MUSTAFA HAN-II
MUSTAFA HAN-II
(ö. 1115/1703)Osmanlı padişahı (1695-1703).II. Mustafa’yı tahtında gösteren bir tasvir
Babası.................... :
Sultan
Mehmed-IV
Annesi.................... :
Râbia Gülnûş
Sultan
Doğumu.................. : 5
Haziran
1664
Vefâtı...................... :
20 Aralık
1703
Tahta
Geçişi............ : 6 Şubat 1695
Saltanat
Müddeti..... : 8 sene 6 ay 14 gün
Halîfelik
Sırası......... :
87
Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi
ve İslâm halîfelerinin seksen yedincisi. Sultan dördüncü Mehmed Han’ın oğlu. 5
Haziran 1664 günü Râbia Gülnûş Sultan’dan İstanbul’da doğdu. Devrin âlimlerinden
iyi bir tahsîl gördü. Baş hocaları, büyük âlim Hâce-i Sultanî Vânî Mehmed Efendi
ve onun dâmâdı Seyyid Feyzullah Efendi idi. Ayrıca devlet idaresini ve harb
oyunlarını çok iyi bir şekilde öğrendi. Ok atmada mahir ve iyi bir silâhşördü.
İstanbul ve Edirne saraylarında
serbest bir hayat yaşayan şehzâde Mustafa, babası ile sefer-i hümâyûnlara
katılarak bilgi ve tecrübesini arttırdı. Daha sonra iki amcası sultan İkinci
Süleymân ve sultan İkinci Ahmed zamanlarında, devletin uğradığı felâketleri ve
yetersiz devlet adamlarının birbirine takiben iktidara gelmelerini dikkatle
tâkib etti. Bu sebeble devlet idaresini, babası ve amcaları gibi vezirlere
emânet etmemede kararlı idi. Amcası İkinci Ahmed Han’ın 6 Şubat 1695 günü vefâtı
ile yirmi ikinci Osmanlı sultânı olarak tahta geçti. Pâdişâh olduğunda Osmanlı
Devleti, on iki seneden beri Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venediklilerle harp
hâlinde idi.
Sultan II. Mustafa’nın
yabancı eliyle çizilen bir portresi
Gayretli ve kahraman ruhlu bir
hükümdar olan sultan Mustafa, henüz tahta geçtiğinin üçüncü günü sadrâzama
gönderdiği fermanda: “Cenâb-ı Hak, bu âciz ve günahkâr kuluna bir cihân
pâdişâhlığı ihsân etti. Devleti idare edenlerin hangisi zevk ve sefaya, kendi
nefsinin rahatına düşmüş ise, eli altındaki memleket ve tebeasının huzuru ve
rahatı kaçmıştır. Biz, bugünden zevki ve sefayı kendimize haram kıldık. Düşmana
karşı ceddim (Kânûnî) Sultan Süleymân gibi kendim sefere çıkmaya kat’î niyet
ettim. Sizler ki vezîriâzamım, vüzerâ, ulemâ, vükelâ ve ocak ağalarısınız;
cümleniz bir yere gelip, bu hatt-ı hümâyûnumu okuyup düşününüz; gazâya gitmem mi
mâkul, yoksa Edirne’de oturup kalmamız mı münâsib? Din, devlet ve halka hangisi
faydalı; Allah için söyleşüp, doğruyu bana bildiriniz vesselam...” dedi.
Sadrâzam; Pâdişâh’ın Edirne’de kalmasının iyi olacağını, sefer-i hümâyûnun büyük
masraflar îcâb ettirdiğini, hele bozgun olursa, adının pâdişâh yenilmiş diye
çıkacağını arzetmesi üzerine, sultan Mustafa irâdesini şu hatt-ı hümâyûn ile
açıkladı: “Bana hazîne lâzım değil. Kuru ekmek yerim. Vücûdumu din uğruna feda
ederim. Her ne denlü meşakkat arz olunsa, sabr ve tahammül ederim. Hizmet-i
ibadullah (halka hizmet) tamâma ermeyince seferden dönmem, elbette sefere bizzat
çıkarım...”
Bu hatt-ı hümâyûnlar devlet
adamlarını, âlimleri, kumandanları, askerleri ve ahâliyi ziyadesiyle sevindirdi.
Derhâl hazırlıklara başlandı. Bu sırada sultan İkinci Ahmed’in büyük bir
gayretle düzenlediği Sakız seferi devam etmekteydi. Serdâr, eski kapdân-ı derya
ve Trablusgarb beylerbeyi vezir İbrâhim Paşa idi. Donanmanın başında kapdân-ı
derya vezir Hüseyin Paşa var ise de, bu zât denizci olmadığı için donanmanın
idaresi, eski kapdân-ı derya ve büyük denizci Mezomorto Hüseyin Paşa’da idi.
Mezomorto, 48 parçalık donanma ile 9 Şubat 1695 günü Karaburun ile Sakız
adasının Kuzeydoğusu arasında Koyun adaları mevkiinde, Venedik gemileri ile
karşılaştı. Venedik donanması amirali Molino Kontarini’nin bulunduğu kalyon,
alabanda ateş etmek suretiyle saf dışı bırakılınca, Venedik donanması Sakız
limanına doğru kaçtı. Muhârebenin bu birinci safhası olan Koyun adaları zaferi
altı saat sürdü. Dokuz gün sonra yeni tertibat alınarak, Tırfıl limanına yapılan
baskında Venedikliler ikinci defa mağlûb edildi. Venedik donanması Sakız’da
tutunamıyarak, adaya atlı ve yaya olarak bin kadar asker çıkardıktan sonra
İstendil adasına kaçtı. Mezomorto Hüseyin Paşa, Venediklilere karşı kazandığı bu
zaferden sonra tekrar kapdân-ı deryalığa yükseltildi. Düşman donanmasının mağlûb
edilmesi üzere, Anadolu sahilinde Çeşme limanında beklemekte olan İbrâhim Paşa
kumandasındaki asker Sakız’a geçirildi. Sakız kalesi mukavemet göstermeden
teslim oldu (21 Şubat 1695).
Sultan II. Mustafa’nın
Levnî tarafından yapılan minyatürü
(TSMK, III. Ahmed, nr. 3109, vr. 22a)
Sefer hazırlıkları tamamlandıktan
sonra, sultan İkinci Mustafa, 30 Haziran 1695 günü Avusturyalıların işgalindeki
Macaristan’ı kurtarmak için ilk Avusturya seferine çıktı. Bu sefere istisnaî
olarak şeyhülislâmlığa getirdiği hocası Seyyid Feyzullah Efendi de katılıyordu.
Ordu-yı hümâyûn, Filibe ve Sofya üzerinden kırk gün sonra Belgrad’a vardı (9
Ağustos 1695). Burada toplanan harb dîvânında; Janova-Lippa, Lagos’un ve
havalisinin işgalden kurtarılmasına karar verildi. 7 Eylül günü ordu Lippa önüne
geldi. Şevk ve heyecan içinde olan ordu derhâl hücuma geçti. Lippa kalesi,
Türk’ün savaş gücü ve îmân kuvveti karşısında iki gün dayanabildi. Lippa’da,
Avusturyalıların Tameşvar’ın zaptı için yığdıkları mühimmat ele geçirildi. Kale
tamamen tahrîb edilerek, zahîre ve mühimmat Tameşvar kalesine taşındı. Bu sırada
Kırım hanı Selîm Giray orduya katıldı.
21 Eylül günü Osmanlı ordusu Lagos
kalesi önlerine geldi. Avusturya kumandanı general Veteran, Lagos kalesi
yakınında Temes suyu kenarında ordugâhını kurmuş ve etrafını iyice tahkîm
etmişti. Avusturya ordusu, etrafı bataklık ve arkası ormanlık bir yerde
mevzilenmişti. Osmanlı askeri, büyük bir azimle düşman üzerine hücum etti. Kırım
hanı Selîm Giray da aldığı emir üzerine düşman ordusunun arkasına geçerek
çevirdi. Sultan Mustafa bizzat ordunun başında kılıç sallıyordu. Muhârebe üç
saat sürdü. Avusturya ordusu müthiş bir hezimete uğradı. Avusturya askerlerinin
ekserisi öldürüldü. Kalanı ise esir alındı (22 Eylül 1695). Avusturya kumandanı
ve Lehistan prensi ölüler arasında idi. Büyük zaferden sonra Lagos kalesi de
zapt edildi. Bu zaferden sonra sultan Mustafa, sefer mevsimi geçtiği için 28
Eylül 1695 günü geri dönmek için yola çıktı. Niğbolu üzerinden 1 Ekim günü
Edirne’ye 14 Ekim günü Dâvûd Paşa sahrasına geldi. 18 Ekim günü parlak bir zafer
alayı ile İstanbul’a girdi.
II. Mustafa’nın tuğralı beratı
(BA, Müzehheb Fermanlar, nr. 13)
Diğer taraftan Karadeniz’de bir
liman sahibi olmak isteyen Rus Çarı Petro, 10 Temmuz 1695 günü yaklaşık üç yüz
bin kişi ile Azak kalesini kuşatmıştı. Muhasara 3 ay dört gün sürdü ve çok kanlı
ve şiddetli geçti. Türklerin akıllara durgunluk veren şanlı müdâfaaları
karşısında, kalenin düşmesinden ümidlerini kesen Ruslar, 13 Ekim 1695’de elli
bin ölü vererek Azak’tan çekildi. Kefe beylerbeyi Mustafa Paşa ve Kırım velîahdı
Kaplan Giray’ın takibi sonucunda, Rus ordusunun asker ve mühimmat kaybı daha da
arttı.
