OSMANLI EDEBİYÂTI
OSMANLI EDEBİYÂTI
Osmanlı Devleti zamanında ortaya
konan edebiyat. Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve
sâdece konuşma dilinde kalan Oğuz Türkçesi, Türkiye Selçuklu Devleti’nin
yıkılması üzerine, ortaya çıkan beyliklerin hükümet merkezlerinde birden bire
serpilmeye başlamış ve yeni yeni kültür merkezleri ortaya çıkarmıştır. Orta
Türkçe’nin Oğuz kolu böylece Selçuklu Türkçesinden sonra yerini, Osmanlı Azerî
sahası Türkçesini birleştiren Eski Anadolu Türkçesine bırakmıştır.
Beylikler devrinde Anadolu’nun
çeşitli yerlerinde kültür merkezleri teşekkül etmiş, halkın kültüre yönelmesi;
tebeanın terbiyesi için müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de bu hâle
yardımcı olmuşlar ve Türkçe’ye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu’nun
Türkçe üzerinde durmasına rağmen beylikler içerisinde kültür faâliyetlerinin en
fazla olduğu beylikler, Germiyan ve Osmanlı beylikleri olmuştur. On üçüncü asrın
son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiştir.
Müelliflerin Türkçe eser yazmaları başlıca şu sebeplere bağlı idi: 1-
Pâdişâhların ve emirlerin isteği ile Türkçe eser yazmaları ve bunlarla kültür
faaliyetlerini desteklemeteri, 2- Tamâmen Türk olan tebeanın Türkçe öğrenme
istekleri, 3- Tarikat büyüklerinin halkı irşâd maksadı ile Türkçe yazıp,
söylemeleri, 4- Müellifin, mensubu bulunduğu millete ilim yönünden hizmette
bulunması, hayır duâ ile anılma ve unutulmama düşüncesi, 5- Meslek gayreti, 6-
Mevzuda çeşitlilik ortaya koyma düşüncesi, 7- İbret için eser yazma, 8-
Müelliflerdeki Türkçe şuuru.
On üçüncü asırda verilen eserler pek
az olmasına rağmen çeşitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalır. Anadolu’da
Türk Edebiyatının ne zaman başladığını kestirmek zordur. Selçuklular zamanında
bir sözlü edebiyatın varlığı dâima mevcuttu. Fakat Anadolu’da ilk eserlerin
neler olduğu bilinmemektedir. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, bütün
yazılanların kaybolmasına sebeb olduğu sanılmaktadır. II. Murâd Han zamanından
îtibâren Anadolu’da Türk birliğinin kurulmasından sonra bütün kültür
faaliyetleri Osmanlı sarayına taşındı. Türklüğün en büyük yazı dili olan Oğuz
Türkçesi ile, sayısız eserler vücûda getirilerek, Osmanlı, Türk kültürünün
hâmisi olarak târihteki yerini aldı. Türk dili devlete izafeten Osmanlıca olarak
adlandırıldı.
On üçüncü asırda karşılaşılan
simaların başında, eserlerinde yer yer Türkçe kelimelere ve mülemmâlara yer
veren Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273) görülmektedir. Bunu takiben oğlu
Sultan Veled’in (1226-1312) Türkçe manzumeler yazması, ayrıca hakkında çok fazla
bilgi bulunmayan, Bahâeddîn Veled’in talebelerinden olduğu söylenen Ahmet
Fakih’in, dünyânın geçiciliğini ve rüya olduğu konu edilen 83 beytlik Çarhnâme’si ile Evsâf-ül-mesâcid adlı Mesnevîleri bu asırda
zikredilmesi gereken eserlerin başında gelmektedir. Bunun yanında, Şeyyâd
Hamzanın Yûsuf
ile Zelîha’sı ile Dâsitân-i Sultan Mahmûd Mesnevîsi zikre değer
eserlerdir. Diğer taraftan tasavvufî ve dînî konuları işlemekle beraber, İran
şiirinin özelliklerini taşıyan gazellerinde mazmunlara yer vererek Osmanlı
edebiyatının temelini ve nüvesini teşkil eden ve dîvân şiirinin ilk temsilcisi
sayılan Hoca Dehhânî bu asrın önemli şairlerindendir: Yine bu asırda Battalnâme,
Dânişmendnâme yazıya geçirilmiştir.
On üçüncü asrın ikinci yarısından
sonra, yalnız devrinin değil, her zaman ve her yerde kendisini kabul ettiren
edebiyatımızın en büyük şâirlerinden olan Yûnus Emre yetişmiştir. Selçuklu devri
sonu ile Osmanlı devri başında yaşıyan, şiirlerine mecmualarda rastlanan Yûnus
Emre’nin nereli olduğu belli değildir. Yadigâr olarak bıraktığı, dili çok açık
ve anlaşılır olan Dîvân’ından, onun tahsilli, İslâmî ilimlere vâkıf
bir Türk dervişi olduğu ve bir çok yerleri dolaştığı anlaşılmaktadır.
Eserlerinde ilâhî aşkı, varlık-yokluk ile hayât ve ölümü işleyen, Yûnus Emre
kadar ölümü içli ve samîmi anlatan şâir çok azdır. Yâlnız kendisinden sonra bâzı
Yûnuslar ortaya çıkmış ve şiirleri onlarınki ile karıştırılmıştır.
On dördüncü asırda, on üçüncü asra
göre eserlerin bir hayli çoğaldığı, konu ve türde çeşitliliğin arttığı
görülmektedir.
Bu yüzyılda Yûnus Emre’nin Dîvân’ından başka dîvânlar görülmeye başlandı,
özellikle Mesnevî alanında yazılan eserler, bu devrin edebî hareketine
çeşitlilik ve canlılık kazandırmıştır. Gerçekte bu asır, klasik edebiyatının
kuruluş devridir. Dînî, tasavvufî, ahlâkî konular dışında eser veren şâirler
çoğalmış ve din dışı Mesnevîler bir hayli fazla yazılmıştır. Manzum aşk ve
mâcerâ hikâyeciliğine yer verilmesi, mesnevî tarzının gelişmesinde büyük rol
oynamıştır. Yûnus Emre’nin 1307’de yazdığı 562 beytlik Risâlet-ün-nüshiye’si asrın ilk Mesnevîsidir.
Dînî destânî Mesnevîler, edebî ve ilmî mâhiyetteki Mesnevîlere nisbetle daha
fazla görülür. Bu asırda yazılan Mesnevîlerin sayısı, ele geçmeyenler hâriç elli
sekizi bulmaktadır. Bu Mesnevîlerden bâzıları beyler adına yazılmıştır. Bunlar
arasında Maktel-i Hüseyn, Felahnâme, Tabiatnâme,
Hurşidnâme ve İskendernâme sayılabilir.
Bu yüzyılda Türkçecilik şuuru ile
karşılaşılmaktadır. Şâirlerin hemen hepsi bu açıdan eserlerini vermeye
çalışmışlardır. Türkçe hakkında eserlerinde çeşitli görüşlere yer vermişlerdir.
Bu yüzden Anadolu’da, bir millî edebiyat çağının açılmasında rol oynamış ve
millete değer vererek kalıcı eserler bırakmayı başarmışlardır.
Anadolu sahasında olmaları
bakımından siyâsî birliğin yanında ve sonradan Osmanlıların gayreti ile kültür
alanında sağlanan birlik gozönüne alınarak, bu asrın bütün şâir ve
müelliflerini, hangi sahada olursa olsunlar, Osmanlı Türk edebiyatının bir
başlangıcı olarak almak gerekmektedir. On dördüncü asırda yazılan Mesnevîler
kısmen, kurulmakta olan Dîvân edebiyatı ile Halk edebiyatı arasında gerek mevzu,
gerekse tür itibariyle bir köprü teşkil eder. Bunun yanında bir millî birlik
arayışı da devrin eserlerinde görülür. Ayrıca dînî konular ağır basar. Bütün
bunlardan ayrı olarak Dede Korkut Hikâyeleri önceki asırda teşekkül
etmesine rağmen bu asırda yazıya geçirilmiştir.
