NÂBİ
NÂBİ
(ö. 1124/1712)
Hikemî şiirin divan edebiyatındaki en önemli temsilcisi, şair.
Nâbî’nin Karacaahmet Mezarlığı’ndaki kabri – Üsküdar / İstanbul
Nâbî’nin Hayriyye adlı eserinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Hüsrev Paşa, nr. 512)
On yedinci yüzyılda yetişen şâir ve
velî. 1642 senesinde Urfa’da doğdu. Asıl ismi Yûsufdur. Çocukluğunda iyi bir
tahsîl görüp, Arabça ve Farsça’yı şiir yazabilecek derecede öğrendi. Yâkûb
Halîfe ismindeki Kadiri şeyhine talebe oldu. Bir müddet bu hocasının ilmi ve
feyzinden istifâde ederek kemâle erdi. 24 yaşına geldiğinde hocasının ve
yakınlarının teşvikiyle İstanbul’a geldi. Vezir Musâhib Mustafa Paşa’ya takdîm
ettiği bir medhiye sonrasında dîvân kâtibi oldu. Şiir yazmada gösterdiği
başarılarla dikkati çekti. Sultan dördüncü Mehmed’in maiyyeti arasına girdi.
1671
senesinde Sultan’ın da çıktığı Lehistan seferine katıldı. Kamaniçe kalesinin
fethi üzerine yazdığı bir şiir, Sultan tarafından beğenilerek şehrin kapısına
hakkedildi (kazınarak yazıldı). Mustafa Paşa’nın tavsiyesi üzerine yazdığı Kamaniçe
fetihnamesi sayesinde, Sultan’ın teveccühünü kazanarak takdîr ve
iltifatına mazhâr oldu.
Nâbî
artık devamlı surette ve hemen her vesîle ile doğan şehzâdeler, Mustafa Paşa’nın
çocukları, inşâ edilen saraylar ve başka hususlarda kasîdeler söylüyor, târihler
düşürüyordu.
1768
senesinde hac farizasını yerine getirdikten sonra, İstanbul’a dönen Nâbî,
Mustafa Paşa’nın kethüdası oldu. 1682’de Tuhfet-ül-harameyn adlı eserini yazdı. Mustafa
Paşa’nın kapdân-ı deryalıkla saraydan uzaklaştırılması ve daha sonra Mora’ya
gönderilmesi sırasında yanında bulundu. Paşa, Boğazhisar muhafızlığına tâyin
edildikten sonra, vefât edince, Nâbî de Haleb’e gitti.
Halep’de
uzun yıllar kalarak Hayriye ve Hayrâbâd adlı
eserlerini yazdı. Dîvân’ını tertib etti. Yakın
dostu Halep vâlisi Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710 senesinde ikinci defa
sadrâzam olunca, Nâbîyi de İstanbul’a getirdi. Yaşının yetmişi geçmesine rağmen
vatanına ve milletine hizmet etmek istediğinden, kendi isteğiyle darphâne
eminliğine, sonra da Anadolu muhasebeciliği ve mukâbele-i süvari reisliğine
tâyin edildi. Vazifesinden artan zamanlarda şiir ve çeşitli eserler kaleme aldı.
Silâhdâr Ali Paşa’nın ısrarı ile toplanan Münşeât’ını tedkîk edip, bir de
önsöz yazdı. 10 Nisan 1712’de vefât etti. Kabri, Üsküdar’da, Karacaahmed
Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi civarındadır.
Nâbî, şiirlerinde, dâimâ iyiyi ve
doğruyu vermeye çalıştı. Osmanlı Türk edebiyatında hikemî şiir mektebinin ustası
olarak tanındı. Kendisini bu yolda Koca Râgıb Paşa gibi dîvân şâirleri tâkib
etti. Şahsî duyguları, gönül arzularını aştı, hakîkî bir müslümanın hayâtını hem
yaşadı, hem de şiirlerinde dile getirdi. Geçici olan dünyânın hâllerine
aldanmamak, kimseye haksızlık ve zulmetmemek, hep müşfik, merhametli olmak,
gurur ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasîhatlerinden en çok
rastlananlarıdır. Şiir dili kısmen sâde, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir.
En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle beraber, rubâî, kıt’a, kasîde, na’t
ve mesnevî de yazdı.