Mustafa Han, Avusturya üzerine
ikinci seferine 20 Nisan 1696 günü çıktı. Ordu Sofya’ya geldiği zaman, Alman
ordusunun Budapeşte ve Erdel’de toplandığı öğrenildi. 3 Ağustos günü sultan
Mustafa Belgrad’a girdi. Bu sırada Saksonya kralı Nalkıran Fredric ile general
Heisler kumandasındaki düşman kuvvetlerinin Tameşvar kalesini kuşattığı haberi
geldi. Bunun üzerine ordu Tameşvar’a hareket etti. Osmanlı ordusunun
yaklaştığını gören düşman kumandanı, dokuz günden beri sürdürdüğü muhasarayı
kaldırarak, Tisa suyuna karışan Belga boylarında Olaş mevkiine geldi. 27 Ağustos
günü Osmanlı ordusu da buraya gelerek mevzîlendi. Muhârebe, Türk taarruzuyla
başladı. Sultan Mustafa ordunun önünde olduğundan, askerin şevki daha da arttı.
Muhârebenin en şiddetli ânında sadrâzam Elmas Mehmed Paşa on iki bin serdengeçti
ile düşmana öldürücü darbeyi vurdu. Düşman ordusu perişan bir hâle geldi.
General Heisler ve Caprara ölüler arasındaydı. Osmanlı ordusundan da sadrâzam
Elmas Mehmed Paşa’nın kardeşi Mustafa Paşa, yeniçeri ağası Baltazâde Mehmed Paşa
şehîd düşenler arasında idi. Sultan Mustafa, Kırım atlılarını, düşmanın ardına
göndererek, ric’at (geri dönme) yolunu kapatmıştı. Gece düşmanı tâkib eden Kırım
atlıları, Almanlara pek çok zâyiât verdirdiler. Bu zaferden sonra Osmanlı ordusu
31 Ağustos günü Tameşvar’a ulaştı. Gerekli mühimmat bırakılarak kale tahkim
edildi. 17 Eylül günü Daltaban Mustafa Paşa tarafından Morevik zaptedildi. Daha
sonra Belgrad’a dönen Sultan, buranın muhafızlığına Amcazade Hüseyin Paşa’yı
tâyin ederek, 28 Eylül günü İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Sultan Mustafa
ikinci Avusturya seferinde iken, Rus çarı Petro, 3 Haziran 1696 günü tekrar
Azak’ı kuşattı. Bu sırada Azak garnizonu henüz değiştirilmemiş ve kale tamir
edilmemişti. Çarın hareketi duyulunca, İstanbul’dan üç paşa komutasında yardım
kuvveti gönderildi. Fakat bunda çok geç kalınmıştı. Bâzı iç hâdiselerden dolayı
da Kırım hanı vaktinde yardıma yetişemedi. Kalede beş yüz civarında Türk askeri
vardı. Bu kadar kuvvetle kale, düşman muhasarasına karşı tam iki ay üç gün
müdâfaa edildi. 6 Ağustos günü kalede sağ kalan Türkler yardımdan ümidlerini
kestikleri için, vire ile kaleyi teslim ettiler ve Kırım’a çekildiler. Azak
kalesinin düşmesi, sultan Mustafa ve bütün ülkenin büyük üzüntüsüne sebeb oldu.
Azak kalesinin ikmâlini ihmâl eden ve yardıma me’mur edilip zamanında yetişmeyen
kumandanlar cezalandırıldı. Osmanlı hükümeti tarafından Kuban nehri ağzına Açu
kalesi yaptırıldı. Böylece Moskof yayılmasının önüne geçme çâreleri düşünüldü.
II. Mustafa’nın Donanma Kanunnâmesi’nin başındaki hatt-ı hümâyunu (BA, MD, nr. 112, s. 18)
Diğer taraftan kapdân-ı derya
Mezomorto Hüseyin Paşa, 66 parçalık donanma ile 13 Mayıs 1696’da denize
açılmıştı. 24 Ağustos günü Kiklad takımadalarından Andros önlerinde Venedik
donanması ile karşılaşan Mezomorto, düşman gemilerini hasara uğrattı ise de
fazla zâyiât verdiremedi. 18 Eylül günü donanma tekrar Venedik donanması ile
karşılaştı. Amiral Steineau’nun gemisinin batması, Osmanlı kuvvetlerinin üstün
gelmesini sağladı. 13 Venedik gemisi batırıldı. Türk donanması ise altı gemi ile
üç yüz şehîd vermişlerdi. Daha sonra İstanbul’a dönen donanmayı, ikinci Viyana
seferinden dönen sultan Mustafa, yalı köşkünden seyretti. Donanma-yı hümâyûn
bütün topları ateşliyerek Sultân’ı selâmladı.
Serhatlerde ordusunun başında
bulunmaktan zevk alan sultan Mustafa, Nemçe seferi kasdıyla 17 Haziran 1697
Pazartesi günü Edirne’den hareketle, 10 Ağustos günü Belgrad’a vardı. Burada,
ordunun ne tarafa sevk edileceği hakkında karara varmak için biri pâdişâhın
huzurunda olmak üzere iki harb dîvânı toplandı. Bu toplantılarda iki görüş
ortaya kondu. Birinci görüş; Sava’dan Zemun sahrasına geçerek Peter-Varadin
kalesini kuşatmak idi. Bunu sadrâzam Elmas Mehmed Paşa, Belgrad muhafızı
Amcazade Hüseyin Paşa, Mısırlızâde İbrâhim ve Bostancı Mehmed Paşalar müdâfaa
ediyordu, ikinci görüş ise; Tuna’dan Tameşvar yakasını geçerek düşman ordusuna
taarruz etmekti. Bunu da Tameşvar müdafii Koca Cafer Paşa ile diğer erkân
istemişti. İkinci plân tehlikeli idi. Amcazade Hüseyin Paşa, hududda bulunması
sebebiyle düşmanın durumuna vâkıf olduğundan, ikinci plâna göre hareket edilirse
üç nehir geçmek gerektiğini, düşmanın ilk anda nehirleri geçerken mâni
olmayacağını, fakat geçişten sonra veya geçiş sırasında ânî baskın
yapabileceğini, muvaffakiyet olsa bile büyük külfet yükleyeceğini, aksi olduğu
takdirde, fena neticeler doğuracağını savundu. Ancak ekseriyet ikinci görüşü
desteklediğinden, Tameşvar tarafına gitmeye karar verildi.
II. Mustafa dönemine ait
1106 (1694-95) tarihli altın sikke
(Yapı ve Kredi Bankası Sikke Koleksiyonu, nr. 482)
Osmanlı ordusu; Tuna ve Temş
nehirlerini geçtikten sonra, Tise nehri kıyısına vardı. Avusturya ordusu, prens
Öjen do Savua kumandasında Tise yakınlarında idi. Bu sırada Pâdişâh, Segedin
üzerine gidilmesine karar verdi. Bâzı devşirme ve dönmeler vasıtasıyla, ordunun
hareketini öğrenen prens Öjen, acele Segedin’e kuvvet gönderdiği gibi, Sultan’ın
Segedin üzerine gitmekten vazgeçerek Zenta’da Tise’yi geçip, Macaristan ve Erdel
taraflarına gideceğini öğrendi. Bunun üzerine Osmanlı ordusunu Tise nehrini
geçerken yakalamak için sür’atle hareket etti. Zenta mevkiine geldiği zaman,
Osmanlı ordusu nehri geçiyordu. Geçiş esnasında ordu erkânı arasındaki ihtilâf
askere de sirayet etmiş düzen bozulmuştu. Ayrıca düşmanın geldiği haberi üzerine
âsâyiş daha da bozuldu ve asker emir ve kumanda dinlemeden karşı tarafa geçmeye
başladı. Karşı tarafa geçen askerin sayısı az olduğu için, müdâfaa hattı
daraltıldığı sırada durumdan haberi olmayan asker, düşman bastı zanniyle paniğe
kapılarak köprüye ve nehre doğru çekildiler. Ancak sadrâzam yalın kılıç köprü
başına koşup kaçanları önledi ve sipere soktu.
Düşman, Osmanlı ordusunun bu
hâlinden cesaretlenerek ikindi vakti yeni metrise hücuma başladı. Büyük bir
sür’atle hareket ederek Osmanlı kuvvetlerini nehir kenarında sıkıştırdı. Askeri
kurşun yağmuruna tutarak bunalttı. Bu durum üzerine sadrâzam, köprüye ve nehre
doğru kaçan askere mâni olmak istedi. Asker, sadrâzama saldırarak parçaladı ve
köprü önünde toplandı. Ancak köprü yıkıldığından kurtuluş ümidi yoktu. Bu
durumda Osmanlı askeri ile düşman arasında korkunç, kanlı ve ümitsiz bir boğuşma
oldu. Ordunun büyük kısmı şehîd düştü ve kalanı nehirde boğuldu. Osmanlı
ordusunun zayiatı çok fazla idi. 20.000 asker karada, 10.000 asker ise nehirde
boğularak şehîd oldu. Târihe Zenta faciası olarak geçen bu muhârebede Sadrâzam
şehîdler arasında olduğu için ilk defa mühr-i hümâyûn düşman eline geçti.
Askerin emre itaatsizliğinden doğan
bu büyük faciadan sonra sultan Mustafa Han, ordudaki bâzı kumandanların teklifi
ile bütün ağırlıklarını bırakarak Tameşvar’a çekildi. Osmanlı ağırlığını ilk
önce yeniçeri yağmaladı. Tameşvar’da on gün kadar kalan Sultan, Amcazade Hüseyin
Paşa’yı sadârete getirdi. Sultan, Tameşvar kalesinde, mevcud kuvvete ilâveten,
mühim mikdârda asker bırakarak Belgrad’a çekildi. Buranın da takviyesini
yaptıran Sultan, 30 Eylül 1698’de Edirne’ye hareket etti.
