MUALLİM NÂCİ
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
(1849-1893)Şair; tenkit, lugat ve edebiyat tarihi çalışmalarıyla tanınan müellif.Muallim Nâci
Tanzîmât’tan sonraki yeni edebiyat
dönemi şâir ve edebiyatçılarından, gazeteci, muharrir, tarihçi. Dil, edebiyat,
edebiyat târihi çalışmaları, tenkid ve tercüme sahalarında şöhret kazanmıştır.
Asıl adı Ömer’dir. Babası, Saraçhânebaşı’nda saraçlık yapan Ahmed Ağa’nın oğlu
Ali Bey’dir. Ömer, ailesinin üçüncü çocuğu olarak 1850 yılında doğdu.
Tahsîline Fevziye mektebinde
başladı, ilk önce Kur’ân-ı kerîmi ezberleyerek, kardeşi ile birlikte din
bilgilerini öğrendi. 1858 yılında İstanbul’a ticâret için gelen dayısı kalaycı
Ahmed Ağa’nın daveti üzerine, annesiyle birlikte Varna’ya giderek bir süre orada
kaldı. İstanbul’a dönüşlerinden bir müddet sonra henüz çocuk yaşta iken babası
vefât edince, yeniden dayısının isteği üzerine Varna’ya gittiler.
Ömer, İstanbul’da başladığı
tahsîlini, Varna’da, önce hattat ve müderris olan Müftîzâde Abdülhalîm
Efendi’den; Arabça, sülüs ve nesih dersleri alarak sürdürdü. Hattatlıkta icazet
aldı. Hocasının verdiği Hulûsî mahlası ile bâzı yazılar, hattâ bir Mushaf-ı
şerîf yazdı.
Varna’da da rüşdiye mektebi açılıp,
hocası Abdülhalîm muallimliğine getirilince, o da muallim-i sânîliğe (ikinci
muallim) getirildi (1867). Bu târihten sonra kendi kendini yetiştirmek için
gece-gündüz çalışan Ömer, Celiloğlu Halîl Efendi’den Arabça; Hoca Hâfız Mahmûd
Efendi’den de Farsça dersleri aldı. Arab ve Fars edebiyatı ile ilgilendi; bu
arada hocasıyla birlikte Gülistan’ı okudu. Aynı günlerde Giridî Azîz
Efendi’nin Muhayyelât’ındaki Kıssa-i Naci
Billâh ve Şahide hikâyesindeki Naci’yi çok beğenip, bu ismi
kendisine mahlas olarak aldı. Böylece bir yandan bütün gayret ve çalışmalarıyla
adım adım edebiyatın içine girerken, çevresindekilerin de dikkatini çekiyor,
diğer yandan da Varna’ya yeni gelen Kavalalı Hüseyin Efendi’den aruz ve telhîs,
Varna’daki hükümet tercümanı Komyeno Efendi’den de Fransızca dersleri alıyordu.
Yayınlanan ilk yazıları, 1874’de
Rusçuk’ta çıkan Tuna gazetesine gönderdiği okumanın faydalarını anlatan
fıkralarıdır. Bu gazetede yayınlanan mektuplarından birisi, İstanbul’da Basiret
gazetesi tarafından iktibas edilip yayınlandı. Kalem redifli manzumesi ise, Tuna
okuyucularına parasız olarak dağıtıldı. Bağdâdlı Ruhî ve Ziya Paşa’ya nazire
olarak kaleme aldığı Terkîb-i bend’i yine aynı günlerde küçük bir risale olarak
yayınlandı.
Naci, Varna rüşdiyesinin teftişi
sırasında tanıştığı ve Varna, mutasarrıflığından Tulçi’ye tâyin edilen
Süleymâniyeli Kürt Saîd Paşa’nın husûsî kâtipliğini kabul ederek muallimlikten
ayrıldı (1876). Tülçi’ye gittikten az sonra, Doksanüç harbi diye bilinen 1877-78
Osmanlı-Rus savaşının çıkması üzerine, Sa’îd Paşa ile Tırnova, Osmanpazarı ve
Varna yoluyla İstanbul’a geldi.
