OTUZ BİR MART VAK’ASl
OTUZ BİR MART VAK’ASl
Meşrûtiyetin
muhafazası için Selânik’den İstanbul’a getirilen avcı taburlarının 13 Nisan
1909’dâ başlattığı isyân. Rûmî takvimle 31 Mart 1325’de vuku bulduğu için
Otuzbir Mart Vak’ası diye bilinir. Bu vak’a bahanesi ile sultan İkinci
Abdülhamîd Han tahttan indirilerek Selânik’e gönderildi.
23 Temmuz 1908de
İkinci Meşrûtiyet’in
ilânından sonra, İttihâd ve Terakkî memleketin yönetiminde hâkim duruma geçti.
Meşrutî idare îcâbı pâdişâhın yetki ve mesuliyetleri kısıtlandı. Fakat kurulan
hükümetlerde vazife almaktan çok, hükümet üzerinde baskı ve tehdîd yoluyla
etkili olmaya çalışan İttihâd ve Terakkî, emniyetten uzak, karışık bir durumun
meydana gelmesine sebeb oldu. İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerinden Talât,
Enver, Şükrü, Hayri, Habib, Dr. Nâzım, Bahâeddin Şâkir ve İsmâil Hakkı beyler
hükümeti kontrol için Selanik’ten İstanbul’a gelerek, sadrâzam ve diğer devlet
erkânına baskı yapmaya ve hükümet işlerine karışmaya başladılar, ilân edilen
umûmî af ile yurda dönen Jön Türkler ve dağlardan silâhlarını bırakarak inen
komitacıların da katıldığı sun’î kardeşlik havası te’sis edilmeye çalışıldı ise
de fazla sürmedi. İttihâd ve Terakkî’nin ilk anda yaptığı hatâlar
sebebiyle, 5 Ekim
1908’de Bulgaristan Osmanlı
Devleti’nden ayrılarak istiklâlini îlân etti. Bir gün sonra da
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna ve Hersek eyâletini ilhak etti. Girid
eyâleti meclisi de, 6 Ekim 1908’de Osmanlı Devleti’nden ayrılıp, Yunanistan’a
katıldığını açıkladı. Adakale, Avusturya askeri tarafından işgal edildi.
Hükûmet ve onu
etkisi altında tutan İttihâd ve Terakkî ise, bu hâdiseler karşısında âciz kalıp,
bir şey yapamadı.
Bu arada
ordu içindeki subaylar grublara ayrıldılar. İkinci ordudaki İttihâdcı subaylar
tâlim ve eğitimi ilere sürerek, askerlerin ibâdet etmelerine mâni oldular. Ordu
içindeki dînine, vatanına ve devlete bağlı subaylar, ordunun gençleştirilmesi
adı altında tasfiye edildi. Devlet idaresinde keyfî tasfiyeler yapıldı.
İttihâdcı subaylar askerlere; “Hocalarla kat’iyyen görüşmeyeceksiniz. Askerlikte
diyânet mes’elesi aranmaz. Pâdişâh ve efrâd-ı ahâlî, İttihâd ve Terakkî
cemiyetinin elindedir” telkinlerinde bulundular.
İttihâd
ve Terakkî mensubları partizanca davranarak kendilerinden olmayanları vatan
hâini îlân ettiler. Meşrûtiyetin verdiği serbestlik üzerine yurda dönen Jön
Türkler ve devleti yıkmaya yönelik faaliyetleri sebebiyle sürüldükleri yerlerden
İstanbul’a dönen kimseler ile azınlıklar, çıkardıkları gazete ve dergilerde
istedikleri gibi yazmaya başladılar. İttihâdcı gazeteler muhaliflerine ateş
püskürüyor, muhalif gazeteler de aynı şeyi yapıyordu.
Vaktiyle
Paris’e kaçan Jön Türklerden Murâd Bey, İstanbul’a dönerek çıkardığı Mîzân
gazesinde İttihâdcıların aleyhinde yazılar yayınladı. Kıbrıslı Derviş Vahdeti
isminde birisi de çıkardığı Volkan gazetesinde, İttihâdcılara karşı halkın
dînî duygularını galeyana getiren şiddetli bir neşriyata başladı. Her iki
gazete, halkı ve orduyu İttihâdcılara karşı isyâna teşvik etti.
Orduda ve
me’murlar arasında çeşitli bahanelerle yapılan tasfiyelerde, büyük bir
memnûniyetsizlik meydana getirdi ve alaylı tâbir edilen subaylar çıkartılıp,
komutanları Refik Paşa hapsedildi. İttihâdcı subay ve me’murlar, ordudaki ve
devlet kademelerindeki kilit noktalara getirildiler. İttihâd ve Terakkî ileri
gelenleri, meşrûtiyetin ilânından sonra kurulan Saîd Paşa hükümetinde vazîfe
almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Câhid (Yalçın)
sorumluluk altına girilmemesi gerektiğini yazdı. Kabineye girilmeyip, iktidar,
Saîd Paşa hükümetine bırakıldı. Partinin Selanik merkezi İstanbul’a nakledildi.
