NÂMIK KEMÂL
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
NÂMIK KEMÂL
(1840-1888)
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve idareci.
Tanzîmât devrinin meşhur gazeteci,
siyasetçi, şâir ve yazarı. 21 Aralık 1840’da Tekirdağ’da doğdu. Mehmed Kemâl adı
verildi. Daha sonraları Nâmık mahlasını aldı. 1889’da mutasarrıflık yaptığı
Sakız adasında öldü. Bolayır’a gömüldü. Sultan İkinci Abdulhamîd Han’ın emriyle
kabri üzerine türbe yaptırıldı.
Nâmık
Kemâl’in baba tarafından bilinen en büyük atası Konyalı Bekir Ağa’dır. Bunun
oğlu sadrâzam Topal Osman Paşa, onun oğlu Kapdân-ı derya Ahmed Râtib Paşa, onun
oğlu Şemseddîn Bey, üçüncü Mustafa Han’ın mâbeyncilerindendir. Şemseddîn Bey’in
oğlu Yenişehirli Mustafa Âsım Bey, Nâmık Kemâl’in babasıdır. Annesi Fatma Zehra
Hanım, Arnavud Abdüllatîf Paşa’nın kızıdır. Küçük yaşta annesini kaybetti.
Çocukluk ve ilk gençlik çağı, dedesi Abdüllatîf Paşa’nın yanında geçti.
Abdüllatîf Paşa, kaymakam ve vâli olarak devamlı dolaştığı için, Nâmık Kemâl,
düzenli bir tahsil görmedi. Önce husûsî dersler aldı. Sonra kendi kendini
yetiştirmeye çalıştı. Dedesiyle 12 yaşında önce Kars’a, bir yıl sonra ise
Sofya’ya gitti. Dedesini taltif için kendisine hâcelik rüûsu verildi. 18 yaşına
kadar Sofya’da kaldı. İlk şiirlerini burada yazdı. Tasavvufla ilgilendi. On altı
yaşında Râgıb Efendi’nin kızı Nesîme Hanım’la evlendi. 1857’de İstanbul’a geldi.
Hâriciye nezâreti tercüme kaleminde çalışmaya başladı. Burada Fransızcasını
ilerlettiği gibi eski edebiyat geleneğini devam ettiren şâirlerle tanıştı. Aynı
kalemde çalışan Leskofçalı Gâlib Bey’le yakın dostluk kurdu. Onun te’siri
altında kaldı. Bu te’sir dîvân tarzı şiirlerinde, hayâtının sonuna kadar sürdü.
1861’de kurulan Encümen-i şuarâda yer aldı. Burada Şinâsî ile tanıştı. 1862’de
Tasvîr-i
Efkâr’da yazılar yazmaya başladı. Şinâsî Paris’e gidince, Tasvîr-i
Efkâr-ı Nâmık Kemâl’e bıraktı. Böylece gazetecilikle beraber siyâsete
de atıldı. Önceleri yayınları ile hükümetten takdîr aldı. Fakat zamanla iç ve
dış olaylar hakkındaki sert tutumu ve yerinde olmayan tenkidleri, bir de Jön
Türkler ve Genç Osmanlılar diye bilinen gizli ihtilâl cemiyetine üye olması, Âlî
Paşa hükümetini harekete geçirdi. Gazetesi kapatılan şâir, Erzurum vâli
muavinliğine tâyin edildiyse de, gitmeyerek; Mısırlı prens Mustafa Fâzıl
Paşa’nın daveti ve destek vâdi üzerine; Ziya Paşa, Ali Süâvî ve diğerleriyle
beraber Paris’e kaçtı. Böylece ne derecede bir vatan şâiri olduğunu gösterdi.