Sa’îd Paşa bir süre sonra Yenişehir
Feneri’ne tâyin edilince, Naci’yi de yanında götürdü. Burada vazîfeli olduğu
cinayet mahkemesi kâtipliğinden sıkıldı ve istifa etti. Bu istifadan sonra
İstanbul’a döndü. Bu sırada Siirt mutasarrıflığı yapan Sa’îd Paşa’nın İstanbul’a
dönmesi sonunda Anadolu müfettişliğine getirilmesiyle Naci de onunla birlikte
seyahat etmeye başladı. Haleb ve Diyarbakır üzerinden Erzurum’a kadar uzanan ve
Trabzon’da biten bu dokuz aylık seyahat esnasında, Nusaybin’de
Bir Vadi ve
Dicle gibi meşhûr şiirlerini yazdı.
Böylece şöhretinin ilk basamaklarına çıktı.
1881’de Sa’îd Paşa’nın Cezâyir-i
Bahr-i Sefîd vâliliğine tâyini üzerine, onunla beraber Sakız’a gitti. Buraya
geldiğinde başlayan kuvvetli bir zelzelenin Naci üzerinde büyük te’siri oldu.
Bundan aldığı ilhamla; Feryâd, Mehtâb, Sakız’da Bir Harabede, Bir Sevdâzede,
Kebister ve Serzeniş şiirlerini kaleme aldı.
Sakız’da kaldığı bu yıllarda Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevîsi’ni çok okudu ve etkilendi. Hayâtın
manasızlığını, basitliğini anlayıp bu duygularını; “Nedir o nevha şu viranenin
civarında” mısrâlarıyla başlayan şiirinde dile getirdi. Bu arada İstanbul’da
yayınlanan Tercümân-ı hakikat gazetesinin sahibi Ahmed
Midhat Efendi ile yazışmaya başladı. Sakız’da bulunduğu sürece bâzan imzasız,
bâzan da Ahmed Mes’ûd, Bir Hâne-berdûş, Bir Firkatzede ve Naci müstear
isimleriyle şiirler gönderip gazetede yayınlattı. Bu şiirlerle de edebî
hüviyetinin tam anlamıyla teşekkül ettiğini isbât etti.
Muallim Nâci’nin Divanyolu’nda II. Mahmud Türbesi hazîresindeki mezar taşı
Mayıs 1882’de Sa’îd Paşa hâriciye
nâzırlığına tâyin edilince, onunla birlikte İstanbul’a döndü. Hâriciye mektûbî
kalemi halîfeliğine getirildi. Bir müddet sonra da istifa etti. Aynı günlerde
Berlin sefaretine elçi olarak tâyin edilen Sa’îd Paşa’nın beraber gitme
teklifini kabul etmedi. Ahmed Midhad Efendi’nin dâvetine uyup, Tercümân-ı
hakikat gazetesinin edebî sütununu idare etmeye başladı (1883).
Bu gazetede bâzan Naci, bâzan
Mes’üd-ı Harabâtî imzasıyla şiirler, gazeller ve başka yazılar neşretti. Aynı
imza ile kendi gazellerine de nazireler söyledi. Fransızca’dan manzum, mensur
kuvvetli tercümeler yaptı. Bir müddet sonra Midhat Efendi’nin kızıyla evlenerek
ona dâmâd oldu (1884). Naci’nin o yıllarda çok okunan bu gazetede neşrettiği
gazeller; dil, teknik ve ahenk bakımından kuvvetli manzumelerdi. Bunlar, öteden
beri hasret çektikleri ve bir türlü kopamadıklan dîvân şiirinin bu kadar
kuvvetle canlanması karşısında büyük heyecan duyanları harekete geçirdi.
Gazetenin bu sütununa sayısız nazîreler ve tahmisler yazılmaya başladı ve hâdise
dîvân şiirine doğru adetâ yeni bir akım hâlini aldı.
Bu durum, dîvân şiirini iyi kötü her
tarafıyla yıkmak isteyenlerin harekete geçmelerine ve yeni edebiyatın alemdarı
bildikleri Recâizâde Ekrem’in kanatları altında birleşip Naci’ye karşı cephe
almalarına sebeb oldu. Naci ise, kendi temiz ahlâkından, tam bir ihlâsla
inandığı İslâm terbiyesinden ve Türk şiirinin kendi mazisine bağlı kalması
lüzumuna verdiği ehemmiyetten aldığı cesaretle kendine has bir yenilik içinde
dîvân edebiyatını korumaya devam etti. Bunun üzerine yeni edebiyatçıların da
tahrikiyle Ahmed Midhat Efendi’nin kaleme aldığı ihtar mahiyetindeki bir yazı
üzerine Tercümân-ı hakikat’dan ayrıldı (Ağustos 1885).
