MUSTAFA HAN-III
III. Mustafa’yı bayram tahtında
otururken gösteren bir minyatür
(Silsilenâme, TSMK, III. Ahmed, nr. 3109, vr. 26a)
Babası.................... :
Üçüncü Ahmed
Han
Annesi.................... :
Mihrişâh
Sultan
Doğumu.................. : 28 Ocak 1717
Vefâtı...................... :
21 Ocak
1774
Tahta
Geçişi............ : 30 Ekim 1757
Saltanat
Müddeti..... : 16 sene 2 ay 20 gün
Halîfelik
Sırası......... : 91
Osmanlı sultanlarının yirmi
altıncısı ve İslâm halîfelerinin doksan birincisi. Sultan üçüncü Ahmed Han’ın
oğlu olup, 28 Ocak 1717’de Mihrişâh Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde iyi bir
eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, târih, coğrafya, nücûm
(astroloji), tıb, devlet idâresi ve askerî bilgileri devrin meşhur âlimlerinden
tahsîl etti.
Üçüncü Mustafa Han, üçüncü Osman
Han’ın vefât etmesi üzerine 30 Ekim 1757’de hükümdar oldu. Çalışkan ve azîm
sahibi bir kimse olup, olgunluk çağında bulunuyordu. Devlet işlerini iyi tâkib
ederek mâlî ve askerî sahalarda ıslâhat yapmak istiyordu. Üçüncü Osman’ın son
sadrâzamı, değerli bir devlet adamı olan Koca Râgıb Paşa’yı görevinde tuttu. İç
ve dış siyâsette temkinli hareketi tercih etti. Avrupa’da 1756-1763 târihleri
arasında vuku bulan yedi yıl harplerinde bütün devletler Osmanlı Devleti’nin
kendi saflarında savaşa katılmasını istedilerse de kabul etmeyip savaşa girmedi.
Kaypak bir politika tâkib eden tarafların menfaatkâr ve gayet plânlı
hareketlerini yerinde teşhis edip ustalıkla onları oyalama yoluna
gitti.
III. Mustafa’yı tasvir eden yağlı boya tablo
(TSM, nr. 17/20)
Cülûsunu müteakip devlet işlerini
eline alan üçüncü Mustafa Han, îlân ettiği Adâletnâme ile reâyayı koruyup kollamanın yanında
ehl-i örf taifesine (ihtisâb ağası gibi me’murlara) bir çeki düzen vermek
istedi. Bunun yanında bâzı idarî tedbirler almaktan da geri kalmadı. Diğer
taraftan evkaf mallarının idaresinde görülen sûistimallere ve reâyanın mâruz
kaldığı tazyike son vermek ve düzene koymak için tedbirler alırken, Haremeyn
vakıflarını da iltizâma dâhil etti. Hazîneye ek gelir sağlamak için tasarrufa da
giden üçüncü Mustafa Han, esham adı ile bir gümrük vergisi koydu. Tütün
gümrüğünü kontrol altına aldı. Para cinslerinde görülen karışıklık ve züyûf akçe
mes’elesini ele alıp, marbaş denilen sikkenin ıslâhı yoluna gitti. Bu arada,
devlet mâliyesine zarar veren, zahmetsiz kârlar peşinde koşan yahûdî ve
hırıstiyan taifesinin sıkı kontrol altına alınmasını sağladı.
III. Mustafa tuğralı bir ferman (TİEM, nr. 2232)
Üçüncü Mustafa Han, Osmanlı
Devleti’ni askerî bakımdan da kalkındırmak için harekete geçti. Bunun için önce
topçu sınıfını ıslâh, tophaneyi tanzim ve mühendis mektebini te’sis yoluna
gitti. Zamanın en yeni tekniğini kullanacak tarzda bir topçu ocağının teşekkülü
için bir Macar asilzadesi olan ve Fransız ordusunda hizmet görmüş bulunan Baron
de Tott’tan istifâde etti. Baron de Tott, Tophane’yi ıslâh ile ağır toplar
yerine beygirlerle çekilebilen hafif toplar döktürdü. Artan top ihtiyâcına cevap
vermek üzere Hasköy’de modern bir top dökümhanesi kuruldu. Bu arada Üsküdar’daki
Humbarahâne ve Mühendishâne mekteplerinin talebeleri Kâğıthane’de mühendislik
tahsiline başladı. İhtiyâca kâfi gelmiyen donanma da ele alınıp gemi inşâsı
hızlandırıldı.
Sultan Mustafa Han’ın ilk yıllarında
Mısır’da, merkezî idareye karşı kıpırdanmalar başladığından, irsaliye hazînesi
ile gılâl-ı haremeyn bir müddettir gönderilmez olmuştu. Devlet bir nizâmnâme
neşrederek bu işi halletti. Bu arada hac yolunu tehlikeye sokan Urban
eşkıyasından Benî Harb kabîlesi ve reâyaya zulmeden Çorum beyi Feyzullah te’dîb,
aynı suçları işleyen Eflak voyvodası da hapsedildi. Çıldır, Kars, Karaman,
Aydın, Kıbrıs, Bosna ve Karadağ’da meydana gelen bâzı disiplinsizliklere karşı
tedbirler alındı. Ayrıca bir kaç seneden beri Niğde taraflarında reâyaya
zulmedip günden güne kuvvetlenen Kâdıoğlu üzerine Çapanoğlu Ahmed Paşa
gönderildi. Ahmed Paşa, Kâdıoğlu’nu yakalayarak büyük itibâr kazandı. Fakat bir
müddet sonra itibârını kötüye kullanarak müstakil harekete ve halka zulme
yeltenince ortadan kaldırıldı.
III. Mustafa devrine ait 1171 (1757-58) tarihli
gümüş beşliğin ön ve arka yüzleri
(İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Teşhir nr. 1647)
Üçüncü Mustafa Han, kıtlık zamanları
için İstanbul’da zahire depoları inşâ ettirdi. Ayrıca reâyanın büyük şehirlere
yerleşmesine mâni olmaya çalıştı. Aldığı iktisâdi tedbirlerin yanında
yabancıların muahede ve mevzuata riâyet etmeleri için ihtimam göstererek, kumaş
ithalâtının önüne geçip, yerli sanayii teşvik etti. İmarcı bir pâdişâh olan
üçüncü Mustafa Han, bilhassa 22 Mayıs 1766 zelzelesinden sonra İstanbul’u ihya
etti. Târih boyunca İstanbul’un gördüğü en büyük bir kaç zelzeleden biri olan bu
faciada iki dakika içinde hasar görmedik bina kalmayıp, Fâtih ve Eyyûb Sultan
câmileri gibi en büyük ve sağlam âbideler bile yıkıldı. Bu iki câmi (ki her
ikisini de Fâtih sultan Mehmed Han yaptırmıştır) başta olmak üzere, Mustafa Han
yüzlerce âbide ve evi çoğu eski modellerinde olmak üzere bir kaç yıl içinde
yeniden yaptırdı. İstanbul’un suyunu bollaştırmak için yeni bir bent inşâ
ettirdiği gibi zelzeleden hasar gören eski su yollarını da tamir ettirdi.
Bunlardan başka Tersâne-i âmirenin kereste ve İstanbul’un odun ihtiyâcının daha
çabuk ve kolay te’mini için Sakarya nehrinin, Sapanca gölü üzerinden İzmit
körfezine bağlanmasına teşebbüs etti. Açılacak kanalın güzergâhını tesbit ve
keşfinin yapılması için mübâşîr ve su yolu ustalarını görevlendirdi. Bir müddet
sonra kanal kazılmaya başlandıysa da, kışın gelmesiyle vazgeçildi. Ancak ertesi
sene Rusların sınır tecâvüzlerinde bulunması dolayısıyla işe devam edilemedi.
Bu yıllarda üçüncü Mustafa Han tâkib
ettiği sulhperver siyâsete rağmen Rusya ile dâima bir İhtilâf mevcuttu.
Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde beslediği emellerden dolayı her an fırsat
kollayan bir hâli vardı. Nitekim Gürcistan’ın iç işlerine müdâhale ederek, yerli
ahâliyi isyâna teşvik etti. Bundan başka, Yunanistan, Karadağ, Arnavutluk, Eflak
ve Boğdan hıristiyanları arasında da tarafdâr kazanmaya çalışıyordu. Ayrıca
muahedeler hilâfına yeni kaleler inşâ ediyor, askerî hazırlıklar yapıyordu.
Avrupa’da yedi yıl savaşları sonunda
Lehistan kralı öldü. Bunu fırsat bilen Rus çariçesi ikinci Katherina, Prusya ile
anlaşıp Lehistan’ı işgal etti ve dostu Kont Stanislas Poniatovvski’yi Lehistan
tahtına çıkarttı. Osmanlı Devleti ile Almanya ve Rusya arasında bir tampon bölge
vazifesi gören Lehistan, bu üç devlet arasında gerçek bir denge unsuruydu. Bu
unsurun ortadan kalkması ile dengenin temelden sarsılacağını göz önüne alan
Osmanlı Devleti, bu durumu tanımadı ve Rusya’yı protesto etti. Henüz Osmanlı
Devleti ile karşı karşıya gelmek istemeyen ikinci Katherina, Rus işgalinin
geçici olduğunu bildirerek, kısa zaman sonra çekileceklerini bildirdi. Üçüncü
Mustafa Han buna inanmamakla beraber ordudaki yenileşmeyi tamamlayamadığı için
savaşa girmek istemediğinden, sınır kalelerini tahkim etmekle iktifa etti. Fakat
Rus işgalini ve yeni kralı tanımayan Leh asilleri, devamlı şekilde Lehistan’ın
eski koruyucusu ve metbûu Osmanlı Devleti’nden yardım istiyorlardı. Ruslar,
Confederation de Bar adı altında teşkilâtlanan Leh vatanperverleri üzerine
yürüyüp, perişan ettiler. Rus kuvvetleri önünden kaçan milliyetçiler de Osmanlı
sınırını geçerek; Podolya’da, Bug ve Dinyester ırmakları arasında bir Osmanlı
şehri olan Balta’ya sığındılar. Ruslar, Lehlerin arkasından Balta’ya girdiler ve
Leh milliyetçileriyle beraber kasabanın müslüman ahâlisini de kılıçtan
geçirdiler. Bunun üzerine istemediği hâlde savaşa girmek mecburiyetinde kalan
üçüncü Mustafa Han, Rusya’nın İstanbul elçisi Obreskov’u tevkif ettirip,
Yedikule’ye hapsettirdi ve 8 Ekim 1768’de Rusya’ya harb ilân etti. Kırım hânına
nâme göndererek Rusya içlerine akında bulunması emrini verdi.
Osmanlı hudut kaleleri böyle bir
savaş için hazırlıksızdı. Bu yüzden savaşın geciktirilmesini isteyen sadrâzam
Muhsinzâde Mehmed Paşa istifa etti. Fakat, Lehistan’daki Rus nüfuzuna göz
yummak, bir müslüman kasabasının alt üst edilmesine aldırmamak, aynı zamanda
halîfe olan pâdişâh üçüncü Mustafa Han’ın yapabileceği bir iş değildi. Ayrıca
yıllardır giriştiği mâlî ıslâhat hareketleriyle büyük bir ihtiyat hazînesi
biriktirmiş olan Mustafa Han, 1768-69 kışı içinde yeterli seviyede olmasa da
hazırlanabileceği düşüncesindeydi. Üstelik Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya
yenilmesi hemen hemen imkânsız sayılıyordu. Çünkü o târihe kadar bir, hattâ iki
büyük devletin Türkiye’ye karşı başarı kazandıkları görülmemişti. Ancak Rus
ordusu modern Prusya ordusu modeline göre çok iyi hazırlanmıştı. İkinci
Katherina, Osmanlı Devleti’ni yenmeden Lehistan’dan toprak koparmanın mümkün
olmadığını, Karadeniz’e inmeden de Rusya’nın İngiltere ve Fransa derecesinde
Avrupa’da sözü geçen bir büyük devlet sayılamıyacağını çok iyi kavramıştı. Bunun
için de ilk olarak yüzyıllardır kendilerine hiç rahat bırakmıyan Kırım’ı yutmak
istiyordu. Kırım’ın iç durumu da buna müsaitti. Kırım’da birbirlerini yemekle
meşgûl olan ve hattâ Osmanlılara karşı hareket edip Rus tehlikesini göremeyen
asiller çoğunluktaydı. Bu günlerde Kırım’ın başında dirayetli bir han bulunmakla
beraber, o öldürülürse iş hayli kolaylaşırdı. Osmanlı ordusu ise, iyi bir
durumda değildi. Disiplin, tâlim ve savaş tecrübesi son yıllarda hayli azalmış,
kapıkulu ocakları girişilen ıslâhat hareketlerine direndikleri için esaslı bir
revizyona gidilememişti.
Savaş fiîlî olarak 30 Ocak 1769’da
başladı. Pâdişâh’ın akın emrini alan Kırım hanı Gâzi Giray Han, 100.000 atlıyla
çıktığı büyük akında Ukrayna’yı alt üst ederek sayısız esir ve hayvanla Kırım’a
döndü. Bu müthiş Tatar hücumuna karşı koymaktan âciz kalan çariçe ikinci
Katherina, Siropulu adında hâin bir Rum doktor vasıtasıyla bu değerli Kırım
hânını zehirleterek öldürttü. Yerine geçen Devlet Giray Han ise; temiz ahlâklı
dürüst bir insan olmasına rağmen kudretli bir harp adamı değildi.
