MÜTERCİM ÂSIM EFENDİ
Lügat,
kelâm, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. On ikinci asrın
ikinci yarısında Antep’de doğdu. Babası, Antep şer’iyye mahkemesi
başkâtiplerinden Seyyid Mehmed Cenânî’dir. Âsım Efendi, 1820 (H. 1236)’da
Üsküdar’da vefât etti. Nuhkuyusu Kabristanına defnedildi.
Aile çevresinde, âlimlerin
çoğunlukta olması sebebiyle, küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı, Ömerzâde Hâfız
Efendi ve Hacızâde Efendi’den âlet (yardımcı) ilimleri öğrendi. Zamanında
Anteb’in ileri gelen âlimlerinden Hoca Necîb Abdullah Efendi ile Hacı Mehmed ve
Ahmed efendilerden fıkıh, kelâm, tefsîr, hadîs gibi yüksek ilimleri tahsîl etti.
Devrinin güçlü ilim merkezlerinden biri olan Antep’de, daha bir çok âlimin
ilminden istifâde ederek kendisini yetiştirdi. Kilisli şâir Ruhî Mustafa
Efendi’den ve babasından Farsça’yı öğrenip, edebiyat bilgilerini genişletti. Bir
müddet şer’iyye mahkemesi kâtipliği yaptı. Zekâ ve hafızası, bitmez-tükenmez
çalışma azmi ve kabiliyetleri ile, kısa zamanda Anteb’in ileri gelenlerinin
takdirine mazhâr oldu. Anteb mutasarrıfı Battal Paşazade Seyyid Ahmed Paşa’nın,
dîvân kâtibi oldu. Bir isyân netîcesinde Anteb’in ileri gelen otuz-kırk âlimi
ile birlikte Kilis’e gitti. Baba ve dedelerinden gelen pek çok kıymetli
kitaplarının bulunduğu kütüphânesi isyâncılar tarafından yağmalandı. Bir müddet
Kilis’te kaldıktan sonra, ailesini tekrar Anteb’e bırakıp, 1789 senesinde
gittiği İstanbul’da ulemâ arasına karıştı. Ancak müderrislik için sıra bekleyen
medrese me’zûnlarının çokluğu, Âsım Efendi’nin işini bir hayli zorlaştırdı.
Kazasker Tatarcık Abdullah Efendi ile tanışıp takdirlerine mazhâr oldu. 1796
senesinde müderrislik imtihanını kazanıp, rüûs adı verilen berâtı aldı. Bu arada
hem ilim sahiplerinin ilminden istifâdeye çalışıyor, hem de Farsça’dan, Farça’ya
en meşhur lügat kitabı olan Burhân-ı kâtı’ı Türkçe’ye
tercüme ediyordu, Bu tercümenin ilk bölümünü bir vesile ile sultan üçüncü Selîm
Han’a takdîm etti. İlme ve ilim ehline düşkün olan Pâdişâh, Âsım Efendi’yi
takdîr ve taltîf ederek, sefaret hâdiselerinin kaydı, resmî mektupların
yazılması gibi münâsip hizmetlerde bulunmasına, kendisine bir ev ve üç yüz kuruş
maaş verilmesine dâir emir verdi ve atiyye (hediye para) de bulundu. Daha sonra
sıkıştığı anlarda, devamlı şekilde pâdişâh’ın yardımlarını gördü. Bu arada Burhân-ı
kâtı’ın tercümesini tamamladı. Arabca öğrenenlere yardımcı olmak için
manzum Tuhfe-i
Âsım adlı eseri yazdı. Râgıb Paşa Hocası nâmıyla bilinen İbrâhim
Halebî’nin, Siyer-i
Halebî isimli Arabca manzum eserini Türkçe’ye tercüme ve şerhederek,
Pâdişâh’a takdîm edip, hacca gitmek ve dönüşte ailesini getirmek için izin aldı.