Bir müddet Saadet
ve Mürüvvet
gazetelerinde çalışan Naci; Şeyh Vasfi, Necib Nâdir ve Abdülkerîm
Sâbit’in çıkardığı İmdâd-ül-midâd mecmuasının kurucuları arasında
yer aldı. Selânikli Tevfik’le de Teâvün-i aklâm’ı çıkardı (1886).
Bu târihlerde Mekteb-i sultanî’de ve
Mülkiye mektebinde edebiyat dersleri de okutuyor, talebelere düzgün bir lisan
öğrettiği gibi, Türkçe’nin inceliklerini tanıtıyordu. Daha sonra Mekteb-i
hukuk’da ders almış ve kudretli muallimliğine burada devam etmişti.
1887’de tek başına Mecmûa-i
muallim’i çıkaran Naci, 1890’da da Mürüvvet gazetesinde baş makaleler yazdı. 1891’de
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Ertuğrul Gâzi’nin hayâtını menkıbevî bir şekilde
destanlaştıran bir manzumesi dolayısiyle, devrin pâdişâhı İkinci Abdülhamîd Han
tarafından, Târih-nüvis-i selâtîn-i âl-i Osman ünvânıyla taltif edildi. Rütbe ve
nişan verilerek saraya alınıp maaş bağlandı. Böylece geçim sıkıntısından
kurtulan Nâci, resmî görevinden ayrılarak bütün vaktini Osmanlı târihini yazmaya
ayırdı. Hayâtının son günlerinde Fâtih’de mütevazı bir evde oturan Naci,
geçirdiği kalp krizi sonucu 1893’de vefât etti.
Cenaze masrafları İkinci Abdülhamîd
Han’ın emriyle hazîne-i hassadan (saray hazînesi) karşılanarak, Ayasofya’da
kılınan cenaze namazından sonra Dîvânyolu’nda sultan İkinci Mahmûd Türbesi
hazîresine defnedildi.
Manzûm-mensûr, te’lif ve tercüme
irili ufaklı elliye yakın eserin sahibi olan Muallim Naci’nin eserlerini; şiir,
tenkîd, dil ve edebiyat târihi, okul kitapları olmak üzere bir kaç grupta
toplamak mümkündür.
Şiir: 1- Terkîb-i Bend-i
Muallim Naci (1874), 2- Âteşpâre (1883-88) 3- Şerâre
(1884), 4- Fürûzân (1886), 5- Sünbüle (1890), 6- Mir’ât-ı
Bedâyî: Mesnevî-i Muallim Naci adıyla da bilinen bu risale, elli dört
beyti sultan İkinci Abdülhamîd Han’a medhiye olmak üzere doksan beytten ibaret
bir mesnevîdir (1896). 7- Yâdigâr-ı Naci: Gazete ve dergilerden toplanarak
bir araya getirilen şiirleri.
Manzum destan denemeleri: 1- Mûsâ bin
Ebî’I-Gâzân yâhud Hamiyyet (1882), 2- Ertuğrul Bey
Gâzi: Yüz yetmiş altı beyttir. 3- Hazîne-i
fünûn.
Dil, edebî tenkid ve lügat: 1- Yazmış
bulundum (1884), 2- Muallim (1886), 3- Demdeme (1887), 4- Müdâfaanâme (1886) 5- Istılâhât-ı
edebiye: Yazı kaideleri ile edebiyat terimlerini, devrinde en iyi
açıklayan kitaplardan biri (1889), 6- Lügat-i
Naci: Fetva kelimesine kadarını yazmıştır (1890). 7- Esâmî:
İslâm dünyâsında tanınmış kadın-erkek sekiz yüz elli kişi hakkında kısa bilgiler
verir (1891).
Mektep kitapları: 1- Tâlîm-i
kıraat (1885), 2- Mekteb-i edeb (1885), 3- Vezâif-i
ebeveyn (1887).
