SELİM HAN-III
Babası.................... :
Üçüncü Mustafa
Han
Annesi.................... :
Mihrişâh
Sultan
Doğumu.................. : 24 Aralık 1761
Vefâtı..................... :
28 Temmuz
1808
Tahta
Geçişi............ : 7 Nisan 1789
Saltanat
Müddeti..... : 19 sene 3 ay 21 gün
Halîfelik
Sırası......... : 93
Osmanlı sultanlarının yirmi
sekizinci ve İslâm halîfelerinin doksan üçüncüsü. Sultan üçüncü Mustafa Han’ın
oğlu olup, 24 Aralık 1761’de Topkapı Sarayı’nda doğdu. Annesi Mihrişâh
Sultan’dır. Sultan üçüncü Mustafa’nın ilk erkek çocuğu olduğu için, şehzâde
Selîm’in doğumunda yedi gün yedi gece (Şehrâyîn) tertiplenen merasimlerle büyük
şenlikler yapıldı. Şehzâdeliğinde, en değerli hocalar elinde mükemmel bir eğitim
ve öğretim gösterilerek, yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimlerini, Arapça ve
Farsça’yı öğrendi. Babasının ölümü üzerine tahta çıkan amcası birinci Abdülhamîd
Han devrinde de eğitim ve öğretimine devam etti. O devre kadar şehzâdeler
sarayda sıkı bir kontrol altında yaşarlardı. Birinci Abdülhamîd Han, yeğeni
velîahd şehzâde Selîm’e şefkatle muâmete ederek, onu yaşayışında serbest
bıraktı. Şehzâde Selîm, ilim ve edebiyatla uğraşırken, aynı zamanda memleket
işleriyle de meşgul olmaya imkân buldu. Hükümdarlık sırasının kendisine de
geleceğini düşünerek, Avrupa devletlerinin siyâsetini, idâri ve askerî
teşkilâtlarını öğrenmeye çalıştı. Selîm bir taraftan da memleket işleri ile
alâkadar oluyor ve halkın daha rahat edebilmesi için neler yapılabileceği
üzerinde çalışmalarda bulunuyordu.
Nihayet sultan birinci Abdülhamîd
Han, Özi kalesinin Rusların eline geçtiğini bildiren havadis kâğıdını okurken
duyduğu derin acıdan dolayı vefât edince, tahta üçüncü Selîm geçti (7 Nisan
1789).
Bu sırada Osmanlı-Rus ve Avusturya
harpleri devam ediyordu. Yeni Pâdişâh, sadrâzam ve serdâr-ı ekrem Yûsuf Paşa’yı
vazîfesinde bıraktı. İşte ve dıştaki mes’eleleri halletmek için 16 Mayıs 1789’da
yüksek rütbeli me’murların katıldığı büyük bir dîvân topladı ve devlet
mes’elelerinin halli için herkesin fikrini açıkça söylemesini istedi. Netîcede
idâri, mâlî, siyâsî ve askerî mes’elelerin halli için, talimat verdi. Avusturya
ve Rusya ile harbin devamına karar verildi. Mâliyenin düzelmesi için sarayda
bulunan altın ve gümüş eşyanın büyük bir kısmı paraya çevrilmek için darphâneye
gönderildi. Bu emre şehzâdeler, kadın efendiler ve câriyeler îtirâz etmeksizin
katıldılar. Saray halkının bu hareketi, halka iyi bir örnek oldu. Merkez ve
eyâletlerdeki halk da sultan Selîm Han’a yardımcı olmak ve saraya uymak için,
altın ve gümüşlerini devlete teslim etti.
Bu sırada cephede Yûsuf Paşa zor
durumda idi. Ruslar Özi kalesini aldıktan sonra Dinyester nehri kenarındaki
önemli kalelerden biri olan Bender’i muhasara etmişlerdi. Bir kısım
Avusturya-Rus ordusu Boğdan’da bulunmakta olup, bunlar vaziyete göre birlikte
hareket ediyorlardı. Bir süre sonra Tuna’yı geçerek Kalas üzerine yürüyen Rus
kuvvetleri altı bin kadar Osmanlı kuvvetiyle yaptıkları muhârebeyi kazanarak,
iki bin Osmanlı askerini esir aldılar. Boğdan’ı kurtarmak için çalışırken
Kalas’ın elden çıkması, Osmanlı ordusunu zor durumda bıraktı. Serdâr-ı ekrem
İstanbul’dan para ve mühimmat yardımı istedi ve Boğdan’ı kurtarmak için
Yerköy’ünde kuvvet topladı. Ordunun başına beylerbeyi Kemankeş Mustafa Paşa’yı
tâyin etti. Sultan üçüncü Selîm, Kalas’ın düştüğünü öğrenince, sadrâzam Yûsuf
Paşa’yı azlederek yerine Çerkes Hasan Paşa’yı getirdi. Hasan Paşa, harb adamı,
tedbirli ve değerli bir Osmanlı kumandanı olmasına rağmen, serdâr-ı ekremliği
taşıyacak kudrette değildi. Bunda ordunun maneviyâtının bozuk olmasının da
te’siri vardı. Ayrıca mühimmat ve nakîl vâsıtalarının bulunmaması ordunun ileri
gitmesine imkân vermiyordu. Rus ordusunun bir kolu Hocabey’de, bir kolu
Lehistan’da, bir kolu da Yaş’ta bulunuyordu. Sultan üçüncü Selîm bu durumda
Osmanlı Devleti’nin tek başına Rusya ile Avusturya’nın hakkından gelemiyeceğini
anladı. Bu sebeple Rusya’nın düşmanı İsveç ve Avusturya’nın düşmanı olan Prusya
ile dostluk andlaşmaları yapmaya çalıştı. Ancak İsveç’in savaşa devam edebilmesi
için paraya ihtiyâcı vardı. Yapılan görüşmeler netîcesinde Beykoz kasrında 11
Temmuz 1789 günü Osmanlı-İsveç ittifakı imzalandı. Dört maddeden meydana gelen
andlaşmanın en önemli maddesi, Osmanlı Devleti’nin İsveç’e yirmi bin keselik
mâlî yardımda bulunması idi.
Rumeli beylerbeyliği pâyesiyle
Yerköyü ordu kumandanlığına getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, Temmuz ayının
ortalarında hareket ederek Boğdan hududundaki Fakaşâni kasabasına ulaştı. Eflak
beyi Mavroyani Bey de burada Kemankeş Mustafa Paşa kuvvetlerine katıldı. Yirmi
beş bine ulaşan kuvvetlerine güvenen Kemankeş, tedbir almaksızın Yaş’da bulunan
düşman kuvvetlerinin üzerine doğru ilerledi. Bu sırada iki yönden âni bir baskın
düzenleyen Rus-Avusturya birlikleri, Osmanlı ordusunu mağlûb etti (1 Ağustos
1789). Osmanlı ordusunun ağırlıkları ve cephanesi düşman ordusunun eline geçti.
