MURÂD HAN-I (Hüdâvendigâr)
MURÂD HAN-I (Hüdâvendigâr)
Babası.................... :
Orhan Gâzi
Annesi.................... :
Nilüfer
Hâtûn
Doğumu.................. : 1326
Vefâtı...................... :
1389
Tahta
Geçişi............ : 1360
Saltanat
Müddeti..... : 29 sene
Osmanlı pâdişâhlarının üçüncüsü,
velî ve ahî şeyhi. Orhan Gâzî’nin oğlu olup, Osman Gâzi’nin vefât ettiği ve
Bursa’nın fethedildiği sene olan 1326’da Nîlûfer Hâtun’dan doğdu. Şehzâde Murâd,
küçük yaştan îtibâren devrin âlimleri tarafından sağlam bir îtikâda, mükemmel
bir bilgiye sâhib olması için tam bir ihtimâmla yetiştirildi. Bir müddet sonra
Lala Şahin Paşa’nın yanına verilip idare ve harp bilgileri öğretildi. Bursa
çevresinde sancak beyliğine tâyin edilip, tecrübe kazandırıldı. Ağabeyi Rumeli
fâtihi velîahd şehzâde Süleymân Paşa’nın 1359 senesinde vefâtı üzerine velîahd
tâyin edildi. Rumeli’deki ordunun kumandası kendisine verildi. Kısa bir müddet
sonra da babasının vefâtı üzerine Bursa’ya davet edilip, Osmanlı tahtına geçti
(1360).
Murâd Han ilk önce şehzâdeler
mes’elesini hâlledip, Bizans’ın Karadeniz kıyısındaki son kalelerinden biri olan
Ereğli’yi, sonrada Ankara’yı fethetti. Ayrıca Sultanönü denilen; Eskişehir,
İnönü, Seyitgâzi, Karacahisar ve havalisinden mürekkep geniş mıntıkayı zaptedip
Bursa’ya döndü. Lala Şahin Paşa’yı Rumeli beylerbeyi tâyin etti. Devletin iç
işlerini düzene koyduktan sonra Rumeli’ye yöneldi.
Süleymân Paşa gibi cevval bir
kumandanın ve hemen arkasından Orhan Gâzî gibi azim ve kudretli irâde sahibi bir
hükümdarın vefât etmesi, Rumeli fütûhatının gelişmeye başladığı bir zamana
rastlamıştı. Orhan Gâzi’nin yerine geçen Murâd Han’ın ilk elde Anadolu’da
harekâta girişmesinden ümitlenen Bizanslılar; Burgaz, Çorlu ve Malkara’ya
saldırıp geri aldıkları gibi, sahil şehirlerini de elde etmeye çalışıyorlardı.
Ancak Rumeli’de Osmanlı kuvvetlerine kumanda etmekte olan Lala Şahin Paşa, Hacı
ilbeyi ve Evrenos Bey telâş göstermeyerek, yeni Sultan’ın Anadolu vaziyetini
düzeltip avdetine kadar, müdâfaayı ellerindeki az sayıda askerle,
soğukkanlılıkla idare etmeleri, vukuu muhtemel bir paniğin önüne geçti.
Anadolu’daki işleri yoluna koyan Murâd Han, Rumeli’ye geçer geçmez faaliyete
başladı. İlk olarak Rumeli fütûhatı sırasında askerî ehemmiyetini takdir ettiği
Edirne’yi fethe karar verdi. Bundan dolayı Edirne’nin gerisini emniyet altında
bulundurmak ve İstanbul tarafından gelecek bir Bizans taarruzuna mâni olmak için
Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski ve Lüleburgaz’ı fethederek,
Anadolu’dan Türk göçmenler getirip bölgeye yerleştirdi. Murâd Han’ın bütün
kumandanları davetiyle, Lüleburgaz’da toplanan bir harb meclisinde alınan karar
üzerine Lala Şahin Paşa mühim bir kuvvetle Edirne’ye gönderildi. Bulgarların
Rumlara yardım etmeleri ihtimâline karşı sağ koldan Karadeniz sahiline doğru
ilerleyen bir kısım kuvvetler, Kırklareli’ni ele geçirip o kısmı tuttular. Diğer
taraftan Serez ve Drama taraflarında bulunan Sırpların da müdâhaleleri
düşünülerek, sol kola me’mur edilen Evrenos Bey kuvvetleri de Dımetoka’nın
batısına doğru sevkedilerek müdâfaa tertibatı aldılar. Nihayet Babaeski ve
Pınarhisar arasında Sazlıdere mevkiine gelmiş olan Rum ve Bulgar kuvvetleri ile
yapılan kat’i bir meydan muhârebesinde düşman bozuldu ve Edirne zaptedildi
(1363).
Sultan Murâd, Edirne’nin idarî
işlerini yoluna koyduktan sonra, Dimetoka’ya giderek, bir müddet için burayı
kendisine karargâh yaptı. Lala Şahin Paşa’yı kuzeyde Filibe ve Zağra taraflarına
sevk ettiği gibi, Evrenos Beyi de Batı Trakya’ya Gümülcine’nin zaptına me’mur
etti. Edirne’nin fethinden sonra, kısa sürede pirinç zirâatiyle meşhur olan
Filibe ve Gümülcine ile o havalideki bâzı yerlerin Osmanlıların eline geçmesi;
Bizans, Bulgar ve Makedonya’daki Sırpların birbirleriyle irtibatlarını kestiği
gibi, bu memleketleri de tehdîd edıyorou. Bundan dolayı Filibe ve Edirne’nin
geri alınmasını zarurî gören Balkan devletleri, buna hazırlanmaya başladılar.
Düşmanın er geç toplu olarak üzerine
geleceğini tahmin eden Murâd Han, fethedilen yerlere mütemadiyen Anadolu’dan
göçmen naklederek bölgede müslüman nüfûsun artmasını sağladı. Osmanlının âdil
idaresinden memnun olan hıristiyan ahâliden beklediği yardımı göremeyen Bizans,
bir sene sonra Osmanlı Devleti’yle anlaşıp fütûhatını tanıdı. Ayrıca bu
bölgeleri geri almak için herhangi bir harekâta girişmeyeceğini, Osmanlıların
Anadolu’da yapacakları herhangi bir harekâtta onlara yardım etmeyi de taahhüd
ediyordu.
Bugünlerde elde edilen yerlerin,
Osmanlı Devleti’nin ilerde yapacağı büyük fütûhatlara temel teşkil edeceğini
bilen Murâd Han, teşkilâtlanma çalışmalarına hız verdi. Fütûhatın genişlemesi
sebebiyle askerî sınıfların şer’î işlerine bakmak ve hükümdarla seferlerde
bulunmak ve aynı zamanda ilmiye sınıfının en yüksek derecesi olmak üzere,
kazaskerlik me’mûriyetini ihdas etti. İlk kazasker olarak da Bursa kâdısı
Çandarlı Kara Halîl Efendi tâyin olundu. Fütûhatın sür’atle gelişmesi sebebiyle
asker ihtiyâcı arttığından, Orhan Gâzi zamanındaki yaya ve müsellem teşkilâtını
vücûda getiren Çandarlı Kara Halil’in tavsiyesiyle, muhârebelerde esir edilen
hıristiyan gençlerden istifâde edilmek üzere, yeni bir asker ocağı kuruldu. Bu
suretle, on sekizinci asra kadar devam etmiş olan yeniçeri ocağı ile bu ocağa
alınacak çocukları terbiye edip yetiştiren acemi ocağının temeli atıldı (Bkz.