Bu arada Rus orduları muhtelif
kollardan büyük askerî harekâta başlamış bulunuyordu. İkinci Katherina, bütün
kış kesif bir faaliyet sarfederek hazırlıklarını tamamlamıştı. 65.000 kişilik
bir Rus ordusu prens Galitsin kumandasında Podolya’da toplanarak Hotin üzerine
yürüdü. Kont Romanzov kumandasındaki 60.000 kişilik diğer bir kuvvet Dinyeper
(Özi) nehri ile Azak denizi arasındaki arazinin muhafazasına ve 1739 Belgrad
muahedesinden beri tahrip edilmiş olan Azak kalesinin yeniden inşâsına me’mur
edildi. Kuban ve Kabartay taraflarına da general Maden tâyin edildi. General Tod
Heben ise Kafkasya üzerinden Tiflis, Erzurum yolu ile Trabzon havalisini işgal
edecekti. Böylece Osmanlı Devleti kuzey, doğu ve batı hudutlarından büyük
kuvvetlerle hücuma mâruz kalmış bir vaziyetteydi.
Osmanlı tarafında ise, sadrâzam ve
serdâr-ı ekrem Yağlıkçızâde Mehmed Emîn Paşa, 27 Mart 1769’da Dâvûdpaşa
ordugâhına geçti ve 3 Nisan’da hareket etti. 1 Mayıs’da Dobruca’nın kuzeyinde
Tuna kıyısındaki İsakçı’ya vardı. Askerlikten yetişmeyip komutanlık vasıfları
olmayan Mehmed Emîn Paşa, burada yirmi beş gün boş yere vakit geçirirken,
Rusların taarruzuyla Hotin çevresinde savaş başlamıştı.
Hotin, Lehistan’ın kapısı olan çok
mühim bir Türk kalesiydi. Bu kalenin Rusların eline geçmesi, Lehistan’ı Rus
istilâsına karşı açık bırakmak demekti. Hattâ bu kalenin düşmesi Rusların
Besarabya, Moldavya ve Podolya’nın Osmanlıların elinde bulunan kısmına karşı da
çok müsait bir duruma geçmesine sebeb olurdu.
Rusların ilk hedef olarak seçtiği ve
prens Galitsin kumandasında 65.000 kişilik bir orduyu gönderdikleri stratejik
ehemmiyeti bu derece büyük olan Hotin’de ise durum içler açışıydı. Kalenin asker
olmaktan çıkmış muhafızları, kumandanları Çeteci Yeğen Hasan Paşa’yı öldürmüşler
ve onun muavini olan Ahıskalı Hasan Paşa’yı da istememişlerdi. Kendilerine
Dukakin sancakbeyi Kahraman Paşa’yı kumandan seçen âsîler, Hotin’deki sivil
Türkleri yağmalayacak derecede işi ileri götürmüşlerdi. Bu akıl almaz olaylar,
Ruslar Hotin’e yaklaşırken cereyan ediyordu. Bu durumda çok iyi yetişmiş 65.000
kişilik bir Rus ordusunun Mayıs’ın ilk günü umûmî taarruzu halkın da gayretiyle
püskürtüldü. Ruslar o derece bozuldular ki, geri dönüp Dinyester’i geçerken
kaledeki az sayıda asker tarafından tâkib edildiler (1 Mayıs 1769).
Ruslar Hotin’e karşı ikinci
teşebbüslerini ancak üç ay on iki gün sonra yapabildiler. Bu geçen zamanda kale
muhafızı Kahraman Paşa âsî askerle işbirliği yaptığı için asılmış, yerine
Ahıskalı Hasan Paşa tâyin edilmişti. İkinci muhasarayı 12 Ağustos’da başlatan
Ruslar, Hasan Paşa’nın şehîd olmasına rağmen, şiddetli bir savunmayla
karşılaşınca, yine yenildiler. Hiç bir şey yapmadan orduyla Dobruca ve
Besarabya’da vakit geçiren sadrâzam Mehmed Emîn Paşa’nın Edirne’ye çağırılıp
cezalandırılmasından sonra yerine geçen sadrâzam ve serdâr-ı ekrem olan
Moldovancı Ali Paşa, Kırım hanı dördüncü Devlet Giray’la Rusları tâkib ettiler ve ağır zâyiât
verdirdiler.
Moldovancı Ali Paşa, ikinci Hotin
muvaffakiyetinden sonra, maneviyâtı yükselen ordunun bir kısmını 9 Eylül’de
Dİnyester nehrinde güçlükle kurduğu bir köprü üzerinden karşı yakaya geçirdi.
İlk geçen müfreze Ruslar tarafından püskürtülmesine rağmen ordunun bir kısmı
daha karşıya geçti. Rus kuvvetleri ormanlıklara yayıldıkları için Osmanlı
kuvvetleri de muhtelif müfrezelere ayrılarak Ruslara iyice zâyiât verdirdi.
Fakat 16 Eylül günü nehrin sulan yükselmeye başlayıp, köprü çöktü. Köprü
üstündeki bir çok asker telef olduğu gibi, bu hâdise orduda karışıklığa sebeb
oldu. Rus kumandanı da bundan istifâde ederek derhâl taarruza geçti. Karşıda
kalan az sayıda Türk kuvvetlerinden atlı olanlar Bender taraflarına çekilirken,
bir kısmı kayık ve sallarla nehri aşıp geri gelebildiler. Bölgede kalanlar ise
üstün Rus kuvvetleriyle çarpışa çarpışa şehîd oldular.
Bu muvaffakiyetsizlik sonrasında,
serdâr-ı ekrem olan Moldovancı Ali Paşa kışlamak üzere orduyu İsakçı’ya çekince,
Hotin muhafızları kaleyi terkedip orduya katıldılar. Kale kumandanı vezir Abaza
Paşa’nın çevresinde ancak bir kaç kişi kaldı. Bunun üzerine sadrâzam, Abaza
Paşa’ya kaleyi olduğu gibi bırakıp kendisine katılmasını emretti. Böylece Rus
kumandanı prens Galitsin, büyük kuvvetleriyle iki defa kuşattığı hâlde yenilip
geri çekildiği, fakat şimdi içinde bir tek Türk kalmayan, 300 top ve muazzam
cephanesi bulunan Hotin’i 21 Eylül 1769’da işgal etti. Ancak başarısız bir
kumandan olduğundan, çariçe Katherina tarafından azledilerek yerine Ukrayna’da
Kırım cephesi kumandanı olan kont Romanzov getirildi. Hotin’in düşmesinden bir
süre sonra 12 Aralık’da Moldovancı Ali Paşa da azledilip yerine Ivazzâde Halîl
Paşa sadrâzam ve serdâr-ı ekrem oldu. Böylelikle Osmanlı başarısıyla başlayan
savaş, 1769 sonbaharına girerken Rus üstünlüğüyle gelişti. Ruslar, Kafkasya’da
da Osmanlılara tâbi bir çok yerleri işgal ettiler. Kırım’daki başarısızlıkları
üzerine on bir aylık hanlıktan sonra 25 Şubat 1770’de Devlet Giray da
azledilerek yerine ikinci Kaplan Giray getirildi.
İkinci Katherina modern bir Rus
donanması kurmuştu. Karadeniz kapalı bir Türk gölü olduğu için bu donanma Baltık
kıyılarında üstleniyordu. 1768 sonlarında Osmanlı Devleti Rusya’ya harb îlân
eder etmez, Rus donanması çariçenin emriyle Baltık denizinden çıkıp, Kuzey
denizini ve Atlas okyanusunu geçerek Cebetitârık’dan Akdeniz’e girdi. Donanmanın
başında resmen kont Ateksy Orlov’la kardeşi ve amiral Spiridof olmakla beraber,
gerçekte, donanmayı İskoçyalı amiral Elphinton’la, Gregg ve Dugdale gibi
İngilizler idare ediyordu. Donanma yirmi dört savaş gemisiyle bir çok yardımcı
gemiden müteşekkildi. Kendi siyâsî çıkarları sebebiyle Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı başarı kazanmasını istemeyen Fransa, İstanbul’daki büyükelçisi
Saint-Priest kontu kanalıyla bu durumu Bâb-ı âlî’ye bildirdiyse de, vezirlerden
hiç biri Rusların böyle büyük bir deniz seferini başaracağına ihtimâl vermediği
gibi, durumu Pâdişâh’a bildirmeyip herhangi bir tedbir de almadılar. Ancak
devlet adamlarının bu gafleti Osmanlı Devletine pahalıya mâloldu. Mora’ya gelen
Rus donanması karaya asker çıkartarak yerli halkı isyân ettirdi.
Rus ve âsî Rum askerleri tarafından
Koron muhasara edildiyse de kale teslim olmadı. Müdafaasız kalan diğer
kasabalardan kaçan müslüman ahâli Tripolice şehrine sığındılar. Canlarına
dokunulmamak şartıyla teslim olan Mizistra müslüman halkı katliâma uğratıldığı
gibi, küçük çocukları minarelerden aşağıya atıp parçalayacak şekilde vahşet
gösterildi.
Rus donanması Mora’ya çıkıncaya
kadar böyle bir şeyin olabileceğine inanmayan vezirler, nihayet Rusların Mora’ya
asker çıkarması ve isyânların başlaması üzerine üçüncü Mustafa Han’ı durumdan
haberdâr ettiler. Derhâl donanmanın hazırlanmasını emreden Mustafa Han, eski
sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’yı da Mora seraskerliğine tâyin etti. Emrine
verilen İskenderiye sancak beyi Mehmed Paşa, Rodos beyi Cafer Bey ve Selanik
mutasarrıfı vezir Ali Paşa’yı alıp bölgeye gelen Muhsinzâde Mehmed Paşa,
alelacele etraftan toplayabildiği kuvvetlerle Tripolice’nın yardımına koştu (9
Nisan 1770). Kasabada bulunan 10.000 kadar müdâfaa kuvveti ve kendi toplama
askeriyle 50.000 kişi civarındaki âsî kuvvetini ve yanlarında bulunan 500 Rus
askerini imha etti. Muhsinzâde’nin bu muvaffakiyeti âsîleri ümitsizliğe düşürdü.
Fakat asırlardır âdil Osmanlı idaresi altında huzur ve refah içinde yaşamakta
olan ve ilk fırsatta hıyanet etmekten çekinmeyen Rumların vahşet ve müslüman
düşmanlığı sönmemişti. Arkadi’de teslim olan Türk halkını binâlara doldurarak
yaktılar. Patras kasabası da Rumlar tarafından muhasara edildi. Ancak kale,
susuzluğa rağmen müdâfaaya devam etti. Bu sırada Kastil muhafızı Mustafa
Paşa’nın gönderdiği yardım kuvveti yetişince kaleden çıkış yapan müdâfîler, Rum
muhasara kuvvetlerine şiddetli bir darbe indirdiler.
Bu sırada Ruslar, yerli Rumlarla da
birleşerek 36 top ve mühim mikdârda mühimmatla Modon üzerine yürüdüler. 30.000
kişiden müteşekkil âsî ve Rus askerine karşı 300 kişiden ibaret olan Modon
muhafızları, Mayıs ayına kadar kahramanca mukavemet etti. Bu arada diğer
yerlerdeki isyânlarla meşgul olan Muhsinzâde Mehmed Paşa, Çatalcalı Ali Ağa
kumandasında alelacele 7.000 kişilik bir imdat kuvveti gönderdi. Bu kuvvet gelir
gelmez kaleden çıkan 300 fedainin de iştirakiyle yapılan şiddetli bir hücum
neticesinde Rusların ekserisi imha edildiği gibi, top ve mühimmatları da ele
geçirildi. Âsî Rum askeri de büyük zâyiât vererek perişan bir hâlde kaçtı.
Mora’daki Osmanlı kuvvetlerinin bu başarıları sürerken, üçüncü Mustafa Han’ın
emriyle hazırlıklarını bitirip 6 Mayıs’da İstanbul’dan hareket eden kapdân-ı
derya Hüsâmeddîn Paşa kumandasındaki on kalyon, bir baştarde, on iki çektiri ve
firkateynden müteşekkil Osmanlı donanması, 24 Mayıs’da Mora sularına girdi. Bu
arada Rodos sancağı mutasarrıfının yaklaştığını haber alan Ruslar, isyân
ettirdikleri Rum halkını yüz üstü bırakarak üstlendikleri Navarin kalesini
tahliye ettiler. Böylece Navarin’e çıkan Osmanlı askeri Rusları tamamen Mora’dan
temizledi.
Mora’nın güneydoğusunda bulunan
Menekşe (Benefşe) limanı önünde ve daha sonra da Anapoli’de karşılaşan Osmanlı
ve Rus donanmaları, buralarda yapılan her iki muhârebede de birbirlerine
üstünlük sağlayamadılar. 6 Temmuz 1770 sabahı iki donanma Sakız boğazının
kuzeyinde Koyun adaları açıklarında karşılaştı. Donanmalar derhâl karşılıklı top
ateşine başladılar ve kısa zamanda bir Osmanlı ve bir Rus savaş gemisi battı.
Türk toplarının üstünlüğü karşısında tutunamayan amiral Elphinston geri çekildi.
