MOLLA GÜRÂNÎ
(ö. 893/1488)Osmanlı âlimi ve müftüsü.Molla Gürânî’nin Ġāyetü’l-emânî fî tefsîri’l-kelâmi’r-rabbânî adlı eserinin ilk ve son sayfası (Süleymaniye Ktp., Damad İbrâhim Paşa, nr. 146)Osmanlı Devleti’nin dördüncü
şeyhülislâmı ve Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından. İsmi, Ahmed bin İsmâil
bin Osman Gürânî olup, lakabı Şerefüddîn ve Şihâbüddîn’dir. 1410 (H. 813)
yılında Suriye’nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle
Gürânî denildi. 1488 (H. 893) yılında İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerifi
Aksaray-Topkapı arasındaki kendi yaptırdığı câminin önündedir.
Molla Gürânî, daha küçük yaşta iken
kendi memleketinde ilk tahsilini yaptı. Bundan sonra Bağdâd, Diyarbakır, Hıms ve
Hayfa şehirlerine ve on yedi yaşında da Şam’a gidip, tanınmış âlimlerin
derslerine devam ederek ilmini arttırdı. Şam’dan Kâhire’ye gitti ve o devrin en
meşhur âlimi İbn-i Hacer Askalânî’den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu.
Bu hocasından okuduğu eserler arasında Sahîh-i
Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı. Molla Gürânî bu minval
üzere tahsilini tamamladıktan sonra; tefsir, kıraat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde
değerli bir âlim olarak yetişti. Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire’deki
medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdar ve devlet ileri
gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münazaralara girdi. İlmi ve
fesahati, güzel konuşmasıyla dikkat çekip tanındı. Hattâ Kâhire’de herkese açık
bir ders de verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdir
ettiler. Sahîh-i Buhârî’yi gayet güzel bir maharetle okuttuğunu bizzat görüp
şâhid olan hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icazet verdi. Bundan sonra hayâtının
bir bölümünü Kahire ve Şam taraflarında geçirip Anadolu’ya geldi. Anadolu’ya
gelişi, hayâtında başka bir safha olmuştur.
Molla Gürânî’nin Anadolu’ya gelişi
şöyle vuku bulmuştur: O devrin meşhur Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân hacca
gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne
bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, Anadolu’ya getirmek istedi.
Lütuf ve iltifat göstererek beraber gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabul
ederek, Molla Yegân ile birlikte geldi. Meşhur âlim Molla Yegân, hacdan
döndüğünde sultan İkinci Murâd Han’ın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet
sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin” diye
sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsir, hadîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş
bir âlim getirdim” diyerek hiçbir milletin kültür târihinde görülmeyen durumu
bildirdi. “Şimdi nerededir?” deyince; “Dışarıda beklemektedir” cevâbını verdi.
Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip
selâm verdi. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, Pâdişâh’ın
hoşuna gitti. Onu hemen dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzi’nin eski kaplıcadaki
medresesine müderris olarak tâyin etti. Daha sonra da Yıldırım Medresesi’ne
müderrislikle vazifelendirildi. Bir müddet de bu vazifede kalan Molla Gürânî,
sultan İkinci Murâd Han’ın oğlu şehzâde Mehmed’in, yâni Fâtih’in yetiştirilmesi
ile görevlendirildi.
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın,
yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih,
şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusur etmezdi.
Babası ikinci Murâd’dan sonra tahta
geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî’yi vezir yapmak istedi. Molla Gürânî
bu teklifi kabûl etmeyip; “Huzurunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler
vardır. Onların ciddî çalışmaları; vezirliğe, sadrâzamlığa kavuşmak ideallerine
bağlıdır. Veziriniz onlardan başkası olursa, kalbleri muğber olur ve sultânımıza
zarar gelir” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kazasker yapmak istediğini
bildirince, bunu kabul etti. Ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra,
evkaf idaresi ve kâdılık vazîfesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet
hizmet etti. Daha sonra bâzı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti.