Sultan İstanbul’a dönerken Bosna
muhafızı Mehmed Paşa vefât etmiş ve başsız kalan askerin disiplini bozulmuştu.
Bunu fırsat bilen prens Öjen, Zenta muhârebesinden bir ay sonra açık bir şehir
olan Bosna kasabasına girdi. Bütün şehri yağma ve tahrib ederek baştan başa
harabe hâline getirdi... Bu haber üzerine Pâdişâh; o tarafa kuvvet sevketti ve
prens alelacele çekildi. Bosna vâliliğine de Daltaban Mustafa Paşa tâyin edildi.
Sadrâzamlığa Amcazade Hüseyin Paşa’yı tâyin eden sultan Mustafa yeniden büyük
bir ordu hazırlattı. Zenta faciasının izlerini silmek için hazırlatılan seferin
önüne geçmek isteyen İngiliz ve Hollanda elçileri müttefikleri, Avusturya lehine
anlaşmaya zemin aradılar. Sultan, elden çıkan yerlerin hiç olmazsa bir kısmını
almadıkça sulhe yanaşmak istemiyordu. İngiliz ve Hollanda elçilerinin ısrarlı
faaliyetleri netîcesinde ve sulh anlaşmasının lüzumlu olduğuna inanan sadrâzam
bu hususta pâdişâh ve diğer devlet erkânı ile görüşerek, on altı seneden beri
devam eden muhârebenin devleti her yönden bozduğunu, muhârebeye devam için asker
ve mühimmat tedârik edilmesinin imkânsızlığını söylemesi üzerine sulhe karar
verildi. Karlofça’da anlaşma görüşmeleri devam ederken, Sultan, hudut
tecâvüzlerine karşı serdar tâyin (edilen sadrâzam Amcazade Hüseyin Paşa
komutasındaki yüz bin Osmanlı ve otuz bin Kırım askerini Belgrad’a gönderdi.
Akdeniz, Karadeniz ve Tuna donanmaları yeni gemilerle takviye edilerek sefere
hazır hâle getirildi. Semendire ve Belgrad önlerinde bekleyen Osmanlı ordusu,
uzun süren görüşmeler üzerine 1698 Kasım’ında geri döndü. İngiltere, harb
hâlinde olduğu Fransa’ya karşı desteklediği Avusturya, Venedik, Lehistan ve
Rusya ile Osmanlı Devleti aleyhine 26 Aralık 1699’da Karlofça andlaşması
imzalandı (Bkz. Karlofça Andlaşması). Bu andlaşmaya göre, Macaristan ve Erdel
Avusturya’ya terk edilerek Sava ve Unna nehirleri hudut kesildi. Mora, Dalmaçya
ve Aya Mavri adası Venediklilere; Ukrayna ve Podolya Lehistan’a verildi.
Karlofça’da Ruslarla bir anlaşma yapılmamasına rağmen üç senelik bir mütâreke
imzalandı.
Ruslarla sulh görüşmeleri
İstanbul’da devam etti. İki devlet arasında 15 Temmuz 1700’de andlaşma
imzalandı. Bu andlaşmaya göre; 1- Azak kalesi Rusya’ya terk edildi. 2- Ruslarla
yapılan son muhârebeler sırasında Rusların eline geçen kaleler Osmanlı
Devleti’ne terk edildi. 3- Rus kazakları Karadeniz’e inmeyecek, Kırımlılar da
Rusya’ya akın yapmayacaklardı. 4- Rus çarının, Kırım hanlarına verdikleri harac
kaldırıldı.
Osmanlı Devleti, ilk defa Karlofça
andlaşmasıyla taksim edilmiş oldu. O âna kadar Avrupalılar, Osmanlı ordusunun
mağlûb edilemez kanaatini taşıyorlardı. Bu andlaşmadan sonra Avrupalılar,
Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve Avrupa’dan atmak; Osmanlı Devleti de, önce
kaybettiklerini geri almak ve sonrada bu hâli muhafaza etmek siyâsetini tâkib
eder oldular.
Karlofça andlaşmasından sonra,
Osmanlı Devleti bir sulh devresine girdi. Bu dönemde felâketlerin sebebleri
üzerinde durularak, idare ve askeriyedeki bozuklukların bu mağlûbiyetlere sebeb
olduğu anlaşıldı ve bir takım değişiklikler yapılmaya karar verildi. Sadrâzam
Hüseyin Paşa, sultan Mustafa Han’ın muvafakati ile bir takım düzenlemeler
yapmaya başladı. Eldeki toprakların muhafazası için, ilk iş olarak, mevcûd
hududlar takviye edifdi. Yepyeni ve mütecaviz bir düşman olarak ortaya çıkan
Rusya’nın, Karadeniz’e inmemesi için Azak denizinin ağzında bulunan Yeni kale
tahkim edildi. Uzun süren savaşlar, Anadolu halkının üzerinde çok kötü te’sirler
bırakmıştı. Zirâat, sanayi ve her türlü istihsâl faaliyetleri durmuştu. Halk
ağır vergilerle zor duruma düşmüştü. Anadolu’da yer yer isyânlar meydana
gelmekte idi. Sultan Mustafa bunlara karşı bir tedbîr olarak, Sarıca ve Sekban
teşkilâtını kaldırdı ve vâlilerin bundan sonra bu çeşit asker beslemelerini
yasakladı. Harp vergilerini kaldırdı.
Islâhat hareketlerinin en önemlisi
orduda yapıldı. Uzun savaşlar sebebiyle askere olan ihtiyaçtan dolayı, kapıkulu
ocağına gereğinden fazla asker yazılmış ve bunların tâlim ve terbiyesine dikkat
ve ihtimam gösterilmemişti. Bu maaşlı askerin sayısının çokluğu, hazîneyi de çok
zor durumda bırakıyordu. Bundan sonra ocağa yeni asker yazılmamasına, mevcudun
da azaltılmasına çalışıldı. Bundan dolayı sayıları 70.000’e çıkmış olan asker
34.000’e indirildi. Kapıkulunun diğer sınıflarında da sayı azaltılmasına
gidildi. Sipahiler üzerinde de duruldu. Bütün tımarların beratları gözden
geçirildi. Sipahilerin muhakkak eyâletlerinde oturmaları, ancak savaş zamanı
alaybeyleri ile sefere iştirak etmelerine dâir emirler verildi. Donanmada da
esaslı bir yenilik yapılarak kürekli gemilerin yerine, yelkenli gemi olan
kalyonların sayısının artırılmasına önem verildi. Donanmaya, denizcilikten
yetişme personelin alınmasına dikkat edildi. Bütün bu yeni düzenlemeler
yapılırken, bâzı sebeplerden dolayı Amcazade Hüseyin Paşa sadrâzamlıktan istifa
etti (4 Eylül 1702). Amcazâde’nin yerine, yeniçerilikten yetişmiş Daltaban
Mustafa Paşa getirildi.
Karlofça andlaşması sırasında Kırım
hanı, Selîm Giray’ın oğlu Devlet Giray idi. Devlet Giray kardeşi Gâzi Giray ile
geçinemediğinden, İki kardeş arasında kanlı bir muhârebenin vukua gelmesi an
mes’elesi idi. Fakat Özi vâlisi Yûsuf Paşa ile Kefe vâlisi Murtezâ Paşa olaya
müdâhale ederek böyle bir duruma mâni oldular. Gâzi Giray İstanbul’a getirilerek
Rodos’a sürgün edildi. Karlofça andlaşması, Kırım Hanlığına büyük bir darbe
olmuştu. Zîrâ Kırım hanları ve halkı, gelirlerini Rusya ve Lehistan içlerine
yaptıkları akınlardan aldıkları esirler ve ganimetlerle sağlarlardı. Bu andlaşma
gereğince, Osmanlı Devleti Kırım tatarlarının bu iki ülkeye akın yapmamalarını
taahhüd etmişti. Devlet Giray uzun süre buna dayanamıyarak Rusya içlerine akın
yapmak için fırsat kollamaya başladı. Kırım Han’ı, siyâsî duruma tamamen vâkıf
olamayan Daltaban Mustafa Paşa ile el altından Rusya’ya akın yapmak için
anlaştı. Devlet Giray, Rusya içlerine asker gönderirken, İstanbul’a, Rusların
Kırım yakınlarında kuvvetli bir kale inşâ ederek, Kırım’a tecâvüz niyetinde
olduklarını bildirdi. Bu haber devlet erkânını şüphelendirdi. Bölgeye gönderilen
hey’et, durumun böyle olmadığını dîvâna bildirdi. Bu haber üzerine dîvân, Kırım
hanından, akına giden kardeşi Saadet Giray’ı derhâl geri çağırmasını ve
akınlardan vazgeçmesi emrini gönderdi. Devlet Giray’ın bu emri dinlememesi
üzerine, babası İslâm Giray, 26 Aralık 1702 günü dördüncü defa Kırım Hanlığı’na
tâyin edildi. Bu durum karşısında Devlet Giray isyân etti. Akkerman, Kili ve
İsmâil taraflarına akınlar yaparak yağmaya başladı. Hattâ sadrâzamın da
kendisiyle beraber olduğunu îlân etti. Sultan Mustafa, Özi vâlisi Çelebi Yûsuf
Paşa’yı Devlet Giray üzerine gönderdi. Daha fazla mukavemet edemeyeceğini
anlayan Devlet Giray, Çerkezistan’a iltica etti. Bu sırada hâdiseye adı karışan
Daltaban Mustafa Paşa sadâretten azledildi. Yerine Rami Mehmed Paşa sadrâzam
oldu.
