MURÂD HAN IV
MURÂD HAN IV
(ö. 1049/1640)
Osmanlı padişahı (1623-1640).Tahta çıktığı ilk yıllarda IV. Murad’ın tasvir edildiği yağlı boya tablo (TSM, nr. 17/390)
Babası.................... :
Birinci Ahmed
Han
Annesi.................... :
Mâhpeyker Kösem
Sultan
Doğumu.................. : 27 Temmuz 1612
Vefâtı...................... :
8/9 Şubat
1640
Tahta
Geçişi............ : 10 Eylül 1623
Saltanat
Müddeti..... : 16 sene 4 ay 29 gün
Halîfelik
Sırası.......... : 82
Osmanlı sultanlarının on yedincisi
ve İslâm halîfelerinin seksen ikincisi. Sultan birinci Ahmed Han’ın oğlu olup,
27 Temmuz 1612’de Mâhpeyker Kösem Sultan’dan doğdu. En mümtaz mürebbiyelerin
nezâretinde terbiye edildi. Enderûn mektebindeki hocalardan husûsî dersler aldı.
Kösem Sultan, oğlu Murâd’ın diğer şehzâdelerden her yönü ile üstün olması için
çok gayret gösterdi. Şehzâde Murâd da kendisine gösterilen alâkayı boşa
çıkarmadı. İlim öğrenmekteki sür’ati, plânlı yaşayışı, spor ve silâh
tâlimlerindeki başarısı, atik ve çevikliği, çabucak serpilip yetişmesi ile
dikkati çekti. Hüsamzâde, Sarı Solak ve Hacı Süleymân efendilerden ok atmayı,
Cündî Halil Paşa’dan ata binmeyi öğrendi. Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi gibi
zamanın önde gelen âlimlerden fıkıh dersleri aldı. Babasının da hocası olan Azîz
Mahmûd Hüdâî hazretlerini, küçük yaşta Üsküdar’daki dergâhında ziyaret etmeye
başladı. Babası sultan Ahmed Han’ın vefâtıyla, memlekette devlet otoritesi
sarsılmış, İslâm düşmanları her taraftan hücuma geçmişti. Binlerce yeniçeri,
başı bozuk bir güruh hâline gelmişti. Velîahd şehzâde Murâd, daha on yaşında
İstanbul’da kıyafetini değiştirerek dolaşır, halkla te’sis edeceği işbirliği
netîcesi, ilerde yapacağı işlerin plânlarını kurardı. Kimden nasıl istifâde
edeceğini, kimi nasıl cezalandıracağını tek tek defterine kaydederdi.
Şehzâde Murâd, rahatsız olan amcası
Mustafa Han’ın tahttan indirilmesi üzerine 10 Eylül 1623’de sultan dördüncü
Murâd ünvânı ile Osmanlı pâdişâhı oldu. Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinde
hocası Azîz Mahmûd Hüdâî’nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için,
devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hâkim olarak, annesi Mâhpeyker Kösem
Sultan saltanat nâibesi tâyin edildi. Sultan Murâd, çocuk denecek yaşta olmasına
rağmen, saltanat işlerine yabancı kalmamak için her işi öğrenmek ve mâhiyyetini
anlamak istiyordu. Çok zekî ve serî anlayışlı ve hafızası kuvvetti olduğundan,
yaşı ilerledikçe devlet işlerine alâkası artıyordu. Diğer taraftan ilim
öğreniyor, târih kitaplarını okuyor, dedelerinin hâl ve hareketlerini, çeşitli
durumlar karşısında aldıkları tedbir ve tavırları tek tek inceliyordu.
Dedelerinden Yavuz Sultan Selîm Han’a özeniyor, onun gibi olmak için her yönden
kendisini yetiştiriyordu. Onun gibi bilgili, onun gibi güçlü kuvvetli, onun gibi
korkusuz olmak için çırpınıyordu. Zaman zaman halkın içine girer, değişik
kıyafetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkın derdini halktan bir kimse
olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm
merkezlerini tek tek tesbit etti.
IV. Murad’ı at üstünde tasvir eden bir minyatür (TSMK, Hazine, nr. 2134, vr. 1a)
Sultan Murâd’ın tahta geçmesinden
kısa süre sonra merkeze bağlılığını gevşetmiş vilâyetlerden biri olan Bağdâd’ın,
subaşısı Bekir ve azaplar ağası Mehmed Kanber, yönetimi zorla ele geçirdi.
Diyarbakır beylerbeyi Hâfız Ahmed Paşa, Sultan tarafından Bağdâd’daki
karışıklığı bastırmakla görevlendirildi. Bekir Subaşı’nın, safevîlerden yardım
isteyeceğini ve bu zemini hazırlamış olduğunu öğrenen Hâfız Ahmed Paşa, Sultan’a
Bekir Subaşı’nın Bağdâd vâliliğine getirilmesini arzetti. Teklif uygun görüldü.
Bu sırada Bekir Subaşı, Safevî hükümdarından yardım istedi. Vali olduğuna dâir
emirname Bekir Subaşı’ya gönderilince, İran askerlerini Bağdad’dan kovdu. Bekir
Subaşı’nın bu hareketine kızan Şâh Abbâs, Bağdâd üzerine yürüyerek, şehri ele
geçirdi ve Bekir’i îdâm ettirdi (28 Kasım 1625). Halkın silâhlarını topladıktan
sonra, binlerce Ehl-i sünnet müslümanı öldürdü. Şehrin büyük kısmını tahrib etti
ve İmâm-ı a’zam ile Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin türbelerini yıktırdı.
Bağdâd İran’ın eline geçtiği sırada
Abaza Mehmed Paşa, sultan Osman’ın intikamı uğruna ayaklandığını îlân ederek,
etrafına asker topluyor ve yakaladığı yeniçerileri işkencelerle öldürüyordu.
Anadolu’da çeşitli şehirleri ele geçiren Abaza, ordusunu, Osmanlı ordusu gibi
altı bölüğe taksim etmişti. Maran beylerbeyi Kalavun Paşa ve Tayyar Mehmed Paşa,
Abaza Mehmed Paşa’ya katılmışlardı. Sadrâzam Çerkes Mehmed Paşa büyük bir ordu
ile Abaza’nın isyânını bastırmak için sefere çıktı. Kardeş kanı dökmek istemeyen
sadrâzam, Abaza ile anlaşabilmek için yirmi gün kadar Konya ovasında bekledi.
Anlaşma olmayınca iki ordu Kayseri ovasında Karasu civarında karşılaştı. Savaşın
en şiddetli olduğu sırada Murtezâ ve Tayyar Mehmed Paşa, sadrâzamın tarafına
geçti. Bunun üzerine mağlûb olan Abaza, Erzurum’a çekildi. Kış geldiğinden
sadrâzam ile Abaza arasında yapılan anlaşmaya göre Abaza, Erzurum vâliliğinde
bırakıldı. Sadrâzam da Tokat’a çekildi. Abaza isyânının bastırılmasından kısa
bir süre sonra, Balıkesir civarında Cennetoğlu adlı bir celâli geniş ölçüde
faaliyet göstermeye başladı. 1624 Aralık ayında sadâret kethüdası vezir Kanlı
Mehmed Paşa, Cennetoğlu üzerine serdâr tâyin edildi. Manisa yakınlarında geçen
muhârebede yenilen Cennetoğlu, Denizli’ye kaçtı ise de burada yakalanıp, îdâm
edildi.
IV. Murad’ın tuğralı bir fermanı (TSMA, nr. 7945/1)
Sadrâzam Çerkes Mehmed Paşa, Tokat
kışlağında, Bağdâd üzerine gitmek için beklerken, 28 Ocak 1625’de Tokat’ta öldü.
Yerine Hâfız Ahmed Paşa sadârete getirildi. İran seferine çıkan Hâfız Ahmed
Paşa, bizzat Safevî ordusuna kumanda eden Şâh Abbâs’a karşı muvaffak olamadı.
Bağdâd’ı kuşattı. İran ordusunun şehre yardıma gelmesi, Osmanlı ordusunu iki
cephede harbe mecbur bıraktı. Yorgun Osmanlı ordusu, hastalık ve açlıktan bir
hayli sarsıldığı için, Hâfız Ahmed Paşa kuşatmayı kaldırmak mecburiyetinde
kaldı. Bunun üzerine azledilerek yerine Dâmâd Halil paşa ikinci defa sadârete
getirildi. Dâmâd Halil paşa sadârete geldiği sırada Abaza Mehmed Paşa, tekrar
isyân ederek, eline geçirdiği yeniçeriyi öldürdü. Bunun üzerine Sadrâzam, Abaza
üzerine sefere çıktı. 7 Ağustos 1626’de Diyarbakır’a gelen Halîl Paşa, Abaza ile
müzâkerelerde bulundu. İran serdârlığını isteyen Abaza, bu görevi kumanda
edeceği orduda yeniçeri bulunmamak şartı ile kabul ediyordu. Halîl Paşa,
Abaza’nın bu tekliflerini kabûl etmeyerek, Dişlek Hüseyin Paşa’yı beş bin
askerle Abaza’nın üzerine gönderdi. Diğer taraftan İstanbul’dan gönderilen sekiz
yüz yeniçeri Erzurum’a gidip, Abaza’nın maiyyetine girdi. Bunların kendisine
suikast yapacaklarını öğrenen Abaza, hepsini öldürttü. Dişlek Hüseyin Paşa’nın
Abaza’ya yenilmesi üzerine 12 Eylül 1627 günü Erzurum önüne gelen sadrâzam Halîl
Paşa, şehri kuşattı. Kırk bir gün süren kuşatmada kalenin düşmemesi üzerine
muhasarayı kaldıran sadrâzam, Tokat kışlasına çekildi. Halîl Paşa Abaza isyânını
bastıramaması üzerine 6 Nisan 1627’de azledilerek yerine Boşnak Hüsrev Paşa
tâyin edildi.
Boşnak Hüsrev Paşa, İstanbul’dan
ayrılarak Tokat’a gitti ve 22 Temmuz 1628’de Abaza’nın üzerine hareket etti. 30
Ağustos’da Erzurum önlerine gelerek şehri kuşattı. Hüsrev Paşa, Erzurum kalesine
casuslar sokarak, Abaza’nın askerine itaat şartı ile mükâfat vâdetti. Bunun
üzerine Abaza’nın bir kısım askeri Erzurum’dan gizlice çıkarak sadrâzamın
ordusuna katıldılar. Ancak on dört gün muhasaraya dayanabilen Abaza, affedilip
İstanbul’a gönderilmesi şartıyla 22 Eylül’de teslim oldu. Böylece altı senedir
devam eden Abaza mes’elesi sona erdi. Hüsrev Paşa, yanında Abaza Mehmed Paşa
olduğu hâlde, 9 Aralık 1628’de İstanbul’a döndü. Huzura kabul edilen Abaza
Mehmed Paşa, affedilerek Bosna beylerbeyliğine tâyin edildi.
Hüsrev Paşa, İstanbul’da yedi ay
kaldıktan sonra 10 Haziran 1629’da Üsküdar ordugâhına geçerek, İran seferine
çıktı. Asıl gayesi Bağdâd’ı almak olan Hüsrev Paşa, iki buçuk sene kadar
Anadolu’da dolaştığı sırada bir sadrâzama yakışmayan icrâatta bulunuyor, ondan
güç alan bir çok zâlim de halka zulmediyordu. Bu duruma çok üzülen sultan Murâd,
Hüsrev Paşa’yı sadrâzamlıktan azletti. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi nezâretinde ve
Pâdişâh’ın huzurunda yapılan mahkeme neticesinde Hüsrev Paşa’nın îdâmına
hükmedildi ise de Paşa’nın sipahiler üzerinde büyük nüfuzu bulunduğundan, hüküm
tatbik edilemedi. Yerine sadâret kaymakamı ve ikinci vezir olan Recep Paşa tâyin
edilmeyip, âdete muhalif olarak üçüncü vezir Hâfız Ahmed Paşa’ya sadrâzamlık
verildi.
Hüsrev Paşa’nın azli, sipâhî
zorbalarının işini bozdu. Zîrâ bunlar, paşaya güvenerek serbest hareket
ediyorlardı. Bunlar, Hâfız Paşa’yı sadârete getirmiş olanların haklarından
gelerek Hüsrev Paşa’yı tekrar sadrâzam yapmak için anlaştılar. Bu sırada, Hâfız
Paşa başkanlığında devlet erkânıyla yapılan toplantıda, taşrada kışlayan askerin
İstanbul’a getirilmesi kararlaştırıldı. Bunun için davet fermanı gönderildi.
Bunun üzerine Hüsrev Paşa’nın zorbaları İstanbul’a doldu. Herbiri bir başka
zulüm çeşidini ortaya koyuyordu. Yeniçeri ve sipahiler işi iyiden azıtmışlardı.
Halk galeyana gelmiş, ancak gözü dönmüş katil zorbaların etrafı talan
etmelerinden çekinmişlerdi.
İkinci vezir olan Recep Paşa, çok
hırslı ve kindar bir adamdı. Kendisine sadrâzamlık verilmemesini hazmedemeyip
yeniçeri ocağını ve Hüsrev Paşa tarafdârlarını kışkırttı. Fırsatı kaçırmayan
sipâhîler Atmeydanı’nda toplanarak; Hüsrev Paşa’nın azline sebeb olanlar,
Pâdişâh’ın ve devletin dostu değildir diyerek on yedi kişinin başını istediler.