İttihâdcıların hükümet işlerine sık sık müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede bir
iktidar boşluğu meydana geldi. Hem iktidarı almıyorlar, hem de müdâhale
ediyorlardı. Pâdişâh’ın da devlet işlerinden uzak tutulması, devletin otorite
buhranına düşmesine sebeb oldu. Müesseselerde ortaya çıkan başıboşluk ve
otoriter bir gücün mevcûd olmayışı, isyânlara müsait bir zemin hazırladı. Nâzır
tâyini mes’elesinde İttihâd ve Terakkî ile anlaşamayan Saîd Paşa hükümeti İstîfâ
etti. Yerine Kâmil Paşa sadrâzam oldu.
Kâmil Paşa, Nâzım Paşa’yı harbiye
nâzırlığına getirdi. İttihâd ve Terakkî’ye muhalif Ahrar fırkası kuruldu. Fırka,
İttihâd ve Terakkî’nin karşısında faaliyet gösterdi. Yurt içinde ve dışında
meydana gelen çeşitli hâdiseler sebebiyle, îtibârı zayıflamaya başlayan İttihâd
ve Terakkî, meşrûtiyetin muhafazası ve İstanbul’un emniyetini
sağlamak bahanesiyle Selanik’teki Üçüncü orduya bağlı avcı taburlarını
İstanbul’a getirterek Taşkışla’ya yerleştirdi.
İttihâd
ve Terakkî’nin tahrikçi uygulamaları, subaylar ve me’murlar arasında yapılan
tasfiyeler zâten mevcûdolan huzursuzlukları arttırdı. Mîzân,
Tanin ve Volkan gibi gazeteler de yayınladıkları
yazılarla; subayların, subaylar ve erlerle aralarının açılmasına sebeb oldu. Volkan
gazetesi sahibi Derviş Vahdetî, İttihâdcı subayların erler arasında
dîne karşı takındıkları menfî tutumları istismar ederek, orduyu ve halkı isyâna
teşvik etti. Sûi-kasdlar birbirini tâkib ederken İsmâil Mâhir Paşa, Sultanahmed
meydanında öldürüldü. Katil kaçmayı başardı.
Hükümet avcı taburlarıyla hiç meşgul
olmadığı gibi, İstanbul’un emniyeti avcı taburu çavuşlarının emrine verildi.
Bunların eğlence hayâtına dalmaları yüzünden, askerlikle alâkaları kesilmeye
başladı. Subaylarının bir kısmı izine ayrılan, başsız ve disiplinsiz bu
taburlar; içeriden ve dışarıdan tahrik edildiler. İttihâd ve Terakkî ileri
gelenlerinden Enver Bey’in Berlin’e, Ali Fuâd Bey’in Viyana’ya, Fethi Bey’in
Paris’e, Hâfız Hakkı Bey’in de Roma’ya ataşemiliter tâyin edilmelerinden
faydalanan harbiye nâzırı Nâzım Paşa, ordu içinde İttihâd ve Terakkî’ye karşı
bir grub kurmaya teşebbüs etti. Sadrâzam Kâmil Paşa da İttihâdcıların
baskısından kurtulmak istedi. Avcı taburlarını, Yanya civarında isyân eden Yunan
çetelerine karşı göndermek istedi. Buna karşı çıkan İttihâd ve Terakkî, Meclis-i
meb’ûsân’daki ekseriyetine dayanarak gıyabında yapılan bir gensoru ile Kâmil
Paşa hükümetini düşürdü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han Meclis’in karârına uyarak,
Kâmil Paşa’nın istifasını kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa’yı
sadrâzamlığa getirdi. Kâmil Paşa, bundan sonra muhalefetle işbirliği yapmaya
başladı. 23 Ocak 1909’da Harbiye mektebinde çıkan bir karışıklık neticesinde
altmış talebe atıldı. 6 Şubat’ta Kıbrıslı Derviş Vahdeti tarafından İttihâd-ı
Muhammedî cemiyeti kuruldu. Derviş Vahdeti çıkardığı Volkan
gazetesinde askerleri ve halkı tahrik edici yazılar neşretmeye devam etti.
Askerlerin ve ordunun büyük bir kısmının, kurduğu cemiyete üye olduğunu iddia
etti. Bu sırada Harbiye nezâreti bir tamim neşr ederek, ordunun siyâsetle meşgul
olmasını yasakladı. Medrese talebeleri imtihanla ilgili bir kânun teklifi
sebebiyle yürüyüş yaptılar. 7 Nisan 1909’da Serbesti
gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey fâilî meçhul bir şekilde
öldürüldü. 13 Nisan’da dördüncü avcı taburuna bağlı askerler gece yarısından
sonra saat 04.00 sıralarında isyân ederek, subaylarını hapsettiler.