Mağlûbiyet haberi serdâr-ı ekremi çok üzdü. Derhâl üç bin kişilik bir yardım
kuvveti gönderdi ve Silistre’den ayrılarak otuz günde Maçin’e geldi. Hasan Paşa
kayıklarla orduyu 30 Ağustos 1789 günü İbrâil sahrasına geçirdi. Burada iken
sultan Selîm Han’dan gelen cesaret, teşvik ve nasîhat veren ferman, sadrâzam
tarafından orduya ulaştırıldı. İbrâil’den hareket eden ordu, Bozasuyu üzerine
kurulan köprü vasıtasıyla karşı tarafa geçti, öncü kumandanı Abdi Paşa’nın
yeniçerileri yerleştirmek için işaret ettiği mevki askerin ağırdan alması
üzerine düşman eline geçti. Osmanlı ordusu böyle dağınık bir hâlde iken
Avusturya-Rus birlikleri önce Kemankeş Mustafa Paşa’nın kuvvetlerine, daha sonra
da Abdi Paşa’nın süvârî kuvvetlerine saldırarak bozguna uğrattılar. Geri çekiliş
hareketinde Bozasuyu köprüsü geçilirken arkadan düşmanın geldiğini sanarak
telâşa kapılan Osmanlı kuvvetleri, karmakarışık bir duruma geldi ve askerin pek
çoğu boğuldu. Bu ağır mağlûbiyetten sonra Sadrâzam İbrâil’e geldi ve durumu
bildiren bir mektubu Sultan’a gönderdi.
Bu arada İsmail’i kuşatan Rus
kuvvetleri, Cezâyirli Hasan Paşa’nın şiddetli taarruzuyla mağlûb olarak geri
çekildiler (23 Aralık 1789). Hasan Paşa muhtemel bir Rus taarruzuna karşı
serdâr-ı ekremden yardım istedi. Serdâr da Kili, Akkerman kalelerine, mümkün
olduğu kadar asker ve para yardımı yaptı. Kışın yaklaşması üzerine sadrâzam, kış
karargâhı olan Şumnu kasabasına çekildi. Osmanlı ordusu Şumnu yolunda iken,
Ruslar Akkerman kalesini kuşattılar. Buraya denizden ve karadan yardım gelmesi
mümkün iken, asker ve zahîre azlığı yüzünden, ahâlinin baskısı üzerine, kale
komutanı Tayfur Paşa kaleyi teslim etmek mecburiyetinde kaldı.
Avusturya cephesinde ise,
Avusturyalılar, kışın harbe devam edecek şekilde hazırlandıkları ve Belgrad’ı
almaya azmettikleri için, savaş devam ediyordu. Belgrad’ı kuşatan Avusturya
ordusu, kaleyi yoğun top ateşine tuttu. Belgrad’a yardım için Rumeli beylerbeyi
Abdi Paşa me’mur edildi. Avusturya ordusu komutanı vire ile teslim olmayı teklif
etti. Kalede yaklaşık altı ay kadar yetecek mühimmat ve zahîre olmasına ve
yardım kuvvetlerinin yaklaşmasına rağmen, kale komutanı Osman Paşa, 3 Ekim
1789’da kaleyi Avusturyalılara teslim etti. Bu sırada muhasara edilmekte olan
Semendire kalesi de düşmanın eline geçti. Feth-ül-İslâm palangasının muhafızı
olan Pekmezci Mehmed Paşa’nın, bölgeyi boşaltması üzerine burası da düşman
işgaline uğradı. Diğer taraftan Avusturya kuvvetleri; Akkale, Vidin ve Niş
bölgelerini tehdîd etmeye başladı.
Her iki cephe vaziyetinin
fenalaşması, bir çok kalenin birbiri ardından düşmesi üzerine, sultan üçüncü
Selîm Han sadârete Cezâyirli Hasan Paşa’yı getirdi. Cezâyirli Hasan Paşa,
sadrâzam olur olmaz, mağlûbiyetlerde suçlu olan bâzı kumandanlar ile Akkerman
kalesini müdafaasız teslim eden Tayfur Paşa’yı îdâm ettirdi. Sultan, Cezâyirli
Hasan Paşa’ya harp ve sulh için bütün işlerinde tam yetki verdi.
İsmâil kalesinin önünde mağlûb olan
Rus kuvvetleri geri çekilirken Dinyester kenarına yakın Bender kalesini muhasara
ettiler. Rus komutanı, eğer kaleyi teslim ederlerse halkın mal, can ve
evlâdlarına dokunmayacaklarını ve istedikleri yere gidebileceklerini bildiren
bir mektubu kaleye gönderdi. Bender kalesinde asker ve mühimmat az idi. Halk,
can ve mal kaygısına düşerek, Ruslarla anlaşmayı istediler. Kale komutanı
Gümrükçü İsmâil Paşa’nın bütün gayretlerine rağmen, halk kaleyi müdâfaaya
yanaşmadığı için yirmi maddelik bir anlaşma ile kaleyi Ruslara teslim etti.
Bender’i ele geçiren Ruslar, burasını kendilerine karargâh yaptılar.
Öte yandan Osmanlı Devleti Avusturya
karşısında savaşa sokmak istediği Prusya ile uygun görüşmelerden sonra 1 Şubat
1790’da beş maddelik bir ittifaknâme imzalandı. Bu anlaşmaya göre: 1- Prusya
devleti 1790 ilkbaharında Rusya ve Avusturya’ya harb îlân edecek ve Osmanlı
Devleti bir sulh akdedinceye kadar harpten çekilmeyecekti. 2- Prusya ticâret
gemileri Akdeniz’de diğer devletlere verilmiş olan imtiyazlara mâlik olacaktı.
3- Eğer sulh anlaşmasından sonra Avusturya ve Rusya, Prusya’ya savaş açarsa,
Osmanlı Devleti bunu kendine karşı açılmış kabul edecek ve Prusya’nın yanında
yer alacaktı. 4- Sulh akdinde Prusya kralı, Osmanlı Devleti elinde kalacak
yerlerin muhafazasında kefil olacak, Fransa ve İngiltere’nin sâhib olduğu
kapitülasyonlar Prusya’ya da verilecekti. 5- Muahede beş ay zarfında iki tarafça
tasdîk edilecekti.
Osmanlı Devleti-Prusya ittifak
andlaşmasının imzalanmasından bir süre sonra, Cezâyirli Hasan Paşa vefât etti.
Sultan üçüncü Selîm Han sadârete Çelebizâde Şerif Hasan Paşa’yı tâyin etti. Yeni
sadrâzam ordudaki bozukluğu kendisinden öncekilere atfederek, Mayıs ayı geldiği
halde sefere çıkmamıştı. Osmanlı-Prusya ittifakını haber alan Rusya ve Avusturya
devletleri, Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı barış imzalamak için teşebbüse
geçtiler. Fakat Prusya hükümeti, mevcûd ittifaktan bahs ederek sulh anlaşmasına
mâni oluyordu. Zor durumda kalan Avusturya imparatoru, ne olursa olsun Osmanlı
Devleti’ni sulhe mecbur etmek için yaz başında bir kaç koldan saldırı emri
verdi. Bükreş’te bulunan prens Koburg 30.000 kişilik bir kuvvet ve 70 top ile
Yerköyü üzerine yürüyerek kaleyi kuşattı. Yardım gelmesi üzerine kaledeki
kuvvetler huruç hareketi yaptılar ve şiddetli bir muhârebeden sonra Avusturya
ordusu bozularak kaçtı. Bütün mühimmat ve erzak Osmanlı kuvvetlerinin eline
geçti (8 Haziran 1790). Sadrâzam bu başarısından dolayı kale kumandanı Abdullah
Paşa’ya vezirlik rütbesi verdi. Yerköyü zaferi, Ramazan bayramına rastladığından
İstanbul’da iki bayram birden yapıldı.