Sultan, sarayın önüne kadar gelen yeniçeri taifesine haber gönderip,
isteklerinin görüşüleceğini bildirerek dîvân topladı. Dîvân âzalarının
fikirlerini öğrenen sultan hiç kimseyi feda etmek niyetinde değildi. Üç defa peş
peşe Pâdişâh değiştiren asker, iyice azıtmış, isteklerine kavuşmadan yerini
terketmiyordu. Bu şekilde bir-iki gün geçti. Kendilerine yarın cevap verilecek
denilince, Atmeydam’na gelip, geceyi orada geçirdiler, işi tamamen çığrından
çıkartan zorbalar, Pâdişâh’ı ayak dîvânına çağırdılar. Hâfız Paşa, bu sırada
dışarda bulunuyordu. Sarayın Bâb-ı hümâyûn denilen birinci kapıdan içeri
girince, asker ikiye ayrılarak “Bire vurun” diye kendisini taşa tutup atından
yıkmışlar ise de maiyyet hademesi olan şatırlar yerden kaldırarak hastalar
koğuşundan içeriye alıp kaçırdılar. Hâfız Paşa, huzura girerek sadâret mührünü
teslim etti. Sultan üzülerek mührü kabul etti.
Askerin sesini yükseltmesi üzerine
sultan Murâd, ayak dîvânı için Bâbüsseâde kapısı önüne muhâfızsız olarak çıktı.
Asker; “Pâdişâhım istediğimiz on yedi kelleyi ver, yoksa sayı on sekize çıkar”
diyerek bizzat Pâdişâh’ı tehdîd etti. Sultan Murâd onları nisbeten teskin ederek
zaman kazanmaya çalıştı. Fakat askerin söz dinlemediğini gören Sultan, kızarak
içeri girdi. O sırada sarayda bulunan Topal Recep Paşa; isyâncıların
susturulması için isteklerinin verilmesi gerektiğini Sultan’a telkine çalıştı.
Bir süre sonra Sultan dışarı çıkarak tahtına oturdu ve iki yeniçeri ve iki
sipâhî olmak üzere dört kişiyi huzuruna çağırarak nasihat etti ise de kâr
etmedi. Asker istediğini almadan gitmeyecekti. Durumun vehâmetini gören Hâfız
Ahmed Paşa, Pâdişâh’ın yanına geldi. “Bu aksakalım ve ileri yaşımla artık bir
işe yaramam. Kellesi istenen diğer on altı müslümanın da yerine beni onlara
teslim edin. Devlet bu belâdan kurtulsun. On altı müslüman da din ve devletine
hizmet ile meşgul olsun” dedi. Abdestini tazelemiş, başına bir sarık sarmış olan
Hâfız Ahmed Paşa, Besmele çekip askerin arasına girdi. Elebaşı durumuna gelmiş
zorbaların kışkırtmaları, askeri temelli yoldan çıkarmıştı. İran’dan sızan bozuk
görüşlü insanların da te’siri ve siyâsî propagandalarının etkisi ile asker adetâ
kudurmuştu. Hâfız Ahmed Paşa, oracıkta şehîd edildi. Yapılanları gören Pâdişâh
kendinden geçerek ağladı. Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağını kapalı
olarak ifâde etti. Zorbalar, Pâdişâh’tan bâzı isteklerde daha bulundular.
Pâdişâh, isteklerini yerine getireceğine söz verince dağıldılar.
Sultan Murâd Han, Recep Paşa’yı
sadârete getirdi, Özi beylerbeyi Murtezâ Paşa’ya bir hatt-ı hümâyûn vererek
Tokat’taki Hüsrev Paşa’nın derhal îdâm edilmesini emretti. Murtezâ Paşa ferman
gelir getmez merkezde sipâhî ve yeniçerileri her fırsatta kışkırtan Hüsrev
Paşa’yı yakalıyarak îdâm etti. Hüsrev Paşa’nın îdâm haberi İstanbul’a gelince,
asker yeniden isyân etti. Sadrâzam Recep Paşa, isyânı tahrik ederek Sultan’ın
yakın çevresindeki mümtaz şahısları ortadan kaldırmak istiyordu. Ayaklanan
asker, Sultan’ı ayak dîvânına davet ettiler ve yeniçeri ağası Hasan halîfe,
Pâdişâh muhasibi Mûsâ Çelebi ve defterdâr Mustafa Paşa’nın kellesini istediler.
Daha da ileri giderek; “Sen Hüsrev Paşa’yı nahak yere öldürdün, şehzâdelere de
kıyarsın. Bize şehzâdeleri göster” diye bağırmaya başladılar. Sultan,
istedikleri şahısları vermek istemeyince; “Bu dediklerimizi vermezsen bize
pâdişâhlığa lâzım değilsin” dediler. Âsîler her tarafa, Sultan şehzâdeleri
öldürdü diye yayınca, Sultan Murâd, şehzâdeleri çıkartıp gösterdi. Âsîler
Sultan’ı sindirmek için şehzâdelerden velîahd şehzâde Bâyezîd’e büyük tezahürat
yaptılar. Daha sonra âsîler, şehzâdelerin hayatlarından emin olmadıklarını,
kefil istediklerini bildirdiler. Sadrâzam Recep Paşa ile şeyhülislâm Ahîzâde
Hüseyin Efendi, şehzâdelerin hayâtına kefil oldular. Bunun üzerine dağılan
âsîler, istediklerini bulmak için saklandıkları yerleri haber verenlere
vâadlerde bulundular. Mehterhanede bulunan Hasan Halîfe, Atmeydanı’na
getirilerek öldürüldü. Defterdâr Mustafa Paşa, Vefâ meydanı civarında yakalanıp,
sadrâzamın bulunduğu konağa getirilerek öldürüldü. Mûsâ Çelebi ise, sadrâzamın
bir oyunu ile saraydan çıkartılarak âsîlere teslim edildi ve Atmeydanı’nda
öldürüldü.
Sultan Murâd, yaptığı tahrik ve
oyunlar ile bütün isyânların Recep Paşa tarafından planlandığını öğrendi.
Sultan, karârını vererek, bu defa ne olacaksa olsun iş bitsin şeklinde hareket
etmeye karar verdi. Zîrâ, zorbalar tâviz verdikçe şımarıyor, şımardıkça
çoğalıyordu. Sultan, halk arasına saldığı adamları vâsıtası ile kamuoyu meydana
getirdi. Zâten yıllardır bir çok zorbanın elinden çekmediği kalmamış olan
İstanbul halkı, Pâdişâh’ı sonuna kadar desteklemek arzusunu gösterdi. Sadrâzam
Recep Paşa, durmadan, zorbalara tâviz verilmesini tavsiye ederek, Pâdişâh’ın
kalbine korku vermeye ve Pâdişâh’ın kendisine muhtâc olduğunu hissettirmeye
çalışıyordu.
Sipâhî ve yeniçerilerin İstanbul’da
bayram dolayısı ile yaptıkları taşkınlıklar son hadde varmıştı. 18 Mayıs 1633’de
yapılan Dîvân toplantısından sonra, huzura çağrılan Recep Paşa’nın kapıdan girer
girmez îdâmı emredildi. Bostancılar tarafından derhâl kemendle boğuldu. Cesedi
sarayın dış kapısı önünde bekleyen ve sadrâzamın koruyuculuğunu yapan sipâhî
zorbalarının önüne atıldı. Başsız kalan zorbalar ne yapacaklarını şaşırıp
dağıldılar. Artık insiyatif Pâdişâh’ın eline geçmişti. Tabanıyassı Mehmed Paşa
sadârete tâyin edildi. Ellerindeki bütün kozları kaybedeceklerini anlayan
zorbalar, Recep Paşa’nın idamından kısa bir süre sonra Sultanahmed meydanında
toplandılar. Zorbalıkla ele geçirdikleri vazifelere berât verilmesini
istiyorlardı. Sultan Murâd Han, Sinân Paşa köşkünde derhâl bir ayak dîvânı
teşkil edilmesini emretti. Sadrâzam, şeyhülislâm Ahizâde Hüseyin Efendi,
kazasker Karaçelebizâde Mehmed Efendi ve Hocazâde Abdullah Efendi, nakîbüleşrâf
Allâme Şeyhî Efendi, Ayasofya Câmii vaizi Kâdızâde ve diğer âlimler, yeniçeri
ağaları, altı hassa süvârî bölükleri ağaları, dîvânda hazır bulundular. Pâdişâh
tahtına oturduktan sonra; “Eğer sipahilerim bana itaatkâr iseler ve bana
inanıyorlarsa aralarından bir kaç ihtiyarı seçip göndersinler” dedi. Pâdişâh’ın
bu sözleri Atmeydanı’ndaki sipahilere tebliğ edildi. Aralarından seçip
gönderdikleri bir kaç nefer, tahtın karşısına gelip durdular. Ahâli de
dîvânhânenin karşısında yerini almış, her taraf dolmuştu. Yeniçeriler ve
yeniçeri ağası Pâdişâh’a sâdık olduklarını bildirdiler. Daha sonra Sultan, uzun
bir konuşma yaptı. Askerin Sultan’a tam itaat etmediği taktirde devletin elden
gideceğini, kendisine atalarından emânet olan devleti yıkmamak için elinden
geleni yapacağını, zorbalık taslayanları derhâl yok edeceğini söyledi.
Pâdişâh’ın konuşmasının te’sirinde kalan asker ve ahâlî, Sultan lehinde
tezahürat yapmaya başladı. Bu durumun geçici olduğunu bilen sultan Murâd Han,
yeniçeri ve sipâhî ağalarını yanına çağırttı. Yeniçeri ağaları Sultan’ın
emirlerinden çıkmayacaklarına, getirilen Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettiler.
Yeminleri hemen deftere geçirilip tescil edildi. Daha sonra sipâhî ağaları da
Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettiler. Sultan, daha sonra ulemâya hitâb ederek,
haklarında şikâyetler olduğunu, bundan sonra dikkatli olmaları ve iyi hizmet
etmelerini söyledi. Sipahilerin vakıf mütevellîliği, kâtiplik hizmetlerine
mülâzım yazılmamaları ve umûmun asayişinin muhafazası için sipâhîler ve
yeniçeriler tarafından yemin edilmiş olduğundan, aykırı hareket edenlerin Allahü
teâlânın, peygamberlerin, meleklerin ve bütün müslümânların lanetine mazhar
olacağını bildiren bir senet tanzim edildi. Hazırlanan bu senedi, pâdişâh,
sadrâzam, şeyhülislâm, vezirler ve nakîbüleşrâf imzaladı.
Şeyhülislâmdan fetva da alarak
destek alan Sultan, zorbaları sindirmek için bütün kozları eline geçirmişti. Üç
gün içinde zorbaların elebaşıları yakalanarak ortadan kaldırılmaya başlandı.
Âsîlerin üzerlerine gönderilen bey ve paşalar, ellerinde listelerle gidiyorlar,
ölümü haketmiş olanlara, yakaladıkları an cezalarını veriyorlardı. Ayrıca
âsîlerin birbirleri ile araları açılarak, kendi kendilerini ezmeleri de
sağlandı. 1633 senesinde Cibâlî kapısında teçhiz edilmekte olan bir gemide
yangın çıktı. Ondan diğer gemilere, gemilerden evlere sirayet eden yangın,
yaklaşık yirmi bin evin yanmasına sebeb oldu Yangının tütün yüzünden çıktığı
söylendi. Yangında yeniçeri, sipâhî ve halkın dikkatsizlik ve ilgisizliğini
gören sultan Murâd Han, hepsini topyekün terbiye etmek maksadıyla, yangın
sebebiyle halkın dedikodu merkezi hâline gelen, daha çok zorbalar tarafından
açılıp işletilen, bir de halktan çok zorba taifesinin tütün içip dedikodu
yaparak vakit geçirdikleri kahvehaneleri kapattı. Zamânın âlimleri, bu yasak
üzerine; Pâdişâh’ın yasakladığı bir şeyi yapmanın caiz olmayacağına dâir fetva
vererek halkı uyardılar. Tütün yasağını ve büyük İstanbul yangınını bahane eden
sultan Murâd Han, zorbaları tamamen ortadan kaldırıp kötülüklerini yok etti.
Zorbaların meyhanelerini yıktırdı. İçkiyi yasakladı ve yasağın tatbikini bizzat
kendisi tâkib etti.
İstanbul’da asayişin sağlandığı
sırada, bir kısım İran kuvvetlerinin hududu geçerek Van’ı muhasara etmeleri
üzerine, Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa, bölgeye gönderildi. Fakat Mehmed Paşa,
sefere daha çıkmadan İranlıların mağlûb oldukları haberi geldi. Buna rağmen
Sultan’ın hayâlinde İmâm-ı a’zam hazretlerinin şehri Bağdâd olduğundan, 1633
Ekim’inde sadrâzam Tabanıyassı Mehmed Paşa’yı İran seferine me’mur etti. Sefer
hazırlıklarını bizzat kontrol eden Pâdişâh, ihmâlini gördüğü dört vezîri
görevden azlederek sürgüne gönderdi. Üsküdar’dan hareket eden ordu, hem
Anadolu’daki zorbaları cezalandırmak, karışıklıkları düzeltmek, hem de İran
seferine hazırlık yapmak için yola çıkarılmıştı.
