NEVŞEHİRLİ DÂMÂD İBRÂHİM PAŞA
(ö. 1143/1730)Osmanlı sadrazamı.Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa’nın vakıf mührü
Sultan
üçüncü Ahmed Han ve Lâle devrinin meşhur sadrâzamı. Enderûn-ı hümâyûndan yâni
Osmanlı saray üniversitesinden yetişen sadrâzamların on üçüncüsü ve bütün
sadrâzamların yüz otuzuncusudur. İzdin (Zeytin) voyvodası Ali Ağa’nın oğlu
olarak Nevşehir’de doğdu. İş bulmak için İstanbul’a geldiğinde, eski saray
masraf kâtibi Mustafa Efendi’nin tavsiyesi ile 1689’da önce sarayın helvacı,
daha sonra eski saray baltacı ocağına kaydoldu.
İbrâhim
Efendi, hizmetleri ile yükselip Dârüsseâde ağası yazıcı halîfesi olarak
pâdişâhın bulunduğu Edirne’ye gitti. Şehzâde Ahmed’in pâdişâh olmasından sonra
1703’de Dârüsseâde ağası yazıcılığına tâyin edildi. Bu vazîfede iken pâdişâhın
îtimâd ve teveccühünü kazandı. Ancak o sırada sadrâzam olan Çorlulu Ali Efendi,
bir sebeple onu Edirne’ye gönderdi. 1715’de Mora seferine çıkan sadrâzam Şehîd
Ali Paşa, İbrâhim Efendi’yi mevkufatçı olarak beraberinde götürdü. Buranın
alınmasından sonra da tahrîr (kâtiplik) işi ile vazifelendirildi.
1716
senesinde Avusturyalılar ile yapılan Varadin muhârebesinde bulunan İbrâhim
Efendi, Osmanlı ordusunun mağlûb olması üzerine durumu pâdişâha arzetmek üzere
bir arîza ile Edirne’ye geldi. Sultan üçüncü Ahmed çok güvendiği İbrâhim
Efendi’yi geri göndermeyerek, mîrahorlukla yanında bıraktı. Kısa bir süre sonra
da 3 Ekim 1716’da vezirlik rütbesi ile sadâret kaymakamlığına tâyin edildi.
İbrâhim
Paşa, 1717’de Şehîd Ali Paşa’nın ölümüyle dul kalmış olan üçüncü Ahmed Han’ın
kızı Fâtımâ Sultan ile evlenerek, dâmâd oldu. İbrâhim Paşa, Avusturya ile sulh
tarafdârı olduğu
için, bu
kanâatini pâdişâha bildirdi. Nişancı Mehmed Paşa’dan sonra sadâret makamına
getirildi. Avusturyalılarla Pasarofça muahedesini imzaladı. Aynı sene
Venediklilerle de sulh yapıldı.
Nevşehirli
İbrâhim Paşa, tabiatı itibariyle harpten, mücâdeleden nefret eden, memleketin
sulh ve sükûn içinde ilerlemesini istiyen bir kişi idi. Sadrâzam olduktan sonra
da Pâdişâh’ın teveccühünü kazanmaya devam etti ve bütün devlet işlerini elinde
topladı. Sadâretinin ilk beş senesi tam bir sulh içinde geçti. Çırağan, Sâdâbâd
ve diğer mesire yerlerinde lâle yetiştirilmesi, helva sohbetleri düzenlenmesi bu
dönemde başladı. Bu yüzden İbrâhim Paşa’nın 1718’de sadrâzam olmasından 1730
senesinde ölümüne kadar olan zamana daha sonra Lâle devri denilmiştir (Bkz. Lâle
Devri).
1722
senesinde İran Safevî hânedânı son zamanlarını yaşıyordu. Afgan Üveysî hânedânı
İsfehan dâhil İran’ın büyük kısmına hâkim olmuştu. Aynı sene Dağıstan, İran
tâbiyetinden çıkarak, resmen Osmanlı tâbiyetine geçmişti. Böylece Osmanlı
hâkimiyeti bir defa daha Hazar kıyılarına ve Kuma ırmağına dayandı. Sulh
tarafdârı olan sadrâzam İbrâhim Paşa, Osmanlı Ordusunu İran topraklarına sokup
fütûhat yapmak istemiyordu. Fakat, Rus çarı büyük Petro’nun İran’a müdâhalesi,
Osmanlı Devleti’nin doğu siyâsetinin temelden değişmesine ve İran’la aralıklı
olarak devam eden uzun bir savaşın çıkmasına sebeb oldu.