On beşinci asırda Osmanlı edebiyatı
gelişerek yaygın bir temele yerleşmiştir. Bu asrın başında Ankara savaşı (1402)
gibi arzu edilmeyen bir hâdisenin bulunması, Anadolu siyâsî birliğini
geciktirdiği gibi, kültürdeki dağınıklığın da devamına sebeb olmuştur. On
beşinci asrın önceki asırlardan farkı edebiyatta Mesnevî türünün devam etmesinin
yanında, nesir eserlerin ve dîvânların fazlalaşması, millîliğe önem verilerek
târih şuuru açığa çıkarak, Osmanlı târihinin yazılmaya başlanmasıdır. Bu asırda
da dînî mesnevîler ağırlık kazanır. Bunların başında Ahmedî’nin ve Süleymân
Çelebi’nin Mevlid’i gelmektedir. Ayrıca didaktik olan ve
nasîhatnâme türünden eserler de görülmektedir. Ayrıca tasavvufî eserler de
mevcuttur.
Sultan İkinci Murâd Han’ın devrine
kadar, mesnevî alanında verilen eserler yirminin üstündedir. Bu asırda ve bütün
bir Osmanlı Türk edebiyatında varlığını sürdürecek ve günümüze kadar Türk
milleti tarafından tutulacak eserlerin başında, Süleymân Çelebi’nin 1410 yılında
tamamladığı ve Bursa’da yazdığı Mevlid’i (Vesîlet-ün-necât) gelmektedir. Bu asır
eserlerinin arasında Yazıcı Salih’in Şemsiyye’si, Ahmedî’nin; İskendernâme,
Çemşîdü Hurşîd ve Tervîh-ül-Ervâh’ı yanında Camasbnâme
Tercümesi, Vasiyet-i Nûşinrevân, Mensûrnâme, Tıbb-i Nebevî Tercümesi
sayılabilir.
Sultan İkinci Murâd Han bu asrın
ikinci çeyreğinde ilim ve kültür hayâtına büyük bir canlılık getirmiştir.
San’ata, ilme ve fenne düşkünlüğü, şairliği, ilim adamlarına verdiği kıymet
sayesinde artık Osmanlı sarayını Türk ve İslâm dünyâsının merkezi hâline
getirmeye başlamıştır. Kuruluşundan beri devletin hayâtında görülen kültür
faaliyetleri ancak İkinci Murâd Han devrinde şahsiyetini bulmuş ve pek çok
eserin millî açıdan te’lif ve tercüme edilmesine, hattâ bu pâdişâh adına manzum
ve mensur pek çok eserin yazılmasına ve Osmanlı Edebiyatının gelişmesine sebeb
olmuştur. Devrinde Osmanlı sarayı, ilmin ve san’atın merkezi hâline gelmiştir.
Murâd Han’ın etrafında Hacı Bayram-ı Velî, Emîr Buhârî gibi devrini ahlâkî
yönden dirilten ve cemiyetin terbiyesini üstlenen büyükler, Molla Yegân, Molla
Gürânî, Alâaddîn-i Tûsî, Şerâfeddîn-i Semerkandî, Acem Sinân, Alâaddîn Ali
Arabî, Fahreddîn-i Acemî ve Seydî Ali Acemî gibi Arabistan’dan, Türkistan’dan ve
Kırım’dan gelmiş âlimler yer almıştır.
Tezkirelerin kaydettiğine göre,
Osmanlı pâdişâhları arasında ilk şiir söyleyen de ikinci Murâd Han’dır.
Zamanında Türk-Siyâsî birliğinin kurulmaya başlanması ile kültür ve san’at
faaliyetleri Osmanlı sarayına taşınmıştır. Devrinde yazılan mesnevîler konu
itibariyle daha ziyâde dînî, tasavvufî, aşk ve mâcerâ, târih-hamâsî, ahlâkî ve
dînî, destanımsı-efsânevî, nasîhatâmiz, ansiklopedik ve mizahîdir. Bunlara örnek
olarak Balıkesirli Devletoğlu Yûsuf’un Kitâb-ul-Beyân’ı, Muhammed Hatiboğlu’nun Ferahnâme’si, Şeyh Elvân-ı Şîrâzî’nin Gülşen-i
Râz’ı, Yûsuf Sinâneddîn’in Hüsrev ü
Şîrîn’i sayılabilir. 126 beytten meydana gelen ve Şeyhî tarafından
yazılan Harnâme’de, Osmanlı edebiyatı içinde ilk defa
mizaha ve hicve yer verilmiştir, İlhamını Arapça bir atasözünden alan Şeyhî,
eserinde tabiî ve canlı bir dil kullanmıştır. 1436’da Muinüddîn bin Mustafa
tarafından yazılan Mesnevî-i Murâdiyye, 14.404 beytten ibaret olup,
devrin en hacimli eseridir ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin birinci defterinin
tercüme ve şerhidir. Sultan İkinci Murâd zamanında yazılan ve mevzuu bakımından
dikkati çeken tek eser Gelibolulu Zaîfî tarafından yazılan ve Sultan’ın
savaşlarına yer veren Gazâvât-i Sultan Murâd İbni Muhammed Han adlı
eseridir.
On dördüncü asrın diğer eserleri
arasında Kasım bin Muhammed Karahisârî’nin İrşâd-ül-mürid
ilel-Murâd’ı, Kemâleddîn bin Îsâ el-Dumeyrî’nin Hayât-ül-Hayavân’ı, Mansûr bin Muhammed
Şirvânî’nin Tuhfe-i Murâdî’si, Mercimek Ahmed’in Kâbusnâme Tercümesi, Yazıcıoğlu’nun Târih-i Âl-i
Selçuk’u, İbn-i Celâleddîn’in İbn-i Kesir
Târihi Tercümesi, Muhammed bin Kâdı Manyas’ın Aceb-ül-U’câb’ı, Arif Ali Molla’nın Dânişmendnâme’si, Mustafa bin Seyyid’in Cevâhirnâme-i
Sultan Murâdî’si, Mehmed bin Abdüllatîf’in Bahr-ül-Hikem’i, Hızır bin Abdullah’ın Kitâb-ül-Edvâr’ı, Mü’min’in Tâhire-i
Murâdiyye’si ile Miftâh-ün-nûrve Hazân-is-sürûr adlı eserlerin
zikredilmesi gerekir.
On beşinci yüzyılda Osmanlı
sarayının kudretli şâiri Şeyhî idi. Sultan İkinci Murâd’dan sonra Şeyhî, yerini
Ahmed Paşa’ya bıraktı. Fâtih zamanında Osmanlı Türkçesi’nin en güzel sesini
aksettiren Ahmed Paşa, Sultân-üş-şuarâ (şâirlerin sultânı) ünvânını almıştır.
İnce, zarîf, nüktedân, keskin zekâlı ve hazır cevap bir şâir olan Ahmed Paşa,
aynı zamanda Fâtih’in sohbet arkadaşı idi, Ahmed Paşa ile Osmanlı edebiyatına
nazîrecilik de girmiştir. Yine târih düşürme san’atı da onda önemli yer
tutmaktadır. Bu asırda Necati, Türkçe’yi en güzel bir şekilde kullanan şâirlerin
başında gelir. Bu yüzden sesi asırlara hâkim olarak te’siri devam etmiştir.
Devrin diğer şâirleri arasında Hümâmî, Atâyî, Safî, Cemâli, Adnî, Nisanî,
Melihî, Sadî-i Cem, Mesîhi ve Aydınlı Visâlî sayılabilir.
On beşinci asırda dîvânların
çoğalmasına karşılık mesnevî edebiyatı da varlığını devam ettirmektedir. Yûsuf ile Zelîha,
Kıyâfetnâme, Tuhfetü’l-Uşşak, Leylâ ve Mecnûn ve Mevlid
adlı eserlerden meydana gelen Hamse
sahibi Akşemseddînzâde Hamdullah Hamdi, mesnevî yazanların başında gelmektedir.
Devrin diğer bir mesnevî şâiri de Edirneli olan ve Revânî diye de anılan meşhur
İlyas Şücâ Çelebi’dir. Dîvân’ından başka İşâretnâme adlı bir Mesnevîsi
vardır. Şiirlerinde mahallî renklere rastlanılan Revânî’nin İşâretnâme’si ile Osmanlı edebiyatında yeni bir
konu işlenmiştir. On altıncı asrın başlarında konulardaki çeşitlilik daha da
genişleyerek, Osmanlı edebiyatı çok fazla bir gerçekçiliğin içine girmiştir.