Gemiyle Mısır’a oradan Mekke-i mükerremeye gitti. Hac vazîfesini îfâdan sonra
Medîne-i münevvereye gidip, Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem
kabr-i şerifini ziyaret etmekle şereflendi. Orada, Antep’deki hocası Necîb
Efendi ile görüştü. Hocası Firûzâbâdî’nin Kâmûs’unu
tercüme etmesini tavsiye etti. Resûlullah efendimizin huzurunda murakabe yapıp,
bu hizmetinde muvaffakiyeti ve eserinin Allahü teâlânın dînine hizmette
kullanılması için duâ etti. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem şefaatini
taleb etti. Hac dönüşü Şam ve Haleb’e uğrayan Âsım Efendi, Anteb’deki ailesini
alıp İstanbul’a döndü. 1805 senesinde Kâmûs’un tercümesine başladı. 1807
senesinde istifa eden Âmiri Efendi yerine, Osmanlı Devleti’nde geçen, günlük
mühim hâdiseleri kaydetmek ve geçmiş olayların târihini yazmakla yâni
vak’anüvislikle vazifelendirildi. Kendinden önceki vak’anüvislerin eserlerini ve
vesîkaları görüp, inceledi. Sultan üçüncü Selîm Han’ın tahttan indirilmesi
üzerine, büyük bir hamisini kaybetti ve ilk zamanlar bir hayli sıkıntı çekti.
Sultan dördüncü Mustafa han’ın bir yıllık saltanatı sırasında da Pâdişâh’ın
huzurunda dersler verdi. Bu arada İstanbul’a, Osmanlı elçisi Seyyid Refî Efendi
ile birlikte İran’dan bir elçilik hey’eti geldi. Elçi, Hoy’daki din adamlarının
başı olan Ak İbrâhim adında, Eshâb-ı kiram düşmanı azgın bir sapıktı. Acemlere
yakışır bir yüksekten bakma edasıyla, Osmanlı diyarında âlim bulunmadığı
iddiasında bulundu. Fakat Seyyid Refî Efendi’den Âsım
Efendi’nin Kâmûs’u tercüme ettiğini duyunca hayret etti. Âsım Efendi ile
görüşmek istedi. Âsım Efendi, tercümesinin bir kısmını çantasına alıp, Refî
Efendiyle beraber Ak İbrâhim’in yanına gitti. Yapılan görüşme ve ilmî sohbetler
sonunda Âsım Efendi’nin ilmini takdir etti. Bu hâdiseden çok duygulanan Osmanlı
elçisi Refî Efendi dışarı çıkar çıkmaz ilminin yüksekliğini gördüğü ve oradaki
sohbetinden çok istifâde ettiği Âsım Efendi’nin ellerini öptü. Elçi,
şeyhülislâmı ziyareti esnasında, fevkalâde beğendiği Âsım Efendi’nin lügati
basıldığında, Bağdâd vâlisi vasıtasıyla hiç olmazsa bir nüshasının gönderilmesi
için istirhamda bulundu.
Sultan İkinci Mahmûd’un tahta
çıkmasından bir müddet sonra tekrar îtibârı artan Âsım Efendi, Süleymâniye
Medresesi müderrisliğine tâyin edilip, büyük bir ev verildi. 1810’da bitirdiği
Kâmûs’un tercümesini Pâdişâh’a takdim etti.
Tekrar gözden geçirildiği tahmin edilen eser, daha sonra 1814 senesinde zamanın
şeyhülislâmı tarafından pâdişâha arzedilip kitap hâlinde basılmasını tavsiye
edildi. Bu arada Âsım Efendi’ye mühim me’mûriyetlerden Selanik kâdılığı verildi.
Kâmûs’un basılması isteği derhâl kabul edilerek,
bu işle Abdürrahîm Muhib Efendi vazifelendirildi. Eser 1815-1818 seneleri
arasında basıldı. Pâdişâh’ın emriyle her kütüphâneye birer nüsha dağıtıldı. 1820
senesinde Selanik’teki me’mûriyet müddeti biten Âsım Efendi, İstanbul’a döndü.
Çok geçmeden Üsküdar’daki evinde vefât etti.