Eserleri:
a)
Manzum eserleri:
1- Türkçe
Dîvân: Muhtelif yazmalarından
başka, Bulak’da (1841) ve bir defa da İstanbul’da (1875) basılmıştır. 2- Dîvânçe-i Gazeliyyât-ı Fârisî, 3- Tercüme-i Hadîs-i
Erbain: Molla Câmî’nin Farsça nazmettiği 40 Hadîs’in Türkçe’ye
tercümesidir. 4- Hayriyye, 5- Hayrâbât, 6- Surnâme.
b)
Mensur eserleri: 1- Fethnâme-i
Kamaniçe, 2- Tuhfet-ül-Harameyn, 3- Zeyl-i Siyer-i
Veysî: On yedinci asır nesir üstadı Veysî’nin Bedr gazâsına kadar
yazdığı siyer kitabına, Mekke’nin fethine kadar yapılmış bir ilâvedir. 1832’de
Mısır’da basıldı. 4- Münşeat.
On yedinci yüzyılda yetişen şâir ve
velî. 1642 senesinde Urfa’da doğdu. Asıl ismi Yûsufdur. Çocukluğunda iyi bir
tahsîl görüp, Arabça ve Farsça’yı şiir yazabilecek derecede öğrendi. Yâkûb
Halîfe ismindeki Kadiri şeyhine talebe oldu. Bir müddet bu hocasının ilmi ve
feyzinden istifâde ederek kemâle erdi. 24 yaşına geldiğinde hocasının ve
yakınlarının teşvikiyle İstanbul’a geldi. Vezir Musâhib Mustafa Paşa’ya takdîm
ettiği bir medhiye sonrasında dîvân kâtibi oldu. Şiir yazmada gösterdiği
başarılarla dikkati çekti. Sultan dördüncü Mehmed’in maiyyeti arasına girdi.
1671
senesinde Sultan’ın da çıktığı Lehistan seferine katıldı. Kamaniçe kalesinin
fethi üzerine yazdığı bir şiir, Sultan tarafından beğenilerek şehrin kapısına
hakkedildi (kazınarak yazıldı). Mustafa Paşa’nın tavsiyesi üzerine yazdığı Kamaniçe
fetihnamesi sayesinde, Sultan’ın teveccühünü kazanarak takdîr ve
iltifatına mazhâr oldu.
Nâbî
artık devamlı surette ve hemen her vesîle ile doğan şehzâdeler, Mustafa Paşa’nın
çocukları, inşâ edilen saraylar ve başka hususlarda kasîdeler söylüyor, târihler
düşürüyordu.
1768
senesinde hac farizasını yerine getirdikten sonra, İstanbul’a dönen Nâbî,
Mustafa Paşa’nın kethüdası oldu. 1682’de Tuhfet-ül-harameyn adlı eserini yazdı. Mustafa
Paşa’nın kapdân-ı deryalıkla saraydan uzaklaştırılması ve daha sonra Mora’ya
gönderilmesi sırasında yanında bulundu. Paşa, Boğazhisar muhafızlığına tâyin
edildikten sonra, vefât edince, Nâbî de Haleb’e gitti.
Halep’de
uzun yıllar kalarak Hayriye ve Hayrâbâd adlı
eserlerini yazdı. Dîvân’ını tertib etti. Yakın
dostu Halep vâlisi Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710 senesinde ikinci defa
sadrâzam olunca, Nâbîyi de İstanbul’a getirdi. Yaşının yetmişi geçmesine rağmen
vatanına ve milletine hizmet etmek istediğinden, kendi isteğiyle darphâne
eminliğine, sonra da Anadolu muhasebeciliği ve mukâbele-i süvari reisliğine
tâyin edildi. Vazifesinden artan zamanlarda şiir ve çeşitli eserler kaleme aldı.
Silâhdâr Ali Paşa’nın ısrarı ile toplanan Münşeât’ını tedkîk edip, bir de
önsöz yazdı. 10 Nisan 1712’de vefât etti. Kabri, Üsküdar’da, Karacaahmed
Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi civarındadır.