Muhârebe dört saat sürmüştü. Batan Rus gemisi, amiral Spiridov’un gemisiydi. Bu
gemideki 700 Rus ölmüş, amiral Spiridov’la başkumandan Orlov’un kardeşi kont
Fedor Orlov, denizden güçlükle kurtarılmışlardı. Osmanlı donanmasından ise,
Cezâyirli Hasan Bey’in gemisi batmış ve Hasan Bey yüzerek hayâtını kurtarmıştı.
Kapdân-ı derya Hüsâmeddîn Paşa,
Rusların yeniden muhârebeyi göze alamayacaklarını düşünüp, Riyale kaptan Cafer
Bey’in teklifiyle gün batarken Çeşme limanına girdi. Cezâyirli Hasan Bey’in
şiddetle karşı çıkmasına rağmen Cafer Bey, gemileri sıkışık nizamda limana
soktu. Osmanlı donanması çok tehlikeli bir hedef teşkil edecek duruma gelmişti.
Nitekim Osmanlı donanmasının bu fena durumundan istifâde eden Ruslar, akşam
karanlığından da faydalanarak Çeşme limanına girdi ve yağlı paçavralarla
tutuşturduğu Osmanlı donanmasını yakarak imha etti (Bkz. Çeşme Vak’ası).
Çeşme faciası Avrupa’da büyük
akisler yaptı ve Rusların prestijini arttırdı. Durum İstanbul’da duyulunca
kapdân-ı derya Hüsâmeddîn Paşa azledilip durum tam bilinemediğinden, yerine
Çeşme faciasının asıl müsebbiblerinden olan Cafer Bey getirildi. 36 gemiden
müteşekkil bir donanma hazırlanıp Cafer Paşa’nın emrine girmek üzere
İstanbul’dan yola çıkarıldı. Çeşme’de zafer kazanan Ruslar ise, Limni adasına
gelip Mondros limanını muhasara ettiler. Fakat iki ay boyunca kuşatma altında
tutmalarına rağmen alamadılar. 22 Ekim’de 23 parça gemiyle Mondros limanına
gelen Cezâyirli Hasan Bey, düşman donanmasını geri çekilmeye mecbur bıraktı. Rus
donanması Baltık denizine dönmek üzere Ege denizinden ayrıldı. Limni’de
kazandığı zafer üzerine Cezâyirli Hasan Bey’e Gâzi ünvânı verilip kapdân-ı derya
yapıldı.
Ege denizinde Osmanlı-Rus mücâdelesi
bu şekilde sona ererken, Avrupa’da durum hiç de parlak değildi. Devletin başında
vatanperver, çalışkan ve memleketin o günkü durumundan üzüntü duyan, gittikçe
büyüyen bir tehlike olarak siyâset sahasında ilerlemesinden endişe eden ve bu
düşüncelerle Rus tehlikesini önlemek için her çâreye başvurmaktan çekinmeyen
üçüncü Mustafa gibi bir hükümdarın bulunmasına rağmen, devlet ricalinin
cehaleti, kâbiliyetsizlikleri, ordunun artık iş göremez hâle gelmesi sebebiyle
birbiri üstüne gelen felâketlerle savaş devam etmekteydi. Hotin’in düşmesinden
sonra muhtelif kollardan büyük kuvvetlerle Tuna boylarına doğru ilerleyen
Ruslar, Eflâk ve Boğdan’ın büyük bir kısmını işgal etmişlerdi. Kont Panin
kumandasındaki 60.000 kişilik bir Rus ordusu Bender kalesini muhasara etmek için
ilerlerken, Rusların o devirde yetiştirdiği değerli bir kumandan olan Romanzov
kumandasındaki 30.000 kişilik diğer bir Rus ordusu da Tuna’nın sol sahilindeki
Isakçı mevkiinin karşısındaki Kartat sahasına yakın müstahkem bir mevkide
bulunuyordu.
Bu sırada vezîriâzam ve serdâr-ı
ekrem İvazzâde Halil Paşa idi. Rus ordusu üzerine önce Kırım hanı Kaplan Giray
ile Rumeli beylerbeyi Abdi Mehmed Paşa’yı, daha sonra da yeniçeri ağası
Kapıkıran Mehmed Paşa’yı gönderdi. Fakat gönderilen bu kuvvetler geri çekilerek
bizzat serdârın harekete geçmesini istediler. Bunun üzerine İvazzâde Halîl Paşa,
İsakçı’dan Kartal sahrasına geçti (27 Temmuz 1770).
Serdâr-ı ekremin Kartal sahrasına
geçmesi üzerine çenber içine düşen Romanzov, disiplini iyice bozulmuş ve
kendisinden sayıca çok üstün olan Osmanlı kuvvetlerine karşı şiddetli top
ateşiyle saldırdı. Akşam üzeri başlayıp sabaha kadar süren muhârebe sonunda
Osmanlı kuvvetleri bozguna uğradı. Çenberi yaran Ruslar, bozgun hâlde bulunan
50.000 Türk askerini kılıçtan geçirdi. Güçlükle kurtulan serdâr-ı ekrem,
Beydağı’na çekildi. Çeşme’de donanmasını, Kartal’da da ordusunu kaybeden Osmanlı
Devleti çok kötü duruma düştü. Cephede mühim bir Osmanlı kuvveti kalmamasından
istifâde eden Ruslar; İbrâil, Bender, Akkerman, Kili, İsmâil ve Bükreş
kalelerini sıra ile işgal ettiler. Bender’i kuşatan Rus komutanı kont Panin,
Temmuz sonundan beri uğraştığı hâlde kaleyi düşürememişti. Kaleyi savunan Türk
muhafızlar cesaretle karşı koyduğundan bütün çabaları boşa çıkıyordu. Fakat bir
süre sonra kalede başlayan veba salgınında, serasker vezir Mehmed Paşa’nın
vefâtı, meş’ûm salgın yüzünden askerin günden güne azalması durumu iyice
kötüleştirdi. Nihayet Ruslar iki ay süren kuşatmadan sonra general Elemten ve
general Kennekamp’in, kumandasında karanlık bir gecede yapılan baskın sonunda 27
Eylül 1770’de kaleyi ele geçirdiler. Fakat muhasara sırasında çok kayıp veren
Ruslar, intikam için kadın ve çocukları katledip evleri yakıp yağmaladılar. Peş
peşe gelen bu yenilgiler üzerine sadrâzam İvazzâde Halil Paşa azledilerek yerine
Silâhdâr Mehmed Paşa getirildi. Bir müddet sonra Aralık ayı içinde Kırım hanı
Kaplan Giray da azledilip yerine üçüncü Selîm Giray Han getirildi. Ruslar, 1770
sonlarında artık savaşı kazanmış durumdaydılar. Kış mevsimi geçtikten sonra,
1771’de Kırım’a inebilir ve Karadeniz’e çıkabilirlerdi.
Nitekim 1771 baharının son
haftalarında prens Dolguruki kumandasındaki 30.000 Rus ile 60.000 Nogay ve Tatar
kuvvetlerinden meydana gelen 90.000 kişilik büyük bir kuvvetle Kırım’ın
girişindeki Orkapı’yı muhasaraya başladılar. Karadeniz’le Azak denizinin
birbirine çok yaklaştığı yerdeki bu kale, Osmanlı serdengeçtilerinin
mukavemetiyle bir müddet müdâfaa edildiyse de, Rusların yalanlarına kapılan
kaledeki Tatarlar tarafından, kale kapılarının açılması ile Ruslar kaleyi işgal
edip Kırım yarımadasına ayak bastılar (8 Temmuz 1771). Bu sırada Rus
propagandalarına kanan Kırımlılardan bir kısmı, içlerinde Cengiz hânedânına
mensup prensler de olduğu hâlde, Ruslara karşı koymamak karârındaydılar. Rus
vaadlerine göre güya Kırım işgal edilince, Osmanlılar kovulacak ve Kırım
istiklâline kavuşacaktı. Osmanlılardan ayrılıp on beşinci yüzyıldaki gibi
bağımsız bir devlet olursa, daha bahtiyar yaşayacaklarını ve her zaman Rusya ile
çatışan Osmanlıların yanında savaşa girmek mecburiyetinden kurtulacaklarını
düşünüyorlardı. Bu düşüncelerle Osmanlılara karşı Ruslara yardım eden bu
prensler, Rusların; Kazan, Astırhan ve Başkırdistan gibi on altıncı asrın ikinci
yarısından beri ele geçirdikleri Türk ülkelerinde tatbik ettikleri zulümleri
bilmezlikten geliyor, tam bir gaflet içinde bulunuyorlardı.
Diğer cephelerdeki kötü gidişat
sebebiyle hiç bir taraftan yardım alamadığı gibi, içerden de Kırım prenslerinin
ihanetine uğrayan değerli ve vatanperver bir kumandan olan Kırım seraskeri
İbrâhim Paşa, mücâdeleye devam etmesine rağmen, büyük bir ye’se düşmüştü. Bu
yüzden Kefe’ye çekilerek burasını müdâfaaya karar verdi. Bu arada Kırım’a giren
Ruslar, Sahip Giray’ı Kırım hanı ve Şahin Giray’ı da kalgay (velîahd) ilân
etmişlerdi. Şahin Giray, emrindeki Tatar askeriyle İbrâhim Paşa’nın yanına
gelerek Ruslarla yaptıkları muahedeyi resmen îlân etti ve İbrâhim Paşa’nın
Osmanlı askeriyle birlikte çekilip gitmesini, aksi takdirde yağma edeceğini
bildirdi. İbrâhim Paşa bunu şiddetle reddettiyse de Kefe vâlisi Mehmed Paşa ve
bir kısım asker kayıklara binip Kefe’den ayrıldıklarından bir süre sonra Taman
ve Karasu tarafından gelen Rus kuvvetlerine esir düştü. Bu hâl üzerine Kefe,
Yeni kale, Kerç gibi müstahkem yerler Ruslar tarafından işgal olundu. Kırım
hanzâdeleri, beyleri, hattâ Kırım hânının oğulları Petersburg’a gidip İkinci
Katherina’ya sadâkat yemîni ettiler, Rusların İbrâhim Paşa’yı esir almaları,
Kırım’ın tamâmını ele geçirmeleri yarımadada dehşetli karışıklığa sebeb oldu.
Binlerce insan sahile dökülüp buldukları deniz vasıtalarıyla Anadolu sahillerine
göçmeye başladılar. Osmanlı hükümeti Kırım’ın işgalinden sonra burasının harben
veya sulhen geri alınmasına kadar Kırım hanı tâbirini kaldırıp, Rumeli’de
bulunan Tatarlara bir han tâyinini münâsib gördü. Bu hanın bir kuvvet tedâriki
ile hududa yakın bir yer olan Rusçuk’da bulundurulması kararlaştırılıp, Tatar
hanı tâyin edilen Maksud Giray bölgeye gönderildi.
Ruslar Kırım’ı işgal etmekle beraber
Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki Osmanlı kalelerini düşüremediler. Bunların en
mühimi olan Odesa’nın (Hocapaşa) az batısında bulunan Özi, vezir hazinedar Ali
Paşa’nın parlak savunmasıyla kurtuldu. Ağır zâyiât veren Ruslar, 2 Ağustos
1771’de muhasarayı kaldırıp geri çekildiler. Kılburun kalesi de Abdullah
Paşa’nın savunmasıyla muhasaradan kurtuldu. Eflak’ı işgal eden Ruslar, Yergöği
kalesini de alıp Türkleri Tuna’nın kuzeyinden de atmak istediler. Fakat 12
Eylül’de saldırıya geçen Rus generali Essen, takviye edilen Osmanlı kuvvetleri
tarafından sıkıştırılınca, 500 ölü, yüzlerce yaralı vererek top ve ağırlıklarını
bırakarak çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Buna karşılık Vidin seraskerliğine
tâyin edilen eski sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın Bükreş’i almak istemesi
bir sonuç vermedi. Kumandanlar arasındaki ihtilaf ve askerin başıbozukluğu
mağlûbiyete sebeb oldu. Bunun üzerine düşman 30 Ekim’de Tuna deltasının güneyine
atlayıp Dobruca’ya girdi ve Tulça kalesini alarak Babadağı’na kadar uzandı.
Veziriazam Silahdâr Mehmed Paşa karargâhını Babadağı’ndan kaldırarak güneyde
Varna’nın kuzeyindeki Hacıoğlu Pazarı’na çekildi. Büyük bir Türk şehri olan
Babadağı Ruslar tarafından yağma edildi. Babadağı ordugâhının muhârebesiz terki
üzerine vezîriâzam Silâhdâr Mehmed Paşa azledilerek, yerine Rusçuk’a çekilmiş
bulunan Muhsinzâde Mehmed Paşa getirildi. Yeni Sadrâzam, Hacıoğlu Pazarı’nda
kışlamayı münâsib görmeyerek Şumnu’yu karargâh yaptı (11 Aralık 1771).
1772 yılında mühim bir askerî
harekât olmadı. Ruslar son güçlerini harcamışlar ve güçleri kesilmişti. Üç
yıldır uzayıp giden savaş, büyük Avrupa Devletlerini de endişeye sevkediyordu.
Prusya ve İngiltere Rusya’yı, Fransa ve Avusturya (Almanya) da alttan alta
Osmanlı Devleti’ni destekliyorlardı. Lehistan, Kırım ve Romanya’nın Rus
işgalinde kalması bu ülkelerin büyük bir kısmında gözü olan Viyana’da büyük
memnuniyetsizlik doğuruyordu. Üçüncü Mustafa Han gibi, çariçe ikinci Katherina
da bütün ihtiyat hazînesini savaşa harcadığından, Prusya ve Avusturya’nın
aracılığı ile 10 Haziran 1772’de Yergöği’nde Osmanlı-Rus mütârekesi imzalandı.