Bu sırada Gürcistan’ın Goril, Dadyan
ve Açıkbaş beylikleri, Osmanlı Devleti’ne karşı itaatsizlikte bulunmaya
başlamışlardı. Goril ve Dadyan beyi Mamya, hükümet tarafından Açıkbaş beyliğine
getirilmiş olan Simon ve Görgi’yi öldürdüğü gibi bir kaç seneden beri vergisini
göndermiyordu. Bunun üzerine Erzurum vâlisi Köse Halil Paşa, Gürcistan üzerine
gönderildi. Ayrıca İstanbul’dan; yeniçeri, topçu ve cebeci ocaklarından bir
mikdâr asker gönderilmesine karar verildi. Cebeciler, birikmiş maaşlarını
almadan sefere gitmeyeceklerini bağıra bağıra söylemeleri üzerine bir isyânın
öncüsü oldular. İsyan hareketinin alevlenmesinde, şeyhülislâmla arası açılan
sadrâzam Rami Mehmed Paşa büyük rol oynadı. Cebecilerin maaşlarının bir kısmı
ödendi. Kalanının ise daha sonra verileceği açıklanmasına rağmen, tamâmını
istemekte direnerek Atmeydanına yürüdüler. Cebecilerin toplu hâlde İstanbul
sokaklarından geçmeleri sırasında, halktan da çok kimse katıldı. Durum
Atmeydanında bir isyân havasına büründü. Sadâret kaymakamı Abdullah Paşa’nın işi
biraz ağırdan alması üzerine; isyân hareketi sür’atle genişledi ve yeniçeriler,
topçular ve esnaf da iştirak edince, yirmi iki bin kişilik bir asker ve elli bin
kişiye yakın halk topluluğu meydana geldi. Sekban başı nasîhat etmek istedi ise
de, âsîler tarafından öldürüldü.
Büyük bir kalabalık hâlini alan
âsîlerin bir başı yoktu. Bu sırada, daha önce dirliği kesilmiş olan Karakaş
Mustafa adında bir tımarlı sipâhî, memleketine gitmekten vazgeçerek, tantana,
beceriklilik ve güzel konuşmasıyla âsîlerin başı hâline geldi. İstanbul’u ele
geçiren âsîler, daha önce şeyhülislâmlık yapmış olan İmam Mehmed Efendi’yi
şeyhülislâm, Kavanoz Ahmed Paşa’yı da İstanbul kaymakamı yaptılar. Daha da ileri
giderek, yazdıkları bir arıza ile Pâdişâh’dan; şeyhülislâm Feyzullah Efendi,
nakîbül-eşrâf Fethullah Efendi ve Rumeli kazaskeri Dede Efendi’nin azl edilerek
İstanbul’a gönderilmelerini ve Pâdişâh’ın da derhâl İstanbul’a gelmesini
istediler; istekleri kabul edilmediği takdirde Edirne üzerine yürüyeceklerini
bildirdiler. Durumun ciddiyetini anlayan sultan Mustafa, hocası Feyzullah Efendi
ve dört oğlunu deniz yoluyla Erzurum’a gitmeleri için Varna’ya gönderdi.
Yanlarına muhafaza için elli kadar atlı bostancı verdi.
Diğer taraftan Pâdişâh İstanbul’a
haber göndererek; şeyhülislâm ve oğullarının görevden azl edildiklerini ve
Erzurum’a gönderildiklerini, cemiyet dağıldıktan sonra Pâdişâh’ın da İstanbul’a
geleceğini, âsîler tarafından tâyin edilen Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin
derhâl İstanbul’a gönderilmesini istedi. Fakat âsîlerin sayısı arttıkça
istekleri değişti. Bir süre sonra sultan Mustafa’nın hal’i ağızlarda dolaşmaya
başladı. Kendilerine Kavanoz Mehmed Paşa’yı sadrâzam tâyin ettiler ve
isteklerini zorla yaptırmak için Edirne’ye yürümeye karar vererek Dâvûd Paşa
sahrasında toplandılar. Durum İstanbul’dan kaçmaya muvaffak olan Mirahor Selîm
Ağa tarafından Pâdişâh’a bildirildi. Pâdişâh, Rumeli ve Arnavut askerlerinin
derhâl Edirne’ye gelmelerini emretti. Asîlerin üzerine yürüyecek ordunun başına,
Rami Mehmed Paşa serdâr tâyin edildi.
Asîler yaklaşık otuz bin kişi ile
Edirne’ye hareket ettiler. Yörük Hasan Paşa kumandasındaki Edirne öncü kuvveti
17 Ağustos 1703 günü Çorlu’da âsîlerle karşılaştı. Asîlere nasîhat için giden
hey’et; “Bütün isteklerinin kabul edildiğini, yaptıkları tâyinlerin tasdîk
edildiğini ve cemiyet dağılır dağıtmaz Sultan’ın İstanbul’a geleceğini bildirdi
ise de, âsîler, Sultan’ın hal’ edilmiş olduğuna dâir fetvayı Edirne’ye
gönderdiler. Cevâbı beklemeyen âsîler, Edirne üzerine yürüyüşlerini devam
ettirdiler. Rami Mehmed Paşa kumandasındaki ordu ile âsîler Babaeski civarında
karşılaştılar. Aynı günün akşamı Edirne kuvvetleri de isyân ederek âsîlere
katıldı. 22 Ağustos günü Edirne’ye giren âsîler, sultan Mustafa’nın kardeşi
üçüncü Ahmed’i tahta geçirdiler.
Bu sırada Varna’ya gitmekte olan
Feyzullah Efendi yoldan çevrilerek, Edirne’ye getirildi ve âsîler tarafından
hunharca katledildi (Bkz. Feyzullah Efendi). Mustafa Han, yeni sultan üçüncü
Ahmed tarafından İstanbul’a getirildi. Yeni Sultan, âsîlerin elebaşılarını ve
Feyzullah Efendi’nin katillerini îdâm ettirdi. Sultan Mustafa Han 29 Aralık 1703
günü üzüntüsünden İstanbul’da vefât etti. Yeni Câmii yanındaki Vâlide Sultan
türbesine babasının yanına defnedildi.
Dokuz seneye yakın Osmanlı
sultanlığı yapan ikinci Mustafa Han muktedir, gayretli, vatanperver, çalışkan ve
değerli bir pâdişâhtı. Ordularının başında sefere giden son Osmanlı sultânıdır.
Âlimlere ve hocasına hürmeti o kadar çoktu ki, bu hal tahttan indirilmesine
sebeb oldu. Aynı zamanda sultan Mustafa iyi bir şâirdi. Şiirlerinde önceleri
Meftûnî, daha sonraları İkbâli mahlasını kullanmıştır.
Devrinde devlet adamları ve âlimler,
kıymetli ilmî ve sosyal müesseseler yaptırmışlardır. Hocası Feyzullah Efendi,
Fâtih’te bir medrese ve değerli kitapların toplandığı bir kütüphâne; sadrâzam
Amcazade Hüseyin Paşa, Saraçhane’de bir medrese, kütüphâne ve çeşme; sadrâzam
Rami Mehmed Paşa, Eyyûb’de bir çeşme ile mektep; Dâmâd Ali Paşa bir kütüphâne
yaptırmışlardır. Sultan’ın silâhdârı olan Çorlulu Ali Paşa tarafından Tersane
içinde iki katlı câmi yaptırılmıştır.
Sultan İkinci Mustafa’nın; Ahmed,
Hasan, Hüseyin, Selîm, Mahmûd, Osman, Mehmed, Murâd, İsâ isminde dokuz oğlu ve;
Emetullah, Emine, Zeynep, Safiye, Ayşe, Atike, Ümmü Gülsüm, Fatma isminde sekiz
kızı olmuştur. Hanımları Şehsuvar Sultan, Sâlihâ Sultan ve Alicenâb
Kadın’dır.
Babası.................... :
Sultan
Mehmed-IV
Annesi.................... :
Râbia Gülnûş
Sultan
Doğumu.................. : 5
Haziran
1664
Vefâtı...................... :
20 Aralık
1703
Tahta
Geçişi............ : 6 Şubat 1695
Saltanat
Müddeti..... : 8 sene 6 ay 14 gün
Halîfelik
Sırası......... :
87
Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi
ve İslâm halîfelerinin seksen yedincisi. Sultan dördüncü Mehmed Han’ın oğlu. 5
Haziran 1664 günü Râbia Gülnûş Sultan’dan İstanbul’da doğdu. Devrin âlimlerinden
iyi bir tahsîl gördü. Baş hocaları, büyük âlim Hâce-i Sultanî Vânî Mehmed Efendi
ve onun dâmâdı Seyyid Feyzullah Efendi idi. Ayrıca devlet idaresini ve harb
oyunlarını çok iyi bir şekilde öğrendi. Ok atmada mahir ve iyi bir silâhşördü.