Bunlar önce Paris’de Muhbir, sonra Londra’da Hürriyet gazetelerini çıkararak, yurtdışından
hükümete muhalefete devam ettiler. 1870’de İstanbul’a dönünce, iki sene yazı
yazmadı. Sadrâzam Âlî Paşa’nın ölümünden sonra arkadaşlarıyla İbret
gazetesini çıkardı. Az sonra kapatılınca, mutasarrıf olarak Gelibolu’ya
gönderildi. Fakat kısa zamanda bu vazîfeden azledildi. Tekrar İstanbul’a dönerek
İbret’in başına geçti. Gazete tekrar kapatılınca
tiyatro ile ilgilenmeye başladı. Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda 1
Nisan 1873 gecesi oynanan Vatan Yahut Silistre piyesinde çıkan siyâsî
olaylar neticesi İbret gazetesi bir daha açılmamak üzere kapatıldı
ve Nâmık Kemâl Magosa’da ikâmete mecbur edildi. Abdülazîz Han’ın tahttan
indirilmesi üzerine, siyâsî mahkûmlar için çıkarılan aftan istifâde ederek 38 ay
kaldığı Magosa’dan İstanbul’a döndü. Magosa hayâtı, yazar için rahat geçti.
Burada serbestçe dolaşabiliyor, dışarısıyla mektuplaşabiliyor, bâzı
ziyaretçileri ağırlayabiliyordu. Roman, tiyatro ve tenkîde dâir bir çok
eserlerini burada yazdı. Edebî çalışmalara ayıracak en çok zamanı burada
bulabildi. Beşinci Murâd tahta geçmesi ile 1876’da sürgün dönüşünde, İstanbul’da
bir kahraman gibi karşılandı. İkinci Abdülhamîd Han tahta çıkınca, Nâmık Kemâl’i
önce Şûrâ-yı devlet üyesi yapdı, sonra Kânûn-i esâsîyi hazırlayacak komisyona
tâyin etti. Nâmık Kemâl, bir sözünden dolayı suçlu bulunarak, önce altı ay
hapis, sonra beş bin kuruş maaşla Midilli adasında ikâmete mecbur edildi. İki
buçuk yıl sonra aynı adaya mutasarrıf yapıldı. Buradan Rodos mutasarrıflığına
(1884-1887), daha sonra da Sakız mutasarrıflığına tâyin edildi. Adalarla ilgili
lâyihalar sundu. Bu bölgede müslümanların haklarını müdâfaa etti. Bir Pazar günü
orada öldü. Vasiyeti gereği, mezarı Bolayır’a nakledildi.
Osmanlı
Devleti’nin son devresinde yaşayan Nâmık Kemâl, Tanzîmât prensiplerini Osmanlı
Devleti için kurtuluş reçetesi olarak gören Batı kültürü hayranı Şinâsî, Ziyâ
Paşa gibi yazarlarla beraber bu prensipleri savundu, bunların yerleşmesine ve
yayılmasına çalıştı. Heyecanlı, kavgacı mîzâcı, akıcı ve parlak üslûbu ile,
diğer tanzîmât yazarlarından daha fazla tanındı. Kendinden sonra gelen yazarları
etkiledi. Şinâsî ile tanışıncaya kadar dîvân tarzında şiirler yazdı ve Encümen-i
Şuarâ içinde yer aldı. Siyâsetten uzak durdu. Fransızca öğrenmesi ve Şinâsî ile
tanışması hayâtında bir dönüm noktası oldu. Bu devrede Nâmık Kemâl, kaynağını
Fransız ihtilâlinden alan yeni düşüncelerin, edebiyat, siyâset ve sosyal hayatta
ateşli bir savunucusu olarak hareketli bir hayat yaşadı. Avrupaî düşüncelerin
bayraktarlığını yaptı ve batı kültürü yanlısı kimselerin gözünde kahramanlaşdı.
Nâmık
Kemâl, bütün tanzîmât yazarları gibi; ne sistemli bir fikir adamı, ne bir fikir
çilesi mahsûlü kendine mahsûs düşünceleri olan bir mütefekkir, ne de büyük bir
sanatçıdır. Her şeyden önce gazeteci ve politikacıdır. Sonradan öğrendiği
Fransızca’sıyla batı kültürünü tam manâsıyla öğrenip hazmetmemiştir. Siyâsî,
sosyal ve edebî bir ihtilâlci (devrimci), Avrupa hayranı, bir taklidcidir.