Tercüme: 1- Hürde-i
fürûş (1885), 2- Muammâ-yı ilâhî: Fahreddîn-i Râzî’nin Mefâtih-ül-gayb adlı eserinden faydalanarak
hazırlanmıştır (1885). 3- Sânihât-ül-Arab (1886), 4- Sâib’de
söz (1886), 5- Emsâl-i Ali: Hazret-i Ali’nin sözleri ve
tercümeleri (1887), 6- Hikem-ür-Rufâî: Seyyid Ahmed Rufai’nin tasavvufî
konularda söylediği bâzı sözlerin tercümesi (1887), 7-Hulâsat-ül-ihlâs: İhlâs sûresinin tefsiri (1887).
8- Sânihât-ül-Acem (1887), 9- Ubaydiye (1888), 10- Nümûne-i
Suhan (1891), 11- İnşâ ve İnşâd (1891).
Tiyatro: Heder;
trajedidir.
Diğerleri: 1- İ’câz-ı
Kur’ân: Kur’ân-ı kerîmin mucize olduğunu, yine Kur’ân-ı kerîmden
aldığı bâzı âyetlerle isbatlayan risale (1884). 2- Medrese
hâtıraları (1886), 3- Yâdigâr-ı Avnî (1886), 4- Nevâdir-ül-Ekâbir (1887), 5- Mehmed Muzaffer
Mecmuası (1889), 6- Sünbüle Ömer’in çocukluğu: Sekiz yaşına kadarki
hayât hikâyesidir (1890).
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) XIX. Asır Türk
Edebiyatı Târihi (A. H. Tanpınar); sh. 596
2) Resimli Türk
Edebiyatı Târihi (N. S. Banarlı); cild-2, sh. 982
3) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 214
4) Büyük Türk
Klasikleri (Ötüken); cild-8, sh. 392
5) Yakın Çağ Târih
Kültür ve Edebîyâtı Üzerine Araştırmalar II, (Prof. Dr. Kaya
Bilgegil)
6) Türk
Edebiyatından Seçme Parçalar (Cevdet Kudret); sh. 234
7) İslâm Meşhurları
Ansiklopedisi; cild-2, sh. 1318
Tanzîmât’tan sonraki yeni edebiyat
dönemi şâir ve edebiyatçılarından, gazeteci, muharrir, tarihçi. Dil, edebiyat,
edebiyat târihi çalışmaları, tenkid ve tercüme sahalarında şöhret kazanmıştır.
Asıl adı Ömer’dir. Babası, Saraçhânebaşı’nda saraçlık yapan Ahmed Ağa’nın oğlu
Ali Bey’dir. Ömer, ailesinin üçüncü çocuğu olarak 1850 yılında doğdu.
Tahsîline Fevziye mektebinde
başladı, ilk önce Kur’ân-ı kerîmi ezberleyerek, kardeşi ile birlikte din
bilgilerini öğrendi. 1858 yılında İstanbul’a ticâret için gelen dayısı kalaycı
Ahmed Ağa’nın daveti üzerine, annesiyle birlikte Varna’ya giderek bir süre orada
kaldı. İstanbul’a dönüşlerinden bir müddet sonra henüz çocuk yaşta iken babası
vefât edince, yeniden dayısının isteği üzerine Varna’ya gittiler.
Ömer, İstanbul’da başladığı
tahsîlini, Varna’da, önce hattat ve müderris olan Müftîzâde Abdülhalîm
Efendi’den; Arabça, sülüs ve nesih dersleri alarak sürdürdü. Hattatlıkta icazet
aldı. Hocasının verdiği Hulûsî mahlası ile bâzı yazılar, hattâ bir Mushaf-ı
şerîf yazdı.