İstanbul ve Edirne saraylarında
serbest bir hayat yaşayan şehzâde Mustafa, babası ile sefer-i hümâyûnlara
katılarak bilgi ve tecrübesini arttırdı. Daha sonra iki amcası sultan İkinci
Süleymân ve sultan İkinci Ahmed zamanlarında, devletin uğradığı felâketleri ve
yetersiz devlet adamlarının birbirine takiben iktidara gelmelerini dikkatle
tâkib etti. Bu sebeble devlet idaresini, babası ve amcaları gibi vezirlere
emânet etmemede kararlı idi. Amcası İkinci Ahmed Han’ın 6 Şubat 1695 günü vefâtı
ile yirmi ikinci Osmanlı sultânı olarak tahta geçti. Pâdişâh olduğunda Osmanlı
Devleti, on iki seneden beri Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venediklilerle harp
hâlinde idi.
yabancı eliyle çizilen bir portresi
Gayretli ve kahraman ruhlu bir
hükümdar olan sultan Mustafa, henüz tahta geçtiğinin üçüncü günü sadrâzama
gönderdiği fermanda: “Cenâb-ı Hak, bu âciz ve günahkâr kuluna bir cihân
pâdişâhlığı ihsân etti. Devleti idare edenlerin hangisi zevk ve sefaya, kendi
nefsinin rahatına düşmüş ise, eli altındaki memleket ve tebeasının huzuru ve
rahatı kaçmıştır. Biz, bugünden zevki ve sefayı kendimize haram kıldık. Düşmana
karşı ceddim (Kânûnî) Sultan Süleymân gibi kendim sefere çıkmaya kat’î niyet
ettim. Sizler ki vezîriâzamım, vüzerâ, ulemâ, vükelâ ve ocak ağalarısınız;
cümleniz bir yere gelip, bu hatt-ı hümâyûnumu okuyup düşününüz; gazâya gitmem mi
mâkul, yoksa Edirne’de oturup kalmamız mı münâsib? Din, devlet ve halka hangisi
faydalı; Allah için söyleşüp, doğruyu bana bildiriniz vesselam...” dedi.
Sadrâzam; Pâdişâh’ın Edirne’de kalmasının iyi olacağını, sefer-i hümâyûnun büyük
masraflar îcâb ettirdiğini, hele bozgun olursa, adının pâdişâh yenilmiş diye
çıkacağını arzetmesi üzerine, sultan Mustafa irâdesini şu hatt-ı hümâyûn ile
açıkladı: “Bana hazîne lâzım değil. Kuru ekmek yerim. Vücûdumu din uğruna feda
ederim. Her ne denlü meşakkat arz olunsa, sabr ve tahammül ederim. Hizmet-i
ibadullah (halka hizmet) tamâma ermeyince seferden dönmem, elbette sefere bizzat
çıkarım...”
Bu hatt-ı hümâyûnlar devlet
adamlarını, âlimleri, kumandanları, askerleri ve ahâliyi ziyadesiyle sevindirdi.
Derhâl hazırlıklara başlandı. Bu sırada sultan İkinci Ahmed’in büyük bir
gayretle düzenlediği Sakız seferi devam etmekteydi. Serdâr, eski kapdân-ı derya
ve Trablusgarb beylerbeyi vezir İbrâhim Paşa idi. Donanmanın başında kapdân-ı
derya vezir Hüseyin Paşa var ise de, bu zât denizci olmadığı için donanmanın
idaresi, eski kapdân-ı derya ve büyük denizci Mezomorto Hüseyin Paşa’da idi.
Mezomorto, 48 parçalık donanma ile 9 Şubat 1695 günü Karaburun ile Sakız
adasının Kuzeydoğusu arasında Koyun adaları mevkiinde, Venedik gemileri ile
karşılaştı. Venedik donanması amirali Molino Kontarini’nin bulunduğu kalyon,
alabanda ateş etmek suretiyle saf dışı bırakılınca, Venedik donanması Sakız
limanına doğru kaçtı. Muhârebenin bu birinci safhası olan Koyun adaları zaferi
altı saat sürdü. Dokuz gün sonra yeni tertibat alınarak, Tırfıl limanına yapılan
baskında Venedikliler ikinci defa mağlûb edildi. Venedik donanması Sakız’da
tutunamıyarak, adaya atlı ve yaya olarak bin kadar asker çıkardıktan sonra
İstendil adasına kaçtı. Mezomorto Hüseyin Paşa, Venediklilere karşı kazandığı bu
zaferden sonra tekrar kapdân-ı deryalığa yükseltildi. Düşman donanmasının mağlûb
edilmesi üzere, Anadolu sahilinde Çeşme limanında beklemekte olan İbrâhim Paşa
kumandasındaki asker Sakız’a geçirildi. Sakız kalesi mukavemet göstermeden
teslim oldu (21 Şubat 1695).
Levnî tarafından yapılan minyatürü
(TSMK, III. Ahmed, nr. 3109, vr. 22a)
Sefer hazırlıkları tamamlandıktan
sonra, sultan İkinci Mustafa, 30 Haziran 1695 günü Avusturyalıların işgalindeki
Macaristan’ı kurtarmak için ilk Avusturya seferine çıktı. Bu sefere istisnaî
olarak şeyhülislâmlığa getirdiği hocası Seyyid Feyzullah Efendi de katılıyordu.
Ordu-yı hümâyûn, Filibe ve Sofya üzerinden kırk gün sonra Belgrad’a vardı (9
Ağustos 1695). Burada toplanan harb dîvânında; Janova-Lippa, Lagos’un ve
havalisinin işgalden kurtarılmasına karar verildi. 7 Eylül günü ordu Lippa önüne
geldi. Şevk ve heyecan içinde olan ordu derhâl hücuma geçti. Lippa kalesi,
Türk’ün savaş gücü ve îmân kuvveti karşısında iki gün dayanabildi. Lippa’da,
Avusturyalıların Tameşvar’ın zaptı için yığdıkları mühimmat ele geçirildi. Kale
tamamen tahrîb edilerek, zahîre ve mühimmat Tameşvar kalesine taşındı. Bu sırada
Kırım hanı Selîm Giray orduya katıldı.
21 Eylül günü Osmanlı ordusu Lagos
kalesi önlerine geldi. Avusturya kumandanı general Veteran, Lagos kalesi
yakınında Temes suyu kenarında ordugâhını kurmuş ve etrafını iyice tahkîm
etmişti. Avusturya ordusu, etrafı bataklık ve arkası ormanlık bir yerde
mevzilenmişti. Osmanlı askeri, büyük bir azimle düşman üzerine hücum etti. Kırım
hanı Selîm Giray da aldığı emir üzerine düşman ordusunun arkasına geçerek
çevirdi. Sultan Mustafa bizzat ordunun başında kılıç sallıyordu. Muhârebe üç
saat sürdü. Avusturya ordusu müthiş bir hezimete uğradı. Avusturya askerlerinin
ekserisi öldürüldü. Kalanı ise esir alındı (22 Eylül 1695). Avusturya kumandanı
ve Lehistan prensi ölüler arasında idi. Büyük zaferden sonra Lagos kalesi de
zapt edildi. Bu zaferden sonra sultan Mustafa, sefer mevsimi geçtiği için 28
Eylül 1695 günü geri dönmek için yola çıktı. Niğbolu üzerinden 1 Ekim günü
Edirne’ye 14 Ekim günü Dâvûd Paşa sahrasına geldi. 18 Ekim günü parlak bir zafer
alayı ile İstanbul’a girdi.
(BA, Müzehheb Fermanlar, nr. 13)
Diğer taraftan Karadeniz’de bir
liman sahibi olmak isteyen Rus Çarı Petro, 10 Temmuz 1695 günü yaklaşık üç yüz
bin kişi ile Azak kalesini kuşatmıştı. Muhasara 3 ay dört gün sürdü ve çok kanlı
ve şiddetli geçti. Türklerin akıllara durgunluk veren şanlı müdâfaaları
karşısında, kalenin düşmesinden ümidlerini kesen Ruslar, 13 Ekim 1695’de elli
bin ölü vererek Azak’tan çekildi. Kefe beylerbeyi Mustafa Paşa ve Kırım velîahdı
Kaplan Giray’ın takibi sonucunda, Rus ordusunun asker ve mühimmat kaybı daha da
arttı.
Mustafa Han, Avusturya üzerine
ikinci seferine 20 Nisan 1696 günü çıktı. Ordu Sofya’ya geldiği zaman, Alman
ordusunun Budapeşte ve Erdel’de toplandığı öğrenildi. 3 Ağustos günü sultan
Mustafa Belgrad’a girdi. Bu sırada Saksonya kralı Nalkıran Fredric ile general
Heisler kumandasındaki düşman kuvvetlerinin Tameşvar kalesini kuşattığı haberi
geldi. Bunun üzerine ordu Tameşvar’a hareket etti. Osmanlı ordusunun
yaklaştığını gören düşman kumandanı, dokuz günden beri sürdürdüğü muhasarayı
kaldırarak, Tisa suyuna karışan Belga boylarında Olaş mevkiine geldi. 27 Ağustos
günü Osmanlı ordusu da buraya gelerek mevzîlendi. Muhârebe, Türk taarruzuyla
başladı. Sultan Mustafa ordunun önünde olduğundan, askerin şevki daha da arttı.
Muhârebenin en şiddetli ânında sadrâzam Elmas Mehmed Paşa on iki bin serdengeçti
ile düşmana öldürücü darbeyi vurdu. Düşman ordusu perişan bir hâle geldi.