Erzurum
beylerbeyi vezir silâhdâr İbrâhim Paşa, Kafkas serdârı oldu ve 1723 yazı başında
Gürcistan’a girdi. Diğer taraftan Van beylerbeyi vezir Köprülüzâde Abdullah Paşa
Güney Âzerbaycana’a girerken, güneyde Bağdâd beylerbeyi vezir Hasan Paşa da;
Luristân, Ardelân, Kirmanşâh ve Hemedan eyâletlerini aldı. Kısa bir süre sonra
İran’ın büyük kısmını ele geçiren Osmanlı kuvvetleri, 3 Ağustos 1727’de Tebriz’e
girdi. Böylece Güney Azerbaycan’ın büyük kısmı ile Kuzey Azerbaycan’ın Gence
kesimi, Ermenistan, Nahcivan ve Hemedân’ı ele geçiren Osmanlı Devleti, sultan
üçüncü Murâd devrindeki sınırlarına yeniden ulaştı. 4 Ekim 1727 Hemedân
muahedesi ile Eşref Şâh tarafından Osmanlı Devleti’nin fütûhatı kabul edildi ise
de İran’ın bir kısmında hâlâ Safevî hânedânı hüküm sürdüğü için Eşref Şâh tek
başına muahede imzalamaya selâhiyetli değildi. Bu yüzden Osmanlı fütûhatı sağlam
temele dayanmıyordu. Nitekim safevîleri desteklemek bahanesiyle ortaya çıkan
Nâdir Han Avşar, Eşref Şâh’ı yenip İran’ın büyük kısmını ele geçirdi ve 2 Temmuz
1730’da Osmanlıların elinde bulunan Nihâvend’i
alıp Hemedan üzerine yürüdü. Hemedan beylerbeyi Abdurrahmân Paşa, Nâdir Han’a
karşı koymaksızın geri çekildi.
Bu durum
İstanbul’da siyâsî krizin başlamasına sebeb oldu. Sadrâzam İbrâhim Paşa’nın
muhalif ve düşmanları baş kaldırmak için fırsat bekliyorlardı. İhtilâl
hazırlayıcıları, sadrâzamın İran fütûhatını sattığından ve sefere çıkmak
istemediğinden bahsediyorlardı. 3 Ağustos 1730 günü pâdişâh tuğları Üsküdar’a
dikildi. Hareket biraz gecikince aynı senenin Eylül ayında Patrona Halîl
ismindeki devşirme, etrafına topladığı bir grup ile isyân etti. İsyancılar
sadrâzam İbrâhim Paşa ve bâzı devlet adamlarının başını istiyorlardı.
1 Ekim 1730
günü isyânın bastırılması için İbrâhim Paşa bâzı devlet adamları ile beraber
öldürüldü. İsyancılar saray içlerine girerek her türlü zorbalığa baş vurdular.
İbrâhim Paşa ve diğer devlet adamlarının naaşları istekleri üzerine âsîlere
teslim edildi. Bunlar da, İstanbul sokaklarında dolaştırarak, her türlü hakareti
yaptılar (Bkz. Patrona Halîl isyânı).
İbrâhim
Paşa, devlet işlerine vâkıf, düşünceli, mutedil, kadirşinas, kabiliyetli,
insanların kadrini bilen bir devlet adamı idi. Kendisine fenalık yapanlara dahi
iyilikte bulunurdu. İbrâhim Paşa’nın hayır eserleri oldukça fazladır. Bunların
başında hanımı Fâtımâ Sultan’la beraber İstanbul’da Şehzâde Câmii yakınında
yaptırdıkları Dârülhadîs, talebeye mahsûs odalar, sebil ve kütüphâne gelir.
İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşme, sebil ve mesire yerleri yaptırmıştır.
Ayrıca doğum yeri olan ve o târihde Niğde’ye bağlı bulunan Muşkara köyüne başka
yerlerden ahâlî getirtip, iskan ile burayı kaza yaptı ve kasabayı sur ile
genişletti. Muşkara adını kaldırıp Nevşehir diye adlandırdığı bu yerde iki câmi,
bir medrese ve medrese talebesiyle fakir halk için imâret yaptırdı.