19 Ağustos’da Romanya’da Fukşani’de sulh konferansı açıldı. Fakat müzâkerelerden
bir sonuç alınamadı. Rusların aşırı isteklerini Osmanlı Devleti kabul etmedi.
Sulh konferansı 9 Kasım’da bu defa Bükreş’te toplanmaya başladı. Bu görüşmeler
de sonuçsuz kalınca, iki taraf son sözlerini söylemek üzere yeniden askerî
hazırlığa başladı.
Kırım gibi bir Türk ülkesinde bile
istiklâl propagandaları ile başarı sağlayan Ruslar, aynı metodlarla Mısır ve
Suriye’de de faaliyete giriştiler ve Türk Memlûk beylerini istiklâl pahasına
Osmanlı Devleti’ne baş kaldırmaya teşvik ettiler. Memlûklülerden büyük bir
servete sahip olup Kâhire’de belediye reîsi olan Cin Ali Bey bu propagandaya
kapıldı. Mısır beylerbeyi Gürcü Mehmed Paşa, Ali Bey’in durumunu ve Ruslarla
muhabere ettiğini Bâb-ı âlî’ye bildirdi ve Memlûk beyini ortadan kaldırma emrini
aldı. Ancak başarı kazanamadı. Fakat kendini Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin
sultânı ilân eden Ali Bey’in dâmâdı Ebû Zeheb devlete sâdık kalarak Osmanlı
askeriyle kayınpederinin üzerine yürüdü ve onu bir çok defalar yendi. Suriye’ye
kaçıp bir müddet orada kalan Ali Bey, Ruslardan 400 kişilik bir yardımcı kuvvet
alarak 6.700 kişiyle Kâhire’ye yürüdü. Fakat yine yenildi ve aldığı yaralar
sebebiyle bir hafta sonra öldü.
Mısır gailesi bu şekilde
halledilirken, Ruslar Bulgaristan’a kadar inmiş, Yergöği’nin de düşmesiyle
Romanya ile bağlantı kesilmişti. Yergöği’nin karşısındaki Rusçuk’ta üstlenen
serasker vezir Dağıstanlı Ali Paşa’nın gayretine rağmen, şehir geri alınamadı.
Bu defa Ruslar Rusçuk’a saldırdılar. Fakat Martin Meyelen muhârebesinde Ali
Paşa’ya yenilip, büyük zâyiât vererek geri çekildiler. Ünlü Rus kumandanı prens
Pepnin, 1.200 düşman askeriyle esir edilip İstanbul’a gönderildi. Varna muhafızı
vezir Nûman Paşa ise, Babadağı’nın güneyinde düşmana yenildi. Bunun üzerine
mareşal Romanzov’un kumandasındaki Ruslar, Güney Dobruca’da Tuna’nın güney
kıyısı üzerindeki Silistre’yi muhasaraya başladılar. Serasker vezir Osman Paşa
ve Silistre muhafızı vezir Hasan Paşa, 29 Haziran’da mareşal Romanzov
kuvvetlerini bozdular. 8.000 ölü ve 1.000 yaralı veren Ruslar, Silistre
muhasarasını kaldırdılar ve ağırlıklarını bırakıp Romanya’ya çekildiler. Üçüncü
Mustafa Han, bu başarısı üzerine Osman Paşa’ya Gâzi ünvânını verdi.
Taarruzlarına devam eden Ruslar,
general Ungur kumandasındaki kuvvetlerle Ekim ayında Hacıoglu Pazarı’nı yakarak,
Varna üzorine yürüdüler. Fakat burası tahkim edilmiş ve Kelleci Osman Paşa da
donanma ile limanda bulunuyordu. Düşman, ateş altına alınıncaya kadar mukabele
edilmeyip, tam kale altına gelince, bombardıman edilmek suretiyle fena hâlde
bozularak yirmi kadar top, büyük mikdârda ağırlık ve zâyiât vererek kaçtı (20
Ekim 1773). General Ünger’in Varna önlerindeki hezîmetiyle, Bulgaristan’ı ele
geçirmekten ümidini kesen Ruslar, işgal ettikleri Dobruca ve Kuzeydoğu
Bulgaristan’daki Osmanlı şehir ve kasabalarını akıl almaz barbarlıklarla tahrib
ettiler. Ellerine geçen müslümanları cins ve yaş farkı gözetmeksizin, küçük
bebeklere varıncaya kadar, türlü işkencelerden sonra kılıçtan geçirdiler.
Osmanlı-Rus savaşının bütün bu
acılarını yaşayan üçüncü Mustafa Han, yıllardır süregelen savaşın Osmanlı
Devleti için bir dönüm noktası olduğunu kavramış ve son bir kaç başarı ile az
bir zararla bu savaştan çıkmak istemişti. Fakat vazîfe başına getirdiği
komutanlarına sağladığı bütün imkânlara rağmen, başarısız olmalarından sükût-ı
hayâle uğrayan Sultan, son olarak göreve getirdiği Muhsinzâde Mehmed Paşa’dan
çok şeyler bekliyor, son bir hamle için ona güveniyordu. Bunun için de
memleketin dört bir tarafına gönderdiği fermanlarla halkın vatanseverlik
hislerine müracaat ediyordu. Hakîkaten halk da geniş ölçüde fedâkârlıkda
bulunuyor, cephelere asker ve malzeme gönderiyordu. Fakat uzun zaman gerektiren
eğitim verilemediği için bunlar kuru kalabalıktan öteye gitmediği gibi, ard arda
gelen başarısızlıklar, askerin maneviyâtını da bozuyordu. Üçüncü Mustafa Han
hasta olduğu hâlde bizzat sefere çıkıp askerin maneviyâtını yükseltmeyi
düşündüyse de Rusların giriştikleri katliâm haberlerini duyunca, hastalığı iyice
arttı ve 21 Ocak 1774’de Cuma günü öğle ezanı okunurken hayâta gözlerini yumdu.
Lâleli Câmii yanında bulunan türbesine defnedildi.
Ruslar, 1774 baharında devamlı
teklif ettikleri sulh müzâkerelerine te’sir edebilmek için bir kaç teşebbüs daha
yaptılar. Mareşal Romanzov’un Şumnu’ya yaklaşması ve başkumandanlık karargâhını
burada kurmuş olan sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın ağır hasta olması
yüzünden, Osmanlı Devleti, Rusya’nın sulh tekliflerini kabul etti (Bkz.
Abdülhamîd Han-I). Sadâret kethüdası meşhur diplomat Resmi Ahmed Efendi
başmurahhas ve reîsülküttâb İbrâhim Münib Efendi ikinci murahhas oldu. Rusları
prens Renin ve mareşal Romanzov temsil ediyordu. Konferans Tuna kıyısı
yakınlarında Küçük Kaynarca’da açıldı (Bkz. Küçük Kaynarca Andlaşması).
Üçüncü Mustafa Han, dindar,
çalışkan, âdil, hamiyyetü bir pâdişâhtı. Verdiği vazifeleri tâkip eder
mes’ullerden hesab sorardı. Büyük bir ihtiyat hazînesi toplayan Mustafa Han,
memleketin îmârı yolunda da bir hayli işler yapmıştır. İstanbul’da ve memleketin
diğer yerlerinde sık sık vuku bulan büyük yangın ve zelzele tahribatı için kendi
şahsî hazînesinden de olmak üzere 220 bin (11 milyon akçe) sarfetmiştir. Edirne
Sarayı’nın inşâatını da tamamlattı.
Üçüncü Mustafa Han, hükümranlık
mes’ûliyetini iyice kavramış, devletin mutlak bir ıslâha muhtâc olduğunun
şuuruna ermişti. Saltanatı boyunca devleti kalkındırmakla uğraşmış, fakat ne
yazık ki bu hususlarda kendisine yardımcı olacak değerli devlet adamları
bulamamıştı. On altı senelik saltanatı boyunca özellikle Koca Râgıb Paşa’nın
vefâtından sonra devlet adamı bulmakta büyük sıkıntı çekmiş ve bu sıkıntılarını
şu kıt’asıyla dile getirmişti:
Yıkılıpdur bu cihân
sanma ki bizde düzele,
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele,
Şimdi
ebvâb-ı saadetde gezen hep hazele,
İşimiz kaldı hemen merhamet-i
lem-Yezel’e.
Üçüncü Mustafa Han her an çıkması
muhtemel bir Rus savaşı için uzun zamandır görülmeyen zenginlikte bir ihtiyat
hazînesi toplamış, askeri ıslâhata girişmiş, fakat bunu gerçekleştiremeden
savaşa girmek mecburiyetinde kalmıştı.
Sultan Mustafa, pâdişâhlığı
zamanında sonradan çıkan Rusya harbinden dolayı memlekette başlayan sıkıntı ve
buhrana rağmen, evvelce başladığı hayır ve îmâr işlerini mümkün olduğu kadar
ihmâl etmemeye çalıştı. Barış devresinde yaptırdığı bir kaç câmi ve diğer
hayratından başka, çeşitli sebeplerle harâb hâle gelen ata yadigârlarının
ihyâsına, savaşın sebeb olduğu her türlü güçlük ve sıkıntılar sırasında da devam
ederek, onların da tamamlanmasında muvaffak olmuştu. 1757-1760
seneleri arasında vâlidesi Mihrişâh Sultan ile ağabeyi şehzâde Süleymân’ın
ruhları için Üsküdar’da inşâ ettirdiği Ayazma Câmii’nden sonra, 1761’de
Kadıköyü’nde ve 1763’de Paşabahçesi’ndeki câmileri inşâ ettirmiştir.
1764 senesinde, 1760’dan başlattığı ve kemerlerle üçe ayrılmış geniş bir çarşı
üstüne yaptırmakta olduğu Lâleli Câmii ile etrafındaki medrese, imâret, türbe ve
sebilini de ikmâle muvaffak oldu. Soğukkuyu’daki (Gülhâne parkının giriş kapısı
karşısı) Zeyneb Sultan Câmii de zamanında tamamlanmış, sırf Allah
rızâsı için yaptırdığı bütün bu eserlerin hiç birine kendi adını vermemiştir.
Üçüncü Mustafa Han, 1766’da meydana
gelen büyük İstanbul depremi sırasında harâb olan Dâvûdpaşa kasrını,
Kapalıçarşı’yı, surları, Baruthâne’yi, Saraçhane’yi, yeniçeri odalarını,
Tophane’yi, Kızkulesi’ni sonraları başlayan savaşa rağmen derhâl onarttığı gibi,
yine bu depremde zarar gören Fâtih ve Eyyûb Sultan câmilerini de ihya etmiştir.
otururken gösteren bir minyatür
(Silsilenâme, TSMK, III. Ahmed, nr. 3109, vr. 26a)
Babası.................... :
Üçüncü Ahmed
Han
Annesi.................... :
Mihrişâh
Sultan
Doğumu.................. : 28 Ocak 1717
Vefâtı...................... :
21 Ocak
1774
Tahta
Geçişi............ : 30 Ekim 1757
Saltanat
Müddeti..... : 16 sene 2 ay 20 gün
Halîfelik
Sırası......... : 91
Osmanlı sultanlarının yirmi
altıncısı ve İslâm halîfelerinin doksan birincisi. Sultan üçüncü Ahmed Han’ın
oğlu olup, 28 Ocak 1717’de Mihrişâh Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde iyi bir
eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, târih, coğrafya, nücûm
(astroloji), tıb, devlet idâresi ve askerî bilgileri devrin meşhur âlimlerinden
tahsîl etti.
Üçüncü Mustafa Han, üçüncü Osman
Han’ın vefât etmesi üzerine 30 Ekim 1757’de hükümdar oldu. Çalışkan ve azîm
sahibi bir kimse olup, olgunluk çağında bulunuyordu. Devlet işlerini iyi tâkib
ederek mâlî ve askerî sahalarda ıslâhat yapmak istiyordu. Üçüncü Osman’ın son
sadrâzamı, değerli bir devlet adamı olan Koca Râgıb Paşa’yı görevinde tuttu. İç
ve dış siyâsette temkinli hareketi tercih etti. Avrupa’da 1756-1763 târihleri
arasında vuku bulan yedi yıl harplerinde bütün devletler Osmanlı Devleti’nin
kendi saflarında savaşa katılmasını istedilerse de kabul etmeyip savaşa girmedi.
Kaypak bir politika tâkib eden tarafların menfaatkâr ve gayet plânlı
hareketlerini yerinde teşhis edip ustalıkla onları oyalama yoluna
gitti.
(TSM, nr. 17/20)
Cülûsunu müteakip devlet işlerini
eline alan üçüncü Mustafa Han, îlân ettiği Adâletnâme ile reâyayı koruyup kollamanın yanında
ehl-i örf taifesine (ihtisâb ağası gibi me’murlara) bir çeki düzen vermek
istedi. Bunun yanında bâzı idarî tedbirler almaktan da geri kalmadı. Diğer
taraftan evkaf mallarının idaresinde görülen sûistimallere ve reâyanın mâruz
kaldığı tazyike son vermek ve düzene koymak için tedbirler alırken, Haremeyn
vakıflarını da iltizâma dâhil etti. Hazîneye ek gelir sağlamak için tasarrufa da
giden üçüncü Mustafa Han, esham adı ile bir gümrük vergisi koydu. Tütün
gümrüğünü kontrol altına aldı. Para cinslerinde görülen karışıklık ve züyûf akçe
mes’elesini ele alıp, marbaş denilen sikkenin ıslâhı yoluna gitti. Bu arada,
devlet mâliyesine zarar veren, zahmetsiz kârlar peşinde koşan yahûdî ve
hırıstiyan taifesinin sıkı kontrol altına alınmasını sağladı.
