleri daha da
hızlandı. Anadolu Selçukluları, Dânişmendliler, Gazneliler, Atabegler, Eyyûbîler
ile Hindistan, Afganistan ve diğer müslüman ve Türk devletlerinde de vakıflar
kuruldu. Mısır’daki Memlûklüler döneminde iyice gelişip yaygınlaştı.
Vakıflar, en büyük gelişmeyi
Osmanlılar zamanında gösterdi. “İnsanların
en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır” hadîs-i şerifini rehber edinen
Osmanlılar, her sahada olduğu gibi, bu sahada da muazzam ve kalıcı eserler
meydana getirdiler. Vakıf yoluyla te’sis edilen bu sayısız eserler muazzam
Osmanlı ülkesini bir baştan diğer başa ağ gibi ördü. 1530-1540 seneleri arasında
yapılan vakıflarla ilgili tahrirlere göre; yalnız Anadolu eyâletinde vakıf
yoluyla 45 İmaret, 342 câmi, 1.055 mescid, 110 medrese, 154 muallimhâne, 1
kalenderhâne, 1 mevlevîhâne, 2 dârülhuffâz, 75 büyük han ve kervansaray kuruldu.
Bu müesseselerde vazife yapan 121 müderris, 3.756 hatîb, imâm ve müezzin ile
3.229 şeyh, şeyhzâde, kayyım, talebe veya mütevellînin iaşe giderleri ve
maaşları vakıf gelirlerinden karşılandı.
Yine aynı târihlerde Karaman
eyâletinde vakıf yoluyla 3 imâret, 75 câmi, 319 mescid, 45 medrese, 272, zaviye,
2 dârülhadîs, 31 dârülhuffâz, 4 muallimhâne, 2 dârüşşifâ, 14 kervansaray, Rûmi
eyâletinde ise; 10 imâret, 93 câmi, 218 mescid, 35 medrese, 275 zâviye, 13
muallimhâne ve 17 kervansaray vakıf yoluyla te’sis edildi.
Te’sis edilen bu vakıflar gördükleri
hizmetlere göre değişiklik arz ederdi. Yukarıda zikredilenlerden başka, su
yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aşevleri, dul ve
yetim evleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları gibi vakıf eserleri te’sis
edilmiştir. Bunlardan başka namazgah, kütüphâne, dükkân, misafirhane, kuyular,
çamaşırhane, halâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve
güreş meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te’min etmek,
hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve
kapların yerine yenilerini almak, gâzilere at yetiştirmek, ağaç dikmek, borçan
hapse girenlerin borcunu ödemek, dağlara geçitler kurmak, öksüz kızlara çeyiz
hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım
etmek, çocukları baharda açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıda ve
yiyecek yardımı, fakirlerin ve kimsesizlerin cenazesini kaldırmak, bayramlarda
çocukları ve kimsesizleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya
yardımda bulunmak, kış aylarında kuşların beslenmesi, hasta ve garîb leyleklerin
bakımı ve tedavisi gibi pek çok maksadlarla çeşitli vakıflar kurulmuştur.
Müslümanların iki mukaddes beldesi olan Mekke ve Medîne şehirlerine, İslâm
dünyâsının her tarafında binlerce vakıf te’sis edilmiştir. Bilhassa Osmanlı
sultanlarının, devlet adamlarının ve diğer hayır sever kimselerin meydana
getirdikleri vakıflarla, her sene Osmanlı ülkesinden buralara ulaştırılan vakıf
gelirleri bütün İslâm dünyâsının şükran hislerini kabartacak seviyeye
ulaşmıştır.
Din ve ırk farkı gözetmeksizin bütün
insanlığın hizmetine tahsis edilmiş olan, insanların bedenî ve ruhî
hastalıklarını tedâvî etmek gayesiyle kurulmuş vakıf hastahâneler, dârüşşifâlar
ve tımarhaneler de önemli vakıf müesseseleridir. Bu sağlık kuruluşları ile
ilgili bâzı vakfiyelerde bir takım ilâçların formülleri bildirilmiş, bu
formüllere göre yapılan ilâçların hastaların tedavisinde kullanılması
istenilmiştir. Sosyal hizmetler yönünden pek önemli olan imâretler ise,
seyahatin meşakkati altında yorgun düşen yolcuların istirâhatini te’min ederek,
din ve kültür birliğinin kurulmasını sağlamış, açlık tehlikesiyle karşı karşıya
bulunan ümidsiz kimselere bir sığınak vazifesi görmüş, dînî ve insanî vecîbeleri
en iyi şekilde yerine getirmiştir, imâretler bünyesinde yer alan dârüşşifâlar,
halkın poliklinik ve hastahâne hizmetlerini görmüştür. Bu hizmetler devrin en
selâhiyetli tıp otoriteleri eliyle parasız olarak yapılırdı. İmarethaneler
yüzlerce yetime maaş bağlamak, binlerce fakirin karnını doyurmak, dul kadınları
himaye altına almak, yetim ve fakir çocuklarını okutmak üzere mektepler açmak
gibi hizmetlerle gerçekten Türk hayırseverliğinin takdirle yâdedilecek birer
şefkat âbidesi hüviyetinde idiler.