Kapıkulu Ocakları, Yeniçeri Ocağı). Vezîr Sinâneddîn Yûsuf Paşa’nın yerine,
sultan Murâd Han’ın hocası ve kazaskeri Çandarlı Kara Halîl, Hayreddîn Paşa
ünvânıyle vezîr tâyin edildi. Karamanlı Molla Rüstem’in teklifi ve sultan Murâd
Han’ın müsâdesiyle vezîr Hayreddîn Paşa tarafından mâlî teşkilâtta düzenlemelere
gidilip, gelirler arttırıldı. İslâm hukukuna göre muhârebelerde ele geçen
ganimetlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan, pençik kânunu çıkarıldı.
Zaptedilen yerlerde Osmanlı devlet teşkilâtı te’sis edildi. Fethedilen yerlerin
tahrici yapıldı. Kimse aç ve açıkta bırakılmayıp, fakir-zengin, müslim-gayr-i
müslim herkes huzura kavuşturuldu. Sultan Murâd Han teşkilât işleriyle
uğraşırken, Filibe’nin fethi sırasında kaçan Rum komutan, Sırp kralı beşinci
Uroş’a sığınıp, Osmanlıların faaliyetleri hakkında geniş bilgi verdi. Osmanlı
ilerleyişinin, durdurulmadığı takdirde, Avrupa devletleri ve hıristiyanlık
âleminin aleyhine çok büyük hâdiselerin meydana geleceğini bildirdi. Balkan
milletlerinin korkularını değerlendiren papa beşinci Urban’ın da teşvikiyle;
Macar kralı Layoş, Sırp kralı Uroş, Bosna kralı Tıvartko, Eflaklılar ve
Bulgarlar birleşerek bir haçlı ordusu topladılar. Sultan Murâd Han’ın Bursa’da
bulunmasından istifâde eden müttefik haçlı kuvvetleri sür’atle Edirne üzerine
yürüdüler. Edirne’de bulunan Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşa bu tehlikeli hâli
Pâdişâh’a bildirdi. Ayrıca, Hacı İlbeyi komutasındaki on bin kişilik bir keşif
kuvvetini düşmana karşı göndererek müttefiklerin vaziyetini öğrenmek istedi.
Müttefikler, Meriç nehrini geçmelerine rağmen, hiç bir mukavemetle
karşılaşmamanın verdiği sevinçle zafer şenlikleri yapıyorlardı. Düşmanı uzaktan
tâkib eden Hacı İlbeyi, yiyip-içip sarhoş olduktan sonra uyumaya başlayan
düşmanın gafletinden istifâde ederek, gece yarısı üç koldan âni bir baskın
yaptı. 10.000 kişilik Osmanlı askerinin hücumu ile neye uğradıklarını şaşıran ve
paniğe kapılan müttefik haçlı askerleri, büyük bir bozguna uğradılar. Düşmanın
büyük kısmı Meriç sularında boğuldu. Macar kralı Layoş’la beraber kurtulabilen
çok az bir kısmı da kaçtı (Bkz. Sırp Sındığı Zaferi).
Murâd Han, müttefiklerin Edirne
üzerine geldiklerini haber alınca, kuvvetlerini toplayıp, icâbında Rumeli’den
dönerken korsan gemileriyle kendilerini tehdîd edebilecek olan ve Katalanların
elinde bulunan Biga’yı kendisi karadan, Gelibolu’dan getirttiği donanma ile de
denizden kuşattığı sırada, düşman ordusunun hezimet haberini aldı. Muhasaraya
devam ederek Biga’yı aldıktan sonra Bursa’ya döndü (1365).
Sırp Sındığı zaferinden sonra,
Osmanlı Devleti’nin başşehri Bursa’dan Edirne’ye nakledilerek, şehirde; câmiler,
mescidler, medreseler, saray dâhil kültürel ve sosyal müesseselerin te’sisine
başlandı. İslâm ilim ve san’at eserleriyle süslenen Edirne, İstanbul’un fethine
kadar Osmanlı başşehri olarak kaldı. Osmanlı iskân siyâseti tatbik edilip,
Anadolu’dan bölgeye göçürülen müslüman Türklerle, Balkanlar şenlendirildi.
Osmanlının herkese hak ve adalet dağıtan âdil idaresi ve hayır müesseseleri
te’sis edildi.
1366’da Gelibolu, Bizans kayserinin
dayısı Savua kontu Amadee tarafından işgal edildiyse de bir yıl sonra tekrar
zaptedildi. 1367’de sultan Murâd Han’ın başlattığı Balkan fütûhâtıyla Tîmûrtaş
Paşa, Bulgarlardan güneyde Kızılağaç’ı ve kuzeyde Yanbolu’yu, Lala Şahin Paşa da
İhtiman ile Sofya’nın güneyindeki Samakov’ı fethettiler. 1368’de bizzat sultan
Murâd, Balkan dağlarının güneyinde Burgaz yakınındaki, Bulgarlara âid Aydos’dan
başlayarak Karirâbâd, Sözepof (Işepol) ve daha sonra Bizanslıların idaresindeki
Hayrabolu’yu ve 1369’da Pınarhisar ile Vize’yi aldı. Evvelce zaptedilip sonradan
elden çıkmış olan Kırkkilise’yi (Kırklareli) de tekrar fethettikten sonra, Doğu
Trakya fütûhatını tamamladı. Bizans imparatoru Vize’yi geri almak için harekete
geçtiyse de muvaffak olamadı.
Osmanlılar bölgeye gelinceye kadar,
Tuna nehrinden Rodob Balkanlarına dek, Orta ve Güney Bulgaristan’a ve Trakya’ya
sâhib olan Bulgar kralı Yuvan Şişman, Türklerle başa çıkamayacağını
anladığından, sulh yaparak kızkardeşi prenses Marya’yı sultan Murâd’a verdi;
Buna rağmen, Bizans İmparatoru beşinci Yoannis Paleolog’un teşvikiyle Sırp kralı
Uğliyaşa ile de görüşüp Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak ettiler. Nitekim
1372’de Samaku mevkiinde Sırp kralının ordusuyla birleşerek Lala Şahin Paşa’nın
kuvvetleriyle muhârebeye tutuştu. Müttefik ordusunu Samaku’da büyük bir bozguna
uğratan Lala Şahin Paşa, Köstendil kalesini zaptetti. Her iki devletin kralının
da maktul düştüğü bu savaşla, Balkanlardaki mukavemet kırılarak Osmanlı
Devleti’ne Makedonya kapıları açılmış oldu.