Üçüncü Mustafa Han, Osmanlı
Devleti’ni askerî bakımdan da kalkındırmak için harekete geçti. Bunun için önce
topçu sınıfını ıslâh, tophaneyi tanzim ve mühendis mektebini te’sis yoluna
gitti. Zamanın en yeni tekniğini kullanacak tarzda bir topçu ocağının teşekkülü
için bir Macar asilzadesi olan ve Fransız ordusunda hizmet görmüş bulunan Baron
de Tott’tan istifâde etti. Baron de Tott, Tophane’yi ıslâh ile ağır toplar
yerine beygirlerle çekilebilen hafif toplar döktürdü. Artan top ihtiyâcına cevap
vermek üzere Hasköy’de modern bir top dökümhanesi kuruldu. Bu arada Üsküdar’daki
Humbarahâne ve Mühendishâne mekteplerinin talebeleri Kâğıthane’de mühendislik
tahsiline başladı. İhtiyâca kâfi gelmiyen donanma da ele alınıp gemi inşâsı
hızlandırıldı.
Sultan Mustafa Han’ın ilk yıllarında
Mısır’da, merkezî idareye karşı kıpırdanmalar başladığından, irsaliye hazînesi
ile gılâl-ı haremeyn bir müddettir gönderilmez olmuştu. Devlet bir nizâmnâme
neşrederek bu işi halletti. Bu arada hac yolunu tehlikeye sokan Urban
eşkıyasından Benî Harb kabîlesi ve reâyaya zulmeden Çorum beyi Feyzullah te’dîb,
aynı suçları işleyen Eflak voyvodası da hapsedildi. Çıldır, Kars, Karaman,
Aydın, Kıbrıs, Bosna ve Karadağ’da meydana gelen bâzı disiplinsizliklere karşı
tedbirler alındı. Ayrıca bir kaç seneden beri Niğde taraflarında reâyaya
zulmedip günden güne kuvvetlenen Kâdıoğlu üzerine Çapanoğlu Ahmed Paşa
gönderildi. Ahmed Paşa, Kâdıoğlu’nu yakalayarak büyük itibâr kazandı. Fakat bir
müddet sonra itibârını kötüye kullanarak müstakil harekete ve halka zulme
yeltenince ortadan kaldırıldı.
gümüş beşliğin ön ve arka yüzleri
(İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Teşhir nr. 1647)
Üçüncü Mustafa Han, kıtlık zamanları
için İstanbul’da zahire depoları inşâ ettirdi. Ayrıca reâyanın büyük şehirlere
yerleşmesine mâni olmaya çalıştı. Aldığı iktisâdi tedbirlerin yanında
yabancıların muahede ve mevzuata riâyet etmeleri için ihtimam göstererek, kumaş
ithalâtının önüne geçip, yerli sanayii teşvik etti. İmarcı bir pâdişâh olan
üçüncü Mustafa Han, bilhassa 22 Mayıs 1766 zelzelesinden sonra İstanbul’u ihya
etti. Târih boyunca İstanbul’un gördüğü en büyük bir kaç zelzeleden biri olan bu
faciada iki dakika içinde hasar görmedik bina kalmayıp, Fâtih ve Eyyûb Sultan
câmileri gibi en büyük ve sağlam âbideler bile yıkıldı. Bu iki câmi (ki her
ikisini de Fâtih sultan Mehmed Han yaptırmıştır) başta olmak üzere, Mustafa Han
yüzlerce âbide ve evi çoğu eski modellerinde olmak üzere bir kaç yıl içinde
yeniden yaptırdı. İstanbul’un suyunu bollaştırmak için yeni bir bent inşâ
ettirdiği gibi zelzeleden hasar gören eski su yollarını da tamir ettirdi.
Bunlardan başka Tersâne-i âmirenin kereste ve İstanbul’un odun ihtiyâcının daha
çabuk ve kolay te’mini için Sakarya nehrinin, Sapanca gölü üzerinden İzmit
körfezine bağlanmasına teşebbüs etti. Açılacak kanalın güzergâhını tesbit ve
keşfinin yapılması için mübâşîr ve su yolu ustalarını görevlendirdi. Bir müddet
sonra kanal kazılmaya başlandıysa da, kışın gelmesiyle vazgeçildi. Ancak ertesi
sene Rusların sınır tecâvüzlerinde bulunması dolayısıyla işe devam edilemedi.
Bu yıllarda üçüncü Mustafa Han tâkib
ettiği sulhperver siyâsete rağmen Rusya ile dâima bir İhtilâf mevcuttu.
Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde beslediği emellerden dolayı her an fırsat
kollayan bir hâli vardı. Nitekim Gürcistan’ın iç işlerine müdâhale ederek, yerli
ahâliyi isyâna teşvik etti. Bundan başka, Yunanistan, Karadağ, Arnavutluk, Eflak
ve Boğdan hıristiyanları arasında da tarafdâr kazanmaya çalışıyordu. Ayrıca
muahedeler hilâfına yeni kaleler inşâ ediyor, askerî hazırlıklar yapıyordu.
Avrupa’da yedi yıl savaşları sonunda
Lehistan kralı öldü. Bunu fırsat bilen Rus çariçesi ikinci Katherina, Prusya ile
anlaşıp Lehistan’ı işgal etti ve dostu Kont Stanislas Poniatovvski’yi Lehistan
tahtına çıkarttı. Osmanlı Devleti ile Almanya ve Rusya arasında bir tampon bölge
vazifesi gören Lehistan, bu üç devlet arasında gerçek bir denge unsuruydu. Bu
unsurun ortadan kalkması ile dengenin temelden sarsılacağını göz önüne alan
Osmanlı Devleti, bu durumu tanımadı ve Rusya’yı protesto etti. Henüz Osmanlı
Devleti ile karşı karşıya gelmek istemeyen ikinci Katherina, Rus işgalinin
geçici olduğunu bildirerek, kısa zaman sonra çekileceklerini bildirdi. Üçüncü
Mustafa Han buna inanmamakla beraber ordudaki yenileşmeyi tamamlayamadığı için
savaşa girmek istemediğinden, sınır kalelerini tahkim etmekle iktifa etti. Fakat
Rus işgalini ve yeni kralı tanımayan Leh asilleri, devamlı şekilde Lehistan’ın
eski koruyucusu ve metbûu Osmanlı Devleti’nden yardım istiyorlardı. Ruslar,
Confederation de Bar adı altında teşkilâtlanan Leh vatanperverleri üzerine
yürüyüp, perişan ettiler. Rus kuvvetleri önünden kaçan milliyetçiler de Osmanlı
sınırını geçerek; Podolya’da, Bug ve Dinyester ırmakları arasında bir Osmanlı
şehri olan Balta’ya sığındılar. Ruslar, Lehlerin arkasından Balta’ya girdiler ve
Leh milliyetçileriyle beraber kasabanın müslüman ahâlisini de kılıçtan
geçirdiler. Bunun üzerine istemediği hâlde savaşa girmek mecburiyetinde kalan
üçüncü Mustafa Han, Rusya’nın İstanbul elçisi Obreskov’u tevkif ettirip,
Yedikule’ye hapsettirdi ve 8 Ekim 1768’de Rusya’ya harb ilân etti. Kırım hânına
nâme göndererek Rusya içlerine akında bulunması emrini verdi.
Osmanlı hudut kaleleri böyle bir
savaş için hazırlıksızdı. Bu yüzden savaşın geciktirilmesini isteyen sadrâzam
Muhsinzâde Mehmed Paşa istifa etti. Fakat, Lehistan’daki Rus nüfuzuna göz
yummak, bir müslüman kasabasının alt üst edilmesine aldırmamak, aynı zamanda
halîfe olan pâdişâh üçüncü Mustafa Han’ın yapabileceği bir iş değildi. Ayrıca
yıllardır giriştiği mâlî ıslâhat hareketleriyle büyük bir ihtiyat hazînesi
biriktirmiş olan Mustafa Han, 1768-69 kışı içinde yeterli seviyede olmasa da
hazırlanabileceği düşüncesindeydi. Üstelik Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya
yenilmesi hemen hemen imkânsız sayılıyordu. Çünkü o târihe kadar bir, hattâ iki
büyük devletin Türkiye’ye karşı başarı kazandıkları görülmemişti. Ancak Rus
ordusu modern Prusya ordusu modeline göre çok iyi hazırlanmıştı. İkinci
Katherina, Osmanlı Devleti’ni yenmeden Lehistan’dan toprak koparmanın mümkün
olmadığını, Karadeniz’e inmeden de Rusya’nın İngiltere ve Fransa derecesinde
Avrupa’da sözü geçen bir büyük devlet sayılamıyacağını çok iyi kavramıştı. Bunun
için de ilk olarak yüzyıllardır kendilerine hiç rahat bırakmıyan Kırım’ı yutmak
istiyordu. Kırım’ın iç durumu da buna müsaitti. Kırım’da birbirlerini yemekle
meşgûl olan ve hattâ Osmanlılara karşı hareket edip Rus tehlikesini göremeyen
asiller çoğunluktaydı. Bu günlerde Kırım’ın başında dirayetli bir han bulunmakla
beraber, o öldürülürse iş hayli kolaylaşırdı. Osmanlı ordusu ise, iyi bir
durumda değildi. Disiplin, tâlim ve savaş tecrübesi son yıllarda hayli azalmış,
kapıkulu ocakları girişilen ıslâhat hareketlerine direndikleri için esaslı bir
revizyona gidilememişti.
Savaş fiîlî olarak 30 Ocak 1769’da
başladı. Pâdişâh’ın akın emrini alan Kırım hanı Gâzi Giray Han, 100.000 atlıyla
çıktığı büyük akında Ukrayna’yı alt üst ederek sayısız esir ve hayvanla Kırım’a
döndü. Bu müthiş Tatar hücumuna karşı koymaktan âciz kalan çariçe ikinci
Katherina, Siropulu adında hâin bir Rum doktor vasıtasıyla bu değerli Kırım
hânını zehirleterek öldürttü. Yerine geçen Devlet Giray Han ise; temiz ahlâklı
dürüst bir insan olmasına rağmen kudretli bir harp adamı değildi.
Bu arada Rus orduları muhtelif
kollardan büyük askerî harekâta başlamış bulunuyordu. İkinci Katherina, bütün
kış kesif bir faaliyet sarfederek hazırlıklarını tamamlamıştı. 65.000 kişilik
bir Rus ordusu prens Galitsin kumandasında Podolya’da toplanarak Hotin üzerine
yürüdü. Kont Romanzov kumandasındaki 60.000 kişilik diğer bir kuvvet Dinyeper
(Özi) nehri ile Azak denizi arasındaki arazinin muhafazasına ve 1739 Belgrad
muahedesinden beri tahrip edilmiş olan Azak kalesinin yeniden inşâsına me’mur
edildi. Kuban ve Kabartay taraflarına da general Maden tâyin edildi. General Tod
Heben ise Kafkasya üzerinden Tiflis, Erzurum yolu ile Trabzon havalisini işgal
edecekti. Böylece Osmanlı Devleti kuzey, doğu ve batı hudutlarından büyük
kuvvetlerle hücuma mâruz kalmış bir vaziyetteydi.
Osmanlı tarafında ise, sadrâzam ve
serdâr-ı ekrem Yağlıkçızâde Mehmed Emîn Paşa, 27 Mart 1769’da Dâvûdpaşa
ordugâhına geçti ve 3 Nisan’da hareket etti. 1 Mayıs’da Dobruca’nın kuzeyinde
Tuna kıyısındaki İsakçı’ya vardı. Askerlikten yetişmeyip komutanlık vasıfları
olmayan Mehmed Emîn Paşa, burada yirmi beş gün boş yere vakit geçirirken,
Rusların taarruzuyla Hotin çevresinde savaş başlamıştı.
Hotin, Lehistan’ın kapısı olan çok
mühim bir Türk kalesiydi. Bu kalenin Rusların eline geçmesi, Lehistan’ı Rus
istilâsına karşı açık bırakmak demekti. Hattâ bu kalenin düşmesi Rusların
Besarabya, Moldavya ve Podolya’nın Osmanlıların elinde bulunan kısmına karşı da
çok müsait bir duruma geçmesine sebeb olurdu.
Rusların ilk hedef olarak seçtiği ve
prens Galitsin kumandasında 65.000 kişilik bir orduyu gönderdikleri stratejik
ehemmiyeti bu derece büyük olan Hotin’de ise durum içler açışıydı. Kalenin asker
olmaktan çıkmış muhafızları, kumandanları Çeteci Yeğen Hasan Paşa’yı öldürmüşler
ve onun muavini olan Ahıskalı Hasan Paşa’yı da istememişlerdi. Kendilerine
Dukakin sancakbeyi Kahraman Paşa’yı kumandan seçen âsîler, Hotin’deki sivil
Türkleri yağmalayacak derecede işi ileri götürmüşlerdi. Bu akıl almaz olaylar,
Ruslar Hotin’e yaklaşırken cereyan ediyordu. Bu durumda çok iyi yetişmiş 65.000
kişilik bir Rus ordusunun Mayıs’ın ilk günü umûmî taarruzu halkın da gayretiyle
püskürtüldü. Ruslar o derece bozuldular ki, geri dönüp Dinyester’i geçerken
kaledeki az sayıda asker tarafından tâkib edildiler (1 Mayıs 1769).