Varna’da da rüşdiye mektebi açılıp,
hocası Abdülhalîm muallimliğine getirilince, o da muallim-i sânîliğe (ikinci
muallim) getirildi (1867). Bu târihten sonra kendi kendini yetiştirmek için
gece-gündüz çalışan Ömer, Celiloğlu Halîl Efendi’den Arabça; Hoca Hâfız Mahmûd
Efendi’den de Farsça dersleri aldı. Arab ve Fars edebiyatı ile ilgilendi; bu
arada hocasıyla birlikte Gülistan’ı okudu. Aynı günlerde Giridî Azîz
Efendi’nin Muhayyelât’ındaki Kıssa-i Naci
Billâh ve Şahide hikâyesindeki Naci’yi çok beğenip, bu ismi
kendisine mahlas olarak aldı. Böylece bir yandan bütün gayret ve çalışmalarıyla
adım adım edebiyatın içine girerken, çevresindekilerin de dikkatini çekiyor,
diğer yandan da Varna’ya yeni gelen Kavalalı Hüseyin Efendi’den aruz ve telhîs,
Varna’daki hükümet tercümanı Komyeno Efendi’den de Fransızca dersleri alıyordu.
Yayınlanan ilk yazıları, 1874’de
Rusçuk’ta çıkan Tuna gazetesine gönderdiği okumanın faydalarını anlatan
fıkralarıdır. Bu gazetede yayınlanan mektuplarından birisi, İstanbul’da Basiret
gazetesi tarafından iktibas edilip yayınlandı. Kalem redifli manzumesi ise, Tuna
okuyucularına parasız olarak dağıtıldı. Bağdâdlı Ruhî ve Ziya Paşa’ya nazire
olarak kaleme aldığı Terkîb-i bend’i yine aynı günlerde küçük bir risale olarak
yayınlandı.
Naci, Varna rüşdiyesinin teftişi
sırasında tanıştığı ve Varna, mutasarrıflığından Tulçi’ye tâyin edilen
Süleymâniyeli Kürt Saîd Paşa’nın husûsî kâtipliğini kabul ederek muallimlikten
ayrıldı (1876). Tülçi’ye gittikten az sonra, Doksanüç harbi diye bilinen 1877-78
Osmanlı-Rus savaşının çıkması üzerine, Sa’îd Paşa ile Tırnova, Osmanpazarı ve
Varna yoluyla İstanbul’a geldi.
Sa’îd Paşa bir süre sonra Yenişehir
Feneri’ne tâyin edilince, Naci’yi de yanında götürdü. Burada vazîfeli olduğu
cinayet mahkemesi kâtipliğinden sıkıldı ve istifa etti. Bu istifadan sonra
İstanbul’a döndü. Bu sırada Siirt mutasarrıflığı yapan Sa’îd Paşa’nın İstanbul’a
dönmesi sonunda Anadolu müfettişliğine getirilmesiyle Naci de onunla birlikte
seyahat etmeye başladı. Haleb ve Diyarbakır üzerinden Erzurum’a kadar uzanan ve
Trabzon’da biten bu dokuz aylık seyahat esnasında, Nusaybin’de
Bir Vadi ve
Dicle gibi meşhûr şiirlerini yazdı.
Böylece şöhretinin ilk basamaklarına çıktı.
1881’de Sa’îd Paşa’nın Cezâyir-i
Bahr-i Sefîd vâliliğine tâyini üzerine, onunla beraber Sakız’a gitti. Buraya
geldiğinde başlayan kuvvetli bir zelzelenin Naci üzerinde büyük te’siri oldu.
Bundan aldığı ilhamla; Feryâd, Mehtâb, Sakız’da Bir Harabede, Bir Sevdâzede,
Kebister ve Serzeniş şiirlerini kaleme aldı.
Sakız’da kaldığı bu yıllarda Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevîsi’ni çok okudu ve etkilendi. Hayâtın
manasızlığını, basitliğini anlayıp bu duygularını; “Nedir o nevha şu viranenin
civarında” mısrâlarıyla başlayan şiirinde dile getirdi. Bu arada İstanbul’da
yayınlanan Tercümân-ı hakikat gazetesinin sahibi Ahmed
Midhat Efendi ile yazışmaya başladı. Sakız’da bulunduğu sürece bâzan imzasız,
bâzan da Ahmed Mes’ûd, Bir Hâne-berdûş, Bir Firkatzede ve Naci müstear
isimleriyle şiirler gönderip gazetede yayınlattı. Bu şiirlerle de edebî
hüviyetinin tam anlamıyla teşekkül ettiğini isbât etti.