Yerköyü mağlûbiyeti üzerine
Avusturya imparatoru, hemen sulhe yardımcı olması için Prusya kralına müracaat
etti. Böylece Prusya’nın isteği olmuştu. Avusturya hududundaki Reichenbach
şehrinde Prusya’nın müttefiki İngiltere ve Felemenk murahhaslarının da bulunduğu
müzâkereler neticesinde bir andlaşma imzalandı (Ağustos 1790). Bu andlaşmaya
göre Avusturya hükümeti, bu savaşta elde ettiği toprakları geri verecek, mutlak
bir tarafsızlık tâkib edecek, Rusya’ya herhangi bir yardımda bulunmayacak ve
Osmanlı-Avusturya savaşına son verecekti. Sultan üçüncü Selîm Han, Avusturya ile
anlaşıp, bütün kuvvetlerle Rusya üzerine yüklenmeyi istiyordu. Görüşmeler
neticesinde Reîsülküttâb Abdullah Berrî tarafından 18 Eylül 1790’da Reichenbach
andlaşması esasları çerçevesinde dokuz aylık bir mütâreke akdedildi. Bu
mütârekeden sonra sadrâzam, ordusu ile Rus cephesine yönelmek için Ruscuk’a
döndü.
Bu sırada Osmanlı Devleti ile
birlikte Rusya’ya karşı savaşan İsveç, 1790’da bir biri ardına zaferler kazandı.
İsveç kralı bu zaferlerin ardından İspanya’nın tavassutu ile aniden Osmanlı
Devleti ile olan ittifakına rağmen Rusya ile barış andlaşması imzaladı. Böylece
Ruslar bu cephedeki ordusunu, Osmanlı cephesine nakletti. Prusya ve Lehistan’ın,
Fransız ihtilâli yüzünden Rusya’ya karşı savaş açmamaları üzerine, Rusya,
Osmanlı Devleti’ni sulhe mecbur bırakmak için geniş bir taarruz hareketi
başlattı. Rus orduları başkumandanı kış başlangıcında İsmâil kalesini kuşattı.
Aynı anda ordunun diğer bir kolu Kili kalesini kuşattı. Ordu erkânının
kararsızlığı yüzünden Kili kalesine yardım yetiştirilemedi. Bundan dolayı 30
Ekim günü Kili kalesi vire ile teslim oldu. Kili’nin düşmesi, Rusların Tuna
deltası üzerindeki serî hareketleriyle bir fâciâ hâlini aldı. 16 Kasım’da Tulca,
25 Kasım’da İsakçı kaleleri düşmanın eline geçti. İsmâil kalesi müdafileri ise
büyük kahramanlıklar göstererek şiddetle mukavemet ettiler. Kaleyi, kara
tarafından yapılan hücumlarla ele geçiremeyeceğini anlayan Rus ordusu
başkumandanı, İnce donanma ile nehir tarafından da taarruza başladı. 23
Aralık’ta Rusların düzenlediği umûmî hücum, kale müdafileri tarafından geri
püskürtüldü. Buna rağmen Rusya, kale önüne yeni birlikler sevk etti. Bir süre
sonra Rus askeri Osmanlı tabyalarına girmeyi başardı. Boğaz boğaza geçen kanlı
çarpışmalara rağmen, halkın ihaneti Rus askerinin şehre girmesine yol açtı. Kale
muhafızı Mehmed Paşa, kale müdafileri ve müslüman halk da dâhil düşman eline
geçmiş oldu. İsmâil kalesini ele geçiren Ruslar, otuz bin kişiyi hunharca şehîd
ettiler.
Rus cephesindeki bu felâketler
Sultan’ı ve orduyu büyük üzüntüye düşürdü. Sultan üçüncü Selîm Han, sadrâzam
Şerif Hasan Paşa’yı azlederek yerine eski sadrâzam Koca Yûsuf Paşa’yı getirdi.
Serdâr-ı ekrem ve sadrâzam Koca Yûsuf Paşa orduya elinden geldiği kadar çeki
düzen verdikten sonra Şumnu sahrasında topladı. İsmâil kalesini geri almak için
5-6 bin kişilik bir kuvvet gönderdi ise de, bunlar kale önüne varmadan prens
Repnin kumandasındaki küçük orduya yenilerek geri çekildiler. Bunun üzerinde
Ruslar Maçin kalesini muhasara edip, ele geçirdiler. Maçin’i alan Rus kuvvetleri
İbrâii’i muhasara ettiler ise de, kale müdâfîlerinin şiddetli mukavemeti ile
karşılaştılar ve çok sayıda zayiat verdikten sonra geri çekildiler.
Dört seneden beri harp eden ordu,
yıpranmış bir hâlde idi. Mevcudu yüz bini bulmasına rağmen, tâlimsiz, itaatsiz
ve yağmacı bir kalabalıktan ibaret idi. Bu durumda harp etmenin kötü neticeler
vereceğini düşünen Yûsuf Paşa, askeri Hirsova sahrasında topladı ve Müverrih
Vâsıf Efendi’ye yazdırdığı bir hitabeyi askere okuttu. Bu hitabede düşmanla
muhârebede sabır ve sebat edilmesi ve düşmandan kaçılmaması tavsiye ediliyordu.
Asker sebat edeceğine dâir söz verdi. Düşman kuvvetlerinin Maçin taraflarına
gelmesi ve Mustafa Paşa’nın yardım istemesi üzerine, bölgeye yardıma giden
Osmanlı ordusunu, Ruslar pusuya düşürerek mağlûb ettiler. Disiplinden uzak
Osmanlı askeri, ordugâhı yağmaladıktan sonra kaçmaya başladı. Bu durum yardıma
gelen sadrâzamın ordusuna da sirayet etti. Cephane ve zahire asker tarafından
yağmalandı. Sadrâzam mecburen Hırsova’ya döndü. Böyle bir ordu ile muhârebeye
girilmeyeceğinin anlaşılması üzerine, serdâr-ı ekrem Yûsuf Paşa, Rus generaline
bir mektup yazarak sulh isteğinde bulundu. İç ve dış karışıklıklar yüzünden
Ruslar derhâl mütâreke teklifini kabul ettiler.