Görüşlerinin çoğu, 18. yüzyıl Fransız filozoflarından ve romantiklerinden
iktibasdır. İlim, fen, teknik ve kültürde gelişme modeli İngiltere; siyâsî
yönetim modeli ise Fransız meşrutî teşkilâtıdır. Siyâsî düşüncelerini
gerçekleştirmek için İtalyan Karbonari derneğinin tüzüğü esas alınarak kurulan
Jön Türkler veya Genç Osmanlılar isimli gizli ihtilâl cemiyetine girmiş, onun en
ileri gelen üyelerinden olmuştur. Zâten, kendisi de tanınmış masonlardandı.
Fransız
edebiyatının üstünlüğünü kabul eden Nâmık Kemâl, Osmanlı edebiyatı yerine
Fransız edebiyatı etkisinde, onun benzeri bir edebiyat kurmaya çalıştı. Bu
akımın en şöhretli temsilcisi, öncüsü oldu. Bu yönde bir kadrolaşma hareketine
girişti. Genç yazarları bu doğrultuda etkiledi. Fransız edebiyatı tarzında ilk
mensur edebî örnekleri verdi. Bir tarafdan yeni fikirleri yaymaya çalışırken,
bir yandan da dîvân edebiyatına şiddetli hücumlarda bulunarak gözden düşürmeye,
yıkmaya çalıştı. Edebiyatı, yeni fikirlerin propaganda aracı olarak kullandı.
Eserlerinde “Sanat cemiyet içindir” görüşü hâkimdir. Bütün yazılarında; gelişme,
vatanseverlik, hürriyet, meşrûtiyet, siyâsî bağımsızlık, Osmanlıcılık,
İslamcılık, maârif, iktisad, kahramanlık gibi sosyal konular üzerinde durdu.
Vatan, millet, milliyet, hürriyet gibi kelimeleri Fransız İhtilâlinden doğmuş
mânâlarıyla ilk defa o kullandı. Eskiden vatan, millet, hürriyet kelimeleri
başka mânâlarda kullanılırdı. Millet, din; mezhep, bir dîne bağlı insan
topluluğu; hür kelimesi ise, âzâd edilmiş köle mânâsına gelirdi. Bir taraftan
gazetelerde günlük siyâsî ve sosyal konulardaki görüşlerini işlerken, bir
taraftan da aynı konu ve temaları, edebî eserlerde dile getirdi. Bu
faaliyetlerinde geniş halk kitlelerinde etkili olabilmesi için, diğer tanzîmât
yazarlarıyla beraber dil ve ifâdenin sadeleşmesine gayret etti. Şiirin yanısıra
tenkîd, biyografi, tiyatro, roman, târih ve makale türlerinde eserler verdi.
Eserlerinin sayısı yirmi civarındadır. Eserlerinde, bilhassa şiirlerinde, şekil
olarak pek bir yenilik olmamakla beraber muhteva, (konu ve tema) değişiklikleri
yaptı. Genelde aruz veznini, bir-iki şiirinde ise hece veznini kullandı. Fakat
genç yazarlara hece veznini ve yeni nazım şekilleri kullanmayı tavsiye etti.
Şâir olarak asıl başarısı, dîvân tarzında yazdığı şiirlerindedir. Bunlar,
kendinden sonra kitap hâlinde yayınlandı. Edebî tenkîdlerinde kavgacı bir mizaca
sahip olup, yapıcı bir tenkîd anlayışından uzaktır. Bunları, eskiyi kötüleme ve
yenilik taraftarlarını müdâfaa için kaleme aldı. Tahrîb-i Hârâbat
ve Tâkib; Ziya Paşa’nın Harâbât’ını tenkid için, Magosa’da yazılmıştır.