Mayıs 1882’de Sa’îd Paşa hâriciye
nâzırlığına tâyin edilince, onunla birlikte İstanbul’a döndü. Hâriciye mektûbî
kalemi halîfeliğine getirildi. Bir müddet sonra da istifa etti. Aynı günlerde
Berlin sefaretine elçi olarak tâyin edilen Sa’îd Paşa’nın beraber gitme
teklifini kabul etmedi. Ahmed Midhad Efendi’nin dâvetine uyup, Tercümân-ı
hakikat gazetesinin edebî sütununu idare etmeye başladı (1883).
Bu gazetede bâzan Naci, bâzan
Mes’üd-ı Harabâtî imzasıyla şiirler, gazeller ve başka yazılar neşretti. Aynı
imza ile kendi gazellerine de nazireler söyledi. Fransızca’dan manzum, mensur
kuvvetli tercümeler yaptı. Bir müddet sonra Midhat Efendi’nin kızıyla evlenerek
ona dâmâd oldu (1884). Naci’nin o yıllarda çok okunan bu gazetede neşrettiği
gazeller; dil, teknik ve ahenk bakımından kuvvetli manzumelerdi. Bunlar, öteden
beri hasret çektikleri ve bir türlü kopamadıklan dîvân şiirinin bu kadar
kuvvetle canlanması karşısında büyük heyecan duyanları harekete geçirdi.
Gazetenin bu sütununa sayısız nazîreler ve tahmisler yazılmaya başladı ve hâdise
dîvân şiirine doğru adetâ yeni bir akım hâlini aldı.
Bu durum, dîvân şiirini iyi kötü her
tarafıyla yıkmak isteyenlerin harekete geçmelerine ve yeni edebiyatın alemdarı
bildikleri Recâizâde Ekrem’in kanatları altında birleşip Naci’ye karşı cephe
almalarına sebeb oldu. Naci ise, kendi temiz ahlâkından, tam bir ihlâsla
inandığı İslâm terbiyesinden ve Türk şiirinin kendi mazisine bağlı kalması
lüzumuna verdiği ehemmiyetten aldığı cesaretle kendine has bir yenilik içinde
dîvân edebiyatını korumaya devam etti. Bunun üzerine yeni edebiyatçıların da
tahrikiyle Ahmed Midhat Efendi’nin kaleme aldığı ihtar mahiyetindeki bir yazı
üzerine Tercümân-ı hakikat’dan ayrıldı (Ağustos 1885).
Bir müddet Saadet
ve Mürüvvet
gazetelerinde çalışan Naci; Şeyh Vasfi, Necib Nâdir ve Abdülkerîm
Sâbit’in çıkardığı İmdâd-ül-midâd mecmuasının kurucuları arasında
yer aldı. Selânikli Tevfik’le de Teâvün-i aklâm’ı çıkardı (1886).
Bu târihlerde Mekteb-i sultanî’de ve
Mülkiye mektebinde edebiyat dersleri de okutuyor, talebelere düzgün bir lisan
öğrettiği gibi, Türkçe’nin inceliklerini tanıtıyordu. Daha sonra Mekteb-i
hukuk’da ders almış ve kudretli muallimliğine burada devam etmişti.
1887’de tek başına Mecmûa-i
muallim’i çıkaran Naci, 1890’da da Mürüvvet gazetesinde baş makaleler yazdı. 1891’de
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Ertuğrul Gâzi’nin hayâtını menkıbevî bir şekilde
destanlaştıran bir manzumesi dolayısiyle, devrin pâdişâhı İkinci Abdülhamîd Han
tarafından, Târih-nüvis-i selâtîn-i âl-i Osman ünvânıyla taltif edildi. Rütbe ve
nişan verilerek saraya alınıp maaş bağlandı. Böylece geçim sıkıntısından
kurtulan Nâci, resmî görevinden ayrılarak bütün vaktini Osmanlı târihini yazmaya
ayırdı. Hayâtının son günlerinde Fâtih’de mütevazı bir evde oturan Naci,
geçirdiği kalp krizi sonucu 1893’de vefât etti.
Cenaze masrafları İkinci Abdülhamîd
Han’ın emriyle hazîne-i hassadan (saray hazînesi) karşılanarak, Ayasofya’da
kılınan cenaze namazından sonra Dîvânyolu’nda sultan İkinci Mahmûd Türbesi
hazîresine defnedildi.