Dâmâd
İbrâhim Paşa, iyi bir tahsil görmüş, mütâalayı sever, ilmî sohbetlere düşkün bir
zât olup, muhtelif ilimlerde, şiir ve edebiyâtda şöhreti olan şahsiyetleri
etrafına toplamıştı. Meclisine devam eden ilim ve fikir adamlarıyla sohbet edip
herhangi bir mevzuda onlara münazara ettirir ve icâbında kendisi de bu
münazaralara iştirak ederek, kanâatini söylerdi. Teşkil ettiği ilmî bir encümen
ile umûmî târihe ve İslâm târihine ait bir hayli kıymetli eserleri Türkçe’ye
çevirtmiştir.
İstanbul’da
kitap satan esnafta bulunan nadide kitapların, ucuz fiyatla satın alınarak
Avrupa’ya gönderildiğini öğrenen İbrâhim Paşa, bu eserlerin yurt dışına çıkışını
yasaklayıp, kütüphâneler te’sis etti. Ayrıca İstanbul’da ilk matbaa, çini
fabrikası ve çuha fabrikasının yanında, Hatayi ismi verilen kumaş fabrikasının
te’sisi İbrâhim Paşa’nın gayret ve çalışmalarıyla olmuştur. İbrâhim Paşa,
Avrupa’yı tanımanın Osmanlı dış politikası için önemli olduğuna inanan
sadrâzamlardan idi. Bunun için İstanbul’daki yabancı devlet elçileri ile düzenli
bir ilişki kurdu. İik defa yurt dışına Osmanlı elçileri göndermeye başladı.
İbrâhim
Paşa, askerî alanda ve devlet idaresinde bâzı yenilikler yaptı. Devrinde
disiplin ve verimliliği sağlamak ve hazîneye olan yükleri hafifletmek için
yeniçeri, bürokrat ve me’murların sayısı azaltıldı. Şehirlerde ve kırsal kesimde
gelir kaynaklarının kadastro sayımları yapıldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1)
Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-4. bölüm-1, sh. 147
2)
Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye; sh. 318
3) Rehber
Ansiklopedisi; cild-3, sh. 49
4)
Râşid Târihi; cild-3, sh. 261
5)
Hadîkat-ül-Vüzerâ; sh. 29
6)
Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna) cild-6, sh. 290
Sultan
üçüncü Ahmed Han ve Lâle devrinin meşhur sadrâzamı. Enderûn-ı hümâyûndan yâni
Osmanlı saray üniversitesinden yetişen sadrâzamların on üçüncüsü ve bütün
sadrâzamların yüz otuzuncusudur. İzdin (Zeytin) voyvodası Ali Ağa’nın oğlu
olarak Nevşehir’de doğdu. İş bulmak için İstanbul’a geldiğinde, eski saray
masraf kâtibi Mustafa Efendi’nin tavsiyesi ile 1689’da önce sarayın helvacı,
daha sonra eski saray baltacı ocağına kaydoldu.
İbrâhim
Efendi, hizmetleri ile yükselip Dârüsseâde ağası yazıcı halîfesi olarak
pâdişâhın bulunduğu Edirne’ye gitti. Şehzâde Ahmed’in pâdişâh olmasından sonra
1703’de Dârüsseâde ağası yazıcılığına tâyin edildi. Bu vazîfede iken pâdişâhın
îtimâd ve teveccühünü kazandı. Ancak o sırada sadrâzam olan Çorlulu Ali Efendi,
bir sebeple onu Edirne’ye gönderdi. 1715’de Mora seferine çıkan sadrâzam Şehîd
Ali Paşa, İbrâhim Efendi’yi mevkufatçı olarak beraberinde götürdü. Buranın
alınmasından sonra da tahrîr (kâtiplik) işi ile vazifelendirildi.
1716
senesinde Avusturyalılar ile yapılan Varadin muhârebesinde bulunan İbrâhim
Efendi, Osmanlı ordusunun mağlûb olması üzerine durumu pâdişâha arzetmek üzere
bir arîza ile Edirne’ye geldi. Sultan üçüncü Ahmed çok güvendiği İbrâhim
Efendi’yi geri göndermeyerek, mîrahorlukla yanında bıraktı. Kısa bir süre sonra
da 3 Ekim 1716’da vezirlik rütbesi ile sadâret kaymakamlığına tâyin edildi.