Ayrıca Sinân Paşa’nın Tazarrûnâme’si, Maarifnâme’si ve Tezklret-ül-evliyâ’sı ile Ali bin Hüseyin’in Tâc-ül-Edeb adlı eserleri bu asırda yazılanlar
arasında saymak gerekir.
On
beşinci asırda Halk edebiyatı olarak Hacı Bayrâm-ı Velî ile başlayan bir ekol,
daha ziyâde tekke içi edebiyatı olarak devam etmiştir. Din dışı mevzularda ise,
Osmanlı destanları, bir destan havası içinde, efsânevî Osmanlı târihini
işleyerek Halk edebiyatı sahasında yeni bir çığır açmıştır. Fakat bunların
bâzıları tam olarak ele geçmemiştir.
On
altıncı asır, şâir pâdişâhlarla devam eder. Bu durum, taşrada şehzâde
mahfillerine kadar genişlediği gibi, şiirlerinin bir kısmını Osmanlı Türkçesi
ile terennüm eden ve Osmanlı Devleti’ne bağlı
Kırım hanları sarayına kadar uzanmıştır. Böylece hükümdarların ilimden ve
şiirden kültür faaliyetlerine katılıp hoşlanmaları, âlimleri ve şâirleri
etrafına toplamalarına sebeb oldu. Devletin bu asırda ulaştığı sınırlar göz
önüne alınınca, gerek mahallî ve taşralı, gerekse İstanbul içinden edebiyatın
hemen her sahasında saymakla bitmez şâirlerin yetişmesi devrin bir başka
hususiyetidir. Ayrıca bu asırda sakînâmeler, kırk hadîsler, şehrengizler,
gazâvâtnâmeler ve bu cinsten eserler olan Selîmnâmeler, Süleymânnâmeler,
hicivler, tarîkler, makteller, şikâyetname gibi mektûblar, işleniş tarzı ne
olursa olsun, bir mevzu genişliğine sebeb olmuşlardır.
Başta Dîvân’ı olmak üzere, Şevâhüd-ün-Nübüvve, Ne-fehât-ül-üns, İbretnâme,
Şeref-ül-insan, Maktel-i İmâm-ı Hüseyn, Hüsn ü dil, Letâif gibi
eserlerin yazarı olan Mahmûd Lâmiî (1472-1532) bu asır edebiyâtçılarındandır.
Tokatlı Kemâlpaşazâde ise, on altıncı asrın ikinci çeyreğinde Dîvânı, Esrarnâme
tercümesi, Yûsuf ile Zelîha ve ikinci Bâyezîd’in
işareti üzerine yazdığı Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserleri ile dikkati
çeker. Asrın; cild cild gazel yazan, bir noktada Bakî gibi kudretli şâirlerin
yetişmesini sağlayan şâiri Zâtî’dir (1471-1546). Sahaflar’daki dükkânını, şiir
mahfili hâline getiren Zatînin en büyük eseri Dîvân’ıdır. Ayrıca Mesnevî olarak Şem’ü Pervane,
Ahmed ü Mahmûd, Siyer-i Nebî ve Mevlid
gibi eseri vardır.
Kânûnî
Sultan Süleymân devrinde taşradaki sesler de İstanbul’da yankılanmıştır.
Bunlardan birisi, Azerî Türk edebiyatı içinde dil bakımından yer alsa bile,
gönüldeki bağla İstanbul’a bağlanan Fuzûlî’dir. Diğeri ise, Vardar yenicesinden
seslenen Hayâlî’dir. Otuz civarında eser veren Fuzûlî’nin Bağdâd gibi büyük bir
kültür merkezinde yaşamasının, eserlerinin çeşitliliğinde ve konuları
işleyişindeki derinlikte önemli bir te’siri olmuştur. Dîvân’ı yanında Leylâ ile
Mecnûn ve mensur Hadîkat-us-Suedâ’sı mühim eserlerdendir. Ayrıca
mektûbları zikre değer.
Bu asırda mizah edebiyatının
temsilcisi, genç yaşta hayâtını kaybeden şâir Figânî’nin sâdece bir Dîvânçe’si vardır. Trabzonlu olan bu şâir, 1532
senesinde bir iftiraya kurban giderek öldürülmüştür. Gazâlî de bu yönü ile
tanınan asrın diğer bir şâiridir. Asrın üçüncü çeyreğinde ölen Emrî de, muamma
ve târih düşürmeye hevesli olmasına rağmer, hiciv şiiri yazan şâirler arasında
yer alır. Ayrıca bu devrin dîvân sahibi olan iki büyük şâiri Nev’î ile Rûhî-i
Bağdâdî’dir. Kırk yaşına geldiği zaman şâir, cengâver kudretli büyük bir
hükümdarın ölümüne ağlayan ve mersiyesi ile canlı ve içli bir şekilde bu
hâdiseye yer veren, devrin ünlü hocalarından ders gören, medrese havasının
çekiciliğine kapılan ve yetişmesi ile şeyhülislâmlık makamına liyâkat kesbeden,
hâsılı asrın ikinci yarısını dolduran ve Kânûnî Sultan Süleymân Han’a candan
bağlı olan şâir Bakî (1526-1600) asrın Sultân-üş-şuarâsıdır. Söz dizmede ve
seçmede ona yetişen şâir yoktur. San’atı yüce, hissi ve duyuşu derin olan Bakîyi
daha sonra taklid eden şâirler çıkmış ve Bakî mektebi kurulmuştur.
İmparatorluğun dört bir yanından ses veren şâirler onun gibi söylemeye gayret
ederek bu mektebin devamını te’min etmişlerdir. Dîvân’ından başka Meâlimü’l-Yakîn,
Fezâilü’l-Cihâd gibi mensur eserleri vardır.
Mesnevi edebiyatı on altıncı
yüzyılda görülen dîvânlarla eşit durumdadır. Kara Fazlı (? -1563), Nahlistân
adlı mensur hikâyesi yanında, Lehcet-ül-Esrâr,
Hümâ ve Hümâyûn ile Gül ü Bülbül adlı Mesnevîleri yazmıştır. Bu
asırda Mesnevî türünde Azerî İbrâhim Çelebi’nin Nakş-ı Hayâl,
Ravzât-ül-Envâr’ı, Bursalı Cenânî’nin Mahzen-el-Esrâr’ı, Riyâz-ül-Cinân ve Cilâ-ül-Kalb
adlı mesnevîleri ve Lârendeli Hamdî’nin Kıssa-i Leylâ vü
Mecnûn’u sayılabilir.
Bu asrın Gencine-i Rab,
Kitâb-i Usâl, Yûsuf ü Züleyhâ, Şah u Gedâ ve Gülşen-i Envâr adlı
mesnevîleri ile hamse sahibi olan Taşlıcalı Yahyâ Lâmii Çelebi’nin yanında
mesnevîleri ile ayrı bir yer tutar.
On
altıncı asırda nesir sahasında belli başlı eserler târih ve tezkire alanında
verilmiştir. Bu sahada Kemâlpaşazâde Şemsüddîn Ahmed’in Tevârih-i Âl-i
Osman’ı, Tosyalı Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin (1494-1517) Tabakât-ül-Memâlik fî
Derecet-il-Mesâlik’i, Lütfî Paşa’nın (1488-1563) Asâf-nâme ve Tevârih-i Âl-i
Osman’ı, Selânikî Mustafa Efendi’nin Rûznâme-i
Hümâ-yûn’u, Hoca Sâdeddîn Efendi’nin Tâc-üt-Tevârih adlı eserleri yer almaktadır.
Devrin başka bir tarihçisi Gelibolulu Ali’dir. En mühim eseri Künh-ül-Ahbâr’dır.
Beylikler devrinden on altıncı asra
kadar hemen her sahada gittikçe genişleyen Osmanlı edebiyatında, şiir
mecmûalarıyla başlayan zevk üstünlüğü, bu asırda tezkirelerin ortaya çıkmasına
sebeb olmuştur. Tezkirecilik daha önceleri İran ve Çağatay Türkçesi
edebiyatlarında görülmüştür. Osmanlı tezkirecileri bilhassa kendilerine örnek
olarak, Devletşâh ve Nevâî
tezkirelerini seçmişler ve bu klâsik tarzın takipçisi olmuşlardır. Bu asrın
tezkirecilerinin başında dîvân sahibi olan Sehî (öl. 1548) Heşt
Behişt adlı tezkiresiyle ilk sırada yer alır. Latîfî’nin (1491-1582)
kendi adı ile anılan Latîfî Tezkiresi, Âşık Çelebi’nin (1520-1572) Mesâir-üş-şuarâ’sı, Kınalızâde Hasan Çelebi’nin
Tezkiret-üş-şuarâ’sı, Gelibolulu Ali Efendi’nin
Künh-ül-Ahbâr adlı eserinin son bölümü, Ahdî’nin
Gülşen-i
Şuarâ’sı bu asırda yazılan tezkirelerin başlıcalandır. Ayrıca Mecmâ-un-nezâir ve Câmi-ül-meâni gibi antolojiler de bu asırda
görülen şiir mecmualarıdır.