Ayasofya’daki Meclis-i meb’ûsân önüne gelerek, burada toplanmaya başladılar.
Derviş Vahdeti ve arkadaşları da isyâncı askerler arasındaydı. İsyancılar Tanin
ve Şûra-i Ümmet gazetelerinin idarehanelerini tahrîb
ettiler. Meşru gerekçelerden, kuvvetli lider ve idarecilerden mahrum
isyâncıların en önde gelen sîmâsı Hamdi Çavuş idi. Halk ayaklanmanın dışında
kaldı. İlmiye sınıfı mensubları ve din adamları ayaklanmada yer almadıkları
gibi, başında çavuşların bulunduğu başıbozuk hareketi tenkîd ettiler. İlim
adamlarından müteşekkil cemiyet-i ilmiye, siyâsi teşekküller ve çeşitli basın
organları aralarında birleşerek meydana getirdikleri Hey’et-i müttefika-i
Osmaniye teşkilâtıyla meşrûtiyete sadâkatlerini beyân ederek isyâna karşı
çıktılar.
Pâdişâh sultan İkinci Abdülhâmid
Han, isyânı sadrâzam Hüseyin Hilmi Paşa’nın gönderdiği bir telgraf neticesinde
öğrendi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı devirmek ve iktidarı tam manâsıyla ele
geçirmek için İttihâd ve Terakkî’nin hazırladığı isyân gelişti. Sultan
Abdülhamîd Han, meclisdeki telgraf merkezi ile irtibat kurarak isyânın
mahiyetini ve âsîlerin isteklerini öğrenmeye çalıştı. İsyâncılar Meclis-i
meb’ûsâna gönderdikleri tezkirede sadrâzam Hüseyin Hilmi Paşa’nın sadrâzamlıktan
alınmasını, Nâzım Paşa’nın harbiye nâzırı olmasını ve daha önce ordudan tasfiye
edilen alaylı subayların orduya geri alınmasını istediler. Pâdişâh bunun üzerine
Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrâzamlıktan aldı. Hırsları körüklememek için tarafsız
olan Tevfik Paşa’yı sadrâzamlığa, Gâzi Edhem Paşa’yı da Harbiye nâzırlığına
getirdi. Mâbeyn başkâtibi Cevâd Bey’i isyâncılara göndererek isteklerinin kabul
edildiğini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-ı hümâyûn ile bildirdi.
Bunun üzerine isyâncılar yatışarak dağıldılar.
Kâmil
Paşa’nın oğlu Saîd Paşa, İsmâil Kemâl, Mizancı Murâd ve Derviş Vahdetî gibi
İttihâd ve Terakkî muhaliflerinin tahrikleri neticesinde ertesi gün tekrar
ayaklanan isyâncılar, Ahmed Rızâ’ya benzetip Adliye nâzırı Nâzım Paşa’yı,
Hüseyin Câhid’e (Yalçın) benzeterek Lazkiye meb’ûsu Emir Sekip Arslan’ı ve
Âsâr-ı Tevfik zırhlısı kaptanı Ali Kabûlî’yi öldürdüler. Bu defa da Pâdişâh
tarafından gönderilen Gâzi Osman Paşa’nın nasîhat etmesinden sonra yatışarak
dağıldılar.
Sonraki
günlerde de devam eden isyân sebebi ile dâireler kapandı. İttihâd ve Terakkî
merkez-i umûmî mensubları Selânik’e kaçtılar. Meb’ûslar ve Âyân meclisi azaları
da izlerini kaybederek saklandılar. Hüseyin Câhid, Suriyeli bir hıristiyan aile
olan Mutranların evine, oradan da Rus elçiliğine sığındı. Dr. Nâzım, Vefâ’da
Münir Bey’in yanında saklandı, daha sonra Selânik’e kaçtı. Ahmed rızâ, topçu
subayı Süleymân Bey’in delaletiyle Şehzâdebaşı’nda Ali Bey’in evinde gizlendi.
Bahâeddîn Şâkir ise, Fransız sefaret me’muru Mr. Roe’nin evinde saklanıp sonra
hareket ordusuna katıldı.
Milletten
ve halktan gelmeyen, tahrik ve teşvikler neticesinde çıkan isyân, on bir gün
müddetle İstanbul’u karıştırdı. İsyanın plânladıkları gibi gerçekleştiğini gören
İttihâdcılar, isyânı bastırmak için Selanik’te kuvvet toplamaya ve trenlerle
İstanbul’a göndermeye başladılar. Sırp, Bulgar, Yunan, Makedon ve Arnavut
çetecileriyle sözde gönüllülerin de bulunduğu, Frenk silâhlarını taşıyan ve
hareket ordusu adı verilen ordunun başına önce Hüseyin Hüsnü Paşa, sonra da
üçüncü ordu kumandanı Mahmûd Şevket Paşa getirildi. Edirne’deki ikinci ordu ile
de temasa geçilip, bunların katılması sağlandı. Hareket ordusu Hadımköy’e
geldiğinde Şevket Turgut Paşa kumandasındaki Trakya gönüllüleri de katıldı.