Bu zaferden sonra, Çatalca ve
havalisindeki bâzı kalelerin fethini tamamlayan sultan Murâd, Evrenos Bey
komutasında gönderdiği kuvvetlerle ikinci defa olarak, Gümülcine’yi, Borla,
İskeçe ve Marolye kasabalarını; vezir Kara Halîl Hayreddîn Paşa’yı da mühim
kuvvetlerle göndererek Kavala, Drama, Zihne ve Makedonya Sırp krallığının mühim
şehirlerinden olan Serez ve daha sonra da Karaferye’yi fethettirdi. Serez uç
sayılarak, akıncı kumandanı Evrenos Bey’e verildi ve buraya da Anadolu’dan
aşiretler getirildi. Mühim bir şehir olan Serez’i geri almak için imparatorun
oğlu Selanik despotu Manuel, şehirdeki rumları tahrik ederek bir ayaklanmaya
sebeb oldu ise de Hayreddîn Paşa kumandasındaki kuvvetler zamanında gelerek
isyânı bastırdı. Bundan sonra Selanik önlerine gelerek şehri kuşatan Hayreddîn
Paşa, burayı kısa sürede fethetti.
Bu arada harekât hâlindeki Osmanlı
akıncıları Vardar’ı geçip; Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Dalmaçya’ya kadar
uzanarak Adriyatik denizine dayandılar. Tesalya’yı geçerek Yunanistan’ın Atik
havalisine kadar inen akıncılar; düşman arazisini tahrib edip maddî gücünü
kırmak, ânî baskınlarla düşmanı rahatsız edip moral bozmak, keşif harekâtları
yapmak, düşmanın pusu kurmasına engel olmak, ganîmet ve esir almak, yol ve
köprüleri emniyet altında bulundurmak, hududlara Osmanlı adaletini tanıtmak gibi
mühim vazîfeler icra ettiler.
Osmanlı kuvvetlerinin Makedonya’ya
girerek Köstendil’e kadar gelmesi ve akıncıların geniş akın hareketleri, Yukarı
Sırbistan despotu Lazar Grebliyanoviç’i sultan Murâd’la anlaşmaya mecbur etti.
Lazar da Osmanlı ordusuna yardımcı kuvvet göndermeyi ve yıllık vergi vermeyi
kabul etti. Bu suretle kral, prens ve despotların Osmanlı Devleti’nin yüksek
hâkimiyetini tanıyarak vergi ve aynı zamanda muhârebelerde yardımcı kuvvet
vermeleri geniş ölçüde fütûhat harekâtına girişen Osmanlı Devleti’ne büyük
faydalar te’min etti. 1373’de Vize sancak beyi Şirmend Bey’den gelen haberde
Bizans imparatorunun, kuvvet sevkiyle Vize etrafını yağmalattığı haberi
öğrenilince, hemen Gelibolu’ya geçip kuvvetlerini Malkara’da toplayan Murâd Han,
önce İpsala civarındaki Farecik kalesini, sonra da Çatalca taraflarına yürüyerek
İnceğiz ve Çatalburgaz Polonya kalelerini aldı. Lala Şahin Paşa da Firecik
kalesini aldığından Bizans imparatoru sulhe mecbur oldu ve Murâd Han iç işleri
düzeltmek, teşkilâtlandırma çalışmalarına hız vermek için ihtiyâcı olan bir
barış devresine kavuştu.
Rumeli ve Anadolu’da fetihler devam
ederken bâzı mâlî, idâri, askerî ihtiyâçları karşılamak için kurulan timâr
teşkilâtı; Kara Tîmûrtaş Paşa’nın tavsiyesiyle tâdil ve ihtiyâca göre ıslâh
edildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilâveten kapıkulu askerinden maaşlı
süvari (kapıkulu süvarileri) ocağı kuruldu. Seferlerde levazım muhafazası ve
süvarilerin hayvanlarına bakmak üzere voynuk sınıfı teşkîl olundu. Fethedilen
şehir ve kasabalar dînî, ilmî ve içtimâi müesseselerle süslenerek buralara
Türk-İslâm damgası vuruldu.
Yine bu sulh devresinde Murâd Han’ın
oğlu velîahd şehzâde Yıldırım Bâyezid ile Germiyan beyi Süleymân Şah’ın kızı
Devlet Hâtun’un nişanı, bir müddet sonra da düğünleri yapıldı (1378). Süleymân
Şâh kızının çeyizi olarak Kütahya, Tavşanlı, Emed (Eğriöz), Simav gibi yerleşim
bölgelerini Osmanlı Devleti’ne terk edip, kendisi Kula’ya yerleşti. Hâmidoğlu
Hüseyin Beyden de seksen bin altın karşılığında Akşehir, Yalvaç, Beyşehir,
Seydişehir ve Karaağaç satın alındı. Bu suretle Osmanlı Devleti
Karamanoğullarıyla hem kuzey, hem de batıdan sınır komşusu oldu.
İç teşkilâtlandırma ve îmâr
faaliyetleri sebebiyle Rumeli’de geçici bir zaman için durdurulan fetih harekâtı
1380’de tekrar başladı. Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki durumunu
sağlamlaştırması için Sofya, Niş ve Manastır’ı alması lüzumlu idi. Sofya’nın
zaptı, Osmanlı hâkimiyetinin Bulgaristan’da tutunmasını emniyet altına almak
demek olup, Niş ve Yukarı Sırbistan’ın kapısı idi. Vardar nehri ötesindeki
hareketlerin akın harekâtı seviyesinde kalmayıp, fütûhatın Arnavutluk’a doğru
genişletilebilmesi için de Manastır’ın alınıp hareket üssü olarak elde
bulundurulması gerekiyordu.
Bu durumu değerlendiren Murâd Han,
Rumeli’den evveı Makedonya’da harekete geçilmesini emretti. Böylece 1380’de
Vardar’ın sol sahilindeki İştip alındı. Daha sonra büyük bir ordu ile Vardar
nehrini geçen Tîmûrtaş Paşa, 1382’de Manastır’ı haraca bağladı ve Pirlepe’yi
aldı. Bir sene sonra da Arnavutluk ve Bosna taraflarına akınlar yapılarak
askerin bölgeyi tanıması sağlandı. Sofya üzerine sevkedilen ince Balaban Bey de
uzun süren bir muhasara savaşından sonra şehri zaptetti. Bunun ardından Tîmûrtaş
Paşa’nın oğlu Yahşî Bey’in Yukarı Sırbistan tarafına yaptığı harekât sonunda Niş
fethedildi. Önceleri akıncılar tarafından alınıp sonra terkedilen, ticâret yolu
üzerinde ve Sırbistan’ın kapısı mesabesinde olan Niş’in Osmanlı kuvvetleri
tarafından kat’î şekilde alınması üzerine tehlikeli duruma düşen Sırp despotu
Lazar, evvelce bir muahede ile Osmanlı ordusuna vermeği taahhüd ettiği asker
mikdârını arttırdığı gibi, daha fazla vergi ödemeyi kabul etti. Bu arada
Bursa’da Murâd Han’a karşı ayaklanıp saltanatını îlân eden şehzâde Savcı Bey,
Kete ovasında yapılan savaşta mağlûb edilip yakalandı ve cezalandırıldı.