Bu yüzyılda ayrıca seyahat edebiyatı
da başlamıştır. Seydi Ali Reis (öl. 1562) bu sahada Kitab-ül-Muhit ve
Mir’at-ül-Memâlik adlı eserleri yazmıştır. Bundan başka Pîrî Reis’in Kitâb-ı
Bahriye’si bu asırda yazılmıştır. Bu asırda da Halk edebiyatında, tekke şâirleri
ön plânda yer almaktadır. Bunlar arasında Şeyh İbrâhim Gülşenî, Ahmed-i Sârbân
ile Ümmî Sinân’ın önemli mevkileri vardır. Ayrıca Muhyiddîn Üftâde (öl. 1580)
Seyyid Seyfullah Halveti ve İdris-i Muhtefî (öl. 1615), bu asırda yetişen
mutasavvıflar arasında yer alır. Bunların hepsi devlete bağlı, millete inanan,
bir bakıma halkın terbiyesini üzerine alan tekke şâirleridir. Fakat bu asrın
azılı Osmanlı düşmanı ve ihtilâlci şâir Pîr Sultan Abdal’ın halk edebiyatında
devlete ihânet yönünden ayrı bir yeri vardır.
Halk
edebiyatı içinde bu asrın zikre değer diğer şâirleri; Kul Mehmed, Öksüz Dede,
Çıldırlı Hayalî ve Köroğlu’dur. Bir celâlî eşkıyası olduğu söylenen Köroğlu,
kendi adı ile anılan Köroğlu Destanı’nın kahramanıdır. Te’sirleri on
yedinci asır Osmanlı saray edebiyatına da ulaşan bu edebiyat sayesinde, dîvân
şiirinde bile mahallîlik ortaya çıkmış, hattâ devrin Nedîm gibi ünlü şâirleri bu
cereyanın içinde türkü bile yazmıştır.
On
yedinci asırda halk edebiyatı, yine tekke ve saz kolu olmak üzere iki kolda
genişlemiştir. Bu yüzyılın tekke edebiyatı içinde yer alan başlıca şahsiyetleri;
Âdem Dede, Azîz Mahmûd Hüdâî ve Niyâzî-i Mısrî’dir. Bu şâirlerin hepsi bir
tarîkate mensup olup, evliyânın büyüklerindendirler. Onlar meydana getirdikleri
mahfillerde, halkı irşâd ve terbiye yönüne gitmişler ve te’sirli şiirler
söyleyerek eserler meydana getirmişlerdir. Âdem Dede, mevlevî olup, zekî,
nüktedân, arif ve hoşsohbet bir zât idi. Arapça ve Farsça şiirlerinin yanında,
Türkçe gazelleri de vardır. Onun en mühim özelliği Mevlevîlik içinde hece ile
Yûnus tarzında şiirler
söylemesidir.
Azîz Mahmûd Hüdâî ise, Celvetiye yolunun kurucusudur. Dîvân’ından başka Nefâis-ül-Mecâlis ve Câmi’ül-Fezâil adlı eserleri vardır. Niyâzî-i
Mısrî, Halvetiyye yoluna mensup olup, Mısır’da tahsîl gördüğü için Mısrî
denilmiştir. Yûnus Emre’nin on yedinci asırdaki sesi olup bâzı şiirlerini şerh
etmiştir. Arapça ve Türkçe çeşitli eserleri mevcuttur.
Osmanlı
saz şâirleri ise bu asırda alabildiğine çoğalmıştır. Muhtelif askerî topluluklar
içinde saz şâirleri yetiştiği gibi, ülkenin dört bir tarafında pek çok saz şâiri
çıkmıştır. Saz şâirleri arasında en önde geleni, Karacaoğlan’dır. Şiirlerinden
anlaşıldığı gibi, onun bütün devletin topraklarını dolaştığı görülmektedir. Zekî
ve hisli bir Türkmen olan Karacaoğlan, halk dilini ve halk zevkinin bütün
inceliklerini konuşturmuştur. Şiirinde içtimaî mes’eleler, âdetler, gelenek ve
görenekler yer aldığı gibi, san’atlı söyleyişi, tasvirlere ve mecazlara yer
vermiştir. Gevheri ve Âşık Ömer de devrin halk şâirleridir. Gevheri, devrinin
sosyal hayâtına ve cemiyet dâvalarına fazla ilgi duymadığından, âşıkane
duygularla söylediği şiirlerle tanınmıştır. Koşma, semaî, türkü ve türkmânî gibi
şiirlerinde dîvân şâirlerinin kullandığı kelime ve kâfiyelere yer vermiştir.
Âşık Ömer, savaşlara katılmasının verdiği bir hâlle; Rus, Avusturya ve Venedik
harplerine âid manzumeler yazmıştır. Gezici bir şâir olması, Âşık Ömer’in diğer
bir yönüdür. Şiirlerine nazireler söylenmiştir. Bu asırda yetişen şâirler
arasında Kuloğlu, Kâtibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Ali, Keşfi, Üsküdâri,
Memioğlu, Şâhinoğlu, Mecnûn da sayılabilir. Yine bu asırda Kerem ile
Aslı, Âşık Garip gibi hikâyeler teşekkül etmiş, Karagöz
ve Kukla oyunu ortaya çıkmıştır.
On
yedinci asırda dîvân şiiri, devletin duraklama devrine girmesine rağmen
yükselmesine devam etmiştir. Bu asrın pâdişâhları da şiiri elden
bırakmamışlardır. Adlî mahlasını kullanan sultan üçüncü Mehmed ile şiirlerinde
Peygamber efendimize duyduğu derin muhabbet ve saygıyı eksik etmeyen ve Bahtî
mahlası ile şiirler yazan sultan birinci Ahmed, Fârisî’yi en iyi şekilde
kullanan sultan İkinci Osman bu devrin şâir hükümdarlarıdır. Bu asrın en büyük
şâiri Nefî’dir (1575-1635). Şiirlerinde şimşekler çakan bu şâir, kelime seçmede
çok mahir olup, şiirde ses unsuruna değer vermiştir. Şiirin mânâ ve söyleyiş
bakımından kusursuz olması gerektiğine inanan Nef’î, dîvân şiirine heybetli
söyleyiş kazandırmış, şiir lisânına kulağa hoş gelen bir âheng ve ses vermeye
muvaffak olmuştur. Bu belki şâirin keskin ve ince zekâsının akisleridir.
Kasîdeciliği ise, bir başka meşhur tarafıdır. Bu alanda edebiyatımızın en önde
gelen simâsı olup, klasik edebiyatta kasîde üstadı olarak bilinir. Şeyhülislâm
Yahyâ Efendi (1561-1644) güzel ve zarif gazelleriyle devrin diğer bir dîvân
şâiridir. Bu ilim ve devlet adamının aydınlığa açılan hür bir san’at havası
vardır. Dîvânındaki şiirler on yedinci asır Türk san’at dünyâsının duygu ve
düşüncelerini aksettirmektedir. O, asrında Bakî ile Nedîm arasında bir köprüdür.
En önemli eseri Dîvân’ıdır. Sâkinâme’si 77 beytlik küçük bir Mesnevîdir.
Fetvaları Fetevâ-yı Yahyâ adlı bir eserde toplanmıştır.
Dîvân
şiirinin üstad şâirleri arasında yer alan Nailî (öl. 1606) asrın kudret ve şiire
mânâ derinliği veren şairlerindendir. Şiirlerine nazireler söylenmiştir.
Şeyhülislâm Bahâî Efendi (1604-1653), devrin bir başka şâiridir.