Nâbî, şiirlerinde, dâimâ iyiyi ve
doğruyu vermeye çalıştı. Osmanlı Türk edebiyatında hikemî şiir mektebinin ustası
olarak tanındı. Kendisini bu yolda Koca Râgıb Paşa gibi dîvân şâirleri tâkib
etti. Şahsî duyguları, gönül arzularını aştı, hakîkî bir müslümanın hayâtını hem
yaşadı, hem de şiirlerinde dile getirdi. Geçici olan dünyânın hâllerine
aldanmamak, kimseye haksızlık ve zulmetmemek, hep müşfik, merhametli olmak,
gurur ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasîhatlerinden en çok
rastlananlarıdır. Şiir dili kısmen sâde, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir.
En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle beraber, rubâî, kıt’a, kasîde, na’t
ve mesnevî de yazdı.
Eserleri:
a)
Manzum eserleri:
1- Türkçe
Dîvân: Muhtelif yazmalarından
başka, Bulak’da (1841) ve bir defa da İstanbul’da (1875) basılmıştır. 2- Dîvânçe-i Gazeliyyât-ı Fârisî, 3- Tercüme-i Hadîs-i
Erbain: Molla Câmî’nin Farsça nazmettiği 40 Hadîs’in Türkçe’ye
tercümesidir. 4- Hayriyye, 5- Hayrâbât, 6- Surnâme.
b)
Mensur eserleri: 1- Fethnâme-i
Kamaniçe, 2- Tuhfet-ül-Harameyn, 3- Zeyl-i Siyer-i
Veysî: On yedinci asır nesir üstadı Veysî’nin Bedr gazâsına kadar
yazdığı siyer kitabına, Mekke’nin fethine kadar yapılmış bir ilâvedir. 1832’de
Mısır’da basıldı. 4- Münşeat.
SAKIN TERK-İ EDEBDEN!..
1678 senesinde hacca gitmek ve
sevgisiyle yanıp tutuştuğu peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın sallallahû aleyhi
ve sellem makâm-ı şerifine yüz sürmek için Sultan’dan izin alıp yola çıktı.
Beraberinde yola çıktığı hac kafilesi Osmanlı devlet ricalinden meydâna
geliyordu. Medine’ye yaklaştıkları bir gece, kafiledeki bir devlet büyüğünün,
ayaklarını Ravda-i mütehhara’ya doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, üzülüp o
anda yetkiliyi uyandıracak bir ses tonuyla şu na’tı söyledi:
Sakın terk-i
edebden, kûy-i mahbûb-ı Huda’dır bu,Nazargâh-ı ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır
bu.
“Edebi terketmekten sakın. Zîrâ
burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin sallallahû aleyhi ve
sellem bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin
makamıdır.”
Habîb-i Kibriya’nın
hâb-gâhıdır fazîletde,Tefevvuk-kerde-i arş-i cenâb-ı Kibriya’dır bu.
“Burası cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin
istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın
arşının en üstündedir.”
Bu hâkin
pertevinden oldu deycûr-i adem zâil,İmâdın açdı mevcudat dü çeşmin tûtiyâdır
bu.
“Bu mukaddes yerin mübarek
toprağının parlaklığından, yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar iki
gözünü körlükden açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren
sürmedir.”
Felekde mâh-ı nev
Bâb-üs-selâmm sîne-i çâkidir,Bunun kandili cevzâ matlaı nûr-ı ziyâdır bu.
“Gökyüzündeki yeni ay, O’nun
kapısının, yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin
nurundan doğmaktadır.”
Mürâat-ı edeb
şartıyla gir Nâbî bu dergâha,Matâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.
“Ey Nâbî! Bu dergâha, edebin
şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrafında pervane
olduğu ve peygamberlerin hürmetine eğilerek öptüğü tavaf
yeridir.”
O yüksek rütbeli kişi, Nâbî’nin bu
na’tını duyunca, kendisine söylendiğini anladı ve hemen doğrularak ayaklarını
kıble yönünden çevirdi. Biraz sonra kafile yola koyuldu ve sabah ezanına
yakın
Mescid-i Nebî’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki müezzinler, minarelerden Ezân-ı
Muhammedi’den evvel Nâbî’nin; “Sakın terk-i edebden” diye başlayan na’tını
okuyorlardı. Nâbî ve yüksek rütbeli kişi şaşırdılar. Çünkü bu na’tı ikisinden
başka kimse bilmiyordu.