Askerlerin bir kısmı gerçek durumdan haberdâr olmayıp, pâdişâhı kurtarmaya
geldiklerini zannediyorlardı.
Hareket
ordusu 22 Nisan 1909’da
Yeşilköy’e geldi. Bu sırada Yeşilköy’de Meclis-i meb’usan ve Meclis-i âyân
azaları, Meclis-i umûmî-i millî adı altında ve Kânûn-i esâsiye göre Âyân meclisi
reisi Küçük Saîd Paşa’nın başkanlığında toplandı. Meclis-i meb’ûsân reisi Ahmed
Rızâ Bey saklandığı için, toplantıya gelemedi. Şark Mason Locaları ve Meclis-i
meb’ûsânın ikinci reisi olan Talât Bey, İttihâd ve Terakkî’nin başı sıfatıyla
Meclis-i millîye hâkimdi. Gerek Meclis-i millî, gerekse Hareket ordusu kumandanı
Mahmûd Şevket Paşa tebliğler yayınlayarak, Hareket ordusunun Pâdişâh’ı âsîlerin
elinden kurtarmak maksadıyla İstanbul’a gireceğini bildirdiler.
Meclis-i
umûmî-i millînin toplantısında bilhassa Küçük Saîd Paşa’nın da teşvikiyle sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın hal’ edilmesine karar verildi. Fakat ordu henüz
İstanbul’a girmediği ve girdiği takdirde neticenin ne olacağı meçhul olduğu için
mes’ele son derece gizli tutuldu. Hattâ bu kadarla kalınmıyarak Âyân reisi Saîd
ve ikinci reîsi Gâzi Ahmed Muhtar ile Meclis-i meb’ûsân birinci reis vekîli
Talât paşaların imzalarıyla sadâret makamına çekilen telgrafta Pâdişâh’a teminât
verildi. Hareket ordusu kumandanı da bizzat Pâdişâh’a çektiği telgrafta;
“Ordu-yı hümâyûnun Dersaâdet’e gelmesi sebebiyle bâzı bedbahtlar, ordunun zât-ı
şahanelerini hal’ edeceği havadisini neşrediyorlar. Hâşâ sümme hâşâ, ordu böyle
bir şeyi aslâ kabul etmez, bu büyük bir iftiradır” demiştir.
Hareket
ordusu 23 Nisan Cuma günü dört koldan İstanbul üzerine yürümeye başladı. Mahmûd
Şevket Paşa kumandasındaki kuvvetler Davutpaşa ve Rami kışlalarını zaptederek,
Bâyezîd’deki Harbiye nezâreti binasına doğru ilerliyerek, Taksim kışlasını ele
geçirecekti. Taşkışla ve Yıldız Sarayı’na karşı ise Edirne’den gelen Şevket
Turgut Paşa kumandasındaki fırka hareket edecekti. Bu fırkanın Erkân-ı harbiye
reîsi ise Kolağası Kâzım (Karabekir) Bey idi. 24 Nisan’da Topkapı ve
Edirnekapı’dan ilerleyerek yollar üzerindeki askerî karakolları teslim alan
Hareket ordusu, Harbiye nezâretini işgal etti. Taksim kışlasında ve
Taşkışla’daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı.
Pâdişâh’a
sâdık Birinci ordu subayları, sultan Abdülhamîd Han’a gelerek Hareket ordusunu
dağıtmak için izin istediler. Bu kuvvetleri kısa zamanda dağıtacaklarını
söyleyip ısrar ettilerse de, Sultan; yalnız pâdişâh” değil, aynı zamanda halîfe
olduğunu, otuz üç senedir asla kan dökmediğini, bu yaştan sonra da müslümanı
müslümana kırdırmıyacağını söyleyerek paşaları geri gönderdi. Birinci ordu
kumandanı Nâzım Paşa’ya, Hareket ordusuna kat’iyen mukavemet etmemesi için emir
verdi. İsteseydi Taksim ve Taşkışla’daki talimli asker ve sâdık subaylar gelen
çapulcu alaylarını darmadağınık edebilirdi. Fakat kan dökülmesini istemedi.
İstanbul’a giren Hareket ordusu
kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, 25 Nisan’da örfî idare (sıkıyönetim) îlân edip,
duruma hâkim oldu. Hareket ordusu Erkân-ı Harbiye reisliğini de, Berlin’de
ataşemiliter olarak bulunduğu sırada Selânik’e, oradan da İstanbul’a gelen
binbaşı Enver Bey üstlendi. Enver Bey Selânik’den gelirken azılı Bulgar komitacı
Sandanski’nin çetesini de peşine takıp getirdi.