El-Okyanus-ul-basît fî
tercümet-il-Kâmûs- il-muhît, Burhân-ı kâtı tercümesi, Siyer-i Halebî tercümesi,
Emâlî şerhi, Tuhfe-i Âsım, Abdurrahmân Cebertî’nin Mısır’ın
Fransızlarca işgali ile ilgili olarak yazdığı Muzhîr-it-takdis bi-hurûci
tâifet-il-Fransis adındaki Arabça risalenin Türkçe’ye tercümesi,
Târih-i
Âsım adlı eserleri ve şiirleri ile Allahü teâlânın dînîne ve Türk
kültürüne büyük hizmetlerde bulunan Âsım Efendi, çok zekî ve çalışkan bir
şahsiyetti. Vakitlerini hep faydalı işlerle değerlendirir, ya öğrenici veya
öğretici olurdu, ilim ve ibâdetten arta kalan zamanı olmaz, uykuyu daha iyi
ibâdet edebilmek için uyur, yemeği Allahü teâlânın dînine hizmet için, kuvvet
kazanmak niyetiyle yerdi. Osmanlı Devleti içinde yeni başlayan Avrupa
hayranlığına şiddetle karşı çıkar, Fransa’ya gidenlerin, onların tekniklerinden
önce; dînimize, yaşayışımıza uygun olmayan örf ve âdetlerini aldıklarını
söylerdi. Bilhassa devletin dış münâsebetlerinde güvenilemeyeceğini söyleyerek,
Fransızca bilen gayr-i müslim tercüman kullanılmasını şiddetle tenkid ederdi.
Bilhassa Rum beylerinden bir kısmının Fransız, bir kısmının da Rus tarafdârı
olduğunu ifâde ederdi.
Kendisi ilmi ile âmil bir zât-ı
muhterem olan Seyyid Ahmed Âsım Efendi, mühim işlerinde, Peygamber efendimizin
sünnetine uyarak ehil kimselerle istişare yapar, istiharede bulunurdu. Âsım
Efendi, pâdişâh ve devlet adamlarına emr-i mârufta bulunur, işlere ehil
kimselerin getirilmesini, ilim ve İrfan sahiplerine gereken alâkanın
gösterilmesini, sahte din adamlarına iltifat edilmemesini sık sık anlatırdı.
Bilhassa büyüklerin yolunda olduğunu iddia edip, İslâmiyet’in emir ve
yasaklarına uymayan sahte şeyhleri şiddetle tenkid eder, onlara yüz
verilmemesini isterdi.
Tarihçiler tarafından çok ehemmiyet
verilen Târih’inde, İbn-i Haldun ve Nâimâ’nın te’siri görülür. Eserinde devletin
düzelip, nizâm ve intizâmın sağlanması için bâzı tavsiyelerde bulunurdu. Bu
hususta şöyle demiştir:
“Pâdişâh ve onun emrindeki teşkilât,
bütün kuvvet ve kudretiyle selâhiyeti elinde bulundurmalı, İslâmiyet’in emir ve
yasaklarına uyarak kesin bir adalet tatbîk edilmelidir. Devletin varlığına ve
müslümanların huzuruna kasdeden, zorba ve eşkıyaya, rüşvetçi ve dalkavuklara
asla fırsat verilmemelidir. Avrupalılara ve gayr-i müslim vatandaşlara kat’iyyen
güvenilmemelidir. Hele ahlâk, örf ve âdetlerde onlara benzemeye çalışmak,
memleket için çok kötü neticelerin ortaya çıkmasına sebeb olur. Emr-i mâruf ve
nehy-i anilmünker yapıp, Allahü teâlânın emir ve yasaklarının yayılmasıyla
meşgul olmadan geçen bir hayât, toplumun cihâd ve cengâverlik duygularını
köreltir, israf ve sefahate yol açar.
Osmanlı Devleti’ndeki duraklama ve gerileme bundan
dolayıdır.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tercümet-ül-Kâmûs (Ahmed Âsım Efendi)
mukaddimesi.
2) Osmanlı
Müellifleri; cild-1, sh. 374
3) Sicilli
Osmânî; cild-1, sh. 283
4) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh.
183
5) Son Asır Türk Şâirleri (İbn-ül-Errûn Mahmûd
Kemâl, İstanbul-1330); cild-1, sh. 66
6) Âyine-i
zürefâ (Cemâleddîn Efendi); sh. 65
7) Eshâb-ı Kiram; sh. 309
8) Tam İlmihâl Seâdeti Ebediyye; sh.
980
9) Târih-i Âsım, İstanbul, baskı târihi yok,
muhtelif sayfalar.
10)
Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 120
11)
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 350

Yorumlar
Yorum Gönder