Asrın
önde gelen iki mevlevî şâiri Neşâtî (öl. 1674) ve Cevrî’dir (öl. 1654). Neşâtî,
Edirne Mevlevî tekkesinin şeyhi olup, Nefî’nin te’sirinde şiirler söylemiştir.
Cevrî ise, Celâleddîn-i Rûmî’ye candan bağlı derviş, çalışkan ve san’atkâr bir
şâirdir. Dîvân’ından başka, Hilye-i
Çihâryâr-i Güzîn, Ayn-ül-Füyûz adlı eserleri vardır.
Vecdid (öl. 1660), Fehim-i Kadim
(öl. 1648), Nedîm-i Kadîm (öl. 1670), asrın diğer dîvân şâirleridir. Bu asırda
Azmîzâde Hâletî, rubâî tarzının üstadıdır. Dîvân’ından başka Sâkînâme’si ve Münşeat’ı vardır.
Yaşı bakımından on sekizinci asrın ilk çeyreğine de taşan Nâbî, on yedinci yüzyılın terbiye ve tefekkür ekolünü açan şâirdir. Şiirlerinde açık fikre ve didaktik bir düşünceye yer vermiştir. Bu itibârla onda bir sadelik görülür. Rindâne ve süfiyâne söyleyişe sahiptir. Farsça şiirler de yazmıştır. Dîvân’ı, Hayriyye, Sûnâme ve Hadîs-i Erbâîn Tercümesi manzum; Fetihnârae-i Kemaniçe, Tuhfet-ül-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Münşeat adlı eserleri ise mensur eserleridir.
Bu yüzyılın Mesnevî edebiyatında Nevîzâde Atâyi (1583-1636), ön sıralarda yer alır. Hamse’si; Âlemnümâ, Nefhat-ül-Ezhâr, Sohbet-ül-Ebkâr, Hefthân ve Hilyet-ül-Efkâr adlı eserlerden meydana gelmiştir. Yine bu asırda Mirâciye ve Şehname’si ile Mesnevî edebiyatı içinde görülen Ganîzâde Nâdiri (öl. 1626) bu sahada üzerinde durulması gereken bir şâirdir. Asıl adı Alâeddîn Ali olan Bosnalı Sabit, bu asırda Nâbî mektebinin te’sirinde kalan bir başka mesnevî edebiyatı şâiridir. Dîvân’ı bulunmasına rağmen, şöhretini Mesnevîler ile yapmıştır. Zafernâme en önemli Mesnevîsidir. Derenâme ve Berbernâme adlı Mesnevîleri daha ziyâde avâmîdir.
Bu asrın nesrinde ön sırayı işgal edenler şiir dili yönünden sadelik gösteren Nergisî (öI. 1635) ve Veysî’dir (1561-1628). Nergisî mensur olarak bir hamse kaleme almıştır. Eserlerinde hiç alışılmamış ve kullanılmamış kelimelere yer veren Nergisî, söz güzelliğini san’atlı söylemede aramıştır. Devrin nesir sahasının kurucusu ve öncüsü olarak kabul edilir. Alaşehirli Veysî de nesirle şöhret bulmuştur. Şiirlerinde daha çok devrin içtimâi mes’elelerine yer vermiştir. Dürret-üt-Tâc fî Sâhib-il-Mi’râc adlı siyer kitabından başka, Vâkıanâme, veya Hâbnâme-i Veysî adlı eserleri vardır. Dîvân’ının dili nesrine göre açık ve sâdedir. Nesir sahasında önemli şahsiyetlerden biri de Kâtip Çelebi’dir (1609-1660). İlme bağlı ve ilmin zevkini tadan bir şahsiyettir. Cihânnümâ, Keşf-üz-Zünûn, Fezleke ve Mîzân-ül-Hak onun bıraktığı en mühim eserlerdir.
Seyahat edebiyatı içinde yer alan Evliyâ Çelebi; ilmî, edebî ve târihî bir şahsiyete sahiptir. On cildlik seyâhat kitabı ile Osmanlı Devleti’nin her tarafından bilgiler getirmiştir.
Yine bu yüzyılın nesir sahasında yetişen diğer şahsiyetleri târihî eser yazanlar olup, bunların başında Târih-i Peçevî’nin yazarı Peçevî İbrâhim Efendi gelmektedir. Mustafa Nâimâ (1655-1716) ise kendi adı ile anılan eserine Ravzat-ül-Hüseyn fî Hülâsât-i Ahbâr-ı Hafakayn adını vermiştir.
Asrın kritiğini yapan eserler olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, bu asırda görülen tezkireler on altıncı asır tezkirelerine kıyasla az sayıda kalırlar. Nesir sahasında yer alan bu eserlerin başlıcaları; Riyâzî Mehmed Efendi’nin (1572-1644) Riyâz-üş-Şuarâ’sı Kafzâde Fâizî’nin Zübdet-ül-Eş’âr’ı, Ali Güftî’nin (öl. 1677) Teşrîfât-üş-Şuarâ’sı, Âsım’ın (öI.1676) Zeyl-i Zübdet-ül-Eş’âr’ı sayılabilir.
Yine on yedinci asrın nesir sahasında yazılan diğer önemli eserleri arasında mesnevî şerhleri de yer almaktadır. Devrin ilk büyük mesnevî şerhi, Ankaravî İsmâil Rüsûhî Efendi’nin eseridir. Rusûhi mahlası ile şiirler yazmasının yanında yedi cildlik mesnevî şerhinden başka, Câmi-ül-Ayât, Fakih-ül-Ebyât, Miftâh-ül-Belâga, Misbâh-ül-Fesâha ve Minhâc-ül-Fukarâ adlı eserleri de vardır. Sarı Abdullah Efendi (15841660)’de asrın mesnevî şârihlerindendir.
On sekizinci asırda Osmanlı edebiyatı, devletin düştüğü iç ve dış sarsıntılara rağmen, on yedinci yüzyıldaki kuvvet ve kudretinden bir şey kaybetmemiştir. Sâdece bu asır edebiyatında cemiyete dönüklük ve bir mahallilik cereyanı görülmektedir. Bu devirde san’ata düşkün ve milletin refahını te’mine çalışan hükümdarlar da bulunmaktadır. Bu pâdişâhların hayatlarında ve zamanlarında cereyan eden hâdiseler de birbirlerine benzerlik gösterir. Asrın ilk çeyreğinde, şâir ve san’ata düşkün olan sultan üçüncü Ahmed, Osmanlı Devleti’nin başında bulunmaktadır. Asrın sonunda ise, san’ata ve şiire düşkün dîvân sahibi bir şâir olan sultan üçüncü Selîm Han devletin başındadır. Ne yazık ki her iki pâdişâh da isyânla tahttan indirilmiştir.
Sultan üçüncü Ahmed zamanında
Melik-üş-şuarâ ve Reis-i Şâirân ünvânları ile taltif edilen Osmanzâde Tâib (öl.
1724) ile Seyyid Vehbi (öl. 1736), Neylî, Kâmi (öl. 1724). sultan üçüncü
Ahmed’in nedimlerinden Ahmed Devri (öI. 1722), Nâbî ve Rûhî ekollerinin bir nevî
takipçisi olan Sami, İstanbullu Nazım, Selîm Efendi (1661-1725), Dâmâd İbrâhim
Paşa, İzzet Ali Paşa (öl. 1739) ve Şâir Nedim (öI. 1730) gibi san’atkârlar yer
almaktadır. Bunların hemen hepsi açık lisana yönelen ve mahallileşme cereyanına
açık şâirlerdir. İçlerinden Nedim, çağında sönük bir şâir olarak görünse bile,
yerli bir edebiyat cereyanının kudretli temsilcisidir. Lisanı temiz ve
ahenklidir. Sâde ve samîmi bir söyleyişe sahiptir. Bir bakıma şiirlerinde semt
semt İstanbul’u verir. Bu onun zarif bir İstanbul çocuğu olmasından ileri
gelmektedir. Halk edebiyatında on yedinci yüzyılın Karacaoğlan’ı ne ise on
sekizinci asrın Dîvân edebiyatında Nedim de o mesabededir. Hece vezni ile
söylediği türküsü onu bir açıdan Halk edebiyâtına yöneltmiştir. Asrın zîneti
olan diğer şâirler, Tokatlı Kânî (1712-1792), Râsih, Koca Râgıb Paşa
(1699-1765), Fıtnat Hanım (öI. 1780) ve Şeyh Gâlip’tir (1757-1799). Bunlar
arasında Koca Râgıp Paşa ile Şeyh Gâlib’in müstesna yeri vardır.