1385 senesinde vezir Çandarlı Halîl
Hayreddîn Paşa, beraberinde akıncı kumandanı Evrenos Bey olduğu hâlde,
Makedonya’dan batıya doğru harekâta başladı. Bir kaç sene evvel Tîmûrtaş Paşa
tarafından haraca bağlanıp sonra elden çıkmış olan Manastır’ı zaptettiği gibi,
arkasından Ohri’yi aldı. Çandarlı Halîl Hayreddîn Paşa’nın Ohri’yi fethiyle
Osmanlı kuvvetleri Arnavutluk hududuna yerleşti. Kuzey Arnavutluk prensi Balsa
ile Draç ve Orta Arnavutluk dukası Şarl Topia arasında meydana gelen muhârebede,
Draç dukası Hayreddîn Paşa’dan yardım isteyince, Hayreddîn Paşa, Draç prensine
yardım ederek Savra’da galibiyetini te’min etti. Bu muhârebede prens Balsa
öldürüldü.
Bu zaferden sonra 1386’da Osmanlı
kuvvetleri Venediklilerin elinde olan Kroya ve İşkodra’yı zaptetti. Fakat Murâd
Han her iki şehri de tekrar Venediklilere bıraktı. Çünkü Philippe de Mezieres
bir haçlı seferi hazırlanması için Avrupa’da vâzlar ederken, Akdeniz’de kuvvetli
bir donanmaya sâhib olan Venediklilerle mes’ele çıkarmak istemiyordu.
Muvaffakiyetin yalnız kılıçla kazanılmayacağını Anadolu beyliklerine karşı
kullandığı politika ile isbat etmiş olan Murâd-ı Hüdâvendigâr, Venediklilerin
Osmanlı Devlet aleyhine bir mücâdeleye katılmasına sebeb olmamaya dikkat
ediyordu.
Sultan Murâd Han’ın Balkanlardaki
gazâ ile meşgul olduğu bu yıllarda Karamanoğulları Beyliği’nin başında Alâüddîn
Ali Bey bulunuyordu. Bu zât 1381’den önce Murâd Han’ın kızı Melek Hâtun’la
(Nefîse Sultan) evlenmiş ve bu suretle Osmanlılarla akraba olmuştu. Fakat
Osmanlı Devleti’nin kuzeyden Ankara ve daha sonra Akşehir’i ve batı tarafından
Yalvaç, Karaağaç, Beyşehir ve Seydişehir’i alarak Karamanoğullarıyla komşu
olmaları ve Rumeli’den başka Anadolu’da da genişlemeleri, Alâeddîn Bey’i
korkutmuştu. Bundan dolayı, sultan Murâd’ın Hâmidoğulları Beyliği’nden satın
aldığı şehirleri kendisi almak istiyor ve bu maksadını gerçekleştirmek için
Osmanlı hükümdarı Sultân-ı Muazzam Murâd Han’ın Rumeli’de meşgul olmasını
bekliyordu. Bunun için de Balkanlarda hüküm sürmekte olan prens ve kralları
Osmanlılara karşı kırşkırtmaktan geri durmuyordu.
Nitekim Osmanlı ordusunun Rumeli’de
bulunmasından istifâde düşüncesiyle harekete geçen Karamanoğlu Alâeddîn Bey,
1386’da taarruza geçerek batı hududunda Hâmidoğullarından satın ahnan ve
Osmanlılara âid olan Beyşehir ve havalisini işgal etti. Karamanoğlu’nun Osmanlı
topraklarına tecâvüzünü Edirne’de haber alan sultan Murâd’ın, etrafındakilere
şöyle dediği rivayet edilir:
“Şu ahmak zâlimin yaptığına bakın
hele! Ben din gayretiyle Allah yolunda bir aylık mesafede kâfirler içine girdim,
ömrümü gece-gündüz gazâya verdim, çok mihnet ve sıkıntı çektim. Hâlbuki o gelip
müslümanları yağmaladı. Söyleyin ey Gâziler!.. Ben cihâdı bırakıp da ehl-i
İslâm’a nasıl kılıç çekeyim?”
Fakat kâfirin ekmeğine yağ süren
hainliği cezalandırmak ve bir daha bu nevî hareketlere girişilmemesini te’min
etmek gerekiyordu.
Hazırlıklarını tamamlayan Murâd Han,
Rumeli’de vezir Çandarlı Halîl Hayreddîn Paşa’yı bırakıp, onun oğlu kazasker Ali
Çelebi’yi vezir yaparak yanına alıp Anadolu’ya geçti. Yanında Osmanlı kuvvetleri
ile birlikte; Bizans imparatoru, Sırp despotu, Kötendil Sırp beyinin ve Saraç
Tatarlarının muahede mucibince vermeyi taahhüd ettikleri askerler, Osmanlı
himayesinde bulunan Candaroğulları Beyliği kuvvetleri de vardı. Kışı Bursa’da
geçirdikten sonra Karamanoğlu’nun üzerine yürüdü. Bu arada sulh isteğiyle gelen
bir elçinin Karamanoğlu’ndan; “Barış istersen barışalım, olmazsa benim de senin
kadar kuvvetim vardır, cenk ederiz” haberini getirdi. Bunun üzerine Murâd Han;
“Var Karamanoğlu’na di. Var kuvvetin bâzûsına getürüp her ne sözi ve hüneri
varsa idüp er olsun, erlik gostersün. İşi bir yana idelüm dedi. Bana her yıl
gazâya mâni olmaya kasdider. Mâni-i gazâya gazâ, gaza-ı ekberdir. Bu yıl kâfirle
gazâdan kaldık, bari onun şerrini defidelüm” sözleriyle elçiyi geri gönderdi.
Karamanoğlu üzerine yürüyen Osmanlı
ordusunun mevcudu yetmiş bin civarında idi. Karamanoğlu Alâeddîn Bey de kendi
kuvvetinden başka Turgut, Varsak, Bayburd Türkmenleriyle, Tebrek, Samagar,
Barımbay, Çaygazan, Sağa ve Tosboğa tatar kuvvetlerini toplamıştı. Bu kuvvetler,
Osmanlı kuvvetlerinin sayıca üstündeydi.
Osmanlı ordusu Karaman hududunu aşıp
Konya’ya doğru ilerledi. İki ordu arasında bir konak yer kalınca, savaş
tertibatı alındı. Sultan Murâd ordunun merkezinde yer alıp, yaya askerini öne ve
süvariyi arkaya koydu. Velîahd şehzâde Bâyezîd’i sol kola verip Fîrûz Bey’i ve
Kastamonu askeriyle iki bin Sırp askerini onun kumandasına verdi. Küçük şehzâde
Yâkûb Bey’i de sağ cenahın başına verip, Anadolu beylerbeyi Sarı Tîmûrtaş
Paşa’yı yanına verdi. Bunlardan başka Karasi, Eğridir kuvvetlerini, Saraç
Tatarlarıyla Köstendil askerini de bu kolda görevlendirdi. Kara Tîmûrtaş Paşa,
Rumeli askeriyle merkezde Pâdişâh’ın yanında yer alırken, diğer bir Tîmûrtaş Bey
de ardçı olarak görevlendirilmişti.