General Heisler ve Caprara ölüler arasındaydı. Osmanlı ordusundan da sadrâzam
Elmas Mehmed Paşa’nın kardeşi Mustafa Paşa, yeniçeri ağası Baltazâde Mehmed Paşa
şehîd düşenler arasında idi. Sultan Mustafa, Kırım atlılarını, düşmanın ardına
göndererek, ric’at (geri dönme) yolunu kapatmıştı. Gece düşmanı tâkib eden Kırım
atlıları, Almanlara pek çok zâyiât verdirdiler. Bu zaferden sonra Osmanlı ordusu
31 Ağustos günü Tameşvar’a ulaştı. Gerekli mühimmat bırakılarak kale tahkim
edildi. 17 Eylül günü Daltaban Mustafa Paşa tarafından Morevik zaptedildi. Daha
sonra Belgrad’a dönen Sultan, buranın muhafızlığına Amcazade Hüseyin Paşa’yı
tâyin ederek, 28 Eylül günü İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Sultan Mustafa
ikinci Avusturya seferinde iken, Rus çarı Petro, 3 Haziran 1696 günü tekrar
Azak’ı kuşattı. Bu sırada Azak garnizonu henüz değiştirilmemiş ve kale tamir
edilmemişti. Çarın hareketi duyulunca, İstanbul’dan üç paşa komutasında yardım
kuvveti gönderildi. Fakat bunda çok geç kalınmıştı. Bâzı iç hâdiselerden dolayı
da Kırım hanı vaktinde yardıma yetişemedi. Kalede beş yüz civarında Türk askeri
vardı. Bu kadar kuvvetle kale, düşman muhasarasına karşı tam iki ay üç gün
müdâfaa edildi. 6 Ağustos günü kalede sağ kalan Türkler yardımdan ümidlerini
kestikleri için, vire ile kaleyi teslim ettiler ve Kırım’a çekildiler. Azak
kalesinin düşmesi, sultan Mustafa ve bütün ülkenin büyük üzüntüsüne sebeb oldu.
Azak kalesinin ikmâlini ihmâl eden ve yardıma me’mur edilip zamanında yetişmeyen
kumandanlar cezalandırıldı. Osmanlı hükümeti tarafından Kuban nehri ağzına Açu
kalesi yaptırıldı. Böylece Moskof yayılmasının önüne geçme çâreleri düşünüldü.
Diğer taraftan kapdân-ı derya
Mezomorto Hüseyin Paşa, 66 parçalık donanma ile 13 Mayıs 1696’da denize
açılmıştı. 24 Ağustos günü Kiklad takımadalarından Andros önlerinde Venedik
donanması ile karşılaşan Mezomorto, düşman gemilerini hasara uğrattı ise de
fazla zâyiât verdiremedi. 18 Eylül günü donanma tekrar Venedik donanması ile
karşılaştı. Amiral Steineau’nun gemisinin batması, Osmanlı kuvvetlerinin üstün
gelmesini sağladı. 13 Venedik gemisi batırıldı. Türk donanması ise altı gemi ile
üç yüz şehîd vermişlerdi. Daha sonra İstanbul’a dönen donanmayı, ikinci Viyana
seferinden dönen sultan Mustafa, yalı köşkünden seyretti. Donanma-yı hümâyûn
bütün topları ateşliyerek Sultân’ı selâmladı.
Serhatlerde ordusunun başında
bulunmaktan zevk alan sultan Mustafa, Nemçe seferi kasdıyla 17 Haziran 1697
Pazartesi günü Edirne’den hareketle, 10 Ağustos günü Belgrad’a vardı. Burada,
ordunun ne tarafa sevk edileceği hakkında karara varmak için biri pâdişâhın
huzurunda olmak üzere iki harb dîvânı toplandı. Bu toplantılarda iki görüş
ortaya kondu. Birinci görüş; Sava’dan Zemun sahrasına geçerek Peter-Varadin
kalesini kuşatmak idi. Bunu sadrâzam Elmas Mehmed Paşa, Belgrad muhafızı
Amcazade Hüseyin Paşa, Mısırlızâde İbrâhim ve Bostancı Mehmed Paşalar müdâfaa
ediyordu, ikinci görüş ise; Tuna’dan Tameşvar yakasını geçerek düşman ordusuna
taarruz etmekti. Bunu da Tameşvar müdafii Koca Cafer Paşa ile diğer erkân
istemişti. İkinci plân tehlikeli idi. Amcazade Hüseyin Paşa, hududda bulunması
sebebiyle düşmanın durumuna vâkıf olduğundan, ikinci plâna göre hareket edilirse
üç nehir geçmek gerektiğini, düşmanın ilk anda nehirleri geçerken mâni
olmayacağını, fakat geçişten sonra veya geçiş sırasında ânî baskın
yapabileceğini, muvaffakiyet olsa bile büyük külfet yükleyeceğini, aksi olduğu
takdirde, fena neticeler doğuracağını savundu. Ancak ekseriyet ikinci görüşü
desteklediğinden, Tameşvar tarafına gitmeye karar verildi.
1106 (1694-95) tarihli altın sikke
(Yapı ve Kredi Bankası Sikke Koleksiyonu, nr. 482)
Osmanlı ordusu; Tuna ve Temş
nehirlerini geçtikten sonra, Tise nehri kıyısına vardı. Avusturya ordusu, prens
Öjen do Savua kumandasında Tise yakınlarında idi. Bu sırada Pâdişâh, Segedin
üzerine gidilmesine karar verdi. Bâzı devşirme ve dönmeler vasıtasıyla, ordunun
hareketini öğrenen prens Öjen, acele Segedin’e kuvvet gönderdiği gibi, Sultan’ın
Segedin üzerine gitmekten vazgeçerek Zenta’da Tise’yi geçip, Macaristan ve Erdel
taraflarına gideceğini öğrendi. Bunun üzerine Osmanlı ordusunu Tise nehrini
geçerken yakalamak için sür’atle hareket etti. Zenta mevkiine geldiği zaman,
Osmanlı ordusu nehri geçiyordu. Geçiş esnasında ordu erkânı arasındaki ihtilâf
askere de sirayet etmiş düzen bozulmuştu. Ayrıca düşmanın geldiği haberi üzerine
âsâyiş daha da bozuldu ve asker emir ve kumanda dinlemeden karşı tarafa geçmeye
başladı. Karşı tarafa geçen askerin sayısı az olduğu için, müdâfaa hattı
daraltıldığı sırada durumdan haberi olmayan asker, düşman bastı zanniyle paniğe
kapılarak köprüye ve nehre doğru çekildiler. Ancak sadrâzam yalın kılıç köprü
başına koşup kaçanları önledi ve sipere soktu.
Düşman, Osmanlı ordusunun bu
hâlinden cesaretlenerek ikindi vakti yeni metrise hücuma başladı. Büyük bir
sür’atle hareket ederek Osmanlı kuvvetlerini nehir kenarında sıkıştırdı. Askeri
kurşun yağmuruna tutarak bunalttı. Bu durum üzerine sadrâzam, köprüye ve nehre
doğru kaçan askere mâni olmak istedi. Asker, sadrâzama saldırarak parçaladı ve
köprü önünde toplandı. Ancak köprü yıkıldığından kurtuluş ümidi yoktu. Bu
durumda Osmanlı askeri ile düşman arasında korkunç, kanlı ve ümitsiz bir boğuşma
oldu. Ordunun büyük kısmı şehîd düştü ve kalanı nehirde boğuldu. Osmanlı
ordusunun zayiatı çok fazla idi. 20.000 asker karada, 10.000 asker ise nehirde
boğularak şehîd oldu. Târihe Zenta faciası olarak geçen bu muhârebede Sadrâzam
şehîdler arasında olduğu için ilk defa mühr-i hümâyûn düşman eline geçti.
Askerin emre itaatsizliğinden doğan
bu büyük faciadan sonra sultan Mustafa Han, ordudaki bâzı kumandanların teklifi
ile bütün ağırlıklarını bırakarak Tameşvar’a çekildi. Osmanlı ağırlığını ilk
önce yeniçeri yağmaladı. Tameşvar’da on gün kadar kalan Sultan, Amcazade Hüseyin
Paşa’yı sadârete getirdi. Sultan, Tameşvar kalesinde, mevcud kuvvete ilâveten,
mühim mikdârda asker bırakarak Belgrad’a çekildi. Buranın da takviyesini
yaptıran Sultan, 30 Eylül 1698’de Edirne’ye hareket etti.
Sultan İstanbul’a dönerken Bosna
muhafızı Mehmed Paşa vefât etmiş ve başsız kalan askerin disiplini bozulmuştu.
Bunu fırsat bilen prens Öjen, Zenta muhârebesinden bir ay sonra açık bir şehir
olan Bosna kasabasına girdi. Bütün şehri yağma ve tahrib ederek baştan başa
harabe hâline getirdi... Bu haber üzerine Pâdişâh; o tarafa kuvvet sevketti ve
prens alelacele çekildi. Bosna vâliliğine de Daltaban Mustafa Paşa tâyin edildi.
Sadrâzamlığa Amcazade Hüseyin Paşa’yı tâyin eden sultan Mustafa yeniden büyük
bir ordu hazırlattı. Zenta faciasının izlerini silmek için hazırlatılan seferin
önüne geçmek isteyen İngiliz ve Hollanda elçileri müttefikleri, Avusturya lehine
anlaşmaya zemin aradılar. Sultan, elden çıkan yerlerin hiç olmazsa bir kısmını
almadıkça sulhe yanaşmak istemiyordu. İngiliz ve Hollanda elçilerinin ısrarlı
faaliyetleri netîcesinde ve sulh anlaşmasının lüzumlu olduğuna inanan sadrâzam
bu hususta pâdişâh ve diğer devlet erkânı ile görüşerek, on altı seneden beri
devam eden muhârebenin devleti her yönden bozduğunu, muhârebeye devam için asker
ve mühimmat tedârik edilmesinin imkânsızlığını söylemesi üzerine sulhe karar
verildi. Karlofça’da anlaşma görüşmeleri devam ederken, Sultan, hudut
tecâvüzlerine karşı serdar tâyin (edilen sadrâzam Amcazade Hüseyin Paşa
komutasındaki yüz bin Osmanlı ve otuz bin Kırım askerini Belgrad’a gönderdi.