Nâbî ve diğer zât, sabah namazını
kıldıktan sonra, müezzinleri buldular. Nâbî müezzine; “Allah aşkına, Peygamber
aşkına ne olursun, söyle! Ezandan önce okuduğun na’tı, kimden, nereden ve nasıl
öğrendin?” diye sordu. Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i
ekrem sallallahü aleyhi vesellem bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin
rüyasını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyarete
geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bu gün sabah ezanından önce, onun
benim için söylediği bu na’tı okuyarak, Medine’ye girişini kutlayın.” Biz de
Resûhullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin emirlerini yerine getirdik!”
Nâbî ağlayarak; “Sahiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir
zavallıyı, günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet”
cevâbını alınca da sevincinden kendinden geçti.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1)
Büyük Türk Klâsikleri; cild-5, sh. 267
2)
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 137
3)
Nâbi, Hayâtı, Şahsiyeti (Abdülkâdir Karahan, Ankara-1988)
4)
Rehber Ansiklopedisi; cild-13, sh. 11
5)
Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 263
6)
Kâmûs-ül-a’lâm; cild-6, sh. 4534
7) Osmanlı
Târihi (Uzunçarşılı); cild-4, kısım-2, sh. 587
1678 senesinde hacca gitmek ve
sevgisiyle yanıp tutuştuğu peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın sallallahû aleyhi
ve sellem makâm-ı şerifine yüz sürmek için Sultan’dan izin alıp yola çıktı.
Beraberinde yola çıktığı hac kafilesi Osmanlı devlet ricalinden meydâna
geliyordu. Medine’ye yaklaştıkları bir gece, kafiledeki bir devlet büyüğünün,
ayaklarını Ravda-i mütehhara’ya doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, üzülüp o
anda yetkiliyi uyandıracak bir ses tonuyla şu na’tı söyledi:
“Edebi terketmekten sakın. Zîrâ
burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin sallallahû aleyhi ve
sellem bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin
makamıdır.”
“Burası cenâb-ı Hakk’ın sevgilisinin
istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın
arşının en üstündedir.”
“Bu mukaddes yerin mübarek
toprağının parlaklığından, yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar iki
gözünü körlükden açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ veren
sürmedir.”
“Gökyüzündeki yeni ay, O’nun
kapısının, yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin
nurundan doğmaktadır.”
“Ey Nâbî! Bu dergâha, edebin
şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrafında pervane
olduğu ve peygamberlerin hürmetine eğilerek öptüğü tavaf
yeridir.”
O yüksek rütbeli kişi, Nâbî’nin bu
na’tını duyunca, kendisine söylendiğini anladı ve hemen doğrularak ayaklarını
kıble yönünden çevirdi. Biraz sonra kafile yola koyuldu ve sabah ezanına
yakın
Mescid-i Nebî’ye vardı. Mescid-i Nebî’deki müezzinler, minarelerden Ezân-ı
Muhammedi’den evvel Nâbî’nin; “Sakın terk-i edebden” diye başlayan na’tını
okuyorlardı. Nâbî ve yüksek rütbeli kişi şaşırdılar. Çünkü bu na’tı ikisinden
başka kimse bilmiyordu.
Nâbî ve diğer zât, sabah namazını
kıldıktan sonra, müezzinleri buldular. Nâbî müezzine; “Allah aşkına, Peygamber
aşkına ne olursun, söyle! Ezandan önce okuduğun na’tı, kimden, nereden ve nasıl
öğrendin?” diye sordu. Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevâbı verdi: “Resûl-i
ekrem sallallahü aleyhi vesellem bu gece Mescid-i Nebî’deki bütün müezzinlerin
rüyasını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyarete
geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bu gün sabah ezanından önce, onun
benim için söylediği bu na’tı okuyarak, Medine’ye girişini kutlayın.” Biz de
Resûhullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin emirlerini yerine getirdik!”
Nâbî ağlayarak; “Sahiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir
zavallıyı, günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet”
cevâbını alınca da sevincinden kendinden geçti.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1)
Büyük Türk Klâsikleri; cild-5, sh. 267
2)
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 137
3)
Nâbi, Hayâtı, Şahsiyeti (Abdülkâdir Karahan, Ankara-1988)
4)
Rehber Ansiklopedisi; cild-13, sh. 11
5)
Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 263
6)
Kâmûs-ül-a’lâm; cild-6, sh. 4534
7) Osmanlı
Târihi (Uzunçarşılı); cild-4, kısım-2, sh. 587


Yorumlar
Yorum Gönder