Diğer taraftan mütâreke imzalanan
Avusturya ile sulh görüşmeleri Prusya, İngiltere ve Felemenk hükümetlerinin
aracılığı ile Ziştovi’de devam ediyordu. Uzun ve çetin müzâkerelerden sonra, 4
Ağustos 1791 Perşembe günü Ziştovi andlaşması imzalandı. On maddeden meydana
gelen bu anlaşmanın önemli maddeleri şunlardı: 1- Avusturya hükümeti, bu
muhârebe sırasında zapt ve işgal ettiği bütün şehir ve kasabaları Osmanlı
Devleti’ne iade edecek, kale ve palangalar alındığı gibi cephâneleriyle geri
verilecek, 2- Hotin kalesi, Ruslarla bir sulh andlaşması imzalanıncaya kadar
Avusturyalıların işgalinde kalacak ve Avusturya hiç bir suretle Rusya’ya
yardımda bulunmayacak, 3- Esirler karşılıklı olarak serbest bırakılacak, 4-
Belgrad kalesi Osmanlılara bırakılacaktı. Kasım 1791’de Yaş şehrinde başlayan
sulh müzâkereleri on beş celselik uzun görüşmeler sonunda 10 Ocak 1792 târihinde
bitti. Yaş muahedesi on üç maddeden meydana geliyordu. Bu andlaşmanın önemli
maddeleri şunlardı: 1- Küçük Kaynarca (1774) ve ondan sonra imzalanan bütün
andlaşmalarla Kırım ile Taman’ın Rusya’ya terki ve Kuban nehrinin sınır olarak
kabulü hakkındaki 1784 andlaşmasının ve bu andlaşma ile kaldırılmayan madde ve
hükümleri yine yürürlükte kalacaktı. Dinyestor (Turla) nehri iki devlet arasında
ebedî sınır olacak, bunlardan Özi suyuna kadar olan arazi Rusya’ya verilecek,
Rusya da Turla nehrinin karşı yakasında işgal etmiş olduğu araziyi Osmanlı
Devleti’ne teslim edecekti. 3- Diğer hududlar, bu muhârebeden önceki gibi
olacak, Rusya bu sınırların ötesinde işgal ettiği bütün kaleleri, Bucak bölgesi,
Kili, Akkerman, İsmail, Bender ve bütün Boğdan’ı tahliye edecek, Eflak ve
Boğdan’a bundan önceki andlaşmalarla tanınan bütün haklar bundan böyle
yürürlükte kalacaktı. 4- Bu andlaşmanın imzasından sonra, Rusya’nın ince
donanması ve askerleri, işgal ettikleri Osmanlı arazisinden 1792 Mayıs’ının on
beşine kadar çekilecekti.
Sultan Selim Han’ın tahta
çıkmasından beri dört sene devam eden savaş, anlaşmalar ile neticelendikten
sonra, ordu, 1792 Pazartesi günü İstanbul’a döndü. Pâdişâh, ordu-yı hümâyûnu
Dâvudpaşa kışlasında karşıladı. Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı istilâsına kadar
geçen sulh devresinde sultan üçüncü Selîm şehzâdeliğinden beri düşündüğü
ıslâhatların icrâatına geçti.
Sultan üçüncü Selîm Han’ın
pâdişâhlığının üçüncü ayında çıkan Fransız ihtilâli sırasında Avrupa devletleri
bu devlete cephe almasına rağmen, Osmanlı Devleti mes’eleye karışmadığı gibi,
münâsebetlerini de dostâne devam ettirdi. Nizâm-ı cedîd için Fransa’dan teknik
ve yetişmiş eleman getirtti. Osmanlı Devleti, ihtilâlle değişen yeni Fransız
idaresini tanıyan ilk devletlerdendi. Fakat Fransa, 1795 Basel andlaşmasında
Venediklilerden Dalmaç kıyılarını aldı. Bu durumla Balkanlarda başlattığı
istiklâl fikri propagandası, tâkib edilen siyâsetin değişmesine sebeb oldu.
Adâlet-eşitlik-hürriyet fikirleriyle yapılan Fransız ihtilâli çıkış gayesinden
uzaklaşarak, Fransa’nın yayılma siyâsetine döndü. Hırvat, Rum ve Sırpları
ihtilâle, yahûdîleri de Filistin’de istiklâle teşvik ettiler. Fransa bununla da
kalmayarak, sömürgecilik zihniyetiyle, İngiltere’yi Akdeniz’den çıkarıp Uzak
doğudaki İngiliz sömürgelerini ele geçirmek için Hind’e giden yolların en kısası
olan Mısır’a sâhib olmak ideâli ile, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü
ihlâl etti. Napolyon Bonapart, beş yüze yakın gemiye aldığı Fransız ordusuyla
Akdeniz’e açılıp Malta’yı işgal ettikten sonra, 2 Temmuz 1798’de İskenderiye’den
Mısır’a çıkarma yaptı. Napolyon Mısır topraklarına ayak bastığı an; âsi
Memlûklülere karşı Osmanlı hükümetini takviye ve Fransız ticâretini himaye için
geldiğini bildiren beyanname yayınladı. Napolyon İskenderiye’yi zaptettikten
sonra hızla Kahire üzerine yürüdü. Mısır vâlisi Ebû Bekir Paşa, Memlûklü
beylerinden Murâd ve İbrâhim beylerle birleşerek mukavemete hazırlandı. 13
Temmuz’da Kahire yolunu kapatmak isteyen Memlûklü beylerinden Murâd Bey’in on
bin askerini Rahmânîye’de kolayca dağıtan Napolyon, 21 Temmuz’da Mısır
beylerbeyi Ebû Bekir Paşa’nın yirmi bin kişilik ordusunu bir-iki saat içinde
bozdu. Bu mağlûbiyetler üzerine vâli Ebû Bekir Paşa Âdiliyye’ye, Murâd Bey
yukarı Mısır’a, İbrâhim Bey de Suriye taraflarına çekildi. Ertesi gün Napolyon
Kâhire’ye girdi.
Napolyon’un bu sevinç günleri uzun
sürmedi. Bütün Akdeniz limanlarında Fransız donanmasını arayan İngiliz amirali
Nelson, Fransızları Ebûkır’da en gayri müsait şartlar içinde yakaladı. Derhâl
hücuma geçen İngiliz donanması, dördü hâriç bütün Fransız gemilerini yakıp
batırdı. Nil zaferi adı verilen bu galibiyetle, Fransız ordusunun anavatanla
alâkası kesilerek, Mısır’da mahsur bırakıldı.
Fransızların Mısır’ı ele geçirmeleri
üzerine, sadrâzam İzzet Mehmed Paşa, 30 Ağustos’da azledilerek yerine Erzurum
beylerbeyi Yûsuf Ziyâeddîn Paşa sadârete getirildi. Yûsuf Ziyâeddîn Paşa,
kabiliyetli ve kültürlü bir devlet adamı idi. Osmanlı Devleti 2 Eylül 1798’de
Fransa’ya harb îlân etti ve Fransa ile savaş hâlinde bulunan İngiltere’nin
müttefiki oldu. Âzımzâde Abdullah Paşa, Mısır beylerbeyliğine, Cezzâr Ahmed Paşa
da Mısır seraskerliğine tâyin edildi. 3 Ocak 1799’da Osmanlı-Rus, bir kaç gün
sonra Osmanlı-İngiliz ittifakı imzalandı.
Napolyon 1799 Şubat’ının ilk
günlerinde Kâhire’den hareketle Gazze’yi alarak Filistin’e girdi. 13 Mart’ta
Yafa’yı alan Napolyon şehirdeki on bin kadar asker ve sivili öldürdü. Gayesi
yerli halkın gözünü korkutup kısa yoldan Filistin, Lübnan ve Suriye’yi ele
geçirmekti. 19 Mart’ta Cezzâr Ahmed Paşa tarafından savunulan Akka kalesini
kuşattı. Akka kalesini Nizâm-ı cedîd askeri müdâfâ ediyordu. Türk-İngiliz
donanması Akka önüne gelerek Fransız ordusunu topa tuttu. Napolyon, Akka’da hiç
ümid etmediği bir mukavemetle karşılaştı. Zayiatı gün geçtikçe arttı. Yardım
kuvvetlerinin gelmesi Napolyon’u zor durumda bıraktı. Fransız ordusunun
Akka’daki başarısızlığını öğrenen Mısır halkı, bölgede bırakılan Fransızlara baş
kaldırdı. 21 Mayıs’ta ağırlıklarını gizlice gömdüren Napolyon, Akka önünden
çekildi. Napolyon, Akka’da aldığı dersi hayâtı boyunca unutamayarak, bir daha
asla kale muhasarasına girişmedi. Napolyon Mısır’a vardığında, Köse Mustafa
Paşa’nın komutasındaki sekiz bin kişilik kuvvetle İskenderiye yakınlarına
çıktığını öğrenince, bölgeye hareket etti ve Köse Mustafa Paşa’yı mağlûb ederek
esir aldı. Napolyon bu başarısına rağmen Fransa ile irtibatı kesildiği için
devamlı zâyiât veriyor ve hiç bir yerden yardım alamıyordu. Diğer taraftan güçlü
bir Osmanlı ordusu İstanbul’dan Mısır’ı geri almak için hareket etmişti. Bu
yüzden Napolyon 22 Ağustos 1799’da iki gemi ile Mısır’dan ayrıldı. Türk ve
İngiliz gemilerine görünmeksizin Fransa’ya varmaya muvaffak oldu.