Şehirlerarası nakliyenin sağlanması
için pek çok yol, köprü ve kalelerin inşâası önemli ticâret yolları üzerindeki
konak yerlerinde kervansaraylar kurulması vakıflar sayesinde gerçekleşmiştir.
Sokakların aydınlatılıp temizlenmesi ve bâzı şehirlerin muhtelif yerlerinde
bahçeler açılması gibi hizmetler de vakıf yoluyla yaptırılmıştır.
Osmanlı iskân siyâsetini
kolaylaştıran önemli unsurlardan biri olan ve Osmanlı Devleti’nin başlangıcından
itibaren; ülkenin çeşitli yerlerinde kurulan tekkeler, ahî ocakları ve bunların
masrafları vakıflar yoluyla karşılanmıştır. Ahiler, yerleştikleri yerlerde
devlet politikasının propagandasını yaptıkları gibi, gelip gidenleri misafir
etmişler, gerektiğinde harbe katılmış, halkı da bu işe teşvik etmişlerdir.
Kısaca; yüzyıllar boyunca İslâm ve
Türk dünyâsında içtimâi nizâmın korunmasına fertler arasında yardımlaşma ve
dayanışma yolu ile karşılıklı sevgi bağının kurulmasına, başka bir ifâde ile
insanlığın dünyevî ve uhrevî saadetine hizmet eden birer sosyal kuruluş olarak
önemli bir yer tutan vakıflar, Osmanlı devlet nizâmının kurulmasında ve devam
etmesinde temel faktörlerden olmuştur.
Osmanlılar zamanında kurulan vakıf
müesseseleri iki kısımda incelenmektedir. Birincisi; vakıf edilen şeyin bizzat
kendisinden faydalanılan vakıflardır. Müessesât-i
hayriye de denilen, câmiler, medreseler, mektebler, imâretler,
zaviyeler, kütüphâneler, misafirhaneler, köprüler, hastahâneler, çeşmeler,
sebiller ve kabristanlar bu kısma girer. İkincisi ise; vakfedilen şeyin bizzat
kendisinden faydalanılmayan, fakat birincilerin sürekli ve düzenli bir şekilde
işlenmesini te’min eden bina, arazi, nakit para v.s. gelir kaynaklarının teşkil
ettiği vakıflardır. Bunlara asl-ı vakf denilmektedir. Vakfedilen bu nesneler
arasında bâzı köylerin tamâmı, her türlü zirâat işletmeleri, çiftlikler,
tarlalar, üzüm bağları, bahçeler, mesken olarak kullanılan binalar, dükkânlar ve
iktisadî gaye için yapılmış başka yapılar gibi gayr-i menkuller ve hayvan
derisi, gemi, nakit para gibi menkuller görülmektedir. Mülkiyeti devlete ait
olan ve arâzî-i mîrîye adı verilen toprakların da vakıf hâline getirildiği
görülmektedir; buna vakf-ı irsâdî adı verilmektedir. Ancak vakfedilen şey bu
arazilerin çıplak mülkiyeti değil, ya üzerinde çalışan kimselerin devlete ödemek
zorunda oldukları vergiler veya arazinin tasarruf hakkı idi. Tahsis ve irsâd
kabilinden evkâf adı da verilen bu vakıflarda esas olan, vakfedilen gelirlerin
devlet bütçesinden karşılanması, gereken hizmetlere tahsis edilmesidir.
Osmanlılardaki toprak vakıfları da
üç kısma ayrılmıştır:
Birincisi; sâhiblerinin, mülkü olan
öşürlü ve haraclı toprakların vakfedilmesiyle meydana gelen toprak vakıflarıdır.
Bunlar, mülkiyeti devlet tarafından satılmış veya imâr ve ihya maksadıyla
kolonizatör Türk dervişlerine ve zaviye sahiplerine mülk olarak terk edilen boş
toprakların vakıf hâline getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu toprakları vakıf
sâhiblerinin kendileri veya adamları işlemektedir. Kiraya verildiği takdirde
vakıf idarecisi toprağı işleyen köylülerden sâdece toprak kirası isteyebilmekte
bunun dışında onlar üzerinde idâri ve inzibatî selâhiyetleri ve resmî sıfatları
bulunmamaktadır.
İkincisi; mâlikâne-dîvânî sistemine
bağlı toprakların vakfedilmesi hâlinde, vakfedilen şey, topraktan ve toprak
üzerinde yaşayan köylülerden alınan her türlü vergiler olmayıp, sâdece toprağın
kuru bir mülkiyet hakkıdır. Bu mülkiyet hakkına malikâne hissesi denilmekte
olup, ümûmiyetle mahsûlün beşte biri, yedide biri veya onda biri olarak kabul
edilmektedir. Vakfedilen bu haktır.