Ruslar Hotin’e karşı ikinci
teşebbüslerini ancak üç ay on iki gün sonra yapabildiler. Bu geçen zamanda kale
muhafızı Kahraman Paşa âsî askerle işbirliği yaptığı için asılmış, yerine
Ahıskalı Hasan Paşa tâyin edilmişti. İkinci muhasarayı 12 Ağustos’da başlatan
Ruslar, Hasan Paşa’nın şehîd olmasına rağmen, şiddetli bir savunmayla
karşılaşınca, yine yenildiler. Hiç bir şey yapmadan orduyla Dobruca ve
Besarabya’da vakit geçiren sadrâzam Mehmed Emîn Paşa’nın Edirne’ye çağırılıp
cezalandırılmasından sonra yerine geçen sadrâzam ve serdâr-ı ekrem olan
Moldovancı Ali Paşa, Kırım hanı dördüncü Devlet Giray’
Moldovancı Ali Paşa, ikinci Hotin
muvaffakiyetinden sonra, maneviyâtı yükselen ordunun bir kısmını 9 Eylül’de
Dİnyester nehrinde güçlükle kurduğu bir köprü üzerinden karşı yakaya geçirdi.
İlk geçen müfreze Ruslar tarafından püskürtülmesine rağmen ordunun bir kısmı
daha karşıya geçti. Rus kuvvetleri ormanlıklara yayıldıkları için Osmanlı
kuvvetleri de muhtelif müfrezelere ayrılarak Ruslara iyice zâyiât verdirdi.
Fakat 16 Eylül günü nehrin sulan yükselmeye başlayıp, köprü çöktü. Köprü
üstündeki bir çok asker telef olduğu gibi, bu hâdise orduda karışıklığa sebeb
oldu. Rus kumandanı da bundan istifâde ederek derhâl taarruza geçti. Karşıda
kalan az sayıda Türk kuvvetlerinden atlı olanlar Bender taraflarına çekilirken,
bir kısmı kayık ve sallarla nehri aşıp geri gelebildiler. Bölgede kalanlar ise
üstün Rus kuvvetleriyle çarpışa çarpışa şehîd oldular.
Bu muvaffakiyetsizlik sonrasında,
serdâr-ı ekrem olan Moldovancı Ali Paşa kışlamak üzere orduyu İsakçı’ya çekince,
Hotin muhafızları kaleyi terkedip orduya katıldılar. Kale kumandanı vezir Abaza
Paşa’nın çevresinde ancak bir kaç kişi kaldı. Bunun üzerine sadrâzam, Abaza
Paşa’ya kaleyi olduğu gibi bırakıp kendisine katılmasını emretti. Böylece Rus
kumandanı prens Galitsin, büyük kuvvetleriyle iki defa kuşattığı hâlde yenilip
geri çekildiği, fakat şimdi içinde bir tek Türk kalmayan, 300 top ve muazzam
cephanesi bulunan Hotin’i 21 Eylül 1769’da işgal etti. Ancak başarısız bir
kumandan olduğundan, çariçe Katherina tarafından azledilerek yerine Ukrayna’da
Kırım cephesi kumandanı olan kont Romanzov getirildi. Hotin’in düşmesinden bir
süre sonra 12 Aralık’da Moldovancı Ali Paşa da azledilip yerine Ivazzâde Halîl
Paşa sadrâzam ve serdâr-ı ekrem oldu. Böylelikle Osmanlı başarısıyla başlayan
savaş, 1769 sonbaharına girerken Rus üstünlüğüyle gelişti. Ruslar, Kafkasya’da
da Osmanlılara tâbi bir çok yerleri işgal ettiler. Kırım’daki başarısızlıkları
üzerine on bir aylık hanlıktan sonra 25 Şubat 1770’de Devlet Giray da
azledilerek yerine ikinci Kaplan Giray getirildi.
İkinci Katherina modern bir Rus
donanması kurmuştu. Karadeniz kapalı bir Türk gölü olduğu için bu donanma Baltık
kıyılarında üstleniyordu. 1768 sonlarında Osmanlı Devleti Rusya’ya harb îlân
eder etmez, Rus donanması çariçenin emriyle Baltık denizinden çıkıp, Kuzey
denizini ve Atlas okyanusunu geçerek Cebetitârık’dan Akdeniz’e girdi. Donanmanın
başında resmen kont Ateksy Orlov’la kardeşi ve amiral Spiridof olmakla beraber,
gerçekte, donanmayı İskoçyalı amiral Elphinton’la, Gregg ve Dugdale gibi
İngilizler idare ediyordu. Donanma yirmi dört savaş gemisiyle bir çok yardımcı
gemiden müteşekkildi. Kendi siyâsî çıkarları sebebiyle Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı başarı kazanmasını istemeyen Fransa, İstanbul’daki büyükelçisi
Saint-Priest kontu kanalıyla bu durumu Bâb-ı âlî’ye bildirdiyse de, vezirlerden
hiç biri Rusların böyle büyük bir deniz seferini başaracağına ihtimâl vermediği
gibi, durumu Pâdişâh’a bildirmeyip herhangi bir tedbir de almadılar. Ancak
devlet adamlarının bu gafleti Osmanlı Devletine pahalıya mâloldu. Mora’ya gelen
Rus donanması karaya asker çıkartarak yerli halkı isyân ettirdi.
Rus ve âsî Rum askerleri tarafından
Koron muhasara edildiyse de kale teslim olmadı. Müdafaasız kalan diğer
kasabalardan kaçan müslüman ahâli Tripolice şehrine sığındılar. Canlarına
dokunulmamak şartıyla teslim olan Mizistra müslüman halkı katliâma uğratıldığı
gibi, küçük çocukları minarelerden aşağıya atıp parçalayacak şekilde vahşet
gösterildi.
Rus donanması Mora’ya çıkıncaya
kadar böyle bir şeyin olabileceğine inanmayan vezirler, nihayet Rusların Mora’ya
asker çıkarması ve isyânların başlaması üzerine üçüncü Mustafa Han’ı durumdan
haberdâr ettiler. Derhâl donanmanın hazırlanmasını emreden Mustafa Han, eski
sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’yı da Mora seraskerliğine tâyin etti. Emrine
verilen İskenderiye sancak beyi Mehmed Paşa, Rodos beyi Cafer Bey ve Selanik
mutasarrıfı vezir Ali Paşa’yı alıp bölgeye gelen Muhsinzâde Mehmed Paşa,
alelacele etraftan toplayabildiği kuvvetlerle Tripolice’nın yardımına koştu (9
Nisan 1770). Kasabada bulunan 10.000 kadar müdâfaa kuvveti ve kendi toplama
askeriyle 50.000 kişi civarındaki âsî kuvvetini ve yanlarında bulunan 500 Rus
askerini imha etti. Muhsinzâde’nin bu muvaffakiyeti âsîleri ümitsizliğe düşürdü.
Fakat asırlardır âdil Osmanlı idaresi altında huzur ve refah içinde yaşamakta
olan ve ilk fırsatta hıyanet etmekten çekinmeyen Rumların vahşet ve müslüman
düşmanlığı sönmemişti. Arkadi’de teslim olan Türk halkını binâlara doldurarak
yaktılar. Patras kasabası da Rumlar tarafından muhasara edildi. Ancak kale,
susuzluğa rağmen müdâfaaya devam etti. Bu sırada Kastil muhafızı Mustafa
Paşa’nın gönderdiği yardım kuvveti yetişince kaleden çıkış yapan müdâfîler, Rum
muhasara kuvvetlerine şiddetli bir darbe indirdiler.
Bu sırada Ruslar, yerli Rumlarla da
birleşerek 36 top ve mühim mikdârda mühimmatla Modon üzerine yürüdüler. 30.000
kişiden müteşekkil âsî ve Rus askerine karşı 300 kişiden ibaret olan Modon
muhafızları, Mayıs ayına kadar kahramanca mukavemet etti. Bu arada diğer
yerlerdeki isyânlarla meşgul olan Muhsinzâde Mehmed Paşa, Çatalcalı Ali Ağa
kumandasında alelacele 7.000 kişilik bir imdat kuvveti gönderdi. Bu kuvvet gelir
gelmez kaleden çıkan 300 fedainin de iştirakiyle yapılan şiddetli bir hücum
neticesinde Rusların ekserisi imha edildiği gibi, top ve mühimmatları da ele
geçirildi. Âsî Rum askeri de büyük zâyiât vererek perişan bir hâlde kaçtı.
Mora’daki Osmanlı kuvvetlerinin bu başarıları sürerken, üçüncü Mustafa Han’ın
emriyle hazırlıklarını bitirip 6 Mayıs’da İstanbul’dan hareket eden kapdân-ı
derya Hüsâmeddîn Paşa kumandasındaki on kalyon, bir baştarde, on iki çektiri ve
firkateynden müteşekkil Osmanlı donanması, 24 Mayıs’da Mora sularına girdi. Bu
arada Rodos sancağı mutasarrıfının yaklaştığını haber alan Ruslar, isyân
ettirdikleri Rum halkını yüz üstü bırakarak üstlendikleri Navarin kalesini
tahliye ettiler. Böylece Navarin’e çıkan Osmanlı askeri Rusları tamamen Mora’dan
temizledi.
Mora’nın güneydoğusunda bulunan
Menekşe (Benefşe) limanı önünde ve daha sonra da Anapoli’de karşılaşan Osmanlı
ve Rus donanmaları, buralarda yapılan her iki muhârebede de birbirlerine
üstünlük sağlayamadılar. 6 Temmuz 1770 sabahı iki donanma Sakız boğazının
kuzeyinde Koyun adaları açıklarında karşılaştı. Donanmalar derhâl karşılıklı top
ateşine başladılar ve kısa zamanda bir Osmanlı ve bir Rus savaş gemisi battı.
Türk toplarının üstünlüğü karşısında tutunamayan amiral Elphinston geri çekildi.
Muhârebe dört saat sürmüştü. Batan Rus gemisi, amiral Spiridov’un gemisiydi. Bu
gemideki 700 Rus ölmüş, amiral Spiridov’la başkumandan Orlov’un kardeşi kont
Fedor Orlov, denizden güçlükle kurtarılmışlardı. Osmanlı donanmasından ise,
Cezâyirli Hasan Bey’in gemisi batmış ve Hasan Bey yüzerek hayâtını kurtarmıştı.
Kapdân-ı derya Hüsâmeddîn Paşa,
Rusların yeniden muhârebeyi göze alamayacaklarını düşünüp, Riyale kaptan Cafer
Bey’in teklifiyle gün batarken Çeşme limanına girdi. Cezâyirli Hasan Bey’in
şiddetle karşı çıkmasına rağmen Cafer Bey, gemileri sıkışık nizamda limana
soktu. Osmanlı donanması çok tehlikeli bir hedef teşkil edecek duruma gelmişti.
Nitekim Osmanlı donanmasının bu fena durumundan istifâde eden Ruslar, akşam
karanlığından da faydalanarak Çeşme limanına girdi ve yağlı paçavralarla
tutuşturduğu Osmanlı donanmasını yakarak imha etti (Bkz. Çeşme Vak’ası).
Çeşme faciası Avrupa’da büyük
akisler yaptı ve Rusların prestijini arttırdı. Durum İstanbul’da duyulunca
kapdân-ı derya Hüsâmeddîn Paşa azledilip durum tam bilinemediğinden, yerine
Çeşme faciasının asıl müsebbiblerinden olan Cafer Bey getirildi. 36 gemiden
müteşekkil bir donanma hazırlanıp Cafer Paşa’nın emrine girmek üzere
İstanbul’dan yola çıkarıldı. Çeşme’de zafer kazanan Ruslar ise, Limni adasına
gelip Mondros limanını muhasara ettiler. Fakat iki ay boyunca kuşatma altında
tutmalarına rağmen alamadılar. 22 Ekim’de 23 parça gemiyle Mondros limanına
gelen Cezâyirli Hasan Bey, düşman donanmasını geri çekilmeye mecbur bıraktı. Rus
donanması Baltık denizine dönmek üzere Ege denizinden ayrıldı. Limni’de
kazandığı zafer üzerine Cezâyirli Hasan Bey’e Gâzi ünvânı verilip kapdân-ı derya
yapıldı.
Ege denizinde Osmanlı-Rus mücâdelesi
bu şekilde sona ererken, Avrupa’da durum hiç de parlak değildi. Devletin başında
vatanperver, çalışkan ve memleketin o günkü durumundan üzüntü duyan, gittikçe
büyüyen bir tehlike olarak siyâset sahasında ilerlemesinden endişe eden ve bu
düşüncelerle Rus tehlikesini önlemek için her çâreye başvurmaktan çekinmeyen
üçüncü Mustafa gibi bir hükümdarın bulunmasına rağmen, devlet ricalinin
cehaleti, kâbiliyetsizlikleri, ordunun artık iş göremez hâle gelmesi sebebiyle
birbiri üstüne gelen felâketlerle savaş devam etmekteydi. Hotin’in düşmesinden
sonra muhtelif kollardan büyük kuvvetlerle Tuna boylarına doğru ilerleyen
Ruslar, Eflâk ve Boğdan’ın büyük bir kısmını işgal etmişlerdi. Kont Panin
kumandasındaki 60.000 kişilik bir Rus ordusu Bender kalesini muhasara etmek için
ilerlerken, Rusların o devirde yetiştirdiği değerli bir kumandan olan Romanzov
kumandasındaki 30.000 kişilik diğer bir Rus ordusu da Tuna’nın sol sahilindeki
Isakçı mevkiinin karşısındaki Kartat sahasına yakın müstahkem bir mevkide
bulunuyordu.