Napolyon, Mısır’dan ayrılırken
yerine general Kleber’i hâl ve şartlara göre Mısır’ı tahliye etme yetkisi
vererek bırakmıştı. İngiliz donanmasının Mısır sahillerini tehdîd etmesi ve
Osmanlı ordusunun başındaki Yûsuf Ziyâ Paşa’nın Mısır’a yaklaşması üzerine
Kleber Mısır’ı tahliye etmeyi teklif etti. Osmanlı-İngiliz-Fransız murahhasları
24 Ocak 1800’de yirmi iki maddelik El-Ariş mukavelesini imzaladılar. Bu
mukaveleye göre Fransızlar üç ay içinde silâhları ve ağırlıkları ile Mısır’ı
tahliye edeceklerdi. Fransa komutanı Mısır’ın güney bölgelerini tahliye ederek,
sadrâzama teslim etti. Fransız askerleri İskenderiye’ye inmeye başladığı sırada
İngiltere hükümeti El-Ariş mukavelesini tanımadığını, Fransız askerlerinin harb
esiri muamelesi görmelerini Kleber’e bildirdi. Bunun üzerine Kleber, Osmanlı
ordusuna saldırarak mağlûb etti ve Mısır’a tekrar yerleşti. Osmanlı ordusu
yeniden hazırlıklara başladığı sırada, Halebli Süleymân adında bir Türk
gencinin, general Kleber’i hançerliyerek öldürmesi üzerine, Fransa ordusunun
başına general Menu getirildi. Fransa ordusunda bu değişiklik olduğunda
İngilizler Hindistan’dan getirdikleri sekiz bin askeri Ebûkır’a çıkardılar ve
İstanbul’dan gönderilen kaptân-ı derya Küçük Hasan Paşa, 70 Osmanlı gemisi ile
İskenderiye’de Fransızların ric’at yolunu kapattı. Bundan sonra, Fransızlar yer
yer mağlûb olmaya başladılar. General Menu, Fransa’dan yardım geleceğinden
ümidini keserek 27 Haziran 1801’de Mısır’ın boşaltılması hakkında ikinci bir
anlaşmayı imzaladı. Osmanlı ordusu, 10 Temmuz’da Kâhire’ye, 26 Ağustos’da da
İskenderiye’ye girdi. Bu durum İstanbul’da 4 gün 4 gece şenlik yapılarak
kutlandı. Sultan üçüncü Selîm Han’a Gâzî ünvânı verildi. 25 Haziran 1802’de
Türkiye ile Fransa arasında Paris muahedesi imzalandı. Bu anlaşma ile Osmanlı
hükümeti Fransa ile İngiltere’ye Karadeniz’de ticâret yapma hakkını tanıdı. Bu
târihe kadar Karadeniz ticâreti, Türk ticâret gemilerinin elindeydi. Napolyon
Bonapart ülkesine döndükten kısa bir süre sonra imparator olmuştu. İmparatorluğu
zamanında Osmanlı Devleti ile iyi münâsebetler kurmaya çalıştı ve üçüncü Selîm
Han’a ıslâhat işlerinde maddî yardımlarda bulundu. Mühendishâne-i Berr-i
hümâyûna fennî âletler hediye etti.
Osmanlı Devleti Mısır mes’elesini
hallettikten bir süre sonra, Arabistan yarımadasındaki Vehhâbîler,
Avrupalılardan gördükleri yardımlar ile, isyân ederek Tâif’i ele geçirdiler ve
ahâlinin çoğunu öldürdüler. 30 Nisan 1803’d’e Mekkeyi zaptettiler. Hicaz
beylerbeyi Şerîf Paşa, 6 Ağustos’ta Vehhâbîleri şehirden çıkardı. Daha sonra
Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Sultan’dan aldığı emirle Vehhâbî isyânını
bastırıp Arabistan’da kısmen huzur ve asayişi te’min etti (Bkz. Vehhâbîlik).
Osmanlı Devleti, Mısır’ı Fransız
işgalinden kurtardıktan sonra tekrar sulh dönemine girdi. Islâhat hareketlerine
devam edildi. 24 Nisan 1805’de sadrâzam Yûsuf Ziyâeddîn Paşa, sadâretten
çekilince, yerine kapdân-ı derya Hâfız İsmâil Paşa getirildi. 1805 senesi
sonlarına doğru yeni kurulan Nizâm-ı Cedîd ordusu yavaş yavaş başarılı olmaya
başladı. İstanbul’da Asâkir-i Şâhâne alayları kurulduğu gibi, sultan üçüncü
Selîm Han’ın en büyük yardımcılarından olan Karaman beylerbeyi Kâdı Abdurrahmân
Paşa da Anadolu’da büyük modern birlikler kurdu. Rumeli’nde yeni ordu kurulması
için harekete geçildi. Fransız ihtilâlinin yaydığı milliyetçilik hareketi,
Rumeli’ne de sirayet etmeye başladı. Bölgede türeyen âyânlar, vâlileri hattâ
sultanın fermanını dinlemez oldular. Sultan üçüncü Selîm, itaatsiz âyânları
ortadan kaldırmak için Karaman vâlisi Abdurrahmân Paşa’yı İstanbul’a çağırdı.
24.000 askeri ile İstanbul’a gelen Abdurrahmân Paşa, derhâl bölgeye hareket
etti. Bir çok eşkıyayı ve âsiyi ortadan kaldıran Abdurrahmân Paşa, hakkında
yapılan asılsız şikâyetler yüzünden geri çağrıldı. Bu durum Rumeli’deki âyânları
tamamen söz dinlemez hâle getirdi.
Diğer taraftan Ruslar, durmadan
Sırpları Osmanlı Devleti’ne karşı isyâna teşvik ediyordu. Bu sırada vezirlik
payesi verilmiş olan âsi Pazvandoğlu da işe karıştı. Sırp isyâncılarının başına
Karayorgi adında bir domuz çobanı geçti. Avusturya ve Rusya’dan yardım alan
Karayorgi, isyân hareketini genişletti. Bosna vâlisi Ebû Bekir Paşa bölgeye
gönderildi. Ruslar aynı zamanda Karadağlıları da isyâna teşvik ediyordu.