Karamanoğlu Alâüddîn Bey de
ordusunun merkezinde durup Samagar, Çaygazan, Barımbay, Tasboğa tatarlarını sol
kola, Varsak Türkmenletini de sağ kola koymuştu.
Konya önlerinde meydana gelen
şiddetli muhârebede, Karamanoğlu’nun toplama aşiret kuvvetleri Osmanlıların
talimli, tecrübeli ve muntazam kuvvetleri karşısında darmadağın oldu. Alâüddîn
Bey ordugâhını terk ederek Konya’ya kaçtı. Bu muhârebede büyük gayret gösteren
ve her tarafa yetişen velîahd şehzâde Bâyezîd’e, Yıldırım ünvânı verildi. Ordu,
yoluna devam ederek Alâüddîn Bey’in sığındığı Konya’yı kuşattı. Kısa zaman sonra
mukavemet imkânının kalmadığını anlayan Alâüddîn Bey, sultan Murâd’ın kızı olan
zevcesi Melek Hâtun’u şefaatçi gönderip sulh istedi. Bilâhare Osmanlı ordugâhına
gelip kayın babasının elini öpünce iş tatlıya bağlandı. Alâüddîn Bey bir daha
Osmanlılara saldırmayacağına, seferlerinde asker yardımında bulunacağına dâir
söz verdi. Bu şekilde Karamanoğullarının da Osmanlı hâkimiyetini tanıması,
batıda olduğu gibi doğuda da sultan Murâd Han’ın itibârını arttırdı. Bir müddet
sonra Konya’dan ayrılıp Beyşehir üzerine giden sultan Murâd, bir kaç günde orayı
aldıktan sonra, Bursa’ya döndü (1387).
Murâd Han, Anadolu’da Karamanoğlu
ile meşgulken, Balkanlarda öteden beri Osmanlılara karşı birleşme çalışmaları
meyvelerini vermeye başlamıştı. Yıllarca önce Rumeli’ye geçen Türk kuvvetleri
Bizanslılara âid toprakları zaptettikten sonra ileri hareketlerine devam edince,
İslav unsuru ile karşılaşmıştı. Balkanlarda kalabalık bir kütle teşkil eden
Bulgar, Sırp ve Bosnalı gibi İslav unsurları, aralarındaki geçimsizlikleri bir
tarafa bırakarak, Türk fütûhatına karşı koymak için, sıkı bir şekilde
birleşememişlerdi. Murâd Han bölgede sürdürdüğü dâhiyane siyâsetle, ayrı
parçalar hâlinde kalmalarını te’min ettiği bu ülkelerin fethedilmesi plânlarını
aksatmadan sürdürdü. Bulgaristan ve Yukarı Makedonya’nın zaptından sonra
bilhassa Sırplar arasında kıpırdanmalar görülmeye başlanmış ve tehlikenin
gittikçe büyümesi, Sırpların birleşik: mukavemet hissini kamçılamışsa da Osmanlı
kudreti karşısında duyulan korku ve hareketlerin kuru bir niyetten öteye, fiile
geçmesini engellemeye yetmişti. O sırada Sırplar kuvvetli bir liderden de
mahrumdu ve başlarında bulunan kral Lazar Grebliyanoviç tek başına Balkan
ittifakının kurucusu ve lideri olabilecek kabiliyette değildi. Zâten Murâd
Han’ın baskılarından yılarak bir süre, önce Osmanlı himayesini kabul etmek
zorunda kalmıştı. Ancak başkasının kuracağı bir ittifaka katılmak için fırsat
kollamaktan geri kalmazdı. Sırplar bu hâldeyken, 1376’dan îtibâren muhitindeki
nüfuzunu arttırıp Dalmaçya kıyılarına kadar hâkimiyetini genişlettikten sonra,
Bosna ve Sırbistan kralı ünvânını takınan, Macarlara karşı Venedik tarafından
desteklenen Bosna kralı Tvartko’nun yıldızı parlamaya başladı.
Tvartko, Osmanlı tehlikesinin hızla
yaklaştığını görüyor, kendi muhitinde kazandığı muvaffakiyetlerden
cesaretlenerek Türklere karşı müşterek bir cephe te’sisine çalışıyordu.
Balkanlardaki hıristiyanlara ve bilhassa Bosna kralına bu hususta cesaret veren
bir olay da Karamanoğullarının Sırpları teşviki ve aralarındaki ittifak idi.
Sultan Murâd, Balkanlardaki kıpırdanmaları dikkatle tâkib etmekle beraber,
onları Osmanlılara karşı çıkmaya teşvik eden Karamanoğulları mes’elesini daha
mühim gördüğünden, önce Karaman seferini yaparak bu çıban başını koparmaya karar
vermişti. Nitekim yapılan muhârebede Karamanoğullarını ağır hezimete uğratıp
sulh imzalattı. Anadolu cephesinde sulh te’min edilince de Tîmûrtaş Paşa emrine
20.000 kişilik kuvvet vererek Bosna krallığına karşı gönderdi. Fakat Tîmûrtaş
Paşa emrindeki akıncılar Bosna arazisine doğru ilerlerken, Bosna kralı Tvartko,
Lazar Grebliyanoviç ile birleşti ve o zamana kadar kendisini tanımayan bâzı Sırp
sergerdelerini de etrafına toplayarak 30.000 kişilik bir kuvvet meydana getirdi.
Tvartko ve Lazar idaresindeki 30.000
kişilik Sırp ve Bosnalı kuvvetleri, Tuna’nın kollarından Morava nehrine karışan
Toplıça çayı vadisinde Ploşnik mevkiinde Tîmûrtaş Paşa idaresindeki kuvvefleri
baskınla bozguna uğrattılar. Bu bozgunda, yirmi bin akıncıdan ancak beş bini
kurtulabildi.
Türk kuvvetlerinin Ploşnik’te
uğradığı acı mağlûbiyet, yıllardan beri seri Türk darbeleri altında şaşkına
dönen Balkanlılar arasında umûmî bir sevince sebeb oldu. Yeniden ilk
zamanlardaki gibi Osmanlıları Balkanlardan atabileceklerine inanmaya başladılar.
Tvartko ve Lazar’ın müşterek muvaffakiyeti, yalnız bunların idaresindeki İslav
unsurunun değil; Bulgar, Ulah ve hattâ bir kısım Arnavut prenslerinin Osmanlı
aleyhine birleşmelerine sebeb oldu. Ploşnik mağlûbiyetinden önce gizlice
hazırlanmakta olan Balkanlı hıristiyanların ittifakı, bu defa öğünülerek açığa
vurulmaya başlanıp, hareket bir haçlı seferi hazırlama şekline dönüştü. Bütün
Sırp azilzâdeleri bu galibiyet üzerine Lazar’ın etrafında toplanmaya
başlamışlardı. Bosna kralı Tvartko ve Bosnalılarla beraber bir kısım Sırp
beyleri de kuvvetlerini birleştirmeye muvaffak oldular. Aralarında Jorj
Kastriyota da dâhil olmak üzere bâzı Arnavut beyleri de ittifaka katıldılar.