Bu sırada vezîriâzam ve serdâr-ı
ekrem İvazzâde Halil Paşa idi. Rus ordusu üzerine önce Kırım hanı Kaplan Giray
ile Rumeli beylerbeyi Abdi Mehmed Paşa’yı, daha sonra da yeniçeri ağası
Kapıkıran Mehmed Paşa’yı gönderdi. Fakat gönderilen bu kuvvetler geri çekilerek
bizzat serdârın harekete geçmesini istediler. Bunun üzerine İvazzâde Halîl Paşa,
İsakçı’dan Kartal sahrasına geçti (27 Temmuz 1770).
Serdâr-ı ekremin Kartal sahrasına
geçmesi üzerine çenber içine düşen Romanzov, disiplini iyice bozulmuş ve
kendisinden sayıca çok üstün olan Osmanlı kuvvetlerine karşı şiddetli top
ateşiyle saldırdı. Akşam üzeri başlayıp sabaha kadar süren muhârebe sonunda
Osmanlı kuvvetleri bozguna uğradı. Çenberi yaran Ruslar, bozgun hâlde bulunan
50.000 Türk askerini kılıçtan geçirdi. Güçlükle kurtulan serdâr-ı ekrem,
Beydağı’na çekildi. Çeşme’de donanmasını, Kartal’da da ordusunu kaybeden Osmanlı
Devleti çok kötü duruma düştü. Cephede mühim bir Osmanlı kuvveti kalmamasından
istifâde eden Ruslar; İbrâil, Bender, Akkerman, Kili, İsmâil ve Bükreş
kalelerini sıra ile işgal ettiler. Bender’i kuşatan Rus komutanı kont Panin,
Temmuz sonundan beri uğraştığı hâlde kaleyi düşürememişti. Kaleyi savunan Türk
muhafızlar cesaretle karşı koyduğundan bütün çabaları boşa çıkıyordu. Fakat bir
süre sonra kalede başlayan veba salgınında, serasker vezir Mehmed Paşa’nın
vefâtı, meş’ûm salgın yüzünden askerin günden güne azalması durumu iyice
kötüleştirdi. Nihayet Ruslar iki ay süren kuşatmadan sonra general Elemten ve
general Kennekamp’in, kumandasında karanlık bir gecede yapılan baskın sonunda 27
Eylül 1770’de kaleyi ele geçirdiler. Fakat muhasara sırasında çok kayıp veren
Ruslar, intikam için kadın ve çocukları katledip evleri yakıp yağmaladılar. Peş
peşe gelen bu yenilgiler üzerine sadrâzam İvazzâde Halil Paşa azledilerek yerine
Silâhdâr Mehmed Paşa getirildi. Bir müddet sonra Aralık ayı içinde Kırım hanı
Kaplan Giray da azledilip yerine üçüncü Selîm Giray Han getirildi. Ruslar, 1770
sonlarında artık savaşı kazanmış durumdaydılar. Kış mevsimi geçtikten sonra,
1771’de Kırım’a inebilir ve Karadeniz’e çıkabilirlerdi.
Nitekim 1771 baharının son
haftalarında prens Dolguruki kumandasındaki 30.000 Rus ile 60.000 Nogay ve Tatar
kuvvetlerinden meydana gelen 90.000 kişilik büyük bir kuvvetle Kırım’ın
girişindeki Orkapı’yı muhasaraya başladılar. Karadeniz’le Azak denizinin
birbirine çok yaklaştığı yerdeki bu kale, Osmanlı serdengeçtilerinin
mukavemetiyle bir müddet müdâfaa edildiyse de, Rusların yalanlarına kapılan
kaledeki Tatarlar tarafından, kale kapılarının açılması ile Ruslar kaleyi işgal
edip Kırım yarımadasına ayak bastılar (8 Temmuz 1771). Bu sırada Rus
propagandalarına kanan Kırımlılardan bir kısmı, içlerinde Cengiz hânedânına
mensup prensler de olduğu hâlde, Ruslara karşı koymamak karârındaydılar. Rus
vaadlerine göre güya Kırım işgal edilince, Osmanlılar kovulacak ve Kırım
istiklâline kavuşacaktı. Osmanlılardan ayrılıp on beşinci yüzyıldaki gibi
bağımsız bir devlet olursa, daha bahtiyar yaşayacaklarını ve her zaman Rusya ile
çatışan Osmanlıların yanında savaşa girmek mecburiyetinden kurtulacaklarını
düşünüyorlardı. Bu düşüncelerle Osmanlılara karşı Ruslara yardım eden bu
prensler, Rusların; Kazan, Astırhan ve Başkırdistan gibi on altıncı asrın ikinci
yarısından beri ele geçirdikleri Türk ülkelerinde tatbik ettikleri zulümleri
bilmezlikten geliyor, tam bir gaflet içinde bulunuyorlardı.
Diğer cephelerdeki kötü gidişat
sebebiyle hiç bir taraftan yardım alamadığı gibi, içerden de Kırım prenslerinin
ihanetine uğrayan değerli ve vatanperver bir kumandan olan Kırım seraskeri
İbrâhim Paşa, mücâdeleye devam etmesine rağmen, büyük bir ye’se düşmüştü. Bu
yüzden Kefe’ye çekilerek burasını müdâfaaya karar verdi. Bu arada Kırım’a giren
Ruslar, Sahip Giray’ı Kırım hanı ve Şahin Giray’ı da kalgay (velîahd) ilân
etmişlerdi. Şahin Giray, emrindeki Tatar askeriyle İbrâhim Paşa’nın yanına
gelerek Ruslarla yaptıkları muahedeyi resmen îlân etti ve İbrâhim Paşa’nın
Osmanlı askeriyle birlikte çekilip gitmesini, aksi takdirde yağma edeceğini
bildirdi. İbrâhim Paşa bunu şiddetle reddettiyse de Kefe vâlisi Mehmed Paşa ve
bir kısım asker kayıklara binip Kefe’den ayrıldıklarından bir süre sonra Taman
ve Karasu tarafından gelen Rus kuvvetlerine esir düştü. Bu hâl üzerine Kefe,
Yeni kale, Kerç gibi müstahkem yerler Ruslar tarafından işgal olundu. Kırım
hanzâdeleri, beyleri, hattâ Kırım hânının oğulları Petersburg’a gidip İkinci
Katherina’ya sadâkat yemîni ettiler, Rusların İbrâhim Paşa’yı esir almaları,
Kırım’ın tamâmını ele geçirmeleri yarımadada dehşetli karışıklığa sebeb oldu.
Binlerce insan sahile dökülüp buldukları deniz vasıtalarıyla Anadolu sahillerine
göçmeye başladılar. Osmanlı hükümeti Kırım’ın işgalinden sonra burasının harben
veya sulhen geri alınmasına kadar Kırım hanı tâbirini kaldırıp, Rumeli’de
bulunan Tatarlara bir han tâyinini münâsib gördü. Bu hanın bir kuvvet tedâriki
ile hududa yakın bir yer olan Rusçuk’da bulundurulması kararlaştırılıp, Tatar
hanı tâyin edilen Maksud Giray bölgeye gönderildi.
Ruslar Kırım’ı işgal etmekle beraber
Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki Osmanlı kalelerini düşüremediler. Bunların en
mühimi olan Odesa’nın (Hocapaşa) az batısında bulunan Özi, vezir hazinedar Ali
Paşa’nın parlak savunmasıyla kurtuldu. Ağır zâyiât veren Ruslar, 2 Ağustos
1771’de muhasarayı kaldırıp geri çekildiler. Kılburun kalesi de Abdullah
Paşa’nın savunmasıyla muhasaradan kurtuldu. Eflak’ı işgal eden Ruslar, Yergöği
kalesini de alıp Türkleri Tuna’nın kuzeyinden de atmak istediler. Fakat 12
Eylül’de saldırıya geçen Rus generali Essen, takviye edilen Osmanlı kuvvetleri
tarafından sıkıştırılınca, 500 ölü, yüzlerce yaralı vererek top ve ağırlıklarını
bırakarak çekilmek mecburiyetinde kaldı.
Buna karşılık Vidin seraskerliğine
tâyin edilen eski sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın Bükreş’i almak istemesi
bir sonuç vermedi. Kumandanlar arasındaki ihtilaf ve askerin başıbozukluğu
mağlûbiyete sebeb oldu. Bunun üzerine düşman 30 Ekim’de Tuna deltasının güneyine
atlayıp Dobruca’ya girdi ve Tulça kalesini alarak Babadağı’na kadar uzandı.
Veziriazam Silahdâr Mehmed Paşa karargâhını Babadağı’ndan kaldırarak güneyde
Varna’nın kuzeyindeki Hacıoğlu Pazarı’na çekildi. Büyük bir Türk şehri olan
Babadağı Ruslar tarafından yağma edildi. Babadağı ordugâhının muhârebesiz terki
üzerine vezîriâzam Silâhdâr Mehmed Paşa azledilerek, yerine Rusçuk’a çekilmiş
bulunan Muhsinzâde Mehmed Paşa getirildi. Yeni Sadrâzam, Hacıoğlu Pazarı’nda
kışlamayı münâsib görmeyerek Şumnu’yu karargâh yaptı (11 Aralık 1771).
1772 yılında mühim bir askerî
harekât olmadı. Ruslar son güçlerini harcamışlar ve güçleri kesilmişti. Üç
yıldır uzayıp giden savaş, büyük Avrupa Devletlerini de endişeye sevkediyordu.
Prusya ve İngiltere Rusya’yı, Fransa ve Avusturya (Almanya) da alttan alta
Osmanlı Devleti’ni destekliyorlardı. Lehistan, Kırım ve Romanya’nın Rus
işgalinde kalması bu ülkelerin büyük bir kısmında gözü olan Viyana’da büyük
memnuniyetsizlik doğuruyordu. Üçüncü Mustafa Han gibi, çariçe ikinci Katherina
da bütün ihtiyat hazînesini savaşa harcadığından, Prusya ve Avusturya’nın
aracılığı ile 10 Haziran 1772’de Yergöği’nde Osmanlı-Rus mütârekesi imzalandı.
19 Ağustos’da Romanya’da Fukşani’de sulh konferansı açıldı. Fakat müzâkerelerden
bir sonuç alınamadı. Rusların aşırı isteklerini Osmanlı Devleti kabul etmedi.
Sulh konferansı 9 Kasım’da bu defa Bükreş’te toplanmaya başladı. Bu görüşmeler
de sonuçsuz kalınca, iki taraf son sözlerini söylemek üzere yeniden askerî
hazırlığa başladı.
Kırım gibi bir Türk ülkesinde bile
istiklâl propagandaları ile başarı sağlayan Ruslar, aynı metodlarla Mısır ve
Suriye’de de faaliyete giriştiler ve Türk Memlûk beylerini istiklâl pahasına
Osmanlı Devleti’ne baş kaldırmaya teşvik ettiler. Memlûklülerden büyük bir
servete sahip olup Kâhire’de belediye reîsi olan Cin Ali Bey bu propagandaya
kapıldı. Mısır beylerbeyi Gürcü Mehmed Paşa, Ali Bey’in durumunu ve Ruslarla
muhabere ettiğini Bâb-ı âlî’ye bildirdi ve Memlûk beyini ortadan kaldırma emrini
aldı. Ancak başarı kazanamadı. Fakat kendini Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin
sultânı ilân eden Ali Bey’in dâmâdı Ebû Zeheb devlete sâdık kalarak Osmanlı
askeriyle kayınpederinin üzerine yürüdü ve onu bir çok defalar yendi. Suriye’ye
kaçıp bir müddet orada kalan Ali Bey, Ruslardan 400 kişilik bir yardımcı kuvvet
alarak 6.700 kişiyle Kâhire’ye yürüdü. Fakat yine yenildi ve aldığı yaralar
sebebiyle bir hafta sonra öldü.
Mısır gailesi bu şekilde
halledilirken, Ruslar Bulgaristan’a kadar inmiş, Yergöği’nin de düşmesiyle
Romanya ile bağlantı kesilmişti. Yergöği’nin karşısındaki Rusçuk’ta üstlenen
serasker vezir Dağıstanlı Ali Paşa’nın gayretine rağmen, şehir geri alınamadı.