Karayorgi, 13 Aralık 1806’da Belgrad’ı ele geçirerek oradaki müslümanları
kılıçtan geçirdi. Bu sırada Karayorgi’yi desteklemek, Besarabya ve Güney
Podolyayı geri almak için general Michelson kumandasındaki 60.000 kişilik ordu
ile harp ilânına gerek duymaksızın Osmanlı topraklarına girerek Hotin, Bender,
Kili, Akkerman kalelerini ele geçiren Ruslara, İsmâil kalesi önünde mağlûb
edildiler. Osmanlı Devleti 22 Aralık 1806’da Rusya’ya resmen harb îlân etti.
Harb ilânını müteakip sadrâzam Hâfız İsmâil Paşa azledilerek yerine İbrâhim
Hilmi Paşa getirildi. Serdâr-ı ekrem olarak Rumeli’ye gönderilirken, hıyaneti
ile meşhur Köse Kâdı sadâret kaymakamı olmuştu.
Osmanlı Devleti, Rusya’ya harb îlân
etmekle Osmanlı-İngiliz-Rus ittifakından ayrılmış oldu. Fransa ile harb hâlinde
olan İngiltere bu durum karşısında derhâl harekete geçti. 16 gemiden müteşekkil
İngiliz donanması, Çanakkale boğazındaki istihkâmların hazırlıksız olmasından
istifâde ederek 20 Şubat 1807’de boğazı geçip İstanbul önlerine geldi. Donanma
komutanı Bâb-ı âlî’ye yazılı bir ültimatom verdi. Bunda; Fransız elçisinin sınır
dışı edilmesini, Eflâk ve Boğdan’ın terk edilmesi suretiyle Rusya ile sulh
andlaşması imzalanmasını, te’minât olarak da Çanakkale istihkâmlarının
muvakkaten İngilizlere teslimini istiyordu. Verilen süre kısa olduğundan Hoca
İshak Efendi, İngiliz amiralinden bir kaç günlük müddet istemek için Sultan
tarafından amirale gönderildi. Görüşmeler neticesinde amiral üç gün müddet
tanıdı. Bu müddet içinde İstanbul halkı; kadınları, çocukları dâhil geceli
gündüzlü çalışarak İstanbul sahiline namluları İngiliz gemilerine doğru çevrilen
1.250 top yerleştirdi. Üç gün müddet geçince, tekrar amiralin yanına giden Hoca
İshak Efendi, İngiliz tekliflerinin hiç birinin kabul edilmediğini bildirdikten
sonra eliyle İstanbul sahillerini gösterdi. Durumun vehâmetini fark eden İngiliz
amirali, Çanakkale boğazı daha fazla tahkim edilmeden kaçıp kurtulmaya çalıştı.
Fakat Çanakkale boğazından geçerken iki İngiliz gemisi batırıldı.
Çanakkale boğazından çıkan İngiliz
donanmasına, Mısır’ın işgal edilmesi görevi verildi. Mısır’daki Memlûklülerden
yardım göreceğini ümid eden İngiliz amirali, İskenderiye sahiline 6-7 bin
kişilik kuvvet çıkardı ise de, Mehmed Ali Paşa Memlûklüleri tamamen
sindirdiğinden, İskenderiye’yi işgal eden İngilizler, Reşîd üzerine yaptıkları
bir harekâtta mağlûb oldular ve Mehmed Ali Paşa kuvvetleri karşısında
tutunamıyarak gemilerine çekilmek mecburiyetinde kaldılar.
Bu sırada sadrâzam İbrâhim Paşa,
ordu-yı hümâyûn ile Rus cephesine hareket etti (12 Nisan 1807). Yeniçeriler bu
sefere Nizâm-ı cedîd ordusu ile katılmak istemediklerinden, modern silâhlarla
donatılmış bu ordu İstanbul’da bırakıldı. Osmanlı-Rus savaşının ilk safhaları,
Osmanlı ordusu yönünden oldukça iyi geçti. Rusçuk âyânı Alemdâr Mustafa Paşa’nın
bir çok muvaffakiyetleri görüldü. Rus ordusunun İsmâil kalesi üzerine yaptığı
hücumlar te’sirsiz kaldı. Bozcaada’ya kadar gelen Rus donanması, kapdân-ı derya
vezir Cezâyirli Seydi Ali Paşa tarafından geri püskürtüldü. Rusların Tiflis’i
ele geçirmeleri üzerine, Erzurum vâlisi Yûsuf Ziya Paşa’ya doğu seraskerliği
verilerek, bölgede savunma tedbirleri alındı. Bu başarılar İstanbul’da umûmî bir
sevinç meydana getirdi.
Osmanlı ordusu cephede başarılar
elde ederken, İstanbul’da Nizâm-ı cedîd düşmanları harekete geçti. Bâzı devlet
adamlarının teşvikiyle boğaz yamaklarından olan Kabakçı Mustafa, 25 Mayıs
1807’de isyân etti (Bkz. Kabakçı Mustafa). Sultan üçüncü Selîm, isyânın
büyümemesi için 28 Mayıs’ta Nizâm-ı cedîdi kaldırdığını resmen açıkladı. Nizâm-ı
cedîd korkusu kalmayan isyâncılar, At meydanında toplanarak Sultan’dan Nizâm-ı
cedîd tarafdârı olan on kişinin başını istediler. Sultan Selîm Han, fazla kan
dökülmemesi için isyâncıların bu isteğini yerine getirdi ve sarayda bulunanları
teslim etti. Zîrâ Sultan, âsîlerin bu isteklerinin yerine getirilmediği
takdirde, zorla saraya
girip isteklerini gerçekleştireceklerini biliyordu. İsyancılar, listede ismi
geçenleri çeşitli işkencelerle öldürdüler. Fakat yamakları isyâna teşvik eden
devlet ricali, bu kadarını kâfi görmedi ve tekrar onları kışkırtarak Pâdişâh’ın
tahttan indirilmesini istemelerini telkin ettiler.
Kabakçı Mustafa, Şeyhülislâmı At
meydanına davet ederek, ondan zorla pâdişâhın hal’ fetvasını aldı. Bunun üzerine
âsîler; “Sultan Selîm’i istemiyoruz” diye bağırmaya başladılar. Bir hey’et, hal’
fetvasını Pâdişâh’a götürdü. Selîm Han, derin bir acı ile pâdişâhlıktan
çekildiğini bildirdi. Sultan Selîm Han’a saltanattan ferâgattan önce, ordu-yı
hümâyûnu İstanbul’a çağırarak isyânı bastırması teklif edilmişti. Bu teklife;
“Olmaz, sonra Rus orduları Çatalca’ya kadar gelir” cevâbını verdi. Böylece en
büyük felâket ânında dahi, devlet ve memleketi düşünerek hareket etti. Osmanlı
tahtına yeğeni dördüncü Mustafa Han geçti. İstekleri yerine gelen âsiler
dağıldı.
Sultan üçüncü Selîm Han, Topkapı
Sarayı’nda bir odada nezâret altında yaşamaya başladı. Kendisine sâdık devlet
adamları ve âsîlerin hükümetteki icrâatlarını beğenmeyen tarafdârları, tekrar
tahta geçirmek için faaliyet gösterdiler. Sultan Selîm Han tarafdârları,
Rusçuk’daki Alemdâr Mustafa Paşa’nın etrafında toplanıp harekete geçtiler.