Râgıp Paşa, mânâ derinliği veren beytleri ile Türk tefekkür edebiyatında müstesna bir mevkîye sahiptir. 1756 târihinden îtibâren ölünceye kadar sadrâzamlık yapmış ve sarayın dâmâdı olmuştur. Dîvân’ı ve Münşeat’ından başka, Fethiyye-i Belgrad adlı siyâsî bir risalesi vardır.
Osmanlı-Türk edebiyatının bu asırdaki en kudretli temsilcisi Şeyh Gâlib’dir. O, aynı zamanda Türk dîvân edebiyatının da en son temsilcisi sayılmaktadır. Şiirlerinde mânâ, duygu, tarz bakımından Bakî, Nefî, Fuzûlî, Nedîm, Nâbi gibi geçmiş Osmanlı şâirlerinin etkisi vardır. O, şuarânın büyüklerini hakkıyla tanımış ve herbirinin verdiği hava ile şiirlerini ortaya koymuştur. Gâlib’in bir tarafı da halk edebiyatına yöneliktir. Bu, on yedinci asır tekke şâiri Âdem Dede’nin te’sirinden kaynaklanmaktadır. Târih manzumelerinin yanında Dîvân’ı ve Hüsn ü Aşk adlı bir Mesnevîsi vardır. Bu îtibârla o asrın mesnevî edebiyatı içinde yer alır.
Mesnevî edebiyatı bu asırda varlığını Süleymân Mehmed Nahîfî (öl. 1778), Sünbülzâde Vehbî (öI. 1809), Enderûnlu Fâzıl (öl. 1810) gibi şahsiyetlerle sürdürmüştür. Nahîfî daha çok Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerifini aynı vezinde tercüme etmiştir. Ayrıca Dîvân’ı, Kasîde-i Bürde Tahmisi ve Şerhi, Bânet Suâd Tahmisi ve Hilyet-ül-Envâr’ı sevilen ve çok okunan eserleridir. Sünbülzâde Vehbi, Reisi şâirân ünvânını alan bir dîvân şâiridir. Ancak Nâbî yolunda oğlu Lütfullah için yazdığı Lütfiyye’si ile mesnevî şâirleri içinde yer atır. Ayrıca Farsça-Türkçe lügat olan Tuhfe-i Vehbî’si ile Arapça’dan Türkçe’ye Nuhbe-i Vahli’sini yazmış ve bir bakıma lügatçilik sahasında yer işgâl etmiştir. Her iki lügat da manzumdur. Bu asrın bir başka mesnevî şâiri Enderûnlu Fâzıldır. Hûbânnâme, Zenân-nâme ve Çenginâme adlı eserleri vardır. Fâzıl, eserlerinde daha çok mahallîdir. Nedîm tarzını kendisine göre devam ettirmiştir. Sâhibzâde Feyzullah da asrın bir başka mesnevî şâiridir.
Yüzyılın târih yazarları ise, eserlerini mensur olarak vermişlerdir. Eserleri daha ziyâde kendi isimleri ile anılır. Râşid’in (öl. 1735) târihinden başka Sıhhatnâme ve Fütûhâtnâme’si vardır. Münşeat’ı iki ayrı mecmuada toplanmıştır. Kendi adı ile anılan Râşid Târihi ise, Nâimâ’nın bir devamı durumundadır. İlmi, efendiliği, hoşsohbeti ve zekîliği sayesinde sevilmiş olan Çelebizâde Âsım (1685-1760) hem şâir hem de hattattır. Dîvân’ı, Münşeat’ı ve Acâib-ül-Letâif adlı küçük bir tercümesi vardır. Çelebizâde Târihi ise, meslekî îcâbı ortaya konmuştur. Silâhdâr Fındıklılı Mehmed Ağa’nın (1658-1724) en mühim eserleri Zeyl-i Fezleke ile Silâhdâr Târihi’dir Defterdâr Mehmed Paşanın Zübdet-ül-Vakâ-i ve Vâsıf Efendi (öl. 1806) Mahâsin-ül-Âsâr ve Hakâ-yık-ut-Ahbâr adlı târihleri bu asrın önemli târih kitaplarıdır.
Tezkireler bu asırda da varlıklarını devam ettirirlerse de on yedinci asır tezkirelerinden pek farklı değildir. Safâî’nin Safâî Tezkiresi, İsmâil Behiç Efendi’nin Güldeste-i Rıyâz-i İrfân’ı ve Nühbet-ül-Âsâr bi Zeyl-i Zübdet-ül-Eşâr’ı, Sâlim’in Salim Tezkiresi, Râmiz’in Âdâb-ı Zürefe’si, Saffet Mustafa Efendi’nin Saffet Tezkiresi, Akif Bey’in Mir’ât-ı Şiir’i bu alanda yazılmış eserlerdir.
Bu asırda seyahat edebiyatı içinde sefaretnâmeler ortaya çıkmıştır. Bunların yazarları eserlerinin adından da anlaşılacağı üzere yabancı ülkelerde sefirlik vazifesinde bulunmuşlardır. Yirmi sekiz Çelebi Mehmed Efendi, Sefaret nâme-i Fransa adlı eseri ile bu sahada ön plânda gelir. Ahmed Resmî Efendi (1700-1738)’de Prusya Sefâretnâmesi’ni sâde, renkli ve gerçekçi bir şekilde yazmıştır.
On sekizinci asırda halk edebiyatı Tekke kolu Diyârbekirli Ahmed Mürşidî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretleri ile temsil edilir. Ahmed Efendi’nin eserinin adı Pendnâme olup, on bin beyte yakındır. İbrâhim Hakkı hazretleri ise, İlâhînâme olarak adlandırdığı Dîvân’ında şiirlerini. toplamıştır. Ayrıca Mârifetnâme’si büyük bir ilimler ansiklopedisidir. Her iki şâir de şiirlerinde, heceye yakın aruz kalıplarını kullanmışlardır.
Saz şâirleri bu devirde daha çok savaşları konu almışlardır. Bunlardan Âşık Remzi, Âşık Mustafa, Âşık Kâmil, Derviş Mûsâ, Aşık Mehmed, Âşık Nûrî önde gelen şâirlerdir. Devrin iç mes’elelerini dile getiren şâirlerin başında Hükmî mahlasını kullanan bir halk şâiri görülür. Yine bu yüzyılda Cezâyir Mağrîb ocaklarında vazifeli ordu şâirleri vardır. Benli Ali, Kara Hamza, Mağriboğlu ve Seferlioğlu bu ocağa mensup şâirlerdir. Bu devirde ayrıca azınlıklar, bilhassa ermeniler arasından aşug adı verilen halk şâirleri de yetişmiştir. Âşık Mecnûnî, Âşık Vartan ve Âşık Cüvân bunlardan bâzılarıdır.
Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asra
karışıklıklar içinde girmiştir. Devlet düzenli ordudan mahrumdur. Artık yeniçeri
ocağı asker olmaktan çıkmış, devletin başına gaileler açmaktadır. Avrupa’nın
durumu da gün geçtikçe Osmanlı aleyhine gelişmekte idi. Sultan İkinci Mahmûd Han
zarurî olan yeniliklere devletin kapısını açmıştı. Onun ilk işi yeniçeri ocağını
kaldırarak Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye adında yeni bir ordu kurması oldu.
Çeşitli mektepler açarak yeniliğe ayak uydurmaya çalışılan bu devirde, kıyafet
inkılâbı yapılmış ve Takvîm-i Vekâyî adında bir gazete çıkarılmıştı.
Bu yenileşme hareketlerinin arkasından Hâriciye nâzırı Mustafa Reşîd Paşa,
İstanbul’da 1839 Kasım’ında, Gülhâne hatt-ı hümâyûnunu okuyarak Tanzîmât’ı ilân
etti. Encümen-i Dâniş, daha sonra da Cemiyyet-i İlmiye-i Osmâniyye gibi Akademi
mesabesinde ilmî cemiyetler kuruldu. Mecmûa-i Fünûn neşre başladı.