Dobruca mıntıkasındaki Bulgar prensi Dobrotiç’in oğlu İvanko ile Şişman, Murâd
Han’a sadâkatlerinden dönerek müşterek mücâdele için asker vereceklerini
bildirdiler. Eflâk beyi de asker göndereceğine dâir te’mînât verdi. Sultan
Murâd’ın Ploşnik mağlûbiyetinin acısını Mora üzerine yürüyerek çıkarmak
isteyeceğini düşünen Venedikliler de, Islavlara; ittifaka dâhil olduklarını
bildirdiler. Fakat her şeyden evvel kendi çıkarlarını düşünen, zaman ve zemîne
göre ihtiyatlı hareket eden Venediklilerin ittifakı, Murâd Han’ın da ustaca
siyâsetiyle, fiile dökülmediğinden vâd’den öteye gitmedi. Bu arada Macarların
bâzı hudûd kumandanları da kendiliklerinden ittifaka dâhil olup, asker yardımı
yapacaklarını bildirdiler.
Balkanlarda hummalı bir şekilde
ittifak çalışmaları sürüp giderken, bu olayları günü gününe tâkib eden Murâd Han
da muhtemel bir tehlikeyi önlemek ve Ploşnik felâketini telâfi için faaliyete
geçmiş bulunuyordu. İlk önce Balkan ittifakının meydana getireceği kudreti,
askerî ve siyâsî yollardan küçültmeye gayret etti. Aldığı siyâsî tedbirlerle
Arnavutluk prenslerinden Balşa’nın ittifaka dâhil olmasına mâni oldu. Bir
taraftan da Bulgarların diğer müttefiklerle birleşmesini önlemek ve îcâbında
Osmanlı himayesinde bulunanların da karşı tarafa katılmalarına fırsat vermemek
için, babası Çandarlı Halîl Paşa’nın vefâtı üzerine vezîriâzam olan Çandarlı Ali
Paşa’yı 30.000 kişilik kuvvetle Bulgaristan üzerine sevketti. Babası gibi
kudretli bir şahsiyet ve iyi bir kumandan olan Çandarlı Ali Paşa, Murâd Han’ın
emriyle 1388 baharında Bulgaristan’a hareket ederken, hem Balkan ittifakına
girmelerini önlemek, hem de Bulgaristan’ın fethini tamamlamak vazifesini
yüklenmiş bulunuyordu.
Çandarlı Ali Paşa, Edirne’den
hareketinden sonra Aydos’un kuzeyindeki Nadir geçidinden geçerek Balkanları
aştı. Pravadi şehrini bir gece hücumu ile aldıktan sonra Şumnu’yu zaptetti.
Bundan sonra doğu istikâmetinde ilerlemeye başlayan Ali Paşa, Karadeniz
kıyısındaki Varna’yı zaptetmek istediyse de Cenevizlilerin ricası üzerine, bir
de Murâd Han’ın Cenevizlilerle dost geçinme siyâsetini bildiğinden geri döndü.
Şumnu’nun güneybatısında bulunan, Bulgarların eski merkezi Tırnova’ya yürüyerek
kısa bir muhârebeden sonra şehri zaptetti. Sonra Tırnova’dan kuzeye doğru
harekâtına devam etti. Bulgar kralı Şişman ise, Osma suyunu tâkib ederek, Tuna
yoluyla erzak ve sâire yardımının yetiştirilmesi kolay ve bu sebeple uzun bir
muhasaraya dayanması mümkün olan müstahkem bir mevkideki Niğbolu kalesine
kapandı. Ali Paşa’nın haber vermesiyle durumu öğrenen Murâd Han, büyük kuvvetle
Niğbolu’ya gelip kaleyi kuşattı. Pâdişâh’ın bu kadar kısa zamanda geleceğini
tahmin etmeyen kral Şişman, vaziyetinin ciddiyetini anlayarak mukavemetten
ümidini kesip aman diledi. Verdiği yıllık haraca devam etmesi ve Tuna
kıyısındaki bir kaleye Osmanlı askerinin yerleştirilmesi karşılığında affedildi.
Bulgar kralı Şişman, sultan Murâd’ın Niğbolu önünden güneye doğru inmesini
müteâkib son bir defa daha ahde vefâsızlığa yeltenince, vaziriâzam Ali Paşa
derhâl bölgeye gönderildi. Kısa zamanda Silistre, Rusçuk ve Niğbolu’yu zapteden
Ali Paşa, Şişman’ı da yakalayarak çocukları ile birlikte Murâd Han’ın huzuruna
getirdi. Murâd Han Şişman’ı tekrar affedip, kendisini bir Osmanlı vâlisi
durumuna getirerek serbest bıraktı. Böylece Bulgaristan tam itaat altına
alınarak Balkan ittifakının cephesine büyük bir darbe indirilmiş oldu. Böylece
Osmanlı ordusunun gerisi güvenlik altına alındı.
Murâd Han ve Çandarlı Ali Paşa,
Bulgaristan taraflarıyla meşgulken, Osmanlı himayesini kabûl etmesi için haber
gönderildiğinde red cevâbı veren Kosova tekfurunun üzerine, akıncı
kumandanlarından Yaralı Doğan Bey kumandasında bir kaç bin kişilik kuvvet
sevkedilmişti. Doğan Bey Kosova tekfurunun idaresindeki toprakları baştan başa
vurup çok mikdârda esir alarak düşmanı manevî olarak çökertti. Bu arada Tîmûrtaş
Paşazade Yahşî Bey de Sırp memleketlerine bir akın düzenlemek istemişse de,
Balkanlı hıristiyanların ittifak hareketini geniş çapta tamamlamaları sebebiyle,
Murâd Han bütün Osmanlı kuvvetlerinin kendi kumandası altında birleşmesini
emrettiğinden, akın hareketini durdurdu.
Bulgaristan hareketini hâlleden
vezîriâzam Ali Paşa, Yanbolu’ya dönerek Murâd Han’ın kuvvetlerine katıldı. Bu
arada bir müddet önce hacca giden tecrübeli akıncı kumandanı Evrenos Bey’in
dönüp orduya katılması, askerin maneviyâtını yükseltti. Osmanlı kuvvetleri
düşman üzerine yürüdü. Bu sırada Sırp elçisi, meydan okuyup muhârebeye hazır
olduklarını bildirdi. Elçinin hakîki geliş sebebi Osmanlı ordusunun vaziyetini
öğrenmekti. Elçi geri gönderildikten sonra, harb meclisi toplandı. Evrenos
Bey’in tavsiyesiyle düşmandan evvel varıp iyi yer tutmak üzere ileriye
gidilmesine karar verildi ve Sırp despotu Lazar’ın merkezi olan Priştine’ye
doğru yüründü.