Alemdâr Mustafa Paşa, sultan Selîm Han’ı tekrar tahta geçirmek için Rumeli’deki
maiyyetiyle İstanbul’a geldi. 28 Temmuz 1808’de Bâb-ı âlî ve Topkapı Sarayı’nı
basıp, sultan üçüncü Selîm Han’ı tahta geçirmek istediyse de, muvaffak olamadı.
Sarayda bulunan zorbaların bir kısmı, harem dâiresinde ibâdetle meşgul olan
sultan Selîm Han’a alçakça saldırdılar. Nizâm-ı cedîd çalışmalarında olduğu
gibi, canını müdâfaada da yalnız kalan Sultan Selîm, hançer darbeleriyle şehîd
edildi. 29 Temmuz’da kalabalık bir cenaze merâsimiyle, Lâleli Câmii yanında
babası üçüncü Mustafa Han’ın türbesine defnedildi.
Tebaasına karşı çok merhametli ve
şefkatli olan sultan üçüncü Selîm Han, yaradılışından halîm, selîm ve çok zekî
idi. Çok yumuşak olup, kan dökmekten nefret ederdi. Milletini ve devletini
kendisinden çok düşünürdü. Cömert olup, etrafındakilere hediye vermekten zevk
duyardı. Şâir ve hattattı. Şiirlerinde İlhâmî mahlasını kullanan ve çok iyi
yetiştirilen Selîm Han, Devlet’in büyük bir tehlike içinde olduğunu, eğer
süratli bir şekilde ıslâhat yapılmazsa, geleceğin kötü olacağını çok iyi
biliyordu. Bu samîmi düşüncesi ve bütün kudreti ile devleti kurtarmak için;
askerî, idâri, mülkî, içtimaî ıslâhatları Nizâm-ı cedîd adıyla tatbîkât
safhasına koydu. Son sefer ve harblerdeki mağlûbiyet ve kesin netîce alınmaması,
askeriyenin ıslâhını daha fazla gerektiriyordu. Teknik ve tecrübe bakımından
Avrupa hakkında daha geniş malûmata sahip olabilmek için büyük ilim adamı Ebû
Bekir Râtıp Efendi’yi elçi olarak Viyana’ya gönderdi. Râtıp Efendi, sekiz ay
Viyana’da kaldıktan sonra, araştırmalarının neticelerini bir rapor hâlinde
Sultan’a takdîm etti.
Sultan Selîm, yapılacak olan
ıslâhatın milletin malı olması için devlet adamlarının da fikirlerine müracaat
ederek, onlardan ıslâhat hakkındaki fikirlerini belirten lâyihalar istedi. Bu
lâyihaların hepsinde ağırlık noktasını askerî ıslâhat meydana getiriyordu. Bunun
üzerine Selîm Han, on kişilik bir komisyon kurarak, ıslâhat programının
hazırlanmasını istedi. Komisyonun başına, İbrâhimpaşazâde İbrâhim İsmet Bey’i
getirdi. Bu komisyon yetmiş iki maddelik bir program hazırladı. Bu programda
askerî ıslâhatın yanı sıra; mülkî, idâri, ticarî, ictimâî ve siyâsî ıslâhatlar
da yer alıyordu. Sultan Selîm, 24 Temmuz 1793’de Bostancı ocağına bağlı olarak
modern tarzda Nizâm-ı cedîd adıyla yeni bir ordu kurdu (Bkz. Nizâm-ı cedîd). Bu
ordunun masraflarının karşılanması için irâd-ı cedîd defterdârlığı kurulup, eski
sadâret kethüdalarından Mustafa Reşîd Efendi de bu işle vazifelendirildi. Levend
çiftliğinde kışla kurulup, yeni ordu tâlime başlatıldı. Nizâm-ı cedîd ordusuna
getirilen yenilik ve tâlimler, yeniçerilere de tatbik editmek istendi ise de,
yenilik ve tâlimleri kabûllenmiyen yeniçeriler, birkaç ay sonra eğitimi
terkettiler.
Ordunun teknik sınıfları takviye
edilerek; humbaracı, lağımcı, topçu ocakları için yeni kânunlar yapıldı. 1794’de
Teknik üniversite mâhiyetinde Sütlüce’de Mühendishâne-i Berrî-i hümâyûn kuruldu.
Okulun öğretim üyesi, kitap, ders, âlet ve edevatı yurt içi ve dışından
bütünüyle karşılandı. Nizâm-ı cedîd ordusu yetiştirilmek üzere Ankara, Kayseri
ve Konya’da teşkîlât kurulup, askerin mevcudu arttırılmaya çalışıldı. Mülkî
ıslâhat da yapılıp, Anadolu ve Rumeli toprakları yirmi sekiz eyâlete ayrıldı.
Âyânların eskiden olduğu gibi halk tarafından seçilmesi kânun hâline getirildi.
Resmî dâirelere tâlimât gönderilerek, yazışmalara, kullanılan dile, tâbirlere
dikkat edilmesi ve halkın işlerinin sür’atle takip ve yerine getirilmesi
istendi. İlmiye ricali için yeni nizâmnâme çıkarıldı. İlmî eserler yazılıp, pek
çok kitap tercüme edilerek, yayınlandı. Ticarî ve iktisadî sahada yenilik
yapılıp, zahîre nâzırlığı kuruldu. Tecdîd-i Kânûnî tımar ve zeamet kanunuyla,
harbe katılmayan tımar ve zeamet sahiplerinden topraklarının geri alınması esâsı
getirildi. Gayr-i müslim esnaf ve tüccardan bâzıları vergi ve yurt dışına para
kaçırmak için Osmanlı ülkesinde oturduğu hâlde, yabancı devlet tebeasına
giriyorlardı. Bu durum ve paranın dışarıya çıkarılmasına karşı tedbir alındı.
Avrupa devletlerine daimî elçilikler kurularak, 1793’de ilk tâyinler yapılıp,
Avusturya, Fransa, İngiltere ve Prusya merkezlerine gönderilen elçiler;
bulundukları memleketlerin yalnız siyâseti ve diğer devletlerle olan
münâsebetleri hakkında bilgiler toplamakla kalmayıp, aynı zamanda, oraların
kültürleri, her türlü ilerleme ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayarak,
rapor hâlinde İstanbul’a gönderdiler.
Sultan Selîm Han, hayırsever olup,
pek çok hayır müessesesi ve eserler yaptırdı. Üsküdar’da Selimiye Câmii ile
Çiçekçi Câmii’ni yaptırdı. Eyyûb Câmii’ni büyülterek yeniden yaptırdı.
Karacaahmed’de Miskinler Tekkesi denilen Dedeler mescidini yaptırıp, Küçük
Mustafa Paşa’daki Gül Câmii’ni inşâ ettirdi. Üsküdar’da hâlâ kullanılan meşhur
Selîmiye kışlasını, Heybeliada’da Deniz Harb Okulu olan Bahriye mektebini
yaptırdı.
Saltanatı müddetince içte ve dışta
büyük düşmanlarıyla mücâdele etmesine rağmen, ülke îmâr edilip fazla toprak
kaybı olmadı. Fakat başlatmış olduğu ıslâhat çalışmalarının meyvelerini alacağı
sırada şehîd edilmesiyle duran yenileşme hareketleri, daha sonra ikinci Mahmûd
Han’la devam etti.
GAYRET-İ İSLÂMA NE OLDU?