Manzûm-mensûr, te’lif ve tercüme
irili ufaklı elliye yakın eserin sahibi olan Muallim Naci’nin eserlerini; şiir,
tenkîd, dil ve edebiyat târihi, okul kitapları olmak üzere bir kaç grupta
toplamak mümkündür.
Şiir: 1- Terkîb-i Bend-i
Muallim Naci (1874), 2- Âteşpâre (1883-88) 3- Şerâre
(1884), 4- Fürûzân (1886), 5- Sünbüle (1890), 6- Mir’ât-ı
Bedâyî: Mesnevî-i Muallim Naci adıyla da bilinen bu risale, elli dört
beyti sultan İkinci Abdülhamîd Han’a medhiye olmak üzere doksan beytten ibaret
bir mesnevîdir (1896). 7- Yâdigâr-ı Naci: Gazete ve dergilerden toplanarak
bir araya getirilen şiirleri.
Manzum destan denemeleri: 1- Mûsâ bin
Ebî’I-Gâzân yâhud Hamiyyet (1882), 2- Ertuğrul Bey
Gâzi: Yüz yetmiş altı beyttir. 3- Hazîne-i
fünûn.
Dil, edebî tenkid ve lügat: 1- Yazmış
bulundum (1884), 2- Muallim (1886), 3- Demdeme (1887), 4- Müdâfaanâme (1886) 5- Istılâhât-ı
edebiye: Yazı kaideleri ile edebiyat terimlerini, devrinde en iyi
açıklayan kitaplardan biri (1889), 6- Lügat-i
Naci: Fetva kelimesine kadarını yazmıştır (1890). 7- Esâmî:
İslâm dünyâsında tanınmış kadın-erkek sekiz yüz elli kişi hakkında kısa bilgiler
verir (1891).
Mektep kitapları: 1- Tâlîm-i
kıraat (1885), 2- Mekteb-i edeb (1885), 3- Vezâif-i
ebeveyn (1887).
Tercüme: 1- Hürde-i
fürûş (1885), 2- Muammâ-yı ilâhî: Fahreddîn-i Râzî’nin Mefâtih-ül-gayb adlı eserinden faydalanarak
hazırlanmıştır (1885). 3- Sânihât-ül-Arab (1886), 4- Sâib’de
söz (1886), 5- Emsâl-i Ali: Hazret-i Ali’nin sözleri ve
tercümeleri (1887), 6- Hikem-ür-Rufâî: Seyyid Ahmed Rufai’nin tasavvufî
konularda söylediği bâzı sözlerin tercümesi (1887), 7-Hulâsat-ül-ihlâs: İhlâs sûresinin tefsiri (1887).
8- Sânihât-ül-Acem (1887), 9- Ubaydiye (1888), 10- Nümûne-i
Suhan (1891), 11- İnşâ ve İnşâd (1891).
Tiyatro: Heder;
trajedidir.
Diğerleri: 1- İ’câz-ı
Kur’ân: Kur’ân-ı kerîmin mucize olduğunu, yine Kur’ân-ı kerîmden
aldığı bâzı âyetlerle isbatlayan risale (1884). 2- Medrese
hâtıraları (1886), 3- Yâdigâr-ı Avnî (1886), 4- Nevâdir-ül-Ekâbir (1887), 5- Mehmed Muzaffer
Mecmuası (1889), 6- Sünbüle Ömer’in çocukluğu: Sekiz yaşına kadarki
hayât hikâyesidir (1890).
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) XIX. Asır Türk
Edebiyatı Târihi (A. H. Tanpınar); sh. 596
2) Resimli Türk
Edebiyatı Târihi (N. S. Banarlı); cild-2, sh. 982
3) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 214
4) Büyük Türk
Klasikleri (Ötüken); cild-8, sh. 392
5) Yakın Çağ Târih
Kültür ve Edebîyâtı Üzerine Araştırmalar II, (Prof. Dr. Kaya
Bilgegil)
6) Türk
Edebiyatından Seçme Parçalar (Cevdet Kudret); sh. 234
7) İslâm Meşhurları
Ansiklopedisi; cild-2, sh. 1318
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar


Yorumlar
Yorum Gönder