Osmanlı ordusu Yanbolu’da
Tatarpazarcığı yoluyla Sofya’ya geldi. Güneybatıya sapılarak Köstendil’e gelindi
ve bu istikâmette bulunduğu bildirilen büyük haçlı ordusuna doğru yüründü. Önde
Gâzi Evrenos Bey ve Paşa Yiğit’in akıncıları gidiyordu. 8 Ağustos 1389’da
Priştine’nin güneybatısındaki Kosova sahrasında müttefik haçlı ordusu ile
Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi. Müttefikler büyük devletler olarak;
Macaristan ve Lehistan, ikinci derecede devletler olarak da Sırbistan, Bosna
krallığı, Eflak (Romanya), Boğdan (Moldavya), Hırvatistan. Bohemya, Macaristan’a
tâbi Arnavutluk prenslikleri kuvvetlerinden meydana gelen 100-150.000 kişilik
bir orduya sahipti. Türk ordusu ise; Karaman, Aydın, Menteşe, Saruhan, Hamîd,
Teke ve Candaroğulları beyliklerinin yardımcı kuvvetleri de dâhil 60.000 kişi
civarında idi.
9 Ağustos 1389 sabahı başlayan ve
Osmanlı Devleti’nin ilk defa top kullandığı, sekiz saat süren şiddetli bir
meydan savaşından sonra, müttefik ordusu hemen hemen tamamen imha edildi.
Müttefiklerin mağrur komutanı Lazar da ölüler arasındaydı (Bkz. Kosova Meydan
Muhârebeleri).
Muhârebenin sonuna doğru artık zafer
tamamen belli olunca, Murâd Han, zaferin şükrânesi olarak muhârebe sahasını
gezdiği şırada, bir şey söylemek isteğiyle yanına sokulan yaralı Sırp azilzâdesi
Lazar’ın dâmâdı Miloş Obiliç tarafından hançerle kalbinden vurularak şehîd
edildi. Cenazesi Bursa’ya getirilip Çekirge semtinde bulunan Murâd-ı
Hüdâvendigâr Câmii karşısındaki türbesine defnedildi. Şehîd edildiği yere
Meşhed-i Hüdâvendigâr ismiyle meşhur bir makam yaptırıldı.
Eski târihlerin kayıtlarına göre
Murâd Han; orta boylu, yuvarlak yüzlü, irice burunlu, boynu uzun, parmakları iri
ve enli, sakalı sık değil, cesur disiplinde babasından daha sert, hiddetli,
harekâtında sür’atli bir hükümdardı. Halkı ve askeri tarafından çok sevilip,
Sultân-ül-Guzât vel-Mücâhidîn, Melîk-ül-Meşâyih, Gıyâs-üd-Dünyâ ved-Dîn,
Şihâbüddîn, Gâzi, Hünkâr, Hüdâvendigâr, Leys-ül-İslâm, Ebü’l-Feth,
Giyâs-ül-Müslimîn, Es-Sultân-ül-Adl, Sultân-ı Muazzam gibi lakablar verildi.
Yirmi dokuz sene süren hükümdarlığı zamanında zaferden zafere koşmuş ve hepsinde
muvaffak olarak mağlûbiyet yüzü görmemişti. Babasından bir beylik olarak
devraldığı devleti İmparatorîuk hâline getirmiştir. Gibbons’un da pek güzel
tarif ettiği gibi Osman Gâzi etrafına bir ırk toplamış, Orhan Gâzi bir devlet
vücûda getirmiş, fakat imparatorluğu Murâd-ı Hüdâvendigâr kurmuştur.
Zamanındaki hâdiseler ve bunlara
karşı takındığı tavırlar dikkatle incelendiğinde, azîm, irâde, vakar ve ciddiyet
sahibi olan Murâd Han; din farkı gözetmeksizin tebeasına karşı çok şefkatli ve
merhametli idi. Samîmi şahsiyeti ile içte ve dışta sevgi ve saygı uyandırmış
büyük bir Türk hükümdarı idi. Kendi gayretleri yanında, Çandarlı Halîl Hayreddîn
ve onun oğlu Ali paşalar gibi iki şahsın gayret ve faaliyetleri ile hukukî,
mâlî, askeri sahalarda esaslı teşkîlât yaparak, devleti aşîret hâlinden kudretli
bir devlet hâline getirmişti. En tehlikeli zamanlarda bile itidalini muhafaza
eder, ne suretle hareket edeceğini bilir ve vereceği kararı mutlak surette
tecrübeli beyleriyle müzâkere ettikten sonra verirdi. Kendi mütâlâasına aykırı
mütâlaaların isabetini takdir edince onu kabul eder, îtirâzlara ehemmiyet verir
ve dinlerdi. Bu hâli, başarılarında çok etkili olmuştur.
Ağabeyi Süleymân Paşa’nın başlattığı
Rumeli fütûhatını büyük bir siyâsî dehâ ile kısa zamanda geliştirdi.
Anadolu’daki Türkmen aşiretlerini fethettiği bölgelere yerleştirerek, bölgede
Türk nüfûsunun çoğunluğu ele geçirmesini sağladı. Bu göçler sayesindedir ki,
Osmanlı Türkleri fütûhatı Viyana önlerine kadar ilerleyerek, Rumeli’de Osmanlı
Devleti beş yüz yıl hâkimiyetini devam ettirdi.
Anadolu beylikleriyle de kısmen
akrabalık bağları, kısmen de Karamanoğulları örneğinde olduğu gibi, zorla
hâkimiyet kurarak, bu beyliklerin potansiyel askerî güçlerini Balkan fütûhatında
geniş şekilde kullandı.
Fethedilen yerlerde îmâr
faaliyetlerine de önem veren Murâd Han, hükümet merkezini Bursa’dan Edirne’ye
taşıyarak, yeni fethetmiş olduğu Edirne’yi, yaptırdığı câmi, medrese, han,
hamam, saray gibi eserlerle Türk-islâm beldesi hâline getirdi. Memleketin
çeşitti yerlerini hayır eserleri ile donattı.
MURÂD-I HÜDÂVENDİGÂR’IN DUÂSI!..
Sultan-ı Muazzam Murâd Han, 8
Ağustos 1389’da Berât gecesinin gününde Kosova sahrasında düşmanla
karşılaştığında, askeri yorgun olduğundan o gün istirahat vermişti. Fakat o
sakin yaz gününde akşam olup karanlık basınca, öyle bir fırtına çıktı ki,
ortalığı tozu dumana verdi, kimse kimseyi seçemez oldu. Hava böyle giderse
sayıca üstün olan kâfirin işine gelecekti. Bu durumda duâ etmekten başka çâre
yoktu.
Sultan Murâd, bu mübarek Berât
gecesinde, abdest alıp iki rek’at hacet namazı kıldu Sonra ellerini açıp cenâb-ı
Hakk’a göz yaşları içinde şöyle yalvardı: “Ey ilâhî! Seyyidî! Mevlâyî!. Bunca
kerre hazretinde duâmı kabul ettin. Beni mahrum etmedin. Gene benim duâmı kabul
eyle! Bir yağmur verip, bu zulümâtı ve gubârı (tozu) def edip âlemi nûrânî tul,
tâ ki kâfir leşkerini rahat görüp, yüz yüze ceng edelim! Yâ ilâhi! Mülk ve kul senindir. Sen kime
istersen verirsin. Ben dahî bir âciz kulunum. Benim fikrimi ve esrarımı sen
bilirsin. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Hemen hâlis ve muhlis senin
rızânı isterim. Yâ Râb! Beni bu müslümanlara kurban eyle! Tek bu mü’minleri
küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme! Yâ ilâhî! Bunca nüfûsun katline beni
sebep eyleme! Bunları mensur ve muzaffer eyle! Bunlar için ben canımı kurban
ederim. Tek sen kabul eyle! Asâkir-i İslâm için teslîm-i ruha razıyım. Tek bu
mü’minler ruhuna benim ruhumu feda kıl! Evvel beni gâzi kıldın, âhir şehâdet
rûzî (nasîb) kıl! Âmîn!” Çok geçmeden rahmet bulutları peyda oldu. Gelip Kosova
sahrası üzerine boşandılar. Rüzgâr dindi. Toz sindi. Göğün yüzü açıldı.