Başta Mustafa Reşîd Paşa, Âlî Paşa
ve Keçecizâde Fuâd Paşa gibi batı kültürü ile yetişen diplomat ekibler ile bu
kültüre bağlı muallimler yetişti. Yeni ilimlerin kelime hazînesini Mütercim
Âsım’in çalışmaları karşıladı. O devrin büyük lügatcısı idi. Burhan-ı
Kâtı’ı üçüncü Selîm Han’a, Kâmûs’u da ikinci Mahmûd Han’a sunmuştur. Münşî
ve tarihçi idi.
Bu asırda gazetecilik, devrin bir
başka yönünü veriyordu. Böylelikle her şey halka intikâl ediyordu. İlk gazeteyi
Villiam 1840 senesinde çıkarmaya başlamıştı. 1860’da ise, Agâh Efendi, Tercümân-ı
Ahvâl’i çıkardı. Bunu Şinâsî ile Agâh Efendi’nin birlikte
çıkardıkları Tasvîr-i Efkâr adlı gazete tâkib etti.
Asrın dîvân şâirleri arasında başta
Adlî mahlası ile şiirler yazan sultan İkinci Mahmûd gelmektedir. On sekizinci
yüzyıl şâiri Nedîm’e benzer bir söyleyişle Enderûnlu Vâsıf (öl. 1824) dikkati
çekerse de başarısı azdır. Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829) kendi hayâtını ve
yolculuğunu eserine katar. Mihnet-i Keşan’ı hicve kaçan ve hâdiseleri gülünç
gösteren bir eserdir. Bahâr-ı Efkâr ve Hazân-ı
Âsâr adlı iki dîvânı vardır. Akif Paşa devrin şâirlerinden olup,
Dîvân edebiyatının kendi tekâmülü içinde yetişen bir şâirdir. Hece vezni ile
yazdığı mersiyesi onu halk şiirine çeker. Dîvân sahibi şeyhülislâm Ârif Hikmet
Bey de eski edebiyatın bir uzantısı olarak görülür. Eski şiir bu asırda
Encümen-i şuarâ şâirleri ile devam etmiştir.
Bu asrın kadın şâirleri Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan’dır. Nesirde Esad Efendi vardır. O vak’anüvis bir tarihçidir. Dîvân’ı, Târihi, Üns-i Zafer’i ve Şuarâ Tezkiresi vardır. Tezkiresinin adı Behçe-i Safâengiz’dir. Asrın diğer şuarâ tezkireleri Şefkat’in tezkiresi, Ârif Hikmet Bey’in yarım kalmış bir eseri, Dâvûd Fâtih Efendi’nin Hâtimet-ül-Eş’âr’ıdır.
Halk edebiyatı; târihi ve an’anevî ictimâiliğini bu asırda da devam ettirmiştir. Klâsik halk şiirini devam ettiren şâirler bulunmasına rağmen, aruzlu yazılmış gazeller, dîvânlar, müseddesler de söylemişlerdir. Hattâ şiirlerinde dîvân şiirinin dilini, mazmunlarını kullanan şâirler de mevcuttur. Mevzu itibariyle Kırım, Sivastopol ve Silistre gibi Ruslarla yapılan savaşlardan Nizip harbine kadar iç ve dış hâdiselerin hepsi halk şiirine aksetmiştir. Ayrıca taklitli karakter örneği koyan sosyal satir örneği, Karagöz gibi halk hikayecilerinin ortaya koydukları çeşitli tipler, roman bilhassa tiyatro dalında Avrupaî Türk edebiyatına te’sir etmiştir. Orta oyunu ise bilhassa bu asırda rağbet görmüş ve yayılmıştır. Ferhad ile Şerife Hanım hikâyesi gibi çeşitli halk hikâyelerinin doğduğu ve destanların söylendiği de bir gerçektir. Asrın tanınmış saz şâirleri ise, Bayburtlu Zihnî (1795-1859), Erzurumlu Emrah (öl. 1860), Aşık Dertli (1772-1845) ve isyâncı şâir Dadaloğlu’dur (öl. 1868).
Asrın ikinci yarısından îtibâren Osmanlı-Türk edebiyatı artık batı te’sirinde, romandan tiyatroya kadar çok fazla eser verecek ve cemiyet hayâtında gazete büyük yer tutacaktır.
Tanzîmât, Osmanlı edebiyatında Avrupaî bakımdan bir başlangıç noktası olarak görülür. Şinâsî, Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa, Tanzîmât devrini meydana getiren ilk şâir, gazeteci ve yazarlar olmalarına rağmen, bir taraftan da eski edebiyata dönerler. Gazel ve kasîde tarzını kullanmalarına rağmen, şiirlerinin muhtevası yenidir. Nâmık Kemâl eski şiir an’anesine göre bir dîvân ortaya koymuştur. Şinâsî daha çok gazeteci olarak görülür. Gazetede çıkan makalelerinden başka, Müntehabât-ı Eş’âr’ı, Şâir Evlenmesi, Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye gibi eserleri vardır. Ziya Paşa (1829-1880) bir tarafıyla dâima eskiye bağlıdır. Külliyât-ı Ziya Paşa adıyla şiirleri Süleymân Nazif tarafından toplanmıştır. Zafernâme, Paşa’nın hiciv üslûbu ile yazdığı ve Âlî Paşa’yı hedef aldığı bir diğer eseridir. Nâmık Kemâl’e gelince, bunların içinde en çok eser verenidir. Bakî te’sirinde yazdığı Vatan kasîdesi az çok kendi rûh hâlini verir. Nâmık Kemâl tiyatro sahasında Vatan Yahut Silistre, Gülnihal, Akif Bey, Kara Belâ; roman sahasında İntibah, Cezmi gibi eserlerin sahibidir. Nesir sahasında Rüya, Celâl Mukaddimesi, Me-Prison Muâhezenâmesi, Renan Müdâfaanâmesi, Mektuplar, Evrâk-i Perîşân ve Osmanlı Târihi diğer eserleridir.
Tanzîmât edebiyatının ikinci
devresini Ekrem-Hamîd-Sezâi mektebi teşkil eder. Recâizâde Mahmûd Ekrem
(1847-1914) daha çok üstâd Ekrem olarak anılır. Şiirlerinden başka hikâye, roman
ve tiyatroları vardır. Nağme-i Seher, Yâdigâr-ı Şebâb ve üç parçadan
ibaret olan Zemzeme şiir kitaplarını meydana getirir. Pejmürde’si daha çok mensûreleri ihtiva eder.
Romanın adı Araba Sevdası’dır. Abdülhak Hâmid’in (1857-1937)
ilk şiir kitabı Hep Yahut Hiç adını taşır. Belde, Sahra,
Makber, Ölü onun diğer şiir kitaplarıdır. Şiirlerinde yeni şekillere
yer vermiştir. Makber adlı eseri, Türk mersiye edebiyatının
şaheseridir. Osmanlı Devletinin yıkılışını ve Cumhûriyet’in ilk on dört senesini
gören bu şâirin; Mâcerâ-yi Aşk, Sabr u Sebat, Duhter-i Hindû, Nesteren,
Târık, Tezer, Eşber, Sardanapal Lîberte, İbn-i Mûsâ,
Abdüllah-üs-Sagîr ve Finten gibi tiyatro eserleri vardır.
Ancak tiyatrolarının sahneye ayarlanması oldukça güçtür. Târih ve millet şuuruna
yer vermesi eserlerinin başka bir yönüdür. Sâmipaşazâde Sezâî bu iki edibin
yanında daha sönük kalır. Sergüzeşt adlı romanı mühimdir.
Bu
devrede Ekrem-Muallim Naci çatışması ortaya çıkmıştır. Bu daha çok eski-yeni
çarpışması olarak adlandmlmışsa da, Naci şiirde Ekrem kadar yenidir. Her ikisini
de tâkib eden gençler vardır. Naci, Ekrem Bey’in Zemzeme’sine, Demdeme ile karşılık vermiştir. Ayrıca Istılâhât-ı
Edebiyye’yi yazmıştır. Naci’ye asrın en büyük pâdişâhı sultan İkinci
Abdülhamîd Han tarafından Târihnüvis-i Âl-i Osman ünvânı verilmiş, maaş
bağlanmış ve nişan tevcih edilmiştir. Naci’nin en mühim hususiyetlerden biri
şiirinde açık dil kullanmış olması ve şarklı kalmasıdır. Medrese
Hâtıraları’nı, Muhâberât ve Muhâverât’ını, Ömer’in
Çocukluğu’nu hep bu açık dille yazan Muallim Naci’nin, bâzı şiirleri,
Recâizâde Mahmûd Ekrem tarafından Tâlim-i Edebiyat adlı esere alınmıştır.