Üçüncü kısmı ise; bilcümle hukûk-ı
şer’iye ve rüsûm-ı örf iyesi ile ve serbestiyât üzere vakfedilen topraklardır.
Burada söz konusu edilen vakıflardan
birinci ve İkincisi vakf-ı sahih, üçüncüsü ise vakf-ı
irsâdî’dir.
Vakıf, faydalanılması mübâh ve
mümkün olan mülk ve maldan olur. Vakfedilen maldan yalnız veya en sonra bir
mescidin veya fakirlerin faydalanmasını bildirmek şarttır. “Şu arazim fakirlere
sadaka olarak ebedî bir vakıftır. Şu malım Allah için vakıftır” gibi vakfa
mahsûs sözlerle vakıf yapılır. Âdete göre zenginler de istifâde edebilir.
Vâkıfın yâni vakfedenin, vakfı idare için tâyin ettiği kimse nâzır ve mütevellî
olur. Vâkıf, malını mütevellîye teslim eder. Nâzır ve mütevellî sonra ölürse,
bunların vasiyet ettiği olur. Bunlar yoksa, kâdı yâni hâkim bir mütevellî tâyin
eder. Bu tâyinde vâkıfın evlâd ve yakınlarından ehil olanların tercih hakları
vardır. Vakıf sahibinin tâyin ettiği mütevellî, nâzırın bilgisi altında vakfı
idare eder. Akd ve alış-veriş yapar. Malını vakfeden kimse bunu hâkime tescil
ettirdikten, yâhud mutevellîye teslim ettikten sonra vaz geçemez. Mülkümü
vakfettim diyen kimse, tescil ettirmeden önce vazgeçebilir.
Vakfın gelirinden, önce tamir, sonra
hizmet edenlerin ve nâzırın ücretleri ödenir. Vakıf binaların tamirleri, içinde
parasız oturmaya hakkı olanların malları ile yapılır. Yapamazlarsa kâdı (hâkim)
bunları çıkarıp, kiraya yerip, ücretleri ile tamir ettirir, sonra bunlara teslim
eder. Kiracı bulunmazsa hâkim tarafından harâb bina satılıp, parası ile başkası
alınıp, mütevellîye teslim edilir. Başkasını satın alamazsa para fukaraya
dağıtılır. Bu işi ancak kâdı yapar. Fakat kâdı vâkıfın şartlarına aykırı hüküm
veremez. Herkesin bu şartlara uyması lâzımdır. Ancak kâdının hıyanet eden
mütevellîyi ve nâzırı azletmesi vâcibdir.
Binâ, tarla, kuyu gibi nakledilmeyen
şeyler sözbirliği ile vakfolunur. Nakledilmeyen şey ile birlikte buna lâzım olan
naklolunan şey de İmâmeyne göre vakfolunur. Vakfedilmesi âdet olan menkûl mallar
yâni taşınabilir şeyler İmâm-ı Muhammed’e göre yalnız olarak da vakfolunur. Bu
imâma göre altın, gümüş, yâni para da vakf olunur. Hacm ve vezn (tartı) ile
ölçülen şeylerin hepsi böyledir. Hacm ile, vezn ile ölçülen eşya satılıp
bedelleri ve vakıf paraları fakirlere ödünç verilir ve müdârebe yolu ile sermâye
olarak tüccara verilir ve kâra ortak olunur. Vakfın hissesine düşen kârlar
fakirlere sadaka verilir. Vakfolunan paranın misli hep vakfın emrinde kalması
lâzımdır. Bununla bir şey satın alınmaz ve borç ödenemez. Buğdaylar fakir olan
köylüye tohumluk olarak ödünç verilip yeni mahsûlden ödenmek şartı ile
vakfolunur. Sütü fakirlere verilmek üzere inek vakfolunur. Ev eşyası gibi vakfı
âdet olmayan şeyleri vakfetmek caiz değildir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
825
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh.
325
3) Evkâf-ı Hümâyûn Nezâretinin Târihçe-i
Teşkilâtı ve Nüzzârın Terâcimi ahvâli (Hüseyin Hüsâmeddîn Efendi ve İbnülemin
Mahmûd Kemâl İnal, İstanbul-1336)
4) İstanbul Vakıflar Tahrir Defteri 953 (1546)
Târihli (Ö.L. Barkan ve E.H. Ayverdi, İstanbul-1970)
5) Vakıflar (Ali Himmet Berki,
İstanbul-1946)
6) On yedinci asır Türk Vakıflarının İktisâdi
boyutu (Bahâeddîn Yediyıldız), Vakıflar Dergisi, sayı-18, sh.
5
7) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-10, sh.
133
8) Vakıflar (İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğü,
İstanbul-1984)
9) Menşe’i ve Târihi Gelişimi Açısından
Vakıflar (Nazif Öztürk, Ankara-1983)
Yorumlar
Yorum Gönder