Bu arada Osmanlı Devleti içinde
karışıklıkların düzeldiğini, sultan Murâd’ın güçlü bir pâdişâh olduğunu gören
Avrupa kavimleri, korkularından ne yapacaklarını şaşırıp, vermedikleri vergileri
gönderdiler. Ancak Leh kralı vergiyi geciktirmişti. Bosna beylerbeyi Abaza
Mehmed Paşa’ya verilen bir emirle, Lehistan içlerine büyük bir akın tertiplendi.
Çok ganîmet alındı. Bunun üzerine İstanbul’a gönderilen Leh elçisi sulh istedi.
Yıllık vergi ödemek ve Turla üzerindeki Leh kaleleri yıkılmak şartıyla Dîvân-ı
hümâyûn Lehistan’ın sulh teklifini kabul etti. Fakat Leh kralı, bu defa da
taahhüdlerini yerine getirmedi. Bu durum karşısında Lehistan’a savaş açıldı. 8
Nisan 1634 günü Sultan, Dâvûdpaşa ordugâhına geçti. Sultan, 27 Nisan’da
Edirne’ye geldiği sırada, savaşı göze alamayan Leh kralının anlaşma taleb etmesi
üzerine seferden vazgeçildi. Üç ay süren müzâkereler neticesinde yedi maddelik
bir muahede imzalandı. Bu andlaşmaya göre Lehistan, hem Kırım Han’ına, hem
Pâdişâh’a yıllık vergi verecek, ancak Turla üzerindeki kalelerini yıkmayacaktı.
Edirne’den geri dönen sultan
dördüncü Murâd, bu arada İstanbul ve çevresinde asayişi düzeltmek için
faaliyetlerine devam etti. İzmit yolu ile Bursa’ya gitti. İzmit kâdısının
hizmetlerini bizzat yerinde görüp, takdîr etti. Ömrü boyunca bu vazifeden
alınmaması için eline hatt-ı hümâyûn verdi. İznik kâdısını da suçlu bularak
cezalandırılmasını emretti. İstanbul’dan çıkışının dördüncü günü Bursa’ya varan
Sultan’ı, halk sevinç içinde karşıladı. Sultan ilk önce dedelerinin, daha sonra
Emir Sultan’ın kabirlerini ziyaret etti. Fakirlere sadaka dağıttı. Millete çok
zulüm yapmış olan Hasankeyfli Mehmed Ağa’yı îdâm ettirdi.
Devletin Avrupa tarafını
anlaşmalarla nisbeten sağlamlaştıran sultan Murâd, 1635 senesi Mart ayında
birinci Revan seferine çıkmak için Üsküdar’daki ordugâha geçti. Pâdişâh öteden
beri bozulmuş olan sefer düzenini de tekrar eski hâline döndürmek için çok
dikkatli davranıyor, askerin kanunsuz hiç bir hareketini hoş karşılamıyor,
ânında cezalarını verdiriyordu. Yolda yakalanan âsîler hakkında hükümler
verilip, gereken cezalar ânında tatbik ediliyordu. Ordu Konya’ya vardığı zaman
Sultan, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesini ziyaret etti. Sefer
sırasında askeri ile aynı zorluklara göğüs gerdi. Askeri ile dâima hemhal, adetâ
arkadaş gibi idi.
Sultan, Haziran ayı ortalarında
Bayburd’a geldiğinde, sadrâzam tarafından karşılandı. Sadrâzam sancak-ı şerifi
Pâdişâh’a teslim etti. 50.000 askeri Erzurum’da bırakan Sultan, 200.000 asker ve
130 muhasara topu ile yola çıktı. Pâdişâh’ın Revan üzerine yürüdüğünü sezen Şâh,
son anda eyâlet beylerbeyi Tahmasbkulu Han’ın savunduğu kaleye 12.000 tüfekli
piyade sokup savunmayı çok güçlendirmişti. Şâh kendisi de ordusuyla yakında
olmasına rağmen, savaşı göze alamadığından ortaya çıkmadı. 27 Temmuz’da kaleyi
kuşatan sultan Murâd, vaktiyle Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın alamadığı kaleyi on
bir günde aldı. Ordu, kale alındıktan sonra halktan tek kişinin burnu bile
kanamadan şehre girdi. Kaleyi tamir ettirerek, içine on iki bin asker ve cephane
konup, muhafızlığı vezir Murtezâ Paşa’ya bırakıldı. Buradan hareketle Safevî
ordusunun peşine takılan dördüncü Murâd Han, Aras boyunca, güneye doğru inmeye
başladı. Büyük hızla geri çekilen İran ordusu yakalanamadı. 1 Eylül’de Hoy’a
gelen Sultan, 11 Eylül’de otuz iki yıl önce Safevîlerin eline geçen Tebriz’e
girdi. Bu, Tebriz’in Osmanlılarca altıncı fethiydi. Tebriz’de dört gün kalan
Sultan, rahatsızlığı sebebiyle İsfehan’a gitmekten vazgeçip Diyarbakır üzerinden
İstanbul’a döndü. Osmanlı ordusu çekilir çekilmez, harekete geçen Şâh Safî,
büyük bir ordu ile Revan’ı kuşattı. Diyarbakır’da bulunan sadrâzam durumu
öğrenince, Revan’a yardım göndermek için harekete geçti ise de kış yüzünden
muvaffak olamadı ve üç ay süren çetin bir müdâfaa savaşı veren Murtezâ Paşa’nın
şehîd olması üzerine kale teslim oldu. Safevî ordusu Tebriz ve Azerbaycan’ın
büyük kısmını geri aldı. Daha sonra güneye doğru inen Şâh’ın karşısına az bir
kuvvetle çıkıp kahramanca savaşan Şam beylerbeyi Küçük Ahmed Paşa şehîd düştü (2
Eylül 1636). Sadrâzam Revan’ın yardımına koşmadığı için azledildi ve yerine
Bayram Paşa tâyin edildi.
Sultan Murâd Han, en büyük hayâli
olan Bağdâd’ın fethi için hazırlıkları başlattı. Kendisinden önce, sadrâzam
Bayram Paşa’yı gerekli tertibatı alması için Anadolu’ya gönderdi. Pâdişâh sefere
çıkmadan önce İstanbul’da memleketin dört bir tarafına tâyin edilecek kâdıların
imtihanına katıldı. Her birine pek çetin sorular sordu. En lâyık olanına vazîfe
verilmesini te’min eyledi. Mecliste hâzır bulunan ulemâ, Pâdişâh’ın fıkıh
bilgisine hayran kaldı. Sivaslı Abdülmecîd Şeyhî Efendi’nin elinden hazret-i
Ömer’in kılıcını beline kuşanan Pâdişâh, ordusunun başında İstanbul’dan yola
çıktı. Hareketinden önce halka hiç bir suretle zulüm edilmemesine ve âdilâne
hareket olunmasına dâir her tarafa bir ferman gönderdi. Yanında şeyhülislâm
Yahyâ Efendi ve Kâdızâde gibi âlimler de vardı. Osmanlı ordusu şehirlerden tam
bir nizam içerisinde geçerek Konya yoluyla Haleb’e doğru hareket etti. Ordu,
Birecik’te iken sadrâzam Bayram Paşa vefât etti. Pâdişâh bu kıymetli devlet
adamının vefâtına çok üzülüp ağladı. Sadârete Tayyar Mehmed Paşa getirildi.
Ordu, Musul’a geldiği sırada, Hindistan elçisi geldi. Fil kulağından yapılmış,
üzerine gergedan postu geçirilmiş, mermi ve kılıcın kâr etmeyeceği söylenen bir
kalkanı da, hediye getirmişti. Pâdişâh elinde bulunan bir mızrakla kalkanı deldi
ve üzerine koyduğu beş yüz altınla elçiye geri verdi. İstanbul’dan hareketin yüz
doksan yedinci günü olan 16 Kasım günü Bağdâd önlerine varıldı.
İmâm-ı a’zam’ın türbesinin bulunduğu
kısım daha önceden ele geçirilmişti. Pâdişâh’a İmâm-ı a’zam’ı ziyaret etmesi
teklif edildiğinde; “Bağdâd, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o
yüce imâmı ziyaretten hayâ ederim” cevâbını verdi. Derhâl tertibat alarak
muhasaraya başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmen’in kumandasında 40.000 kişilik
kuvvetli bir Safevî garnizonu bulunuyordu. Şâh Safî ise, atlı kuvvetleriyle
Kasr-ı Şîrîn’de olup Osmanlı muhasarasını gün gün tâkib etmesine rağmen
müdâhaleye cesaret edemiyordu. Sultan Murâd Han, 12.000 sipâhîyi İran içlerine
sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği hâlde, Şâh’ı savaş meydanına çekemedi. Şâh,
Bağdâd’daki büyük kuvvetlerine güveniyor, Pâdişâh’ın muhasaradan bıkınca çekilip
gideceğini zannediyordu.
Pâdişâh’ın ve seksen altı yaşındaki
şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin de ön safta olduğu bu kuşatmada dehşetli vuruşmalar
oldu. Muhasaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca
çarpışarak askeri coşturan sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa, bir kaç kuleyi ele
geçirdiği sırada alnından yediği bir kurşunla şehîd oldu. Yerine sadârete
getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip bir kaç- kuleyi daha
ele geçirdi. Muvaffakiyet üzerine muhasaranın otuz dokuzuncu günü umûmî taarruza
karar verildi. Sabah erkenden başlayan şiddetli hücum karşısında kale teslim
oldu. Kaledeki İran askerlerinin serbestçe gitmelerine müsâde edildiği hâlde
baruthâneyi ateşe vererek masum kimseleri öldürmeye kalkışmaları üzerine,
gereken cezaya çarptırıldılar. Bu arada teslim olup af dileyen Bektaş Han da
karısı tarafından zehirlendi. On dört sene on bir ay önce bir ihanet sebebiyle
Safevîlere geçen Bağdâd artık kesin olarak Osmanlı idaresine geçti.
Sultan dördüncü Murâd Han, ilk iş
olarak İmâm-ı a’zam ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i
şeriflerini ziyaret etti. Bu büyük zâtların türbeleri, sapık düşünceli Safevîler
tarafından tahrîb edilmiş ve eşyaları yağmalanmıştı. Pâdişâh emir verip bütün
kabirlerin ve eserlerin tamirini bildirdi. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’yi de bu
işleri nezâret etmekle vazifelendirdi. Dördüncü Murâd Han, bu zaferden sonra
Bağdâd fâtihi diye anıldı. Pâdişâh, ordu ile sadrâzam Mustafa Paşa’yı Bağdâd’da
bırakarak İstanbul’a döndü. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle
İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şâh’ın barış isteği ile gönderdiği
elçiler geldi. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa ile İran murahhasları Saru Han ve
Muhammet Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında, aşağı yukarı bugünkü
Türk-İran sınırının tesbit edildiği Kasr-ı Şîrîn andlaşması imzalandı (17 Mayıs
1639). Bu anlaşmaya göre; Bağdâd, Basra ve Şehr-i zor havalisinden mürekkep
Irak-ı Arab Osmanlılarda, Erivan Safevîlerde kaldı. Ayrıca Safevîlerin gerek
Irak ve gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshâb-ı
kiramı kötülemeyecekleri de anlaşma şartları içinde açıkça ifâde edilmişti (Bkz.
Kasr-ı Şîrîn Andlaşması).
Sefer dönüşü Pâdişâh, ulemâ ve
devletin ileri gelenleri İzmit’te karşılandılar. Karşılayanlar arasında
Pâdişâh’ın annesi Vâlide Sultan da vardı. Sultan Murâd Han, İzmit’ten gemilerle
İstanbul’a geldi. Yıllardır böyle bir zafer merasimine hasret olan halk,
gözyaşlarını tutamıyordu. Fakat damla hastalığından muzdarip olan sultan ızdırap
içindeydi. Çünkü her geçen gün ızdırâbı artıyordu.
Sultan Murâd Han, kendisi doğuda
İran’la meşgulken, batıdaki hâdiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa
Venediklilerin yaptıkları haddi aşmıştı. Venedik Cumhuriyeti ile bütün ticarî
münâsebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Dîvân bu emri
pâdişâhın hastalığı sebebiyle çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada
Venedik elçisi gelip, dîvânın bütün şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu.
Nitekim çok geçmeden Pâdişâh’ın hastalığı daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü,
güneş battıktan sonra imâm Yûsuf Efendi Yâsîn-i şerîf okurken vefât etti.
Sultanahmed Câmii avlusunda şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin imâmlığında
müezzinlerin; “Er kişi niyyetine!” nidaları ve müslümanların gözyaşları arasında
kılınan cenaze namazından sonra, babası sultan birinci Ahmed Han’ın türbesine
defnedildi.
Ömrü boyunca vakitlerinin her ânını
devletine hizmet ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaatle geçiren sultan
dördüncü Murâd Han, diğer milletlerin hayâl bile edemiyecekleri şekilde
yalanlarıyla meşhur olan Acemlerin, en büyük düşmanlarından olduğu için onların
bir çok iftiralarına mâruz kaldı: Kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük
Pâdişâh’a da bulaştırmaya kalkıştılar, insanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini
bilesöyleyecek kadar ileri gittiler. Hâlbuki devrinin kaynaklarında içki
içtiğine dâir hiç bir bilgi yoktur. Sultan dördüncü Murâd Han, kendisinden elli
dokuz yaş büyük olan şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye; “Baba” diye hitâb eder, baba
olarak bilir ve her türlü sözünü îtirâzsız kabul ederdi. Dînin hükümlerini çok
iyi bilirdi. Arabça ve batı dillerine hâkim idi. Her türlü memleket mes’elesine
vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine
gider, onları teşvik ederdi. Evliyâ Çelebi ve Kâtip Çelebi gibi âlimler, teşvik
ettiği kimseler arasında idi. Kur’ân-ı kerim okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl
etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selîm Han gibi o da Hırka-i seâdet dâiresinde
Kur’ân-ı kerim okurdu.