Yetişmesinde manevî bir terbiyenin bulunması, kuvvetli inancı; şarkla garbı
mukayeseye iktidarı, millî olmasını
ve edebiyatımızın kendi içinde yenileşmesini isteyen bir şahsiyet olmasını
te’min etmiştir. Şiirlerinde zenginlik ve millîlik göze çarpar. İlk şiirlerini
Tuna gazetesinde neşretmiştir. İlk şiir kitabı
ise, Ateşpâre’dir. Şerare, Fürûzân,
Sünbüle diğer şiir kitaplarıdır. Hamiyet
veya Mûsâ bin Ebü’l-Gazan ve Zatûn
Nitakayn adlı eserinin mevzuu İslâm târihinden alınmıştır. Ertuğrul Bey
Gâzi manzum eseri ise, Kayı Türklüğü’nün Anadolu’ya gelip
yerleşmesini işler. Bu onun millî târihe olan hürmetinin aksidir. Osmanlı şâirleri,
Esâmii Islâhât-ı Ebediyye diğer eserleridir.
Recâizâde’yi
tâkib eden gençler, Tanzîmât edebiyatının ikinci nesli Servet-i Fünûn edebiyatı
arasında bir köprü vazifesi görürler. Ara
nesil olarak adlandırılan bu grup, daha çok edebî faaliyetlerini
dergilerde gösterirler.
1861-1862
senelerinde devrin dîvân şiiri ile uğraşan şâirleri Encümen-i şuarâyı
kurmuşlardır. Encümenin her hafta Salı günü Hersekli Ârif Hikmet Bey’in evinde
toplantıları olurdu. Buraya devam eden şâirler, Osman Şems Efendi, Manastırlı
Hoca Nailî, Manastırlı Faik, Ekrem Bey’in kardeşi Recâizâde Celâl, Ziya Bey,
Nâmık Kemâl, Kâzım Paşa, Hâlet Efendi, Hakkı Efendi, Hersekli Ârif Hikmet ve
Faik Memdûh’tan ibaretti.
Edebiyât-ı
Cedide olarak adlandırılan Servet-i Fünûn edebiyatı şiirde Mehmed Tevfik Fikret
ile Cenâb Şahâbeddîn, nesirde ise Hâlid Ziya ile temsil edilmiştir. Bu zümre
içinde Süleymân Nazif (1869-1927), Faik Ali (1876-1950), Ali Ekrem (1867-1937),
Süleymân Nesîb (1866-1917), Hüseyin Suâd Yalçın (1867-1942), Hüseyin Siret
(1872-1959), Ahmed Reşîd Bey (1870-1956), Celâl Sâhir (1838-1935), şiir
sahasında eser veren şâirlerdendir. Hâlid Ziya (1865-1945), Mehmed Rauf
(1874-1931), Hüseyin Câhid (1857-1957) roman ve hikâye alanında bu zümrenin
önde gelen şahsiyetlerindendir. Ayrıca Cenab Şehâbeddîn, nesri ile de dikkati
çeken bir şahsiyettir.
Tanzîmât
devrinin eskserî paşaları da Avrupa edebiyatının içinde yer almışlardır. Yalnız
Cevdet ve Münif Paşalar bu devrin ilim ve irfanına çok şeyler ilâve etmişlerdir.
Cevdet Paşa, büyük bir gayret, ilmî mesaî sayesinde dev eserler ortaya
koymuştur. Münif Paşa Mecmûa-i Fünûn’u çıkarmış ve tedrisât üzerine
eğilmiştir. Süleymân Nazîf gibi Servet-i Fünûn içinde yer alan ve Rızâ Tevfik
gibi şâirler, daha sonra şiirlerinde, geçmiş günlerin hasreti ile sultan İkinci
Abdülhamîd Han’dan af dileyen şiirler yazmışlardır.
Avrupaî
Türk edebiyatının kadın şâirleri de vardır. Nigâr Hanım (1862-1918), Fatma Aliye
Hanım (1864-1924), Abdülhak Nihrünnisâ Hanım (1865-1943) bunların başında
gelirler. Emine Saniye Hanım ise, devrin kadın muharrirlerindendir.
Bu asırda
halk için eser yazan muharrirlerin başında Ahmed Midhat Efendi (1844-1913)
gelmektedir Ebüzziyâ Tevfik (1843-1913) ise, Türk matbaacılığının unutulmaz
simasıdır. Matbaacılıkta, devrin pâdişâhı ikinci sultan Abdülhamîd Han geniş
imkânlar tanımış, ikinci Murâd Han’la başlayan kültür faaliyetleri onunla
dünyâya yayılmış, Osmanlı-Türk edebiyatı, ilim ve kültürüne âid eserlerin pek
çoğu bu büyük kültür Pâdişâhının hizmeti ile basılmıştır.
İlk roman ve hikayecilerin arasında
Nâbizâde Nâzım’ın da büyük yeri vardır. Mizancı Murâd, hem târih hem roman
yazarı olarak görülür. Ahmed Vefik Paşa (1823-1871) tiyatroda, bilhassa
adaptasyon sahasında hizmetleri görülenler arasında yer alır. Ayrıca devrin
milliyetçilik hareketleri içinde de bulunur. Süleymân Paşa (1838-1892) Ali Süâvî
(1839-1878), büyük lügât ve ansiklopedi yazarı Şemseddîn Sami (1850-1904) bu
akım içinde yer alırlar. Ancak Osmanlı Müelliflerinin yazarı Bursalı Tâhir Bey
(1861-1926), Necib Âsım (1861-1935), Veled İzbudak (1869-1950), Ahmed Hikmet
Müftüoğlu (1870-1927), Mehmed Emip Yurdakul (1869-1944) bu cereyanın belli
başlı san’atkârları durumundadırlar.
Servet-i Fünûn’dan sonra ise,
popüler edebiyatı, Hüseyin Rahmi (1864-1944) ve Ahmed Râsim (1864-1932) devam
ettirirler.
Yirminci
asır Osmanlı-Türk edebiyatının belli başlı edipleri Cumhuriyet devrinde de
yaşarlar. Bu asrın şiirle uğraşan tek pâdişâhı sultan beşinci Mehmed Reşâd’dır.
Asra girerken Fecr-i Atî Edebî zümresi ile karşılaşılır. Bu zümre içinde
Şehâbeddîn Süleymân (1855-1967), Tahsin Nâhid (1887-1918), Müfid Râtık
(1887-1917), Emin Bülend (1886-1942), İzzet Melih, Fâzıl Ahmed Aykaç (1887-1967)
ve M. Behced Yazar yer almışlardır. Bu asrın millî edebiyat cereyanı içinde Ömer
Seyfeddîn (1884-1920), Ali Cânîp Yöntem (1887-1976), Ziya Gökâlp (1876-1924),
Fuâd Köprülü (1890-1966), Hamdullah Suphi (1886-1966) yer alırlar. San’atta ve
şekilde milliyetçiliği ise Enis Behic (1891-1949), Hâlid Fahri (1891-1971),
Orhan Seyfi (1890-1972), Yûsuf Ziya (1895-1947) âşık tarzı te’sirlerle şiirler
yazar.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) XIII XVI. Asır Dil Yadigârlarının Türkçe
yazılış sebepleri (Kemâl Yavuz) Türk Dünyâsı Araştırmaları Dergisi-1983 Sayı:
27
2) Sultan
II. Murâd Devri Mesnevîleri (Amil Çelebioğlu) Erzurum-1976
3) Kenz-ül-Küberâ
ve Mehekk-ül-Ulemâ (Kemâl Yavuz)
Erzurum-1982
4) Türkçeyi
Devlet Dili Yapanlar (Kemâl Yavuz) Türkiye Gazetesi, 3 Haziran 1983
5) Osmanlı
Târih Yazarları ve Eserleri (Franz Babinger)
6) Rehber
Ansiklopedisi; cild-17, sh. 57
7) Resimli
Türk Edebiyat Târihi
8) Modern
Türk Edebiyatının Ana Çizgileri (Kenan Akyüz)
9) XIX.
Asır Türk Edebiyat Târihi
10)
Ziya Paşa (K. Bilgegil)
Yorumlar
Yorum Gönder