İbrâhim
Paşa, 1717’de Şehîd Ali Paşa’nın ölümüyle dul kalmış olan üçüncü Ahmed Han’ın
kızı Fâtımâ Sultan ile evlenerek, dâmâd oldu. İbrâhim Paşa, Avusturya ile sulh
tarafdârı olduğu
için, bu
kanâatini pâdişâha bildirdi. Nişancı Mehmed Paşa’dan sonra sadâret makamına
getirildi. Avusturyalılarla Pasarofça muahedesini imzaladı. Aynı sene
Venediklilerle de sulh yapıldı.
Nevşehirli
İbrâhim Paşa, tabiatı itibariyle harpten, mücâdeleden nefret eden, memleketin
sulh ve sükûn içinde ilerlemesini istiyen bir kişi idi. Sadrâzam olduktan sonra
da Pâdişâh’ın teveccühünü kazanmaya devam etti ve bütün devlet işlerini elinde
topladı. Sadâretinin ilk beş senesi tam bir sulh içinde geçti. Çırağan, Sâdâbâd
ve diğer mesire yerlerinde lâle yetiştirilmesi, helva sohbetleri düzenlenmesi bu
dönemde başladı. Bu yüzden İbrâhim Paşa’nın 1718’de sadrâzam olmasından 1730
senesinde ölümüne kadar olan zamana daha sonra Lâle devri denilmiştir (Bkz. Lâle
Devri).
1722
senesinde İran Safevî hânedânı son zamanlarını yaşıyordu. Afgan Üveysî hânedânı
İsfehan dâhil İran’ın büyük kısmına hâkim olmuştu. Aynı sene Dağıstan, İran
tâbiyetinden çıkarak, resmen Osmanlı tâbiyetine geçmişti. Böylece Osmanlı
hâkimiyeti bir defa daha Hazar kıyılarına ve Kuma ırmağına dayandı. Sulh
tarafdârı olan sadrâzam İbrâhim Paşa, Osmanlı Ordusunu İran topraklarına sokup
fütûhat yapmak istemiyordu. Fakat, Rus çarı büyük Petro’nun İran’a müdâhalesi,
Osmanlı Devleti’nin doğu siyâsetinin temelden değişmesine ve İran’la aralıklı
olarak devam eden uzun bir savaşın çıkmasına sebeb oldu.
Erzurum
beylerbeyi vezir silâhdâr İbrâhim Paşa, Kafkas serdârı oldu ve 1723 yazı başında
Gürcistan’a girdi. Diğer taraftan Van beylerbeyi vezir Köprülüzâde Abdullah Paşa
Güney Âzerbaycana’a girerken, güneyde Bağdâd beylerbeyi vezir Hasan Paşa da;
Luristân, Ardelân, Kirmanşâh ve Hemedan eyâletlerini aldı. Kısa bir süre sonra
İran’ın büyük kısmını ele geçiren Osmanlı kuvvetleri, 3 Ağustos 1727’de Tebriz’e
girdi. Böylece Güney Azerbaycan’ın büyük kısmı ile Kuzey Azerbaycan’ın Gence
kesimi, Ermenistan, Nahcivan ve Hemedân’ı ele geçiren Osmanlı Devleti, sultan
üçüncü Murâd devrindeki sınırlarına yeniden ulaştı. 4 Ekim 1727 Hemedân
muahedesi ile Eşref Şâh tarafından Osmanlı Devleti’nin fütûhatı kabul edildi ise
de İran’ın bir kısmında hâlâ Safevî hânedânı hüküm sürdüğü için Eşref Şâh tek
başına muahede imzalamaya selâhiyetli değildi. Bu yüzden Osmanlı fütûhatı sağlam
temele dayanmıyordu. Nitekim safevîleri desteklemek bahanesiyle ortaya çıkan
Nâdir Han Avşar, Eşref Şâh’ı yenip İran’ın büyük kısmını ele geçirdi ve 2 Temmuz
1730’da Osmanlıların elinde bulunan Nihâvend’i
alıp Hemedan üzerine yürüdü. Hemedan beylerbeyi Abdurrahmân Paşa, Nâdir Han’a
karşı koymaksızın geri çekildi.