Bir çok tarihçinin Kânûnî sonrası en
büyük Osmanlı pâdişâhı olarak kabul ettikleri dördüncü Murâd Han, hep dedesi
Yavuz Sultan Selîm Han’a benzemeye çalışırdı. Gerçekten de bir çok vasıfları
onunla uyuşurdu. Fakat Yavuz’un sâhib olduğu kıymetli devlet adamlarına ve
tecrübeye mâlik değildi. Tahta geçtiğinde hazîne bomboştu. Vefâtında ise, on beş
milyon altın olup, gümüş paranın hesabı yoktu. Avrupa baştan başa istihbarat ağı
ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı sarayına günlük ulaşıyor,
yabancı diyarlarda adetâ kuş uçurtulmuyordu. Tahta çıktığında neye yaradığı
belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefâtında itaat altına alınmış otuz beş
bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murâd Han, bozulmuş devlet nizâmını yoluna
koymak için mülâzimlikleri kaldırdı. Tımar sistemini yeniden düzene koydu.
İsrafın önüne geçmek için kânunlar çıkarttı. Sipahilerden zorbalıkla ele
geçirdikleri evkaf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri
intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı
yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi te’min etti. Yeniçerilik
tahsisatının şuna buna yemlik olması sûistimâlini kaldırarak, yeniçeriliği ıslâh
etti. Asayişin tamamen bozulduğu, kudretin zorbaların elinde bulunduğu bir
zamanda başa geçen Sultan Murâd, vefâtında, içte ve dışta huzurlu ve itibarlı
bir devlet bırakmıştı. Avrupa’ya hiç sefer yapmadığı hâlde, masumları
katletmekle meşhur olan Avrupa devletleri bu muhteşem Sultan’a itaat etmek için
biribirleriyle adetâ yarıştılar.
Sultan Murâd Han’ın cesareti, her
türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri askerî dehâsı, atıcılık,
binicilik, silâhşörlükteki başarısı, askerleri ve tebeası tarafından çok takdîr
ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın
birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin
bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı.
En küçük suçları bile memleketin
selâmeti için cezalandırmaktan çekinmeyen sultan Dördüncü Murâd Han’ın merhameti
çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahânelerdeki yaralı
ve hastaları bizzat ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her
tarafındaki imârethanelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve
yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterir, emrine uymayanları
şiddetle cezalandırırdı.
Din ve devlet menfaatine iş yapanı
hemen mükâfatlandıran sultan Murâd Han, pek çok hayırlı işin yanında, Topkapı
Sarayı’nda Revan ve Bağdâd köşkü gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar,
hanlar ve benzeri hayır eserlerini de inşâ ettirdi. Boğazda bir saray yaptırıp,
oğlu Muhammed’in doğumunda yedi gece kandiller asılıp şenlikler yapıldığından,
buraya Kandilli denildi. Kavaklar’daki kaleleri yaptırdığı gibi, pek çok şehrin
de surlarını tamir ettirdi. Bağdâd’ı feth edince, İmâm-ı a’zam ve Abdülkâdir-i
Geylânî hazretlerinin türbelerinin tamirini yaptırdı. Kâbe-i muazzamayı su
basması üzerine, Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağa’yı Kâbe-i muazzamayı tamirle
vazifelendirdi.
Din ve devletin menfaatine ters
düşen en küçük hatâları bile af etmeyen bilhassa zulüm ve hıyaneti, emre
itaatsizliği şiddetle cezalandıran sultan Murâd Han, hassas ve ince bir kalbe
sahipti. Çok güzel şiirler yazdı ve şâirleri koruyup himaye etti. Sultan
dördüncü Murâd Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pek çok âlim, şâir,
tarihçi ve san’atkâr yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir.
Bunlardan bibliyografya, târih, coğrafya sahasında Kâtib Çelebi ve Vekâyi-nâme sahibi Topçular kâtibi Abdülkâdir, Ravdat-ül-ebrâr ve Zafernâme sahibi Karaçelebizâde Abdülazîz, Târih-i Gılmânî
sahibi Mehmed Halîfe, teşkilât ve idare sahasında Koçi Bey, şâirlerden Nefî,
Azimzâde Haleti Efendi başlıcalarıdır.
Babası.................... :
Birinci Ahmed
Han
Annesi.................... :
Mâhpeyker Kösem
Sultan
Doğumu.................. : 27 Temmuz 1612
Vefâtı...................... :
8/9 Şubat
1640
Tahta
Geçişi............ : 10 Eylül 1623
Saltanat
Müddeti..... : 16 sene 4 ay 29 gün
Halîfelik
Sırası.......... : 82
Osmanlı sultanlarının on yedincisi
ve İslâm halîfelerinin seksen ikincisi. Sultan birinci Ahmed Han’ın oğlu olup,
27 Temmuz 1612’de Mâhpeyker Kösem Sultan’dan doğdu. En mümtaz mürebbiyelerin
nezâretinde terbiye edildi. Enderûn mektebindeki hocalardan husûsî dersler aldı.
Kösem Sultan, oğlu Murâd’ın diğer şehzâdelerden her yönü ile üstün olması için
çok gayret gösterdi. Şehzâde Murâd da kendisine gösterilen alâkayı boşa
çıkarmadı. İlim öğrenmekteki sür’ati, plânlı yaşayışı, spor ve silâh
tâlimlerindeki başarısı, atik ve çevikliği, çabucak serpilip yetişmesi ile
dikkati çekti. Hüsamzâde, Sarı Solak ve Hacı Süleymân efendilerden ok atmayı,
Cündî Halil Paşa’dan ata binmeyi öğrendi. Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi gibi
zamanın önde gelen âlimlerden fıkıh dersleri aldı. Babasının da hocası olan Azîz
Mahmûd Hüdâî hazretlerini, küçük yaşta Üsküdar’daki dergâhında ziyaret etmeye
başladı. Babası sultan Ahmed Han’ın vefâtıyla, memlekette devlet otoritesi
sarsılmış, İslâm düşmanları her taraftan hücuma geçmişti. Binlerce yeniçeri,
başı bozuk bir güruh hâline gelmişti. Velîahd şehzâde Murâd, daha on yaşında
İstanbul’da kıyafetini değiştirerek dolaşır, halkla te’sis edeceği işbirliği
netîcesi, ilerde yapacağı işlerin plânlarını kurardı. Kimden nasıl istifâde
edeceğini, kimi nasıl cezalandıracağını tek tek defterine kaydederdi.
Şehzâde Murâd, rahatsız olan amcası
Mustafa Han’ın tahttan indirilmesi üzerine 10 Eylül 1623’de sultan dördüncü
Murâd ünvânı ile Osmanlı pâdişâhı oldu. Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinde
hocası Azîz Mahmûd Hüdâî’nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için,
devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hâkim olarak, annesi Mâhpeyker Kösem
Sultan saltanat nâibesi tâyin edildi. Sultan Murâd, çocuk denecek yaşta olmasına
rağmen, saltanat işlerine yabancı kalmamak için her işi öğrenmek ve mâhiyyetini
anlamak istiyordu. Çok zekî ve serî anlayışlı ve hafızası kuvvetti olduğundan,
yaşı ilerledikçe devlet işlerine alâkası artıyordu. Diğer taraftan ilim
öğreniyor, târih kitaplarını okuyor, dedelerinin hâl ve hareketlerini, çeşitli
durumlar karşısında aldıkları tedbir ve tavırları tek tek inceliyordu.
Dedelerinden Yavuz Sultan Selîm Han’a özeniyor, onun gibi olmak için her yönden
kendisini yetiştiriyordu. Onun gibi bilgili, onun gibi güçlü kuvvetli, onun gibi
korkusuz olmak için çırpınıyordu. Zaman zaman halkın içine girer, değişik
kıyafetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkın derdini halktan bir kimse
olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm
merkezlerini tek tek tesbit etti.
Bağdâd İran’ın eline geçtiği sırada
Abaza Mehmed Paşa, sultan Osman’ın intikamı uğruna ayaklandığını îlân ederek,
etrafına asker topluyor ve yakaladığı yeniçerileri işkencelerle öldürüyordu.
Anadolu’da çeşitli şehirleri ele geçiren Abaza, ordusunu, Osmanlı ordusu gibi
altı bölüğe taksim etmişti. Maran beylerbeyi Kalavun Paşa ve Tayyar Mehmed Paşa,
Abaza Mehmed Paşa’ya katılmışlardı. Sadrâzam Çerkes Mehmed Paşa büyük bir ordu
ile Abaza’nın isyânını bastırmak için sefere çıktı. Kardeş kanı dökmek istemeyen
sadrâzam, Abaza ile anlaşabilmek için yirmi gün kadar Konya ovasında bekledi.
Anlaşma olmayınca iki ordu Kayseri ovasında Karasu civarında karşılaştı. Savaşın
en şiddetli olduğu sırada Murtezâ ve Tayyar Mehmed Paşa, sadrâzamın tarafına
geçti. Bunun üzerine mağlûb olan Abaza, Erzurum’a çekildi. Kış geldiğinden
sadrâzam ile Abaza arasında yapılan anlaşmaya göre Abaza, Erzurum vâliliğinde
bırakıldı. Sadrâzam da Tokat’a çekildi. Abaza isyânının bastırılmasından kısa
bir süre sonra, Balıkesir civarında Cennetoğlu adlı bir celâli geniş ölçüde
faaliyet göstermeye başladı. 1624 Aralık ayında sadâret kethüdası vezir Kanlı
Mehmed Paşa, Cennetoğlu üzerine serdâr tâyin edildi. Manisa yakınlarında geçen
muhârebede yenilen Cennetoğlu, Denizli’ye kaçtı ise de burada yakalanıp, îdâm
edildi.
Sadrâzam Çerkes Mehmed Paşa, Tokat
kışlağında, Bağdâd üzerine gitmek için beklerken, 28 Ocak 1625’de Tokat’ta öldü.
Yerine Hâfız Ahmed Paşa sadârete getirildi. İran seferine çıkan Hâfız Ahmed
Paşa, bizzat Safevî ordusuna kumanda eden Şâh Abbâs’a karşı muvaffak olamadı.
Bağdâd’ı kuşattı. İran ordusunun şehre yardıma gelmesi, Osmanlı ordusunu iki
cephede harbe mecbur bıraktı. Yorgun Osmanlı ordusu, hastalık ve açlıktan bir
hayli sarsıldığı için, Hâfız Ahmed Paşa kuşatmayı kaldırmak mecburiyetinde
kaldı. Bunun üzerine azledilerek yerine Dâmâd Halil paşa ikinci defa sadârete
getirildi. Dâmâd Halil paşa sadârete geldiği sırada Abaza Mehmed Paşa, tekrar
isyân ederek, eline geçirdiği yeniçeriyi öldürdü. Bunun üzerine Sadrâzam, Abaza
üzerine sefere çıktı. 7 Ağustos 1626’de Diyarbakır’a gelen Halîl Paşa, Abaza ile
müzâkerelerde bulundu. İran serdârlığını isteyen Abaza, bu görevi kumanda
edeceği orduda yeniçeri bulunmamak şartı ile kabul ediyordu. Halîl Paşa,
Abaza’nın bu tekliflerini kabûl etmeyerek, Dişlek Hüseyin Paşa’yı beş bin
askerle Abaza’nın üzerine gönderdi. Diğer taraftan İstanbul’dan gönderilen sekiz
yüz yeniçeri Erzurum’a gidip, Abaza’nın maiyyetine girdi. Bunların kendisine
suikast yapacaklarını öğrenen Abaza, hepsini öldürttü. Dişlek Hüseyin Paşa’nın
Abaza’ya yenilmesi üzerine 12 Eylül 1627 günü Erzurum önüne gelen sadrâzam Halîl
Paşa, şehri kuşattı. Kırk bir gün süren kuşatmada kalenin düşmemesi üzerine
muhasarayı kaldıran sadrâzam, Tokat kışlasına çekildi. Halîl Paşa Abaza isyânını
bastıramaması üzerine 6 Nisan 1627’de azledilerek yerine Boşnak Hüsrev Paşa
tâyin edildi.
Boşnak Hüsrev Paşa, İstanbul’dan
ayrılarak Tokat’a gitti ve 22 Temmuz 1628’de Abaza’nın üzerine hareket etti. 30
Ağustos’da Erzurum önlerine gelerek şehri kuşattı. Hüsrev Paşa, Erzurum kalesine
casuslar sokarak, Abaza’nın askerine itaat şartı ile mükâfat vâdetti. Bunun
üzerine Abaza’nın bir kısım askeri Erzurum’dan gizlice çıkarak sadrâzamın
ordusuna katıldılar. Ancak on dört gün muhasaraya dayanabilen Abaza, affedilip
İstanbul’a gönderilmesi şartıyla 22 Eylül’de teslim oldu. Böylece altı senedir
devam eden Abaza mes’elesi sona erdi. Hüsrev Paşa, yanında Abaza Mehmed Paşa
olduğu hâlde, 9 Aralık 1628’de İstanbul’a döndü. Huzura kabul edilen Abaza
Mehmed Paşa, affedilerek Bosna beylerbeyliğine tâyin edildi.