Sultan üçüncü Selîm Han’ın 1787- Rus
savaşında ordu-yı hümâyûna gönderdiği ferman şöyledir: “Sizin tereddüt
göstermeden ve düşmana mukavemet etmeden terk ettiğiniz toprakları, ecdadımız
göğsünü düşmanın top ve tüfeğine siper ederek, düşman karşısında demir yumruk
gibi durarak, arslan gibi kükreyerek zaptetmişti. Size ne oldu? Siz onların
evlâdları değil misiniz? Bu hâl ne hâldir ki, yüz geri edip memleketi düşmana
terk edersiniz. Moskof askeri kraliçeleri olan bir avretin gayreti için, açlığa,
susuzluğa soğuğa, sıcağa, yaraya, bereye, kan ve ölüme katlanıp beş yüz senedir
cihânı titreten devletimize galebe eder. Fethedüp, ele geçirdiği Türk ve
müslüman memleketlerinde akla gelmez facialar yapar. Düşman istilâ ettiği
yerlerde, eteğinin ucunu göstermemiş ve niceleri Peygamber evlâdından olan
müslüman kız ve gelinlerini esir edip kocalarının, baba ve kardeşlerinin önünde
ırzlarına saldırdılar. Yazık, çok yazık! Sizde hiç millet, vatan sevgisi, ırz,
namus kaygısı yok mu? Gayret-i İslâm’a ne oldu? Ben şehzâde iken, bunları işitip
kan ağlardım. Şimdi kalbim parçalanıyor. Dünyâ çabuk geçer ne kadar yaşasak
sonunda ölümün pençesinden kurtuluş mümkün değildir. Şimdi düşman elinde esir
düşmüş olan kadınlar ve kızlar, ana ve babalarından ayrılmış çocuklar, mahşer
gününde yakamıza yapışacaklardır. Ben, kudretim dâhilinde sizlerden hiç bir şey
esirgemedim. Bakalım bundan sonra gâzi dilâver kullarım, hepinizden istirhamım
gayret kemerini belinize birkaç yerden bağlayıp korkaklık ve alçaklık edenleri
kabul etmeyip, İslâm gayretinin tamamlanmasına ve Allahü teâlânın fazlı ile
düşmandan intikam almaya ihtimam edesiniz. Benim duâm sizinle beraberdir.
Büyüğünüz ve küçüğünüz berhudar olasınız. Allahü teâlâ sizlere yardım ve sizleri
muzaffer eylesin.”
NAT
…………………..
Açıklaması: O büyük Peygamberin yüce kişiliğine
âit vasıfları övüp na’tımı yazmadan, kalemimin övünmesine şaşılır mı? Allahü
teâlânın feleğin eşini görmediği, benzersiz sevgilisinin boyunu görenler, nurdan
bir serviye benzetmişler. Dünyânın yaratılışına sebeb senin temiz kişiliğindir,
ey Allah’ın Resulü! Senin değerin ve yüceliğin arştan da yüksektir. Bizi senin
ümmetinden eylediği için Allahü teâlâya şükürler olsun. Bu büyük nimetin şükrünü
etmek nasıl mümkün olur? Ey peygamberlik tahtının sultânı! Eğer himmet edersen
her an dilimde dolaşan söz’ler seni anmakla ilgili duâlar olsun. Madem ki bu
övgü dolu şiirin yazılmasına ilham kaynağı oldu. Bu temiz na’ta himmetin şefaat
eylesin. İlhâmî, senin temiz ruhuna binlerce duâ ile selâm eder ve yüce şefaatin
için izin ricâ eder.
Sultan Üçüncü Selîm Han Devri Kronolojisi
7 Haziran 1789 : Koca Yûsuf Paşa’nın azli ile, sadârete
Meyyit Hasan Paşa’nın getirilmesi.
11 Temmuz 1789 : Osmanlı-İsveç ittifakı.
1 Ağustos 1789 : Fokşan mağlûbiyeti.
22 Eylül 1789 : Buza
mağlûbiyeti.
23 Eylül 1789 : İsmâil zaferinin
kazanılması.
8 Ekim 1789 : Belgrad’ın düşman eline
geçmesi.
3 Aralık 1789 : Cezâyirli Hasan Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
31 Ocak 1790 : Osmanlı-Prusya
ittifakı.
30 Mart 1790 : Cezâyirli Hasan Paşa’nın
ölümü.
16 Nisan 1790 : Ruscuklu Çelebizâde Şerîf Hasan Paşa’nın
sadrâzam olması.
8 Haziran 1790 : Yerköyü zaferinin
kazanılması.
22 Aralık 1790 : İsmâil kalesinin düşman eline
geçmesi.
15 Şubat 1791 : Koca Yûsuf Paşa’nın ikinci defa
sadârete getirilmesi.
10 Temmuz 1791 : Maçin kalesinin düşman eline
geçmesi.
4 Ağustos 1791 : Ziştovi barış andlaşmasının
imzalanması.
9 Ocak 1792 : Yaş muâhedesinin
imzalanması.
4 Mayıs 1792 : Dâmâd Melek Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
24 Şubat 1793 : Nizâm-ı Cedîd ordusunun
kurulması.
19 Ekim 1794 : İzzet Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
2 Temmuz 1798 : Fransız Ordusu’nun Napolyon kumandasında
Mısır’a asker çıkarması ve İskenderiye’nin düşman eline geçmesi.
30 Ağustos 1798 : Yûsuf Ziyâüddîn Paşa’nın sadrâzamlığa
tâyini.
2 Eylül 1798 : Fransa’ya savaş açılması.
18 Mart 1799 : Akka zaferi
22 Ağustos 1799 : Napolyon’un gizlice Fransa’ya kaçması.
27 Haziran 1801 : Fransa’nın Mısır’dan çekilmesi.
25 Haziran 1802 : Osmanlı-Fransız barış andlaşmasının
imzalanması.
30 Nisan 1803 : Suûd bin Abdülazîz’in Mekke’ye girmesi.
24 Nisan 1805 : Hâfız İsmâil Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
8 Temmuz 1805 : Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Mısır
vâliliğine tâyini.
24 Eylül 1805 : Osmanlı-Rus andlaşmasının
yenilenmesi.
2 Haziran 1806 : Nizâm-ı cedîd ordusuna karşı
yeniçerilerin Edirne’de ayaklanmaları.
14 Kasım 1806 : İrahim Hilmi Paşa’nın sadrâzamlığa
tâyini.
13 Aralık 1806 : Sırp isyânı.
22 Aralık 1807 : Rusya’ya savaş îlânı.
20 Mart 1807 : İngiliz donanmasının İskenderiye’yi
işgal etmesi.
25 Mayıs 1807 : Kabakçı Mustafa isyânı.
29 Mayıs 1807 : Sultan üçüncü Selim Han’ın tahttan
indirilmesi.
28 Temmuz 1808 : Sultan üçüncü Selîm Han’ın şehîd edilmesi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Osmanlı Târihi (l. H. Uzunçarşılı) cild-4,
bölüm-1, sh. 546
2) Îzâhlı Osmanlı Kronolojisi (İ. H.
Danişmend); cild-4, sh. 68
3) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman);
cild-11, sh. 133
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-15, sh.
145
5) Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-6,
sh. 385
6) Târihi Cevdet; cild-4, sh. 13,
307
7) Teşrifât-ı Kadîme (Esad Efendi); sh.
110-117
8) Üçüncü Selim’in Hattı Hümâyunları (E.Z.
Karal); sh. 39 v.d.
Yorumlar
Yorum Gönder