Bu durum
İstanbul’da siyâsî krizin başlamasına sebeb oldu. Sadrâzam İbrâhim Paşa’nın
muhalif ve düşmanları baş kaldırmak için fırsat bekliyorlardı. İhtilâl
hazırlayıcıları, sadrâzamın İran fütûhatını sattığından ve sefere çıkmak
istemediğinden bahsediyorlardı. 3 Ağustos 1730 günü pâdişâh tuğları Üsküdar’a
dikildi. Hareket biraz gecikince aynı senenin Eylül ayında Patrona Halîl
ismindeki devşirme, etrafına topladığı bir grup ile isyân etti. İsyancılar
sadrâzam İbrâhim Paşa ve bâzı devlet adamlarının başını istiyorlardı.
1 Ekim 1730
günü isyânın bastırılması için İbrâhim Paşa bâzı devlet adamları ile beraber
öldürüldü. İsyancılar saray içlerine girerek her türlü zorbalığa baş vurdular.
İbrâhim Paşa ve diğer devlet adamlarının naaşları istekleri üzerine âsîlere
teslim edildi. Bunlar da, İstanbul sokaklarında dolaştırarak, her türlü hakareti
yaptılar (Bkz. Patrona Halîl isyânı).
İbrâhim
Paşa, devlet işlerine vâkıf, düşünceli, mutedil, kadirşinas, kabiliyetli,
insanların kadrini bilen bir devlet adamı idi. Kendisine fenalık yapanlara dahi
iyilikte bulunurdu. İbrâhim Paşa’nın hayır eserleri oldukça fazladır. Bunların
başında hanımı Fâtımâ Sultan’la beraber İstanbul’da Şehzâde Câmii yakınında
yaptırdıkları Dârülhadîs, talebeye mahsûs odalar, sebil ve kütüphâne gelir.
İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşme, sebil ve mesire yerleri yaptırmıştır.
Ayrıca doğum yeri olan ve o târihde Niğde’ye bağlı bulunan Muşkara köyüne başka
yerlerden ahâlî getirtip, iskan ile burayı kaza yaptı ve kasabayı sur ile
genişletti. Muşkara adını kaldırıp Nevşehir diye adlandırdığı bu yerde iki câmi,
bir medrese ve medrese talebesiyle fakir halk için imâret yaptırdı.
Dâmâd
İbrâhim Paşa, iyi bir tahsil görmüş, mütâalayı sever, ilmî sohbetlere düşkün bir
zât olup, muhtelif ilimlerde, şiir ve edebiyâtda şöhreti olan şahsiyetleri
etrafına toplamıştı. Meclisine devam eden ilim ve fikir adamlarıyla sohbet edip
herhangi bir mevzuda onlara münazara ettirir ve icâbında kendisi de bu
münazaralara iştirak ederek, kanâatini söylerdi. Teşkil ettiği ilmî bir encümen
ile umûmî târihe ve İslâm târihine ait bir hayli kıymetli eserleri Türkçe’ye
çevirtmiştir.
İstanbul’da
kitap satan esnafta bulunan nadide kitapların, ucuz fiyatla satın alınarak
Avrupa’ya gönderildiğini öğrenen İbrâhim Paşa, bu eserlerin yurt dışına çıkışını
yasaklayıp, kütüphâneler te’sis etti. Ayrıca İstanbul’da ilk matbaa, çini
fabrikası ve çuha fabrikasının yanında, Hatayi ismi verilen kumaş fabrikasının
te’sisi İbrâhim Paşa’nın gayret ve çalışmalarıyla olmuştur. İbrâhim Paşa,
Avrupa’yı tanımanın Osmanlı dış politikası için önemli olduğuna inanan
sadrâzamlardan idi. Bunun için İstanbul’daki yabancı devlet elçileri ile düzenli
bir ilişki kurdu. İik defa yurt dışına Osmanlı elçileri göndermeye başladı.
İbrâhim
Paşa, askerî alanda ve devlet idaresinde bâzı yenilikler yaptı. Devrinde
disiplin ve verimliliği sağlamak ve hazîneye olan yükleri hafifletmek için
yeniçeri, bürokrat ve me’murların sayısı azaltıldı. Şehirlerde ve kırsal kesimde
gelir kaynaklarının kadastro sayımları yapıldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1)
Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-4. bölüm-1, sh. 147
2)
Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye; sh. 318
3) Rehber
Ansiklopedisi; cild-3, sh. 49
4)
Râşid Târihi; cild-3, sh. 261
5)
Hadîkat-ül-Vüzerâ; sh. 29
6)
Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna) cild-6, sh. 290

Yorumlar
Yorum Gönder