Hüsrev Paşa, İstanbul’da yedi ay
kaldıktan sonra 10 Haziran 1629’da Üsküdar ordugâhına geçerek, İran seferine
çıktı. Asıl gayesi Bağdâd’ı almak olan Hüsrev Paşa, iki buçuk sene kadar
Anadolu’da dolaştığı sırada bir sadrâzama yakışmayan icrâatta bulunuyor, ondan
güç alan bir çok zâlim de halka zulmediyordu. Bu duruma çok üzülen sultan Murâd,
Hüsrev Paşa’yı sadrâzamlıktan azletti. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi nezâretinde ve
Pâdişâh’ın huzurunda yapılan mahkeme neticesinde Hüsrev Paşa’nın îdâmına
hükmedildi ise de Paşa’nın sipahiler üzerinde büyük nüfuzu bulunduğundan, hüküm
tatbik edilemedi. Yerine sadâret kaymakamı ve ikinci vezir olan Recep Paşa tâyin
edilmeyip, âdete muhalif olarak üçüncü vezir Hâfız Ahmed Paşa’ya sadrâzamlık
verildi.
Hüsrev Paşa’nın azli, sipâhî
zorbalarının işini bozdu. Zîrâ bunlar, paşaya güvenerek serbest hareket
ediyorlardı. Bunlar, Hâfız Paşa’yı sadârete getirmiş olanların haklarından
gelerek Hüsrev Paşa’yı tekrar sadrâzam yapmak için anlaştılar. Bu sırada, Hâfız
Paşa başkanlığında devlet erkânıyla yapılan toplantıda, taşrada kışlayan askerin
İstanbul’a getirilmesi kararlaştırıldı. Bunun için davet fermanı gönderildi.
Bunun üzerine Hüsrev Paşa’nın zorbaları İstanbul’a doldu. Herbiri bir başka
zulüm çeşidini ortaya koyuyordu. Yeniçeri ve sipahiler işi iyiden azıtmışlardı.
Halk galeyana gelmiş, ancak gözü dönmüş katil zorbaların etrafı talan
etmelerinden çekinmişlerdi.
İkinci vezir olan Recep Paşa, çok
hırslı ve kindar bir adamdı. Kendisine sadrâzamlık verilmemesini hazmedemeyip
yeniçeri ocağını ve Hüsrev Paşa tarafdârlarını kışkırttı. Fırsatı kaçırmayan
sipâhîler Atmeydanı’nda toplanarak; Hüsrev Paşa’nın azline sebeb olanlar,
Pâdişâh’ın ve devletin dostu değildir diyerek on yedi kişinin başını istediler.
Sultan, sarayın önüne kadar gelen yeniçeri taifesine haber gönderip,
isteklerinin görüşüleceğini bildirerek dîvân topladı. Dîvân âzalarının
fikirlerini öğrenen sultan hiç kimseyi feda etmek niyetinde değildi. Üç defa peş
peşe Pâdişâh değiştiren asker, iyice azıtmış, isteklerine kavuşmadan yerini
terketmiyordu. Bu şekilde bir-iki gün geçti. Kendilerine yarın cevap verilecek
denilince, Atmeydam’na gelip, geceyi orada geçirdiler, işi tamamen çığrından
çıkartan zorbalar, Pâdişâh’ı ayak dîvânına çağırdılar. Hâfız Paşa, bu sırada
dışarda bulunuyordu. Sarayın Bâb-ı hümâyûn denilen birinci kapıdan içeri
girince, asker ikiye ayrılarak “Bire vurun” diye kendisini taşa tutup atından
yıkmışlar ise de maiyyet hademesi olan şatırlar yerden kaldırarak hastalar
koğuşundan içeriye alıp kaçırdılar. Hâfız Paşa, huzura girerek sadâret mührünü
teslim etti. Sultan üzülerek mührü kabul etti.
Askerin sesini yükseltmesi üzerine
sultan Murâd, ayak dîvânı için Bâbüsseâde kapısı önüne muhâfızsız olarak çıktı.
Asker; “Pâdişâhım istediğimiz on yedi kelleyi ver, yoksa sayı on sekize çıkar”
diyerek bizzat Pâdişâh’ı tehdîd etti. Sultan Murâd onları nisbeten teskin ederek
zaman kazanmaya çalıştı. Fakat askerin söz dinlemediğini gören Sultan, kızarak
içeri girdi. O sırada sarayda bulunan Topal Recep Paşa; isyâncıların
susturulması için isteklerinin verilmesi gerektiğini Sultan’a telkine çalıştı.
Bir süre sonra Sultan dışarı çıkarak tahtına oturdu ve iki yeniçeri ve iki
sipâhî olmak üzere dört kişiyi huzuruna çağırarak nasihat etti ise de kâr
etmedi. Asker istediğini almadan gitmeyecekti. Durumun vehâmetini gören Hâfız
Ahmed Paşa, Pâdişâh’ın yanına geldi. “Bu aksakalım ve ileri yaşımla artık bir
işe yaramam. Kellesi istenen diğer on altı müslümanın da yerine beni onlara
teslim edin. Devlet bu belâdan kurtulsun. On altı müslüman da din ve devletine
hizmet ile meşgul olsun” dedi. Abdestini tazelemiş, başına bir sarık sarmış olan
Hâfız Ahmed Paşa, Besmele çekip askerin arasına girdi. Elebaşı durumuna gelmiş
zorbaların kışkırtmaları, askeri temelli yoldan çıkarmıştı. İran’dan sızan bozuk
görüşlü insanların da te’siri ve siyâsî propagandalarının etkisi ile asker adetâ
kudurmuştu. Hâfız Ahmed Paşa, oracıkta şehîd edildi. Yapılanları gören Pâdişâh
kendinden geçerek ağladı. Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağını kapalı
olarak ifâde etti. Zorbalar, Pâdişâh’tan bâzı isteklerde daha bulundular.
Pâdişâh, isteklerini yerine getireceğine söz verince dağıldılar.
Sultan Murâd Han, Recep Paşa’yı
sadârete getirdi, Özi beylerbeyi Murtezâ Paşa’ya bir hatt-ı hümâyûn vererek
Tokat’taki Hüsrev Paşa’nın derhal îdâm edilmesini emretti. Murtezâ Paşa ferman
gelir getmez merkezde sipâhî ve yeniçerileri her fırsatta kışkırtan Hüsrev
Paşa’yı yakalıyarak îdâm etti. Hüsrev Paşa’nın îdâm haberi İstanbul’a gelince,
asker yeniden isyân etti. Sadrâzam Recep Paşa, isyânı tahrik ederek Sultan’ın
yakın çevresindeki mümtaz şahısları ortadan kaldırmak istiyordu. Ayaklanan
asker, Sultan’ı ayak dîvânına davet ettiler ve yeniçeri ağası Hasan halîfe,
Pâdişâh muhasibi Mûsâ Çelebi ve defterdâr Mustafa Paşa’nın kellesini istediler.
Daha da ileri giderek; “Sen Hüsrev Paşa’yı nahak yere öldürdün, şehzâdelere de
kıyarsın. Bize şehzâdeleri göster” diye bağırmaya başladılar. Sultan,
istedikleri şahısları vermek istemeyince; “Bu dediklerimizi vermezsen bize
pâdişâhlığa lâzım değilsin” dediler. Âsîler her tarafa, Sultan şehzâdeleri
öldürdü diye yayınca, Sultan Murâd, şehzâdeleri çıkartıp gösterdi. Âsîler
Sultan’ı sindirmek için şehzâdelerden velîahd şehzâde Bâyezîd’e büyük tezahürat
yaptılar. Daha sonra âsîler, şehzâdelerin hayatlarından emin olmadıklarını,
kefil istediklerini bildirdiler. Sadrâzam Recep Paşa ile şeyhülislâm Ahîzâde
Hüseyin Efendi, şehzâdelerin hayâtına kefil oldular. Bunun üzerine dağılan
âsîler, istediklerini bulmak için saklandıkları yerleri haber verenlere
vâadlerde bulundular. Mehterhanede bulunan Hasan Halîfe, Atmeydanı’na
getirilerek öldürüldü. Defterdâr Mustafa Paşa, Vefâ meydanı civarında yakalanıp,
sadrâzamın bulunduğu konağa getirilerek öldürüldü. Mûsâ Çelebi ise, sadrâzamın
bir oyunu ile saraydan çıkartılarak âsîlere teslim edildi ve Atmeydanı’nda
öldürüldü.
Sultan Murâd, yaptığı tahrik ve
oyunlar ile bütün isyânların Recep Paşa tarafından planlandığını öğrendi.
Sultan, karârını vererek, bu defa ne olacaksa olsun iş bitsin şeklinde hareket
etmeye karar verdi. Zîrâ, zorbalar tâviz verdikçe şımarıyor, şımardıkça
çoğalıyordu. Sultan, halk arasına saldığı adamları vâsıtası ile kamuoyu meydana
getirdi. Zâten yıllardır bir çok zorbanın elinden çekmediği kalmamış olan
İstanbul halkı, Pâdişâh’ı sonuna kadar desteklemek arzusunu gösterdi. Sadrâzam
Recep Paşa, durmadan, zorbalara tâviz verilmesini tavsiye ederek, Pâdişâh’ın
kalbine korku vermeye ve Pâdişâh’ın kendisine muhtâc olduğunu hissettirmeye
çalışıyordu.
Sipâhî ve yeniçerilerin İstanbul’da
bayram dolayısı ile yaptıkları taşkınlıklar son hadde varmıştı. 18 Mayıs 1633’de
yapılan Dîvân toplantısından sonra, huzura çağrılan Recep Paşa’nın kapıdan girer
girmez îdâmı emredildi. Bostancılar tarafından derhâl kemendle boğuldu. Cesedi
sarayın dış kapısı önünde bekleyen ve sadrâzamın koruyuculuğunu yapan sipâhî
zorbalarının önüne atıldı. Başsız kalan zorbalar ne yapacaklarını şaşırıp
dağıldılar. Artık insiyatif Pâdişâh’ın eline geçmişti. Tabanıyassı Mehmed Paşa
sadârete tâyin edildi. Ellerindeki bütün kozları kaybedeceklerini anlayan
zorbalar, Recep Paşa’nın idamından kısa bir süre sonra Sultanahmed meydanında
toplandılar. Zorbalıkla ele geçirdikleri vazifelere berât verilmesini
istiyorlardı. Sultan Murâd Han, Sinân Paşa köşkünde derhâl bir ayak dîvânı
teşkil edilmesini emretti. Sadrâzam, şeyhülislâm Ahizâde Hüseyin Efendi,
kazasker Karaçelebizâde Mehmed Efendi ve Hocazâde Abdullah Efendi, nakîbüleşrâf
Allâme Şeyhî Efendi, Ayasofya Câmii vaizi Kâdızâde ve diğer âlimler, yeniçeri
ağaları, altı hassa süvârî bölükleri ağaları, dîvânda hazır bulundular. Pâdişâh
tahtına oturduktan sonra; “Eğer sipahilerim bana itaatkâr iseler ve bana
inanıyorlarsa aralarından bir kaç ihtiyarı seçip göndersinler” dedi. Pâdişâh’ın
bu sözleri Atmeydanı’ndaki sipahilere tebliğ edildi. Aralarından seçip
gönderdikleri bir kaç nefer, tahtın karşısına gelip durdular. Ahâli de
dîvânhânenin karşısında yerini almış, her taraf dolmuştu. Yeniçeriler ve
yeniçeri ağası Pâdişâh’a sâdık olduklarını bildirdiler. Daha sonra Sultan, uzun
bir konuşma yaptı. Askerin Sultan’a tam itaat etmediği taktirde devletin elden
gideceğini, kendisine atalarından emânet olan devleti yıkmamak için elinden
geleni yapacağını, zorbalık taslayanları derhâl yok edeceğini söyledi.
Pâdişâh’ın konuşmasının te’sirinde kalan asker ve ahâlî, Sultan lehinde
tezahürat yapmaya başladı. Bu durumun geçici olduğunu bilen sultan Murâd Han,
yeniçeri ve sipâhî ağalarını yanına çağırttı. Yeniçeri ağaları Sultan’ın
emirlerinden çıkmayacaklarına, getirilen Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettiler.
Yeminleri hemen deftere geçirilip tescil edildi. Daha sonra sipâhî ağaları da
Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettiler. Sultan, daha sonra ulemâya hitâb ederek,
haklarında şikâyetler olduğunu, bundan sonra dikkatli olmaları ve iyi hizmet
etmelerini söyledi. Sipahilerin vakıf mütevellîliği, kâtiplik hizmetlerine
mülâzım yazılmamaları ve umûmun asayişinin muhafazası için sipâhîler ve
yeniçeriler tarafından yemin edilmiş olduğundan, aykırı hareket edenlerin Allahü
teâlânın, peygamberlerin, meleklerin ve bütün müslümânların lanetine mazhar
olacağını bildiren bir senet tanzim edildi. Hazırlanan bu senedi, pâdişâh,
sadrâzam, şeyhülislâm, vezirler ve nakîbüleşrâf imzaladı.