Bu defa Ruslar Rusçuk’a saldırdılar. Fakat Martin Meyelen muhârebesinde Ali
Paşa’ya yenilip, büyük zâyiât vererek geri çekildiler. Ünlü Rus kumandanı prens
Pepnin, 1.200 düşman askeriyle esir edilip İstanbul’a gönderildi. Varna muhafızı
vezir Nûman Paşa ise, Babadağı’nın güneyinde düşmana yenildi. Bunun üzerine
mareşal Romanzov’un kumandasındaki Ruslar, Güney Dobruca’da Tuna’nın güney
kıyısı üzerindeki Silistre’yi muhasaraya başladılar. Serasker vezir Osman Paşa
ve Silistre muhafızı vezir Hasan Paşa, 29 Haziran’da mareşal Romanzov
kuvvetlerini bozdular. 8.000 ölü ve 1.000 yaralı veren Ruslar, Silistre
muhasarasını kaldırdılar ve ağırlıklarını bırakıp Romanya’ya çekildiler. Üçüncü
Mustafa Han, bu başarısı üzerine Osman Paşa’ya Gâzi ünvânını verdi.
Taarruzlarına devam eden Ruslar,
general Ungur kumandasındaki kuvvetlerle Ekim ayında Hacıoglu Pazarı’nı yakarak,
Varna üzorine yürüdüler. Fakat burası tahkim edilmiş ve Kelleci Osman Paşa da
donanma ile limanda bulunuyordu. Düşman, ateş altına alınıncaya kadar mukabele
edilmeyip, tam kale altına gelince, bombardıman edilmek suretiyle fena hâlde
bozularak yirmi kadar top, büyük mikdârda ağırlık ve zâyiât vererek kaçtı (20
Ekim 1773). General Ünger’in Varna önlerindeki hezîmetiyle, Bulgaristan’ı ele
geçirmekten ümidini kesen Ruslar, işgal ettikleri Dobruca ve Kuzeydoğu
Bulgaristan’daki Osmanlı şehir ve kasabalarını akıl almaz barbarlıklarla tahrib
ettiler. Ellerine geçen müslümanları cins ve yaş farkı gözetmeksizin, küçük
bebeklere varıncaya kadar, türlü işkencelerden sonra kılıçtan geçirdiler.
Osmanlı-Rus savaşının bütün bu
acılarını yaşayan üçüncü Mustafa Han, yıllardır süregelen savaşın Osmanlı
Devleti için bir dönüm noktası olduğunu kavramış ve son bir kaç başarı ile az
bir zararla bu savaştan çıkmak istemişti. Fakat vazîfe başına getirdiği
komutanlarına sağladığı bütün imkânlara rağmen, başarısız olmalarından sükût-ı
hayâle uğrayan Sultan, son olarak göreve getirdiği Muhsinzâde Mehmed Paşa’dan
çok şeyler bekliyor, son bir hamle için ona güveniyordu. Bunun için de
memleketin dört bir tarafına gönderdiği fermanlarla halkın vatanseverlik
hislerine müracaat ediyordu. Hakîkaten halk da geniş ölçüde fedâkârlıkda
bulunuyor, cephelere asker ve malzeme gönderiyordu. Fakat uzun zaman gerektiren
eğitim verilemediği için bunlar kuru kalabalıktan öteye gitmediği gibi, ard arda
gelen başarısızlıklar, askerin maneviyâtını da bozuyordu. Üçüncü Mustafa Han
hasta olduğu hâlde bizzat sefere çıkıp askerin maneviyâtını yükseltmeyi
düşündüyse de Rusların giriştikleri katliâm haberlerini duyunca, hastalığı iyice
arttı ve 21 Ocak 1774’de Cuma günü öğle ezanı okunurken hayâta gözlerini yumdu.
Lâleli Câmii yanında bulunan türbesine defnedildi.
Ruslar, 1774 baharında devamlı
teklif ettikleri sulh müzâkerelerine te’sir edebilmek için bir kaç teşebbüs daha
yaptılar. Mareşal Romanzov’un Şumnu’ya yaklaşması ve başkumandanlık karargâhını
burada kurmuş olan sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın ağır hasta olması
yüzünden, Osmanlı Devleti, Rusya’nın sulh tekliflerini kabul etti (Bkz.
Abdülhamîd Han-I). Sadâret kethüdası meşhur diplomat Resmi Ahmed Efendi
başmurahhas ve reîsülküttâb İbrâhim Münib Efendi ikinci murahhas oldu. Rusları
prens Renin ve mareşal Romanzov temsil ediyordu. Konferans Tuna kıyısı
yakınlarında Küçük Kaynarca’da açıldı (Bkz. Küçük Kaynarca Andlaşması).
Üçüncü Mustafa Han, dindar,
çalışkan, âdil, hamiyyetü bir pâdişâhtı. Verdiği vazifeleri tâkip eder
mes’ullerden hesab sorardı. Büyük bir ihtiyat hazînesi toplayan Mustafa Han,
memleketin îmârı yolunda da bir hayli işler yapmıştır. İstanbul’da ve memleketin
diğer yerlerinde sık sık vuku bulan büyük yangın ve zelzele tahribatı için kendi
şahsî hazînesinden de olmak üzere 220 bin (11 milyon akçe) sarfetmiştir. Edirne
Sarayı’nın inşâatını da tamamlattı.
Üçüncü Mustafa Han, hükümranlık
mes’ûliyetini iyice kavramış, devletin mutlak bir ıslâha muhtâc olduğunun
şuuruna ermişti. Saltanatı boyunca devleti kalkındırmakla uğraşmış, fakat ne
yazık ki bu hususlarda kendisine yardımcı olacak değerli devlet adamları
bulamamıştı. On altı senelik saltanatı boyunca özellikle Koca Râgıb Paşa’nın
vefâtından sonra devlet adamı bulmakta büyük sıkıntı çekmiş ve bu sıkıntılarını
şu kıt’asıyla dile getirmişti:
Yıkılıpdur bu cihân
sanma ki bizde düzele,
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele,
Şimdi
ebvâb-ı saadetde gezen hep hazele,
İşimiz kaldı hemen merhamet-i
lem-Yezel’e.
Üçüncü Mustafa Han her an çıkması
muhtemel bir Rus savaşı için uzun zamandır görülmeyen zenginlikte bir ihtiyat
hazînesi toplamış, askeri ıslâhata girişmiş, fakat bunu gerçekleştiremeden
savaşa girmek mecburiyetinde kalmıştı.
Sultan Mustafa, pâdişâhlığı
zamanında sonradan çıkan Rusya harbinden dolayı memlekette başlayan sıkıntı ve
buhrana rağmen, evvelce başladığı hayır ve îmâr işlerini mümkün olduğu kadar
ihmâl etmemeye çalıştı. Barış devresinde yaptırdığı bir kaç câmi ve diğer
hayratından başka, çeşitli sebeplerle harâb hâle gelen ata yadigârlarının
ihyâsına, savaşın sebeb olduğu her türlü güçlük ve sıkıntılar sırasında da devam
ederek, onların da tamamlanmasında muvaffak olmuştu. 1757-1760
seneleri arasında vâlidesi Mihrişâh Sultan ile ağabeyi şehzâde Süleymân’ın
ruhları için Üsküdar’da inşâ ettirdiği Ayazma Câmii’nden sonra, 1761’de
Kadıköyü’nde ve 1763’de Paşabahçesi’ndeki câmileri inşâ ettirmiştir.
1764 senesinde, 1760’dan başlattığı ve kemerlerle üçe ayrılmış geniş bir çarşı
üstüne yaptırmakta olduğu Lâleli Câmii ile etrafındaki medrese, imâret, türbe ve
sebilini de ikmâle muvaffak oldu. Soğukkuyu’daki (Gülhâne parkının giriş kapısı
karşısı) Zeyneb Sultan Câmii de zamanında tamamlanmış, sırf Allah
rızâsı için yaptırdığı bütün bu eserlerin hiç birine kendi adını vermemiştir.
Üçüncü Mustafa Han, 1766’da meydana
gelen büyük İstanbul depremi sırasında harâb olan Dâvûdpaşa kasrını,
Kapalıçarşı’yı, surları, Baruthâne’yi, Saraçhane’yi, yeniçeri odalarını,
Tophane’yi, Kızkulesi’ni sonraları başlayan savaşa rağmen derhâl onarttığı gibi,
yine bu depremde zarar gören Fâtih ve Eyyûb Sultan câmilerini de ihya etmiştir.
Sultan Üçüncü Mustafa Han Devri Kronolojisi
30 Ekim 1757 : Üçüncü Mustafa Han’ın tahta geçişi.
8 Nisan 1763 : Hamza Hamîd Paşa’nın sadrâzamlığı.
1763.................. : Koca Râgıb Paşa’nın ölümü.
1 Kasım 1763 : Bahir Mustafa Paşa’nın üçüncü
sadrâzamlığı.
9 Mart 1764 : 10 Nisan 1760’da temeli atılan Lâleli
Câmii’nin açılışı.
28 Mart 1765 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın
sadrâzamlığı.
22 Mayıs 1766 : İstanbul’u yerle bir eden deprem.
7 Ağustos 1768 : Hamza Mahir Paşa’nın sadrâzamlığı.
8 Ekim 1768 : Rusya’ya harb îlânı.
20 Ekim 1768 : Hacı Mehmed Emîn Paşa’nın
sadrâzamlığı.
30 Ocak 1769 : Kırım hanı Kırım Giray Han’ın büyük
akınıyla savaşın fiilen başlaması.
1 Mayıs 1769 : İlk Hotin zaferi.
12 Ağustos 1769 : İkinci Hotin zaferi.
16 Ağustos 1769 : Moldovancı Ali Paşa’nın sadâreti.
21 Eylül 1769 : Hotin’in düşman eline geçmesi.
12 Aralık 1769 : İvanzâde Halil Paşa’nın sadâreti.
9 Nisan 1770 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın Tripolice
zaferi.
7 Temmuz 1770 : Çeşme faciası.
1 Ağustos 1770 : Kartal mağlûbiyeti.
27 Eylül 1770 : Bender kalesinin düşmesi.
22 Ekim 1770 : Limni adasının kurtarılması.
25 Ekim 1770 : Silâhdâr Mehmed Paşa’nın
sadâreti
8 Temmuz 1771 : Kırım’ın Rusya tarafından işgali.
2 Ağustos 1771 : Şanlı Özi zaferi.
12 Eylül 1771 : Yerköy zaferi.
11 Aralık 1771 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın ikinci
sadâreti.
10 Haziran 1772 : Yerköy mütârekesi.
19 Ağustos 1772 : Fokşanı sulh konferansının açılışı.
29 Haziran 1773 : Şanlı Silistre zaferi.
20 Ekim 1773 : Varna zaferi.
21 Ocak 1774 : Üçüncü Mustafa Han’ın
vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Vâsıf Târihi
2) Enverl Târihi (Üniversite kütüphânesi, T.
Y. No: 5994)
3) Osmanlı Târihi; cild-4, 1. bölüm, sh. 341
v.d.
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
333
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh.
347
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-11, sh.
16
7) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4,
sh. 40
8) Mufassal Osmanlı târihi; cild-5, sh.
2552
30 Ekim 1757 : Üçüncü Mustafa Han’ın tahta geçişi.
8 Nisan 1763 : Hamza Hamîd Paşa’nın sadrâzamlığı.
1763.................. : Koca Râgıb Paşa’nın ölümü.
1 Kasım 1763 : Bahir Mustafa Paşa’nın üçüncü
sadrâzamlığı.
9 Mart 1764 : 10 Nisan 1760’da temeli atılan Lâleli
Câmii’nin açılışı.
28 Mart 1765 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın
sadrâzamlığı.
22 Mayıs 1766 : İstanbul’u yerle bir eden deprem.
7 Ağustos 1768 : Hamza Mahir Paşa’nın sadrâzamlığı.
8 Ekim 1768 : Rusya’ya harb îlânı.
20 Ekim 1768 : Hacı Mehmed Emîn Paşa’nın
sadrâzamlığı.
30 Ocak 1769 : Kırım hanı Kırım Giray Han’ın büyük
akınıyla savaşın fiilen başlaması.
1 Mayıs 1769 : İlk Hotin zaferi.
12 Ağustos 1769 : İkinci Hotin zaferi.
16 Ağustos 1769 : Moldovancı Ali Paşa’nın sadâreti.
21 Eylül 1769 : Hotin’in düşman eline geçmesi.
12 Aralık 1769 : İvanzâde Halil Paşa’nın sadâreti.
9 Nisan 1770 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın Tripolice
zaferi.
7 Temmuz 1770 : Çeşme faciası.
1 Ağustos 1770 : Kartal mağlûbiyeti.
27 Eylül 1770 : Bender kalesinin düşmesi.
22 Ekim 1770 : Limni adasının kurtarılması.
25 Ekim 1770 : Silâhdâr Mehmed Paşa’nın
sadâreti
8 Temmuz 1771 : Kırım’ın Rusya tarafından işgali.
2 Ağustos 1771 : Şanlı Özi zaferi.
12 Eylül 1771 : Yerköy zaferi.
11 Aralık 1771 : Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın ikinci
sadâreti.
10 Haziran 1772 : Yerköy mütârekesi.
19 Ağustos 1772 : Fokşanı sulh konferansının açılışı.
29 Haziran 1773 : Şanlı Silistre zaferi.
20 Ekim 1773 : Varna zaferi.
21 Ocak 1774 : Üçüncü Mustafa Han’ın
vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Vâsıf Târihi
2) Enverl Târihi (Üniversite kütüphânesi, T.
Y. No: 5994)
3) Osmanlı Târihi; cild-4, 1. bölüm, sh. 341
v.d.
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
333
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh.
347
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-11, sh.
16
7) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4,
sh. 40
8) Mufassal Osmanlı târihi; cild-5, sh.
2552




Yorumlar
Yorum Gönder