Akdeniz, Karadeniz ve Tuna donanmaları yeni gemilerle takviye edilerek sefere
hazır hâle getirildi. Semendire ve Belgrad önlerinde bekleyen Osmanlı ordusu,
uzun süren görüşmeler üzerine 1698 Kasım’ında geri döndü. İngiltere, harb
hâlinde olduğu Fransa’ya karşı desteklediği Avusturya, Venedik, Lehistan ve
Rusya ile Osmanlı Devleti aleyhine 26 Aralık 1699’da Karlofça andlaşması
imzalandı (Bkz. Karlofça Andlaşması). Bu andlaşmaya göre, Macaristan ve Erdel
Avusturya’ya terk edilerek Sava ve Unna nehirleri hudut kesildi. Mora, Dalmaçya
ve Aya Mavri adası Venediklilere; Ukrayna ve Podolya Lehistan’a verildi.
Karlofça’da Ruslarla bir anlaşma yapılmamasına rağmen üç senelik bir mütâreke
imzalandı.
Ruslarla sulh görüşmeleri
İstanbul’da devam etti. İki devlet arasında 15 Temmuz 1700’de andlaşma
imzalandı. Bu andlaşmaya göre; 1- Azak kalesi Rusya’ya terk edildi. 2- Ruslarla
yapılan son muhârebeler sırasında Rusların eline geçen kaleler Osmanlı
Devleti’ne terk edildi. 3- Rus kazakları Karadeniz’e inmeyecek, Kırımlılar da
Rusya’ya akın yapmayacaklardı. 4- Rus çarının, Kırım hanlarına verdikleri harac
kaldırıldı.
Osmanlı Devleti, ilk defa Karlofça
andlaşmasıyla taksim edilmiş oldu. O âna kadar Avrupalılar, Osmanlı ordusunun
mağlûb edilemez kanaatini taşıyorlardı. Bu andlaşmadan sonra Avrupalılar,
Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve Avrupa’dan atmak; Osmanlı Devleti de, önce
kaybettiklerini geri almak ve sonrada bu hâli muhafaza etmek siyâsetini tâkib
eder oldular.
Karlofça andlaşmasından sonra,
Osmanlı Devleti bir sulh devresine girdi. Bu dönemde felâketlerin sebebleri
üzerinde durularak, idare ve askeriyedeki bozuklukların bu mağlûbiyetlere sebeb
olduğu anlaşıldı ve bir takım değişiklikler yapılmaya karar verildi. Sadrâzam
Hüseyin Paşa, sultan Mustafa Han’ın muvafakati ile bir takım düzenlemeler
yapmaya başladı. Eldeki toprakların muhafazası için, ilk iş olarak, mevcûd
hududlar takviye edifdi. Yepyeni ve mütecaviz bir düşman olarak ortaya çıkan
Rusya’nın, Karadeniz’e inmemesi için Azak denizinin ağzında bulunan Yeni kale
tahkim edildi. Uzun süren savaşlar, Anadolu halkının üzerinde çok kötü te’sirler
bırakmıştı. Zirâat, sanayi ve her türlü istihsâl faaliyetleri durmuştu. Halk
ağır vergilerle zor duruma düşmüştü. Anadolu’da yer yer isyânlar meydana
gelmekte idi. Sultan Mustafa bunlara karşı bir tedbîr olarak, Sarıca ve Sekban
teşkilâtını kaldırdı ve vâlilerin bundan sonra bu çeşit asker beslemelerini
yasakladı. Harp vergilerini kaldırdı.
Islâhat hareketlerinin en önemlisi
orduda yapıldı. Uzun savaşlar sebebiyle askere olan ihtiyaçtan dolayı, kapıkulu
ocağına gereğinden fazla asker yazılmış ve bunların tâlim ve terbiyesine dikkat
ve ihtimam gösterilmemişti. Bu maaşlı askerin sayısının çokluğu, hazîneyi de çok
zor durumda bırakıyordu. Bundan sonra ocağa yeni asker yazılmamasına, mevcudun
da azaltılmasına çalışıldı. Bundan dolayı sayıları 70.000’e çıkmış olan asker
34.000’e indirildi. Kapıkulunun diğer sınıflarında da sayı azaltılmasına
gidildi. Sipahiler üzerinde de duruldu. Bütün tımarların beratları gözden
geçirildi. Sipahilerin muhakkak eyâletlerinde oturmaları, ancak savaş zamanı
alaybeyleri ile sefere iştirak etmelerine dâir emirler verildi. Donanmada da
esaslı bir yenilik yapılarak kürekli gemilerin yerine, yelkenli gemi olan
kalyonların sayısının artırılmasına önem verildi. Donanmaya, denizcilikten
yetişme personelin alınmasına dikkat edildi. Bütün bu yeni düzenlemeler
yapılırken, bâzı sebeplerden dolayı Amcazade Hüseyin Paşa sadrâzamlıktan istifa
etti (4 Eylül 1702). Amcazâde’nin yerine, yeniçerilikten yetişmiş Daltaban
Mustafa Paşa getirildi.
Karlofça andlaşması sırasında Kırım
hanı, Selîm Giray’ın oğlu Devlet Giray idi. Devlet Giray kardeşi Gâzi Giray ile
geçinemediğinden, İki kardeş arasında kanlı bir muhârebenin vukua gelmesi an
mes’elesi idi. Fakat Özi vâlisi Yûsuf Paşa ile Kefe vâlisi Murtezâ Paşa olaya
müdâhale ederek böyle bir duruma mâni oldular. Gâzi Giray İstanbul’a getirilerek
Rodos’a sürgün edildi. Karlofça andlaşması, Kırım Hanlığına büyük bir darbe
olmuştu. Zîrâ Kırım hanları ve halkı, gelirlerini Rusya ve Lehistan içlerine
yaptıkları akınlardan aldıkları esirler ve ganimetlerle sağlarlardı. Bu andlaşma
gereğince, Osmanlı Devleti Kırım tatarlarının bu iki ülkeye akın yapmamalarını
taahhüd etmişti. Devlet Giray uzun süre buna dayanamıyarak Rusya içlerine akın
yapmak için fırsat kollamaya başladı. Kırım Han’ı, siyâsî duruma tamamen vâkıf
olamayan Daltaban Mustafa Paşa ile el altından Rusya’ya akın yapmak için
anlaştı. Devlet Giray, Rusya içlerine asker gönderirken, İstanbul’a, Rusların
Kırım yakınlarında kuvvetli bir kale inşâ ederek, Kırım’a tecâvüz niyetinde
olduklarını bildirdi. Bu haber devlet erkânını şüphelendirdi. Bölgeye gönderilen
hey’et, durumun böyle olmadığını dîvâna bildirdi. Bu haber üzerine dîvân, Kırım
hanından, akına giden kardeşi Saadet Giray’ı derhâl geri çağırmasını ve
akınlardan vazgeçmesi emrini gönderdi. Devlet Giray’ın bu emri dinlememesi
üzerine, babası İslâm Giray, 26 Aralık 1702 günü dördüncü defa Kırım Hanlığı’na
tâyin edildi. Bu durum karşısında Devlet Giray isyân etti. Akkerman, Kili ve
İsmâil taraflarına akınlar yaparak yağmaya başladı. Hattâ sadrâzamın da
kendisiyle beraber olduğunu îlân etti. Sultan Mustafa, Özi vâlisi Çelebi Yûsuf
Paşa’yı Devlet Giray üzerine gönderdi. Daha fazla mukavemet edemeyeceğini
anlayan Devlet Giray, Çerkezistan’a iltica etti. Bu sırada hâdiseye adı karışan
Daltaban Mustafa Paşa sadâretten azledildi. Yerine Rami Mehmed Paşa sadrâzam
oldu.
Bu sırada Gürcistan’ın Goril, Dadyan
ve Açıkbaş beylikleri, Osmanlı Devleti’ne karşı itaatsizlikte bulunmaya
başlamışlardı. Goril ve Dadyan beyi Mamya, hükümet tarafından Açıkbaş beyliğine
getirilmiş olan Simon ve Görgi’yi öldürdüğü gibi bir kaç seneden beri vergisini
göndermiyordu. Bunun üzerine Erzurum vâlisi Köse Halil Paşa, Gürcistan üzerine
gönderildi. Ayrıca İstanbul’dan; yeniçeri, topçu ve cebeci ocaklarından bir
mikdâr asker gönderilmesine karar verildi. Cebeciler, birikmiş maaşlarını
almadan sefere gitmeyeceklerini bağıra bağıra söylemeleri üzerine bir isyânın
öncüsü oldular. İsyan hareketinin alevlenmesinde, şeyhülislâmla arası açılan
sadrâzam Rami Mehmed Paşa büyük rol oynadı. Cebecilerin maaşlarının bir kısmı
ödendi. Kalanının ise daha sonra verileceği açıklanmasına rağmen, tamâmını
istemekte direnerek Atmeydanına yürüdüler. Cebecilerin toplu hâlde İstanbul
sokaklarından geçmeleri sırasında, halktan da çok kimse katıldı. Durum
Atmeydanında bir isyân havasına büründü. Sadâret kaymakamı Abdullah Paşa’nın işi
biraz ağırdan alması üzerine; isyân hareketi sür’atle genişledi ve yeniçeriler,
topçular ve esnaf da iştirak edince, yirmi iki bin kişilik bir asker ve elli bin
kişiye yakın halk topluluğu meydana geldi. Sekban başı nasîhat etmek istedi ise
de, âsîler tarafından öldürüldü.