Şeyhülislâmdan fetva da alarak
destek alan Sultan, zorbaları sindirmek için bütün kozları eline geçirmişti. Üç
gün içinde zorbaların elebaşıları yakalanarak ortadan kaldırılmaya başlandı.
Âsîlerin üzerlerine gönderilen bey ve paşalar, ellerinde listelerle gidiyorlar,
ölümü haketmiş olanlara, yakaladıkları an cezalarını veriyorlardı. Ayrıca
âsîlerin birbirleri ile araları açılarak, kendi kendilerini ezmeleri de
sağlandı. 1633 senesinde Cibâlî kapısında teçhiz edilmekte olan bir gemide
yangın çıktı. Ondan diğer gemilere, gemilerden evlere sirayet eden yangın,
yaklaşık yirmi bin evin yanmasına sebeb oldu Yangının tütün yüzünden çıktığı
söylendi. Yangında yeniçeri, sipâhî ve halkın dikkatsizlik ve ilgisizliğini
gören sultan Murâd Han, hepsini topyekün terbiye etmek maksadıyla, yangın
sebebiyle halkın dedikodu merkezi hâline gelen, daha çok zorbalar tarafından
açılıp işletilen, bir de halktan çok zorba taifesinin tütün içip dedikodu
yaparak vakit geçirdikleri kahvehaneleri kapattı. Zamânın âlimleri, bu yasak
üzerine; Pâdişâh’ın yasakladığı bir şeyi yapmanın caiz olmayacağına dâir fetva
vererek halkı uyardılar. Tütün yasağını ve büyük İstanbul yangınını bahane eden
sultan Murâd Han, zorbaları tamamen ortadan kaldırıp kötülüklerini yok etti.
Zorbaların meyhanelerini yıktırdı. İçkiyi yasakladı ve yasağın tatbikini bizzat
kendisi tâkib etti.
İstanbul’da asayişin sağlandığı
sırada, bir kısım İran kuvvetlerinin hududu geçerek Van’ı muhasara etmeleri
üzerine, Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa, bölgeye gönderildi. Fakat Mehmed Paşa,
sefere daha çıkmadan İranlıların mağlûb oldukları haberi geldi. Buna rağmen
Sultan’ın hayâlinde İmâm-ı a’zam hazretlerinin şehri Bağdâd olduğundan, 1633
Ekim’inde sadrâzam Tabanıyassı Mehmed Paşa’yı İran seferine me’mur etti. Sefer
hazırlıklarını bizzat kontrol eden Pâdişâh, ihmâlini gördüğü dört vezîri
görevden azlederek sürgüne gönderdi. Üsküdar’dan hareket eden ordu, hem
Anadolu’daki zorbaları cezalandırmak, karışıklıkları düzeltmek, hem de İran
seferine hazırlık yapmak için yola çıkarılmıştı.
Bu arada Osmanlı Devleti içinde
karışıklıkların düzeldiğini, sultan Murâd’ın güçlü bir pâdişâh olduğunu gören
Avrupa kavimleri, korkularından ne yapacaklarını şaşırıp, vermedikleri vergileri
gönderdiler. Ancak Leh kralı vergiyi geciktirmişti. Bosna beylerbeyi Abaza
Mehmed Paşa’ya verilen bir emirle, Lehistan içlerine büyük bir akın tertiplendi.
Çok ganîmet alındı. Bunun üzerine İstanbul’a gönderilen Leh elçisi sulh istedi.
Yıllık vergi ödemek ve Turla üzerindeki Leh kaleleri yıkılmak şartıyla Dîvân-ı
hümâyûn Lehistan’ın sulh teklifini kabul etti. Fakat Leh kralı, bu defa da
taahhüdlerini yerine getirmedi. Bu durum karşısında Lehistan’a savaş açıldı. 8
Nisan 1634 günü Sultan, Dâvûdpaşa ordugâhına geçti. Sultan, 27 Nisan’da
Edirne’ye geldiği sırada, savaşı göze alamayan Leh kralının anlaşma taleb etmesi
üzerine seferden vazgeçildi. Üç ay süren müzâkereler neticesinde yedi maddelik
bir muahede imzalandı. Bu andlaşmaya göre Lehistan, hem Kırım Han’ına, hem
Pâdişâh’a yıllık vergi verecek, ancak Turla üzerindeki kalelerini yıkmayacaktı.
Edirne’den geri dönen sultan
dördüncü Murâd, bu arada İstanbul ve çevresinde asayişi düzeltmek için
faaliyetlerine devam etti. İzmit yolu ile Bursa’ya gitti. İzmit kâdısının
hizmetlerini bizzat yerinde görüp, takdîr etti. Ömrü boyunca bu vazifeden
alınmaması için eline hatt-ı hümâyûn verdi. İznik kâdısını da suçlu bularak
cezalandırılmasını emretti. İstanbul’dan çıkışının dördüncü günü Bursa’ya varan
Sultan’ı, halk sevinç içinde karşıladı. Sultan ilk önce dedelerinin, daha sonra
Emir Sultan’ın kabirlerini ziyaret etti. Fakirlere sadaka dağıttı. Millete çok
zulüm yapmış olan Hasankeyfli Mehmed Ağa’yı îdâm ettirdi.
Devletin Avrupa tarafını
anlaşmalarla nisbeten sağlamlaştıran sultan Murâd, 1635 senesi Mart ayında
birinci Revan seferine çıkmak için Üsküdar’daki ordugâha geçti. Pâdişâh öteden
beri bozulmuş olan sefer düzenini de tekrar eski hâline döndürmek için çok
dikkatli davranıyor, askerin kanunsuz hiç bir hareketini hoş karşılamıyor,
ânında cezalarını verdiriyordu. Yolda yakalanan âsîler hakkında hükümler
verilip, gereken cezalar ânında tatbik ediliyordu. Ordu Konya’ya vardığı zaman
Sultan, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesini ziyaret etti. Sefer
sırasında askeri ile aynı zorluklara göğüs gerdi. Askeri ile dâima hemhal, adetâ
arkadaş gibi idi.
Sultan, Haziran ayı ortalarında
Bayburd’a geldiğinde, sadrâzam tarafından karşılandı. Sadrâzam sancak-ı şerifi
Pâdişâh’a teslim etti. 50.000 askeri Erzurum’da bırakan Sultan, 200.000 asker ve
130 muhasara topu ile yola çıktı. Pâdişâh’ın Revan üzerine yürüdüğünü sezen Şâh,
son anda eyâlet beylerbeyi Tahmasbkulu Han’ın savunduğu kaleye 12.000 tüfekli
piyade sokup savunmayı çok güçlendirmişti. Şâh kendisi de ordusuyla yakında
olmasına rağmen, savaşı göze alamadığından ortaya çıkmadı. 27 Temmuz’da kaleyi
kuşatan sultan Murâd, vaktiyle Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın alamadığı kaleyi on
bir günde aldı. Ordu, kale alındıktan sonra halktan tek kişinin burnu bile
kanamadan şehre girdi. Kaleyi tamir ettirerek, içine on iki bin asker ve cephane
konup, muhafızlığı vezir Murtezâ Paşa’ya bırakıldı. Buradan hareketle Safevî
ordusunun peşine takılan dördüncü Murâd Han, Aras boyunca, güneye doğru inmeye
başladı. Büyük hızla geri çekilen İran ordusu yakalanamadı. 1 Eylül’de Hoy’a
gelen Sultan, 11 Eylül’de otuz iki yıl önce Safevîlerin eline geçen Tebriz’e
girdi. Bu, Tebriz’in Osmanlılarca altıncı fethiydi. Tebriz’de dört gün kalan
Sultan, rahatsızlığı sebebiyle İsfehan’a gitmekten vazgeçip Diyarbakır üzerinden
İstanbul’a döndü. Osmanlı ordusu çekilir çekilmez, harekete geçen Şâh Safî,
büyük bir ordu ile Revan’ı kuşattı. Diyarbakır’da bulunan sadrâzam durumu
öğrenince, Revan’a yardım göndermek için harekete geçti ise de kış yüzünden
muvaffak olamadı ve üç ay süren çetin bir müdâfaa savaşı veren Murtezâ Paşa’nın
şehîd olması üzerine kale teslim oldu. Safevî ordusu Tebriz ve Azerbaycan’ın
büyük kısmını geri aldı. Daha sonra güneye doğru inen Şâh’ın karşısına az bir
kuvvetle çıkıp kahramanca savaşan Şam beylerbeyi Küçük Ahmed Paşa şehîd düştü (2
Eylül 1636). Sadrâzam Revan’ın yardımına koşmadığı için azledildi ve yerine
Bayram Paşa tâyin edildi.
Sultan Murâd Han, en büyük hayâli
olan Bağdâd’ın fethi için hazırlıkları başlattı. Kendisinden önce, sadrâzam
Bayram Paşa’yı gerekli tertibatı alması için Anadolu’ya gönderdi. Pâdişâh sefere
çıkmadan önce İstanbul’da memleketin dört bir tarafına tâyin edilecek kâdıların
imtihanına katıldı. Her birine pek çetin sorular sordu. En lâyık olanına vazîfe
verilmesini te’min eyledi. Mecliste hâzır bulunan ulemâ, Pâdişâh’ın fıkıh
bilgisine hayran kaldı. Sivaslı Abdülmecîd Şeyhî Efendi’nin elinden hazret-i
Ömer’in kılıcını beline kuşanan Pâdişâh, ordusunun başında İstanbul’dan yola
çıktı. Hareketinden önce halka hiç bir suretle zulüm edilmemesine ve âdilâne
hareket olunmasına dâir her tarafa bir ferman gönderdi. Yanında şeyhülislâm
Yahyâ Efendi ve Kâdızâde gibi âlimler de vardı. Osmanlı ordusu şehirlerden tam
bir nizam içerisinde geçerek Konya yoluyla Haleb’e doğru hareket etti. Ordu,
Birecik’te iken sadrâzam Bayram Paşa vefât etti. Pâdişâh bu kıymetli devlet
adamının vefâtına çok üzülüp ağladı. Sadârete Tayyar Mehmed Paşa getirildi.
Ordu, Musul’a geldiği sırada, Hindistan elçisi geldi. Fil kulağından yapılmış,
üzerine gergedan postu geçirilmiş, mermi ve kılıcın kâr etmeyeceği söylenen bir
kalkanı da, hediye getirmişti. Pâdişâh elinde bulunan bir mızrakla kalkanı deldi
ve üzerine koyduğu beş yüz altınla elçiye geri verdi. İstanbul’dan hareketin yüz
doksan yedinci günü olan 16 Kasım günü Bağdâd önlerine varıldı.
İmâm-ı a’zam’ın türbesinin bulunduğu
kısım daha önceden ele geçirilmişti. Pâdişâh’a İmâm-ı a’zam’ı ziyaret etmesi
teklif edildiğinde; “Bağdâd, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o
yüce imâmı ziyaretten hayâ ederim” cevâbını verdi. Derhâl tertibat alarak
muhasaraya başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmen’in kumandasında 40.000 kişilik
kuvvetli bir Safevî garnizonu bulunuyordu. Şâh Safî ise, atlı kuvvetleriyle
Kasr-ı Şîrîn’de olup Osmanlı muhasarasını gün gün tâkib etmesine rağmen
müdâhaleye cesaret edemiyordu. Sultan Murâd Han, 12.000 sipâhîyi İran içlerine
sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği hâlde, Şâh’ı savaş meydanına çekemedi. Şâh,
Bağdâd’daki büyük kuvvetlerine güveniyor, Pâdişâh’ın muhasaradan bıkınca çekilip
gideceğini zannediyordu.
Pâdişâh’ın ve seksen altı yaşındaki
şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin de ön safta olduğu bu kuşatmada dehşetli vuruşmalar
oldu. Muhasaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca
çarpışarak askeri coşturan sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa, bir kaç kuleyi ele
geçirdiği sırada alnından yediği bir kurşunla şehîd oldu. Yerine sadârete
getirilen Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip bir kaç- kuleyi daha
ele geçirdi. Muvaffakiyet üzerine muhasaranın otuz dokuzuncu günü umûmî taarruza
karar verildi. Sabah erkenden başlayan şiddetli hücum karşısında kale teslim
oldu. Kaledeki İran askerlerinin serbestçe gitmelerine müsâde edildiği hâlde
baruthâneyi ateşe vererek masum kimseleri öldürmeye kalkışmaları üzerine,
gereken cezaya çarptırıldılar. Bu arada teslim olup af dileyen Bektaş Han da
karısı tarafından zehirlendi. On dört sene on bir ay önce bir ihanet sebebiyle
Safevîlere geçen Bağdâd artık kesin olarak Osmanlı idaresine geçti.
Sultan dördüncü Murâd Han, ilk iş
olarak İmâm-ı a’zam ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i
şeriflerini ziyaret etti. Bu büyük zâtların türbeleri, sapık düşünceli Safevîler
tarafından tahrîb edilmiş ve eşyaları yağmalanmıştı. Pâdişâh emir verip bütün
kabirlerin ve eserlerin tamirini bildirdi. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’yi de bu
işleri nezâret etmekle vazifelendirdi. Dördüncü Murâd Han, bu zaferden sonra
Bağdâd fâtihi diye anıldı. Pâdişâh, ordu ile sadrâzam Mustafa Paşa’yı Bağdâd’da
bırakarak İstanbul’a döndü. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle
İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şâh’ın barış isteği ile gönderdiği
elçiler geldi. Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa ile İran murahhasları Saru Han ve
Muhammet Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında, aşağı yukarı bugünkü
Türk-İran sınırının tesbit edildiği Kasr-ı Şîrîn andlaşması imzalandı (17 Mayıs
1639). Bu anlaşmaya göre; Bağdâd, Basra ve Şehr-i zor havalisinden mürekkep
Irak-ı Arab Osmanlılarda, Erivan Safevîlerde kaldı. Ayrıca Safevîlerin gerek
Irak ve gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshâb-ı
kiramı kötülemeyecekleri de anlaşma şartları içinde açıkça ifâde edilmişti (Bkz.