İstanbul’a girip sıkıyönetim îlân
ederek duruma hâkim olan hareket ordusu kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, Yıldız
Sarayı’nı muhasara etti. Sarayı teslim alıp saray muhafızlarının silâhlarını
toplatarak Hareket ordusuna teslim etti. Saray ve civarını besleyen büyük
mutfakların ateşlerini söndürtüp, sultan ve maiyyetini aç bıraktı. Saraya giren
Hareket ordusu kumandanları, millete âid olup Pâdişâh’ın bekçiliğini yaptığı
hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigârları ve dünyânın en
zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağmaladılar. Pâdişâh’ın altın
arabasını bile parçalayıp paylaştılar ve pek çok insanı öldürdüler.
Mahmûd Şevket Paşa, Yeşilköy’de
toplantı hâlinde bulunan Meclis-i umûmî-i millî reisliğine çektiği telgrafta;
“Yıldız me’murları, hademeleri, ağaları ve tüfekçileri dahi kamilen teslim
alınarak vapurlara bindirilmiş ve bu netice ile Hareket ordusunun askerî
harekâtı hitâma ermiş bulunduğu arz olunur” dedi.
İstanbul’un Hareket ordusu
tarafından teslim alındığını haber alan Meclis-i umûmî-i millî azaları 26
Nisan’da İstanbul’a döndüler. Ayasofya’da sonradan yanmış olan Adliye nezâreti
binasında 27 Nisan Salı günü Meclis-i umûmî-i millî toplandı. Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa kürsüye gelerek önceden kararlaştırıldığı gibi Pâdişâh’ın hal’ini teklif
etti. Bu teklif ittifakla kabul edilerek sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın hal’ine
ve bu konuda fetva alınmasına karar verildi.
Fetva
emîni Hacı Nûrî Efendi’ye adam gönderip davet edildi. Hacı Nuri Efendi gelince
Meclis-i âyân reîsi Saîd Paşa ile Meclis-i meb’ûsan reîsi Ahmed Rızâ, sadrâzam
Tevfik Paşa, şeyhülislâm Ziyâeddîn Efendi, nâzırlar, meb’uslardan Elmalılı Küçük
Hamdi Efendi ve Mustafa Âsım Efendiler, Ahmed Rızâ Bey’in odasında toplandılar.
Hal’ fetvasının ilk müsveddesini Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi yazdı. Fetva
emîni Hacı Nuri Efendi dürüst bir kimse olduğu için, meclisin hazırladığı
fetvaya İttihâdcıların ileri sürdükleri hal’ sebeplerinden hiç birinin sahîh
sayılmayacağını söyleyerek karşı çıktı. Kendisine uzatılan fetvayı imzalamadı.
Fetva vermenin kendine âid olmayıp, şeyhülislâma âid olduğunu, zâten kendisinin
fetva emînliğinden istifa ettiğini söyleyince, Elmalılı Hamdi Efendi; “Hoca,
neden kızarsın? Bir kimse size fetva emîni sıfatı ile değil bir ulemâ sıfatıyla
müracaat edip, bunun caiz olup olmadığını sorsa, cevap vermeye şer’an mecbur
değil misiniz?” dedi.
Bu sırada meclis reîsi Ahmed Rızâ ve
İstanbul meb’ûsu Mustafa Âsım Efendi fetva emîni Hacı Nuri Efendi ile husûsî
olarak bir müddet görüştüler. Bu görüşme esnasında Mustafa Âsım Efendi fetva
emînine; “Yıldız Sarayı kuşatıldı. Rumeli’den gelen askeri zabtetmek çok güçtür.
Müessif hâdiseler olabilir (Sultan Abdülhamîd Han öldürülebilir). Ehven olan,
hal’in fetvasını vermenizdir” dedi. Hacı Nuri Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’ye;
“Sen akıllı adama benziyorsun. Fakat hal’de şeamet vardır. Bunu yapmayınız. Rus
muhârebelerinden önce Abdülazîz’i hal’ ettiler de başımıza felâketler geldi.