Bundan sonra Osmanlı askerinin,
İslâmiyet’i yok etmeye gelmiş haçlıları dağıtmasıyla, Osmanlı kılıcının
keskinliğini bir kez daha gören düşman kaçmaya başladı. Bu büyük zafer Üzerine
sultan Murâd Han, Rabbine şükrederek gazâ meydanını dolaşırken, sinsi bir
saldırı sonucunda ağır bir yara aldı. Duâsının kabul olunduğunu görmenin
huzuruyla bir kaç saat sonra şehâdet şerbetini içti.
ECNEBİ GÖZÜYLE MURÂD-I HÜDÂVENDİGÂR!
Devrin Bizans tarihçisi Halkondil
(Chalcondyle), Histoire de la decadence de L’Empire grec et l’Etabiissement de
celui des Turcs adlı kitâbı yirmi dokuzuncu sayfasında Murâd-ı Hûdavendigâr
hakkında şöyle demektedir: “Sultan Murâd, hayâtında bir çok tehlikeler atlatmış,
bir çok hayırlı işler görmüş, Rumeli ve Anadolu’da otuz yediden ziyâde büyük
müşkil harpleri idare ederek dâima muzaffer olmuştur. Düşmana yerini terk ettiği ve arka çevirdiği
asla görülmemiştir. İşlerini güzel tanzim ile münâsip vakitte menfeatlerini elde
etmesini bilirdi. Kemâl-i şehâdetle harb eder, şaşırmaz ve asla telaş
göstermezdi. Askerini bir müddet istirahat ettirmeyi arzu ettiği zamanlarda
vaktini avla geçirir, istirahat nedir bilmezdi. Bu hususta kendinden önceki
pâdişâhları geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, ihtiyarlığında da
çalışkanlığını, çeviklik ve cevvâliyeti ile sertliğini kaybetmemiştir. Her
şeyden evvel iyice düşünür, maksad ve meramını te’mîn için hiç bir şeyi ihmâl
etmez ve unutmazdı. Kemâl-i sükûnetle boyun eğen milletlere ve sarayındaki
ecnebi çocuklara yumuşaklık, sükûnet ve şefkatle muamele ederdi. Mükâfatta da
sür’atli idi, herkesi adıyla çağırmak âdeti idi. Harbe girileceği zaman askerini
münâsib nutukla cesaretlendirir ve yapılan en küçük yanlış hareketleri dahi
müsâmahasız bir şiddetle cezalandırırdı. Dediği söze riâyet ve hürmet etmekte
başta gelen hükümdarlardandı. Aleyhine çalışanlar elinden kurtulamamıştı. Murâd
Han, maiyyetini heybet ve şiddetiyle titretirdi. Bununla beraber onlara hiç bir
kumandanın gösteremiyeceği yumuşaklık, şefkat ve muhabbetle muamele
ederdi...”
Birinci Murâd Han Devri Kronolojisi
1360........ : Murâd Han’ın tahta’geçmesi,
Yıldırım Bâyezîd’in doğumu, Karadeniz Ereğlisi, Ankara ve Sultanönü civarının
fethi.
1363........ : Çorlu, Keşan, Dimetoka,
Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz, Edirne, Gümülcine, Eski Zağra ve Yenice’nin
fethi, yeniçeri ocağına temel olan pençik kânununun çıkarılması.
1366........ : Sırp Sındığı Zaferi, Biga’nın
fethi.
1367........ : Dubrovnik Cumhuriyeti’nin
Osmanlı hâkimiyetine girmesi.
1368........ : Kızılağaç Yenicesi, Yanbolu ve
İslimye’nin fethi.
1369........ : Karınova, Aydos ve Burgan’ın
fethi
1370........ : Vize, Kırkkilise (Kırklareli)
ve Süzebolu kalelerinin fethi, Edirne’nin başkent olması.
1373........ : Sultan Murâd’ın Sırp-Bulgar
kuvvetlerini bozarak Samaku ve İhtiman kalelerini alması, Köstendil Bulgar
prensi Kostantin’in teslim olması ve Çirmen zaferi. Sırp hükümdarı Lazar’ın
Osmanlı hâkimiyetini kabulü.
1374........ : Adriyatik denizi ve Yunanistan
civarına büyük akın hareketlerinin yapılması. Çatalca, İnceğiz ve Firecik’in
fethi.
1376........ : Çandarlı Halil Paşa’nın
Selanik zaferi.
1377........ : Niş’in
fethi.
1378........ : Bulgaristan’ın Osmanlı
hâkimiyetine girmesi. Şehzâde Bâyezîd’in Germiyan beyi Süleymân Şâh’ın kızı
Devlet Hâtûn’la evlenmesi dolayısıyla geline çeyiz olarak Kütahya, Simav, Eğriöz
ve Tavşanlının Osmanlılara verilmesi; Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir ve
Karaağaç’ın Hamîdoğullarından satın alınması.
1382........ : Sofya, Niş ve İştip’in
alınması.
1385........ : Ohri’nin fethi, Arnavutluk’ta
Savra zaferi.
1386........ : Osmanlı-Karaman savaşı ve
Karaman’ın Osmanlı hâkimiyetini kabulü.
1387........ : Çandarlı Halil Paşa’nın
vefâtı.
1389........ : Kosova zaferi ve Murâd Han’ın
şehîd olması.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1)
Osmanlı Târihi (İ. Uzunçarşılı); cild-1. sh.
159-260
2)
Mufassal Osmanlı Târihi; cild-1, sh. 98 v.d.
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-6, sh.
4250
4) Tâc-üt-tevârih
5) Neşri Târihi
6) Âşıkpaşazâde Târihi
7) Bezm-ü-rezm (İstanbul-1928); sh.
383
8) Ed-Devlet-ül-Osmâniyye (Zeynî Dahlan,
İstanbul-1283); sh. 118
9) Münşeât-üs-Selâtîn (Feridun Bey,
İstanbul-1283); cild-1, sh. 11
10) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi; cild-2, sh. 153
11) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-10, sh. 322
12) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 311
13) Büyük Türkiye
Târihi (Y. Öztuna); cild-2, sh. 285 v.d.
14) Îzâhlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 33 v.d.
15) Halkondil
(Chalcondyle), Histoire de la decadence de L’Empîre grec et L’Etablissement de
celui des Turcs; sh. 29




Yorumlar
Yorum Gönder