Kasr-ı Şîrîn Andlaşması).
Sefer dönüşü Pâdişâh, ulemâ ve
devletin ileri gelenleri İzmit’te karşılandılar. Karşılayanlar arasında
Pâdişâh’ın annesi Vâlide Sultan da vardı. Sultan Murâd Han, İzmit’ten gemilerle
İstanbul’a geldi. Yıllardır böyle bir zafer merasimine hasret olan halk,
gözyaşlarını tutamıyordu. Fakat damla hastalığından muzdarip olan sultan ızdırap
içindeydi. Çünkü her geçen gün ızdırâbı artıyordu.
Sultan Murâd Han, kendisi doğuda
İran’la meşgulken, batıdaki hâdiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa
Venediklilerin yaptıkları haddi aşmıştı. Venedik Cumhuriyeti ile bütün ticarî
münâsebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Dîvân bu emri
pâdişâhın hastalığı sebebiyle çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. Bu arada
Venedik elçisi gelip, dîvânın bütün şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu.
Nitekim çok geçmeden Pâdişâh’ın hastalığı daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü,
güneş battıktan sonra imâm Yûsuf Efendi Yâsîn-i şerîf okurken vefât etti.
Sultanahmed Câmii avlusunda şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin imâmlığında
müezzinlerin; “Er kişi niyyetine!” nidaları ve müslümanların gözyaşları arasında
kılınan cenaze namazından sonra, babası sultan birinci Ahmed Han’ın türbesine
defnedildi.
Ömrü boyunca vakitlerinin her ânını
devletine hizmet ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaatle geçiren sultan
dördüncü Murâd Han, diğer milletlerin hayâl bile edemiyecekleri şekilde
yalanlarıyla meşhur olan Acemlerin, en büyük düşmanlarından olduğu için onların
bir çok iftiralarına mâruz kaldı: Kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük
Pâdişâh’a da bulaştırmaya kalkıştılar, insanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini
bilesöyleyecek kadar ileri gittiler. Hâlbuki devrinin kaynaklarında içki
içtiğine dâir hiç bir bilgi yoktur. Sultan dördüncü Murâd Han, kendisinden elli
dokuz yaş büyük olan şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye; “Baba” diye hitâb eder, baba
olarak bilir ve her türlü sözünü îtirâzsız kabul ederdi. Dînin hükümlerini çok
iyi bilirdi. Arabça ve batı dillerine hâkim idi. Her türlü memleket mes’elesine
vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine
gider, onları teşvik ederdi. Evliyâ Çelebi ve Kâtip Çelebi gibi âlimler, teşvik
ettiği kimseler arasında idi. Kur’ân-ı kerim okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl
etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selîm Han gibi o da Hırka-i seâdet dâiresinde
Kur’ân-ı kerim okurdu.
Bir çok tarihçinin Kânûnî sonrası en
büyük Osmanlı pâdişâhı olarak kabul ettikleri dördüncü Murâd Han, hep dedesi
Yavuz Sultan Selîm Han’a benzemeye çalışırdı. Gerçekten de bir çok vasıfları
onunla uyuşurdu. Fakat Yavuz’un sâhib olduğu kıymetli devlet adamlarına ve
tecrübeye mâlik değildi. Tahta geçtiğinde hazîne bomboştu. Vefâtında ise, on beş
milyon altın olup, gümüş paranın hesabı yoktu. Avrupa baştan başa istihbarat ağı
ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı sarayına günlük ulaşıyor,
yabancı diyarlarda adetâ kuş uçurtulmuyordu. Tahta çıktığında neye yaradığı
belli olmayan yüz bin yeniçeri varken, vefâtında itaat altına alınmış otuz beş
bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü Murâd Han, bozulmuş devlet nizâmını yoluna
koymak için mülâzimlikleri kaldırdı. Tımar sistemini yeniden düzene koydu.
İsrafın önüne geçmek için kânunlar çıkarttı. Sipahilerden zorbalıkla ele
geçirdikleri evkaf idaresini ve diğer hükümet hizmetlerini aldı. Sipahileri
intizam ve itaat altına alarak, bunların ve bir takım bozguncuların toplandığı
yerler olan kahvehaneleri kapatarak asayişi te’min etti. Yeniçerilik
tahsisatının şuna buna yemlik olması sûistimâlini kaldırarak, yeniçeriliği ıslâh
etti. Asayişin tamamen bozulduğu, kudretin zorbaların elinde bulunduğu bir
zamanda başa geçen Sultan Murâd, vefâtında, içte ve dışta huzurlu ve itibarlı
bir devlet bırakmıştı. Avrupa’ya hiç sefer yapmadığı hâlde, masumları
katletmekle meşhur olan Avrupa devletleri bu muhteşem Sultan’a itaat etmek için
biribirleriyle adetâ yarıştılar.
Sultan Murâd Han’ın cesareti, her
türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri askerî dehâsı, atıcılık,
binicilik, silâhşörlükteki başarısı, askerleri ve tebeası tarafından çok takdîr
ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın
birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin
bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı.
En küçük suçları bile memleketin
selâmeti için cezalandırmaktan çekinmeyen sultan Dördüncü Murâd Han’ın merhameti
çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahânelerdeki yaralı
ve hastaları bizzat ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her
tarafındaki imârethanelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve
yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterir, emrine uymayanları
şiddetle cezalandırırdı.
Din ve devlet menfaatine iş yapanı
hemen mükâfatlandıran sultan Murâd Han, pek çok hayırlı işin yanında, Topkapı
Sarayı’nda Revan ve Bağdâd köşkü gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar,
hanlar ve benzeri hayır eserlerini de inşâ ettirdi. Boğazda bir saray yaptırıp,
oğlu Muhammed’in doğumunda yedi gece kandiller asılıp şenlikler yapıldığından,
buraya Kandilli denildi. Kavaklar’daki kaleleri yaptırdığı gibi, pek çok şehrin
de surlarını tamir ettirdi. Bağdâd’ı feth edince, İmâm-ı a’zam ve Abdülkâdir-i
Geylânî hazretlerinin türbelerinin tamirini yaptırdı. Kâbe-i muazzamayı su
basması üzerine, Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağa’yı Kâbe-i muazzamayı tamirle
vazifelendirdi.
Din ve devletin menfaatine ters
düşen en küçük hatâları bile af etmeyen bilhassa zulüm ve hıyaneti, emre
itaatsizliği şiddetle cezalandıran sultan Murâd Han, hassas ve ince bir kalbe
sahipti. Çok güzel şiirler yazdı ve şâirleri koruyup himaye etti. Sultan
dördüncü Murâd Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pek çok âlim, şâir,
tarihçi ve san’atkâr yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir.
Bunlardan bibliyografya, târih, coğrafya sahasında Kâtib Çelebi ve Vekâyi-nâme sahibi Topçular kâtibi Abdülkâdir, Ravdat-ül-ebrâr ve Zafernâme sahibi Karaçelebizâde Abdülazîz, Târih-i Gılmânî
sahibi Mehmed Halîfe, teşkilât ve idare sahasında Koçi Bey, şâirlerden Nefî,
Azimzâde Haleti Efendi başlıcalarıdır.
GEL BERU TOPAL ZORBABAŞI
Sultan dördüncü Murâd Han çocuk
yaşta tahta geçtiği için, yeniçeri ve sipahilerin zorbalıkları artmıştı. Hüsrev
Paşa ve Topal Recep Paşa gibi vezirler de el altından bu zorbaları destekliyor
ve onların gücü sayesinde mevkilerini elde ediyorlardı. Nitekim sultan Murâd,
Hâfız Ahmed Paşa’yı sadrâzam yaptığı zaman, askeri ayaklandıran Topal Recep Paşa
sadrâzamlığı ele geçirdiği gibi Hâfız Ahmed Paşa, Hasan Halîfe ve Pâdişâh’ın çok
sevdiği muhasibi Mûsâ Çelebi’yi türlü desiselerle (hilelerle) öldürttü.
Cihân Pâdişâhı, zamanın kahramanı
sultan dördüncü Murâd Han, Mûsâ’nın katlini işittikte acı bir ah çekip; “Yâ Râb!
Bu mazluma kıyan zâlimlerin haklarından gelmeye sen bana kuvvet ver” diyerek
ağladı.
Nihayet yirmi yaşını dolduran
Pâdişâh; vücutça çok kuvvetli, demir pençeli, gözü pek, nüfuz-ı nazar sahibi bir
yiğit oldu. O zamana kadar geçen olayları dikkatle takip ile ders almıştı. Recep
Paşa’nın yaptığı tahrikler, desiseler hakkında iyi bilgi edinmiş ve bunun
melanetlerini Rum Mehmed Paşa ile yeniçeri ağası Köse Mehmed de doğrulamışlardı.
Bütün isyân hareketlerinin Recep Paşa’nın başı altından olduğuna Pâdişâh’ın
şüphesi kalmamıştı. Bu sebeple bir gün (28 Şevval 1041-18 Mayıs 1632’de)
vezîriâzam Recep Paşa saraya davet edildi. Her zaman olduğu gibi yanında 10-15
sipahi zorbası olduğu hâlde saraya gelerek onları dış kapı önünde bıraktıktan
sonra, Pâdişâh’ın huzuruna çıktı.
Recep Paşa, Pâdişâh’ın eteğini
öpeceği sırada, sultan Murâd:
“Gel beru topal zorbabaşı” diye
seslendi. Çünkü Recep Paşa nikris hastalığından dolayı topallıyarak yürürdü. Bu
sözden canı başına sıçrayan Recep Paşa:
“Hâşâ Pâdişâh’ım! Razı olduğun
şeylerin dışında zerre kadar hareketim yoktur” diyerek yemin billâh etmeye
başladı ise de artık sabrı taşan Pâdişâh:
“Bre mel’ûn abdest al!” diye
bağırdı. Çünkü Recep Paşa, ayak dîvânı günü Pâdişâh dışarı çıkacağı zaman;
“Pâdişâh’ım abdest alıp öyle dışarı çıkın” sözleriyle sultan Murâd’ın öldürülme
ihtimâlinin bulunduğunu imâ etmişti. Sultan Murâd Han:
“Şu hâinin tiz başını kesin” diye
haykırınca, zülüflü baltacılar kemend atıp boğdular, ölüsünü dışarı çıkarıp
bâb-ı hümâyûn önünde bekleyen adamlarının önüne atınca, heriflerin kalbine öyle
bir korku düştü ki nereye kaçtıkları bilinemedi.
Sultan dördüncü Murâd Han çocuk
yaşta tahta geçtiği için, yeniçeri ve sipahilerin zorbalıkları artmıştı. Hüsrev
Paşa ve Topal Recep Paşa gibi vezirler de el altından bu zorbaları destekliyor
ve onların gücü sayesinde mevkilerini elde ediyorlardı. Nitekim sultan Murâd,
Hâfız Ahmed Paşa’yı sadrâzam yaptığı zaman, askeri ayaklandıran Topal Recep Paşa
sadrâzamlığı ele geçirdiği gibi Hâfız Ahmed Paşa, Hasan Halîfe ve Pâdişâh’ın çok
sevdiği muhasibi Mûsâ Çelebi’yi türlü desiselerle (hilelerle) öldürttü.
Cihân Pâdişâhı, zamanın kahramanı
sultan dördüncü Murâd Han, Mûsâ’nın katlini işittikte acı bir ah çekip; “Yâ Râb!
Bu mazluma kıyan zâlimlerin haklarından gelmeye sen bana kuvvet ver” diyerek
ağladı.
Nihayet yirmi yaşını dolduran
Pâdişâh; vücutça çok kuvvetli, demir pençeli, gözü pek, nüfuz-ı nazar sahibi bir
yiğit oldu. O zamana kadar geçen olayları dikkatle takip ile ders almıştı. Recep
Paşa’nın yaptığı tahrikler, desiseler hakkında iyi bilgi edinmiş ve bunun
melanetlerini Rum Mehmed Paşa ile yeniçeri ağası Köse Mehmed de doğrulamışlardı.
Bütün isyân hareketlerinin Recep Paşa’nın başı altından olduğuna Pâdişâh’ın
şüphesi kalmamıştı. Bu sebeple bir gün (28 Şevval 1041-18 Mayıs 1632’de)
vezîriâzam Recep Paşa saraya davet edildi. Her zaman olduğu gibi yanında 10-15
sipahi zorbası olduğu hâlde saraya gelerek onları dış kapı önünde bıraktıktan
sonra, Pâdişâh’ın huzuruna çıktı.