Yarın siz de aynı hâle düşebilirsiniz. Eğer mutlaka tebdîl-i saltanat
isteniyorsa, Meclise teklif edilsin. Abdülhamîd nefsini azletsin. Yâni istifa
etsin” dedi. Bunun üzerine Mustafa Âsım Efendi; “O hâlde fetvayı ferâgat-i
saltanat teklifi veya hal’sureti olarak iki şık üzere yazalım. Ne dersiniz?”
dedi. Hacı Nuri Efendi; “Bu olabilir” dedi. Elmalılı Hamdi Efendi fetvayı iki
şık olarak yazdı. Hacı Nuri Efendi de imzaladıktan sonra, şeyhülislâm Mehmed
Ziyâüddîn Efendi tarafından da imzalanan fetva, Meclis-i umûmî-i millî’de
görüşüldü. Bir kısım meb’ûslar hal’, bir kısmı ise istifa teklifini müdâfaa
etti. Fakat İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenlerinden olan Talât Bey,
meb’usları tehdîd ederek hal’ karârını aldırdı. Meclise başkanlık eden Saîd
Paşa; “Efendiler! Okunan fetva ve milletin arzusuna müsteniden İkinci
Abdülhamîd’in hilâfet ve saltanattan hal’ine karar veriyor musunuz?” diye
sorunca, meb’ûslar; “Karar veriyoruz” diye bağırdılar. Reis; “Abdülhamîd
hal’olundu.
Yerine meşru velîahd Mehmed Reşâd Efendi’nin iclâsına (oturtulmasına) karar
veriyor musunuz?” diye sordu. Meclis azaları; “Karar veriyoruz. Yaşasın Mehmed
Hân-ı Hâmis” diye bağırdılar.
Meclis-i
umûmî-i millîde alınan hal’ karârını sultan Abdülhamîd Han’a tebliğ etmek üzere
yahûdî Emanuel Karasso, arnavut Esad Toptanî, ermeni Aram Efendi ve Pâdişâh’ın
uzun seneler yaverliğini yapan nesebi meçhul Arif Hikmet Paşa’dan meydana gelen
bir hey’et gönderildi.
Bir Türk
pâdişâhına ve İslâm halîfesine bir yahûdî, bir ermeni, bir Arnavut ve bir
nankörden ibaret olan hey’etin hal’ karârını tebliğ etmesinden sonra, 27 Nisan
1909 gecesi sultan Abdülhamîd Han İttihâdcılar tarafından İstanbul’dan alınıp, o
gece 38 kişilik maiyyetiyle trene bindirilerek Selânik’e gönderildi. Hiç bir
şeyini almasına izin verilmedi. Bütün topraklarına, nakid parasına, tahvillerine
el kondu ki, değeri bir kaç yüz milyon altın tutuyordu. Çoğu çarçur edildi.
Hânedân bu servetten mahrum olarak devlete ve hükümete el açar duruma getirildi.
Pâdişâh’a sürgünde henüz evlenmemiş 3 kızı ile oğullarının ikisi refakat etti.
Selanik’teki Alâtini köşkü kendisine tahsis edildi. Burada sıkı bir nezâret
altında acıklı yıllar geçirdi. Bu arada gazete okumasına asla izin verilmedi.
Otuzbir
Mart vak’asıyla, Avrupa siyâsetine hâkim olmuş, otuz üç senelik bir tecrübeyle,
millî menfaatlerimiz için Avrupa devletleri arasındaki çıkar çatışmalarını koz
olarak kullanmış, ileri görüşlü, zekî, İngiltere sefîri Nicolas O’connor’un;
“Bir Cihân harbi belâsından kurtulmak için bütün Avrupa milletlerinin ona duâ
etmekle mükellef olduklarını”, Fransa sefiri Maurice Bompard’ın; “Bütün
Avrupa’da onun ayarında tek bir diplomat yoktur” dediği, daha sonra ona karşı
olanların da takdîr ettiği, onu medh etmek için şiirler yazdıkları, sultan
İkinci Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Memleket, devleti yıkmak için
İngiltere, Rusya ve Fransa gibi hıristiyan Avrupa devletleriyle ve Bulgar, Sırp,
Ermeni ve Rum çetecileriyle işbirliği yapan millî târih ve kültürden mahrum, din
câhili, tecrübesiz maceracı kimselerin eline düştü. Otuzbir Mart vak’asından
sonra İttihâd ve Terakkî diktatörlüğüne giden yol açılmış oldu. Meşrûtiyet baskı
ve terör rejimi hâline döndürüldü. Ordudaki yüksek subaylar, istikbâli, İttihâd
ve Terakkî meddahlığında gördükleri için İttihâd ve Terakkî’ye katıldılar.
Osmanlı Devleti’nde her yönüyle bir anarşi ve yıkım devri başladı. Dağlardan
inerek meşrûtiyeti selâmlayan Balkan komitacıları, tekrar dağlara çıkarak kirli
emellerini gerçekleştirmek için müslüman Türklere akla gelmedik
zulm ve işkenceler yaptılar. Bulgar asimilasyonu bu yılların artıklarıdır. Bu
zemin İttihâd Terakkî ile açılmıştır.