Büyük bir kalabalık hâlini alan
âsîlerin bir başı yoktu. Bu sırada, daha önce dirliği kesilmiş olan Karakaş
Mustafa adında bir tımarlı sipâhî, memleketine gitmekten vazgeçerek, tantana,
beceriklilik ve güzel konuşmasıyla âsîlerin başı hâline geldi. İstanbul’u ele
geçiren âsîler, daha önce şeyhülislâmlık yapmış olan İmam Mehmed Efendi’yi
şeyhülislâm, Kavanoz Ahmed Paşa’yı da İstanbul kaymakamı yaptılar. Daha da ileri
giderek, yazdıkları bir arıza ile Pâdişâh’dan; şeyhülislâm Feyzullah Efendi,
nakîbül-eşrâf Fethullah Efendi ve Rumeli kazaskeri Dede Efendi’nin azl edilerek
İstanbul’a gönderilmelerini ve Pâdişâh’ın da derhâl İstanbul’a gelmesini
istediler; istekleri kabul edilmediği takdirde Edirne üzerine yürüyeceklerini
bildirdiler. Durumun ciddiyetini anlayan sultan Mustafa, hocası Feyzullah Efendi
ve dört oğlunu deniz yoluyla Erzurum’a gitmeleri için Varna’ya gönderdi.
Yanlarına muhafaza için elli kadar atlı bostancı verdi.
Diğer taraftan Pâdişâh İstanbul’a
haber göndererek; şeyhülislâm ve oğullarının görevden azl edildiklerini ve
Erzurum’a gönderildiklerini, cemiyet dağıldıktan sonra Pâdişâh’ın da İstanbul’a
geleceğini, âsîler tarafından tâyin edilen Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin
derhâl İstanbul’a gönderilmesini istedi. Fakat âsîlerin sayısı arttıkça
istekleri değişti. Bir süre sonra sultan Mustafa’nın hal’i ağızlarda dolaşmaya
başladı. Kendilerine Kavanoz Mehmed Paşa’yı sadrâzam tâyin ettiler ve
isteklerini zorla yaptırmak için Edirne’ye yürümeye karar vererek Dâvûd Paşa
sahrasında toplandılar. Durum İstanbul’dan kaçmaya muvaffak olan Mirahor Selîm
Ağa tarafından Pâdişâh’a bildirildi. Pâdişâh, Rumeli ve Arnavut askerlerinin
derhâl Edirne’ye gelmelerini emretti. Asîlerin üzerine yürüyecek ordunun başına,
Rami Mehmed Paşa serdâr tâyin edildi.
Asîler yaklaşık otuz bin kişi ile
Edirne’ye hareket ettiler. Yörük Hasan Paşa kumandasındaki Edirne öncü kuvveti
17 Ağustos 1703 günü Çorlu’da âsîlerle karşılaştı. Asîlere nasîhat için giden
hey’et; “Bütün isteklerinin kabul edildiğini, yaptıkları tâyinlerin tasdîk
edildiğini ve cemiyet dağılır dağıtmaz Sultan’ın İstanbul’a geleceğini bildirdi
ise de, âsîler, Sultan’ın hal’ edilmiş olduğuna dâir fetvayı Edirne’ye
gönderdiler. Cevâbı beklemeyen âsîler, Edirne üzerine yürüyüşlerini devam
ettirdiler. Rami Mehmed Paşa kumandasındaki ordu ile âsîler Babaeski civarında
karşılaştılar. Aynı günün akşamı Edirne kuvvetleri de isyân ederek âsîlere
katıldı. 22 Ağustos günü Edirne’ye giren âsîler, sultan Mustafa’nın kardeşi
üçüncü Ahmed’i tahta geçirdiler.
Bu sırada Varna’ya gitmekte olan
Feyzullah Efendi yoldan çevrilerek, Edirne’ye getirildi ve âsîler tarafından
hunharca katledildi (Bkz. Feyzullah Efendi). Mustafa Han, yeni sultan üçüncü
Ahmed tarafından İstanbul’a getirildi. Yeni Sultan, âsîlerin elebaşılarını ve
Feyzullah Efendi’nin katillerini îdâm ettirdi. Sultan Mustafa Han 29 Aralık 1703
günü üzüntüsünden İstanbul’da vefât etti. Yeni Câmii yanındaki Vâlide Sultan
türbesine babasının yanına defnedildi.
Dokuz seneye yakın Osmanlı
sultanlığı yapan ikinci Mustafa Han muktedir, gayretli, vatanperver, çalışkan ve
değerli bir pâdişâhtı. Ordularının başında sefere giden son Osmanlı sultânıdır.
Âlimlere ve hocasına hürmeti o kadar çoktu ki, bu hal tahttan indirilmesine
sebeb oldu. Aynı zamanda sultan Mustafa iyi bir şâirdi. Şiirlerinde önceleri
Meftûnî, daha sonraları İkbâli mahlasını kullanmıştır.
Devrinde devlet adamları ve âlimler,
kıymetli ilmî ve sosyal müesseseler yaptırmışlardır. Hocası Feyzullah Efendi,
Fâtih’te bir medrese ve değerli kitapların toplandığı bir kütüphâne; sadrâzam
Amcazade Hüseyin Paşa, Saraçhane’de bir medrese, kütüphâne ve çeşme; sadrâzam
Rami Mehmed Paşa, Eyyûb’de bir çeşme ile mektep; Dâmâd Ali Paşa bir kütüphâne
yaptırmışlardır. Sultan’ın silâhdârı olan Çorlulu Ali Paşa tarafından Tersane
içinde iki katlı câmi yaptırılmıştır.
Sultan İkinci Mustafa’nın; Ahmed,
Hasan, Hüseyin, Selîm, Mahmûd, Osman, Mehmed, Murâd, İsâ isminde dokuz oğlu ve;
Emetullah, Emine, Zeynep, Safiye, Ayşe, Atike, Ümmü Gülsüm, Fatma isminde sekiz
kızı olmuştur. Hanımları Şehsuvar Sultan, Sâlihâ Sultan ve Alicenâb
Kadın’dır.
Sultan İkinci Mustafa Han Devri Kronolojisi
16 Şubat 1695 : Koyun Adaları zaferi.
2 Mayıs 1695 : Elmas Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
30 Mayıs 1695 : Sultan Mustafa’nın birinci Avusturya
seferine çıkması.
18 Eylül 1695 : Donanmanın Zeytinburnu zaferi.
22 Eylül 1695 : Lugos zaferi.
6 Ağustos 1696 : Azak kalesinin düşmesi.
20 Nisan 1696 : İkinci Avusturya seferi.
27 Ağustos 1697 : Olaş zaferi.
17 Haziran 1697 : Üçüncü Avusturya seferi.
11 Eylül 1697 : Amcazade Hüseyin Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
26 Ocak 1699 : Karlofça andlaşmasının imzalanması.
14 Temmuz 1700 : Osmanlı-Rus barış andlaşması.
21 Temmuz 1700 : Kapdân-ı Derya Mezomorto Hüseyin Paşa’nın
vefâtı.
4 Eylül 1702 : Daltaban Mustafa Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
24 Ocak 1703 : Rami Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
22 Ağustos 1203 : Edirne Vak’ası ve ikinci Mustafa’nın
tahttan indirilmesi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-6, sh. 4320
2) Îzâhlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-3, sh. 476
3) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-6, sh. 174
4) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-10, sh. 137
5) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 330
6) Osmanlı Târihi
(İ. H. Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 555, cild-4, kısım-1, sh.
1
7) “Bir Medeniyeti
Tasfiye Teşebbüsleri” A.Ü. Edebiyât Fakültesi Araştırma Dergisi (Kaya Bilgegil,
Ankara-1978); sayı-8, sh. 3
8) Nusretnâme
(Silâhtar Fındıklı Mehmed Ağa) Veliyyüddîn Efendi Kütübhânesi, No.
2469
9) Râşid Târihi,
(İstanbul-1282); cild-1, sh. 71, cild-2, sh. 293, 298
10)
Netâyic-ül-Vukuat (Mustafa Nûri Paşa İstanbul-1327); cild-3, sh. 10, 97,
98
16 Şubat 1695 : Koyun Adaları zaferi.
2 Mayıs 1695 : Elmas Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
30 Mayıs 1695 : Sultan Mustafa’nın birinci Avusturya
seferine çıkması.
18 Eylül 1695 : Donanmanın Zeytinburnu zaferi.
22 Eylül 1695 : Lugos zaferi.
6 Ağustos 1696 : Azak kalesinin düşmesi.
20 Nisan 1696 : İkinci Avusturya seferi.
27 Ağustos 1697 : Olaş zaferi.
17 Haziran 1697 : Üçüncü Avusturya seferi.
11 Eylül 1697 : Amcazade Hüseyin Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
26 Ocak 1699 : Karlofça andlaşmasının imzalanması.
14 Temmuz 1700 : Osmanlı-Rus barış andlaşması.
21 Temmuz 1700 : Kapdân-ı Derya Mezomorto Hüseyin Paşa’nın
vefâtı.
4 Eylül 1702 : Daltaban Mustafa Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
24 Ocak 1703 : Rami Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
22 Ağustos 1203 : Edirne Vak’ası ve ikinci Mustafa’nın
tahttan indirilmesi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-6, sh. 4320
2) Îzâhlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-3, sh. 476
3) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-6, sh. 174
4) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-10, sh. 137
5) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 330
6) Osmanlı Târihi
(İ. H. Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 555, cild-4, kısım-1, sh.
1
7) “Bir Medeniyeti
Tasfiye Teşebbüsleri” A.Ü. Edebiyât Fakültesi Araştırma Dergisi (Kaya Bilgegil,
Ankara-1978); sayı-8, sh. 3
8) Nusretnâme
(Silâhtar Fındıklı Mehmed Ağa) Veliyyüddîn Efendi Kütübhânesi, No.
2469
9) Râşid Târihi,
(İstanbul-1282); cild-1, sh. 71, cild-2, sh. 293, 298
10)
Netâyic-ül-Vukuat (Mustafa Nûri Paşa İstanbul-1327); cild-3, sh. 10, 97,
98






Yorumlar
Yorum Gönder