Recep Paşa, Pâdişâh’ın eteğini
öpeceği sırada, sultan Murâd:
“Gel beru topal zorbabaşı” diye
seslendi. Çünkü Recep Paşa nikris hastalığından dolayı topallıyarak yürürdü. Bu
sözden canı başına sıçrayan Recep Paşa:
“Hâşâ Pâdişâh’ım! Razı olduğun
şeylerin dışında zerre kadar hareketim yoktur” diyerek yemin billâh etmeye
başladı ise de artık sabrı taşan Pâdişâh:
“Bre mel’ûn abdest al!” diye
bağırdı. Çünkü Recep Paşa, ayak dîvânı günü Pâdişâh dışarı çıkacağı zaman;
“Pâdişâh’ım abdest alıp öyle dışarı çıkın” sözleriyle sultan Murâd’ın öldürülme
ihtimâlinin bulunduğunu imâ etmişti. Sultan Murâd Han:
“Şu hâinin tiz başını kesin” diye
haykırınca, zülüflü baltacılar kemend atıp boğdular, ölüsünü dışarı çıkarıp
bâb-ı hümâyûn önünde bekleyen adamlarının önüne atınca, heriflerin kalbine öyle
bir korku düştü ki nereye kaçtıkları bilinemedi.
YÜZ KALEYE DEĞERDİN!..
Sultan dördüncü Murâd Han, İmâm-ı
a’zam ve Abdülkâdir-i Geylânî gibi mübarek zâtların türbelerinin bulunduğu
Bağdâd’ı, şiî Safevîlerin elinden almak için muazzam ordusuyla şehir önüne
gelmişdi. Ancak günler birbirini kovaladığı hâlde şehir bir türlü düşmüyordu.
Muhasaranın otuz yedinci günü yapılan umûmî hücum çok şiddetli geçtiği hâlde
kale yine alınamadı. Bu hücum sırasında sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa da şehîd
düştü.
“Âh Tayyar! Bağdâd kalesi gibi yüz
kaleye değerdin” diyen sultan dördüncü Murâd Han, büyük bir üzüntü içerisinde
iken ve gâzilerin içlerini sıkıntı basarken, askerler garip bir kimseyi
Sultûn’ın huzuruna getirdiler. Elbisesi lime lime, elinde dalından yeni
koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde tâ ayaklarından farkedilen
fevkalâde bir nûr vardı. Bakışları, karşısındaki kimseyi hemen te’sir altında
bırakıyordu. Bu zât, Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin yakınlarından olan, mübarek
birisi idi. Sultan dördüncü Murâd Han’a saygı ile tane tane konuşarak;
“Pâdişâh’ım! Hocamın emriyle İstanbul’dan buralara geldim. Gayretle çalışın,
Bağdâd’ı Pazartesi’nden önce fethedin, sonraya kalırsa sele dûçâr olursunuz,
fetih müyesser olmaz, Mevlâm sizi muhafaza etsin” deyip çadırdan çıktı.
Hocasının bu isteğini Bağdâd’ın
fetih müjdesi olarak gören sultan Murâd Han, ertesi gün ordunun başında hücum
emrini verdi. Pâdişâh’ının hücum emrini alan, din uğrunda cana başa bakmaz
Osmanlının cîvanbaht yiğitleri surlara öyle bir tırmandılar ki, kısa süre
içerisinde kaleye şerefli sancaklarını dikmekle şereflendiler (24 Aralık 1638).
Ertesi gün çıkan fırtınanın akabinde
öyle bir yağmur yağdı ki, Bağdâd çevresinde günlerce seller aktı. Sultan Murâd
Han, gözleri yaşlı, hocasına Fatiha okuyarak bu manzarayı seyrediyordu.
Sultan dördüncü Murâd Han, İmâm-ı
a’zam ve Abdülkâdir-i Geylânî gibi mübarek zâtların türbelerinin bulunduğu
Bağdâd’ı, şiî Safevîlerin elinden almak için muazzam ordusuyla şehir önüne
gelmişdi. Ancak günler birbirini kovaladığı hâlde şehir bir türlü düşmüyordu.
Muhasaranın otuz yedinci günü yapılan umûmî hücum çok şiddetli geçtiği hâlde
kale yine alınamadı. Bu hücum sırasında sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa da şehîd
düştü.
“Âh Tayyar! Bağdâd kalesi gibi yüz
kaleye değerdin” diyen sultan dördüncü Murâd Han, büyük bir üzüntü içerisinde
iken ve gâzilerin içlerini sıkıntı basarken, askerler garip bir kimseyi
Sultûn’ın huzuruna getirdiler. Elbisesi lime lime, elinde dalından yeni
koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde tâ ayaklarından farkedilen
fevkalâde bir nûr vardı. Bakışları, karşısındaki kimseyi hemen te’sir altında
bırakıyordu. Bu zât, Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin yakınlarından olan, mübarek
birisi idi. Sultan dördüncü Murâd Han’a saygı ile tane tane konuşarak;
“Pâdişâh’ım! Hocamın emriyle İstanbul’dan buralara geldim. Gayretle çalışın,
Bağdâd’ı Pazartesi’nden önce fethedin, sonraya kalırsa sele dûçâr olursunuz,
fetih müyesser olmaz, Mevlâm sizi muhafaza etsin” deyip çadırdan çıktı.
Hocasının bu isteğini Bağdâd’ın
fetih müjdesi olarak gören sultan Murâd Han, ertesi gün ordunun başında hücum
emrini verdi. Pâdişâh’ının hücum emrini alan, din uğrunda cana başa bakmaz
Osmanlının cîvanbaht yiğitleri surlara öyle bir tırmandılar ki, kısa süre
içerisinde kaleye şerefli sancaklarını dikmekle şereflendiler (24 Aralık 1638).
Ertesi gün çıkan fırtınanın akabinde
öyle bir yağmur yağdı ki, Bağdâd çevresinde günlerce seller aktı. Sultan Murâd
Han, gözleri yaşlı, hocasına Fatiha okuyarak bu manzarayı seyrediyordu.
Sultan Dördüncü Murâd Han Devri Kronolojisi
11/12 Ocak 1623 : Bağdâd’ın Safevîlerin eline geçmesi.
3 Nisan 1623 : Çerkes Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi
28 Ocak 1625 : Çerkes Mehmed Paşa’nın vefâtı üzerine
Hâfız Ahmed Paşa’nın sadârete getirilmesi
13 Kasım 1625 : Sadrâzam Hâfız Ahmed Paşa’nın Bağdâd’ı
kuşatması.
1 Aralık 1626 : Hâfız Ahmed Paşa’nın azli ile sadârete
Halîl Paşa’nın getirilmesi.
6 Nisan 1628 : Halîl Paşa’nın azli ile sadârete
Hüsrev Paşa’nın getirilmesi.
22 Eylül 1628 : İsyâncı Abaza Mehmed Paşa’nın teslim
olması.
5 Ekim 1630 : Bağdâd’ın ikinci defa kuşatılması.
14 Kasım 1630 : Başarısızlıkla sonuçlanan Bağdâd
muhasarasının kaldırılması.
25 Ekim 1631 : Hâfız Ahmed Paşa’nın ikinci defa
sadârete getirilmesi
10 Şubat 1632 : Hâfız Ahmed Paşa’nın sipahiler
tarafından şehîd edilmesi ve Dâmâd Recep Paşa’nın sadârete getirilmesi.
18 Mayıs 1632 : Dâmâd Recep Paşa’nın îdâmı ve
Tabanıyassı Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesi.
2 Eylül 1633 : Büyük İstanbul yangını.
16 Eylül 1633 : Sultan’ın tütün yasağı koyması.
5 Ağustos 1634 : Sultan’ın içki yasağı koyması.
23 Ağustos 1634 : Abaza Mehmed Paşa’nın îdâm edilmesi.
10 Mart 1635 : Sultan’ın Revan seferine çıkması.
8 Ağustos 1635 : Revan’ın fethi.
2 Şubat 1637 : Bayram Paşa’nın sadârete getirilmesi.
8 Nisan 1637 : Sultan’ın Bağdâd seferine çıkması.
26 Ağustos 1638 : Bayram Paşa’nın vefâtı ile Tayyar Mehmed
Paşa’nın sadârete getirilmesi.
23 Aralık 1638 : Tayyar Mehmed Paşa’nın şehâdeti ve Kara
Mustafa Paşa’nın sadârete getirilmesi.
24 Aralık 1638 : Bağdâd’ın fethedilmesi.
20 Ocak 1639 : Birinci sultan Mustafa’nın vefâtı.
17 Mayıs 1639 : Kasr-ı Şîrîn Andlaşmasının imzalanması.
12 Haziran 1639 : Sultan’ın İstanbul’a dönmesi.
16 Temmuz 1639 : Venedik-Osmanlı arasında İstanbul sulhunun
imzalanması.
8/9 Şubat 1640 : Dördüncü Murâd Han’ın
vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Târih-i Peçevî
2) Fezleke (Kâtip
Çelebi)
3) Ravdat-ül-ebrâr (Kara Çelebizâde Abdülazîz
Efendi)
4) Târih-i Solakzâde; sh.
737
5) Târih-i Nâimâ; cild-3, sh.
171
6) Târih-i devlet-i Osmaniye
(Hammer)
7) Evliyâ Çelebi seyahatnamesi; cild-1, sh.
255, 460
8) Hadîkat-ül-cevâmi’; cild-2, sh.
143
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
957
10) Osmanlı Târihi
(İ. H. Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 177
11) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-6, sh. 4254
12) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-5, sh. 205
13) Îzâhlı Osmanlı
Kronolojisi (İ. H. Danişmend); cild-3, sh. 325
14) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi (Z. Danişman); cild-9, sh. 105
15) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 318
16) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-16, sh. 189
17) Mufassal
Osmanlı Târihi; cild-4, sh. 1854
11/12 Ocak 1623 : Bağdâd’ın Safevîlerin eline geçmesi.
3 Nisan 1623 : Çerkes Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi
28 Ocak 1625 : Çerkes Mehmed Paşa’nın vefâtı üzerine
Hâfız Ahmed Paşa’nın sadârete getirilmesi
13 Kasım 1625 : Sadrâzam Hâfız Ahmed Paşa’nın Bağdâd’ı
kuşatması.
1 Aralık 1626 : Hâfız Ahmed Paşa’nın azli ile sadârete
Halîl Paşa’nın getirilmesi.
6 Nisan 1628 : Halîl Paşa’nın azli ile sadârete
Hüsrev Paşa’nın getirilmesi.
22 Eylül 1628 : İsyâncı Abaza Mehmed Paşa’nın teslim
olması.
5 Ekim 1630 : Bağdâd’ın ikinci defa kuşatılması.
14 Kasım 1630 : Başarısızlıkla sonuçlanan Bağdâd
muhasarasının kaldırılması.
25 Ekim 1631 : Hâfız Ahmed Paşa’nın ikinci defa
sadârete getirilmesi
10 Şubat 1632 : Hâfız Ahmed Paşa’nın sipahiler
tarafından şehîd edilmesi ve Dâmâd Recep Paşa’nın sadârete getirilmesi.
18 Mayıs 1632 : Dâmâd Recep Paşa’nın îdâmı ve
Tabanıyassı Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesi.
2 Eylül 1633 : Büyük İstanbul yangını.
16 Eylül 1633 : Sultan’ın tütün yasağı koyması.
5 Ağustos 1634 : Sultan’ın içki yasağı koyması.
23 Ağustos 1634 : Abaza Mehmed Paşa’nın îdâm edilmesi.
10 Mart 1635 : Sultan’ın Revan seferine çıkması.
8 Ağustos 1635 : Revan’ın fethi.
2 Şubat 1637 : Bayram Paşa’nın sadârete getirilmesi.
8 Nisan 1637 : Sultan’ın Bağdâd seferine çıkması.
26 Ağustos 1638 : Bayram Paşa’nın vefâtı ile Tayyar Mehmed
Paşa’nın sadârete getirilmesi.
23 Aralık 1638 : Tayyar Mehmed Paşa’nın şehâdeti ve Kara
Mustafa Paşa’nın sadârete getirilmesi.
24 Aralık 1638 : Bağdâd’ın fethedilmesi.
20 Ocak 1639 : Birinci sultan Mustafa’nın vefâtı.
17 Mayıs 1639 : Kasr-ı Şîrîn Andlaşmasının imzalanması.
12 Haziran 1639 : Sultan’ın İstanbul’a dönmesi.
16 Temmuz 1639 : Venedik-Osmanlı arasında İstanbul sulhunun
imzalanması.
8/9 Şubat 1640 : Dördüncü Murâd Han’ın
vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Târih-i Peçevî
2) Fezleke (Kâtip
Çelebi)
3) Ravdat-ül-ebrâr (Kara Çelebizâde Abdülazîz
Efendi)
4) Târih-i Solakzâde; sh.
737
5) Târih-i Nâimâ; cild-3, sh.
171
6) Târih-i devlet-i Osmaniye
(Hammer)
7) Evliyâ Çelebi seyahatnamesi; cild-1, sh.
255, 460
8) Hadîkat-ül-cevâmi’; cild-2, sh.
143
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
957
10) Osmanlı Târihi
(İ. H. Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 177
11) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-6, sh. 4254
12) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-5, sh. 205
13) Îzâhlı Osmanlı
Kronolojisi (İ. H. Danişmend); cild-3, sh. 325
14) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi (Z. Danişman); cild-9, sh. 105
15) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 318
16) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-16, sh. 189
17) Mufassal
Osmanlı Târihi; cild-4, sh. 1854



Yorumlar
Yorum Gönder