Hükûmeti ele geçiren, din işleri
başkanı olan şeyhülislâmları da dâhil mason olan İttihâdcılar, Osmanlı ülkesini
siyâsî idamlar ve sû-i kasdlar ülkesi hâline getirdiler. Çok kimseyi suçsuz yere
îdâm ettiler. “Su testisi su yolunda kırılır” sözünün gereği, birbirlerini hattâ
kendi başkumandanları olan Mahmûd Şevket Paşa’yı da dört aylık sadrâzam iken
öldürttüler. Herkes ölüm, habs korkusu içinde yaşadı. Can ve mal emniyeti
kalmadı ve haksızlıklar koyulaştı. Memleketin dört bir yanında isyânlar ve iç
karışıklıklar başgösterdi. İtalyanlar Trablusgarb’ı işgal ettiler. Daha önce
Osmanlı Devleti’nin adaletinden ve nimetlerinden istifâde eden
Balkan milletleri, İttihâd ve
Terakkî’nin yanlış siyâseti sebebiyle bir araya geldiler. Balkan harbi çıktı ve
pek çok vatan toprağı elden gitti.
İttihâd
ve Terakkî’nin uyguladığı baskı politikası, meclis içinde ve dışında güçlü bir
muhalefetin doğmasına, gelişmesine ve yeni iç bunalımların meydana gelmesine
sebeb oldu. Ordu içindeki subaylar yeniden gruplara ayrılarak politikaya iyice
bulaştı.
İttihâd
ve Terakkî erkânının maceracı istekleri sebebiyle, Osmanlı Devleti Birinci Dünyâ
harbine sokuldu. Anadolu haricindeki bütün topraklarımız elden çıktı. Milyonu
aşan müslüman-Türk genci çeşitli cephelerde aç ve sefil bir hâlde telef oldu.
Koca İmparatorluk yağma edildi. Otuz bir Mart vak’asını tertipleyenler ve sultan
Abdülhamîd Han’ı tahttan indirenler, sonunda, memleketi düşman çizmelerinin
altında bırakarak kaçtılar. İş bununla da kalmadı, koskoca devleti yıkmak ve
sultan Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek için işbirliği yaptıkları kimseler
tarafından öldürüldüler. Bu olayların hepsi, Otuzbir Mart Vak’ası ile başlamış
ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasına gelmiştir.
OTUZBİR MART VAK’ASINA DÂİR...
Tarihçi İsmâil Hami Danişmend,
Otuzbir Mart vak’ası adlı eserinin 21. sayfasında şöyle
demektedir;
“O zamanki Rûmî takvimin 31 Mart
1325 târihine tesadüf ettiği Otuzbir Mart vak’ası denilen bu meşhur irtica
hâdisesi, Pâdişâh’ın teşvik ve hattâ tertibiyle olmuş gibi gösterilmişse de
kat’iyyen doğru değildir. Sultan Hamîd’in bu vak’ada hiç bir taksiri, te’sir ve
herhangi şekilde olursa olsun, zerre kadar bile bir alâkası yoktur. Bu târihî
safsata, İttihâd ve Terakkî cemiyeti’nin ortaya attığı ve yıllarca
propagandasını yaptırdığı siyâsî bir iftiradır; bunun böyle olduğu işte şu kat’î
delillerle sabittir:
1- Sultan Reşâd ve sultan Vahideddîn
devirlerinde uzun zaman mâbeyn başkâtipliğinde bulunmuş olan Ali Fuâd Bey’in,
Görüp İşittiklerim ismiyle 1949’da Türk Târih Kurumu tarafından neşredilen
hatıratının 49. sayfasında şu cümleye tesadüf edilir:
“Zâten Talât Paşa da Abdülhamîd’in
Otuzbir Mart vak’asında medhali (rolü-parmağı) olmadığını bana bir çok defa
söylemişti.”
Bundan anlaşıldığına göre, İttihâd
ve Terakkî cemiyetinin en mühim şahsiyeti bile sultan Hamîd’in ma’sûmiyyetine
kaanidir.
2- Otuzbir Mart vak’asından beş gün
sonra İstanbul’a gelmiş olan Marcelle Tinayre’in, Notes d’une Voyageuse en
Turgue ismindeki eserinin 47. sayfasında Meclis-i meb’ûsân reisi Ahmed Rızâ
Bey’in bu irtica hareketinde sultan Hamîd’i bitaraf (tarafsız) gösteren
beyanâtından bahsedilmektedir.
3- Sultan Reşâd devrinde Van, Sûriye
vesaire vâliliklerinde ve cumhuriyet devrinde de Üçüncü Umûmî Müfettişlikte
bulunmuş olan Tahsin Uzer, Otuzbir Mart vak’ası esnasında Selanik merkez
kaymakamlığında ve aynı zamanda Polis Müdür vekilliğinde bulunmuş olduğu gibi,
İttihâd ve Terakkî’nin de Merkez-i umûmi âzâsındandır. “Baykuş” ve “Heykel-i
zulm-ü i’tisâf” gibi ağır tâbirler kullanacak kadar sultan Hamîd’e düşman olan
bu eski İttihâdcı, şimdi ailesi nezdinde bulunan üç cildlik gayrimünteşir
hatıratının birinci cildinin 38. ve ikinci cildinin 28. sayfalarında Pâdişâh’ın
vak’a çıktıktan sonra bile âkılâne hareket edip, kan dökülmesine meydan
vermediğinden bahsetmekte ve bu harekete hayranlığını şöyle anlatmaktadır:
“Abdülhamîd Hân-ı Sânı basîretkâr
davrandı; ister sâika-i havf ile olsun ve ister beyn-el-asâkir kan dökülmekten
ihtiraz ile eser-i şefkat göstermiş bulunsun, her hâl-ü-kârda büyüklük
gösterdi.”
4- İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl’in, Son
Sadrâzamlar ismindeki eserinin 1709. sayfasında Osmanlı İmparatorluğu’nun son
sadrâzamı olan Tevfik Paşa’nın bir îzâhına tesadüf edilir. Hareket ordusu
İstanbul önlerine geldiği sırada, sadâret makamında bulunan Tevfik Paşa’ya
sultan Hamîd şöyle bir teklifte bulunmuştur:
“Mademki beni istemiyorlar,
saltanatı biraderime ferağ ederim; devleti o idare etsin. Fakat bir komisyon mu,
meclis mi, ne derseniz deyiniz, teşkil olunup benim bu vak’ada medhalim olup
olmadığını meydana koymalıdır!”
Tevfik Paşa bu teklifi Âyân Reisi
Saîd Paşa’ya şifahen tebliğ etmişse de, evhâmiyle meşhur olan Saîd Paşa
ber-mu’tâd vesveseye kapılıp;
“Tebrie ederse sonra bizim
hâl-ü-mevkıimiz ne olur?” diye resmî tahkikat açılmasını reddetmiştir.
5- Şeyhülislâm Cemâlüddin Efendi’nin
1336’da neşrolunan Hâtırât-ı siyâsiyye’sinin 16. sayfasında şu mühim fıkraya
tesâdüf edilir:
“Cümlece malûm olduğu üzere bu
Otuzbir Mart hâdisesinde önayak olan Avcı taburları îlân-ı müteâkib, Selânik’den
İstanbul’a getirilmiş ve Kâmil Paşa tarafından kıtaât-ı askeriyyelerine iadeleri
teşebbüsünde bulunulduğu hâlde cemiyetçe muvafakat edilmemiş idi. Muhâfaza-i
meşrûtiyet içün Dersaâdet’e getirilen bu taburların hilâf-ı me’mûl olarak
hâdise-i mezkûreyi îka’a cür’etleri ve bu hâdise sebebiyle erkân-ı cemiyetin
merkez-i saltanatta takviye-i nüfuza muvaffakiyetleri câlib-i nazar-ı dikkat
ahvâldendir.”
Bu fıkraya göre Otuzbir Mart
vak’ası, cemiyet tarafından tertîb edilmiştir. Abdülhamîd-i Sânî ve devr-i
saltanatı adlı eserin üçüncü cildini yazan müverrih Ahmed Refik de bu
garazkârâne eserinin hemen her sayfasında sultan Hamîd’e küfürler savuracak
kadar düşmanlık ettiği hâlde, Otuzbir Mart vak’ası’nı,
“İttihâd ve Terakkî cemiyetini
düşürmek için mezkûr cemiyete zıd olanlar” tarafından tertib edilmiş
göstermektedir.
6- Sultan Hamîd isyânı teskin için
elinden geleni yapmış, âsîlere muhtelif mühim şahsiyetler göndererek isyâna
nihayet verdikleri takdirde afv-i umûmî ilânı vadinde bulunmuştur.
7- Pâdişâh’ın vak’a esnasındaki
dürüst hareketi de ma’sûmiyetinin en mühim delillerindendir.
8- Bu vak’ayı saltanatın ilgasından
sonra tedkîk eden müellif ve muharrirler de sultan Hamîd’in hâdiseyle hiç bir
alâkası bulanmadığı fikrinde birleşirler.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Otuzbir Mart Vak’ası (İ. H. Danişmend,
İstanbul-1974)
2) İkinci Meşrûtiyetin Îlânı ve Otuzbir Mart
Hâdisesi (F. Reşit Unat, Ankara-1985)
3) Halkın İstemediği İnkılâp (O. N. Lermioğlu
İstanbul-1976)
4) Otuzbir Mart Vak’ası (S. Albayrak,
İstanbul-1988)
5) Otuzbir Mart Vak’ası (C. Rıfat Atilhan
İstanbul-1964)
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-13, sh.
363
7) Büyük Türk Klasikleri; cild-8, sh.
58
8) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh.
228
9) Hâtırât-ı Abdülhamîd Han; sh.
107
10) Îzahlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 370
11) Otuzbir Mart
Faciası (Mustafa Turan, İstanbul 1966)

Yorumlar
Yorum Gönder