Molla Gürânî Mısır’a vardığında,
Mısır sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabul ve pek çok ikrâm, hürmet gördü. Bir
müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Han, Mısır sultânı Kayttbay’a, Molla Gürânî’yi
göndermesini rica etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın bu ricasını Molla
Gürânî’ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtiram
ederim” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm.
Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi
vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten tabiî olarak ona
meyledeceğimi bilir, Eğer ona gitmezsem sizin tarafınızdan gönderilmediğimi
zanneder ve aranıza düşmanlık girebilir” cevâbını verdi. Bu cevâbı çok beğenen
sultan Kayıtbay kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyaları verip,
büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Han’a gönderdi.
Molla Gürânî İstanbul’a gelince,
Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defa Bursa kâdılığına, sonra yeniden
kazaskerliğe tâyin etti. Müderrislik ve eser yazmakla meşgul olan Molla Gürânî,
1480 (H. 885) senesinde şeyhülislâmlık makamına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed
Han ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında pek çok hediye vererek,
ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adalete
uymakta titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini yerine getirdi.
Fâtih Sultan Mehmed Han’a çok
nasihat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka
sebebiyle, yeri geldikçe tenkîd etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği
ve yediği şeylere dikkat etmesinde, dâima dînin emirlerine uygunluk isterdi.
Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.
Molla Gürânî; heybetli, vakur,
sarsılmaz bir ilim haysiyet ve ahlâka sâhib idi. Uzun boylu, doğru ve açık sözlü
idi. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultan’ın huzuruna girince, yüksek sesle selâm
verip müsâfeha yapardı. Davet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda
saraya gitmezdi.
Müderrislikten resmen ayrıldıktan
sonra da ilim öğretmeye devam etti. Pek çok âlim yetiştirdi. Günlerini ders
vermek, kitap yazmak ve ibâdetle geçirirdi. Çok hayır ve hasenat yapmıştır.
Vakıf olarak; dört câmi, bir dârülhadîs medresesi ile bir hamam ve binalar
yaptırmıştır.
Molla Gürânî, vefât ettiği senenin
bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler
haftada bir bu bahçeye ziyaretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti.
İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde sabah namazını kıldıktan sonra,
kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını
kıldıktan sonra kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden
Kur’ân-ı kerîm ve kıraat ilmini öğrenen hafızların, yanında toplanmasını istedi.
Bu arzusu yerine getirildi. Yanına toplanan talebelerine; “Üstünüzde olan
hakkımı ödeme zamanı bu gündür, ikindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı
kerîm okumaya devam ediniz, ikindiden fazla uzamaz” dedi. Talebeleri, Kur’ân-ı
kerîm okumaya başladılar. Durumu öğrenen vezirler de yanına geldi. Bunlar
arasında bulunan Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için hâlini
görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî bu hâli görünce; “Niye ağlar
durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi
tutamadım” cevâbını verdi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd! Kendi hâline ağla! Ben
dünyâda rahat ve huzur içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün
sonunda ve son nefesimde de selâmet üzere olurum” dedi. Sonra vezire dönüp;
“Benden Bâyezîd’e (ikinci Bâyezîd Han) selâm söyleyin, namazımı bizzat kendisi
kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi. Sonra; “Size vasiyetim
olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin,
sonra kabre koyun” dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezanı ne
zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezan okumasını bekledi.
Müezzin, Allahü ekber diye ezan okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâ
ilâhe illallah...” diyerek vefât etti.
Sultan ikinci Bâyezîd Han, namazında
bulundu ve borçlarını ödedi. Cenaze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi
bu büyük âlimin vefâtına ziyadesiyle ağladı. Cenazesi kabrin başına getirilince
vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesaret edemedi. Cenazesini bir
hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler.