İrfan Paşa’ya
mektub, Renan Müdâfaanâmesi; Ernest Renan’ın İslâmiyet ve Maârif
konulu konferansına reddiyedir. Nâmık Kemâl, İntibah yahut
Sergüzeşt-i Ali Bey (Son Pişmanlık) ve Cezmi
ismiyle iki roman yazdı. Dil, ifâde ve teknik yönden bir çok noksanlıklar
taşıyan bu eserlerin tek özelliği, o devirde yazılan romanlardan daha başarılı
olmasıdır. Tiyatroyu yeni fikirlerini yaymak için iyi bir vâsıta kabul eden
yazar, altı tiyatro eseri yazdı. Bunlardan en çok tutulan Vatan Yahut
Silistre’de vatanseverlik temasını işledi. Konusunu târihten alan Celâleddîn
Harzemşâh piyesinin yanısıra, aile içi problemlerin işlendiği Karabelâ, Akif
Bey ve Zavallı Çocuk piyeslerinde ise sosyal konuları
dile getirdi. Gülnihâl piyesinin konusu siyâsîdir. Nâmık Kemâl,
batı hülyasına kapılan diğer tanzîmât yazarları gibi aile ve evlenme konusunda
mevcut bâzı Osmanlı âdetlerini eserlerinde tenkîd etti.
Avrupa
karşısında aşağılık kompleksine düşen Nâmık Kemâl, konusunu eski şanlı devir ve
târihî şahıslardan alan, târihî ve biyografik eserler kaleme alarak teselli
bulmaya çalıştı. Devr-i istîlâ’sı, Selâhaddîn Eyyûbî, Fâtih, Sultan
Selim adlı monografilerini topladığı Evrâk-ı
Perişan, Tiryâki Hasan Paşa’yı anlatan Kanije
bunlardandır. Çeşitli makale ve mektupları da vardır. Bunların bir kısmı
toplanarak sonradan yayınlanmıştır.
Edebî
mülâhazalar bir kenara bırakılırsa, târihî ve siyâsî bir şahsiyet olarak Nâmık
Kemâl, dâima his ve heyecanlarına mağlûb, çabuk kandırılabilen, neye inanıp
bağlanacağını tam kestirememiş şöhret ve kahramanlık arzularıyla dolu bir
insandı. Dostluğunda ve düşmanlığında sebatı yoktu. Şiirlerinde, devlet
hizmetinde çalışmayı, insafsız bir avcıya köpeklik yapmaya benzeterek, en
tantanalı bir dil ve üslûpla kötüler ama, pâdişâhın ufak iltifat ve ihsânları
karşısında her şeyi unutur, kendisiyle birlik olup, ihanet şebekelerine hizmet
edenleri ihbar ederdi. İkinci Abdülhamîd Han’a yazdığı çok aşırı saygı ve
bağlılık ifadeleriyle dolu mektupları, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde mevcut
olup, neşredilmiştir. Midhat Paşa’nın;” Âl-i Osman olur da niçin âl-i Midhat
olmaz” sözü üzerine aklı başına gelmiş ve yaptıklarına pişman olarak, sultân
ikinci Abdülhamîd’e bağlanmak ihtiyâcını duymuştur.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine
Araştırmalar-2, Müteferrik Makâleler-1 (Kaya Bilgegil, Erzurum-1980); sh.
61
2) On dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Târihi (A.
H. Tanpınar); sh. 321
3) Yeni Osmanlılar Târihi (Ebüzziyâ Tevfik);
sh. 159
4) Nâmık Kemâl (Ali Ekrem,
İstanbul-1930)
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1113
6) Son Asır Türk Şâirleri (İbn-ül-Emîn Mahmûd
Kemâl İnal, İstanbul-1970)
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-13, sh.
30
8) Büyük Türk Klâsikleri; cild-8, sh.
370
9) Hârâbat Karşısında Nâmık Kemâl (K.
Bilgegil, İstanbul-1975)
10)
Nâmık Kemâl, Şahsı-Sanatı-Eserleri (Necip Fâzıl, T.D.K. Yayını,
İstanbul-1941)
11)
Eski Edebiyat Karşısında Nâmık Kemâl (K. Bilgegil, Basılmamış Doçentlik Tezi,
Ankara-1965)
12)
Nâmık Kemâl, Hayâtı ve Şiirleri (S. Nüzhet Ergün, İstanbul-1933)
13)
Nâmık Kemâl (Rızâ Nûr, Revü Bilig, İskenderiyye-1936)
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar


Yorumlar
Yorum Gönder