Arabca kaynaklarda, Diyâr-ı Rum yâni
Anadolu’nun âlimi olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup,
eserleri şunlardır: 1- Gâyet-ül-emânî fî tefsîr-i Seb’il-mesânî, 2- El-Kevser-ül-cârî
alâ riyâd-il-Buhârî: Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olan
Sahîh-i Buhârî’ye yazdığı şerhdir. 3- Keşf-ül-esrâr an
kirâat-il-eimmet-il-ahyâr, 4- Şerh-i
cem’ul-cevâmî: Usûl-i fıkha dâirdir. 5- Aruz ilmiyle ilgili bir
kasîde.
Osmanlı Devleti’nin dördüncü
şeyhülislâmı ve Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarından. İsmi, Ahmed bin İsmâil
bin Osman Gürânî olup, lakabı Şerefüddîn ve Şihâbüddîn’dir. 1410 (H. 813)
yılında Suriye’nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle
Gürânî denildi. 1488 (H. 893) yılında İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerifi
Aksaray-Topkapı arasındaki kendi yaptırdığı câminin önündedir.
Molla Gürânî, daha küçük yaşta iken
kendi memleketinde ilk tahsilini yaptı. Bundan sonra Bağdâd, Diyarbakır, Hıms ve
Hayfa şehirlerine ve on yedi yaşında da Şam’a gidip, tanınmış âlimlerin
derslerine devam ederek ilmini arttırdı. Şam’dan Kâhire’ye gitti ve o devrin en
meşhur âlimi İbn-i Hacer Askalânî’den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu.
Bu hocasından okuduğu eserler arasında Sahîh-i
Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı. Molla Gürânî bu minval
üzere tahsilini tamamladıktan sonra; tefsir, kıraat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde
değerli bir âlim olarak yetişti. Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire’deki
medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdar ve devlet ileri
gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münazaralara girdi. İlmi ve
fesahati, güzel konuşmasıyla dikkat çekip tanındı. Hattâ Kâhire’de herkese açık
bir ders de verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdir
ettiler. Sahîh-i Buhârî’yi gayet güzel bir maharetle okuttuğunu bizzat görüp
şâhid olan hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icazet verdi. Bundan sonra hayâtının
bir bölümünü Kahire ve Şam taraflarında geçirip Anadolu’ya geldi. Anadolu’ya
gelişi, hayâtında başka bir safha olmuştur.
Molla Gürânî’nin Anadolu’ya gelişi
şöyle vuku bulmuştur: O devrin meşhur Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân hacca
gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne
bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, Anadolu’ya getirmek istedi.
Lütuf ve iltifat göstererek beraber gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabul
ederek, Molla Yegân ile birlikte geldi. Meşhur âlim Molla Yegân, hacdan
döndüğünde sultan İkinci Murâd Han’ın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet
sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin” diye
sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsir, hadîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş
bir âlim getirdim” diyerek hiçbir milletin kültür târihinde görülmeyen durumu
bildirdi. “Şimdi nerededir?” deyince; “Dışarıda beklemektedir” cevâbını verdi.
Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip
selâm verdi. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, Pâdişâh’ın
hoşuna gitti. Onu hemen dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzi’nin eski kaplıcadaki
medresesine müderris olarak tâyin etti. Daha sonra da Yıldırım Medresesi’ne
müderrislikle vazifelendirildi. Bir müddet de bu vazifede kalan Molla Gürânî,
sultan İkinci Murâd Han’ın oğlu şehzâde Mehmed’in, yâni Fâtih’in yetiştirilmesi
ile görevlendirildi.
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın,
yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih,
şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusur etmezdi.
Babası ikinci Murâd’dan sonra tahta
geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî’yi vezir yapmak istedi. Molla Gürânî
bu teklifi kabûl etmeyip; “Huzurunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler
vardır. Onların ciddî çalışmaları; vezirliğe, sadrâzamlığa kavuşmak ideallerine
bağlıdır. Veziriniz onlardan başkası olursa, kalbleri muğber olur ve sultânımıza
zarar gelir” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kazasker yapmak istediğini
bildirince, bunu kabul etti. Ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra,
evkaf idaresi ve kâdılık vazîfesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet
hizmet etti. Daha sonra bâzı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti.
Molla Gürânî Mısır’a vardığında,
Mısır sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabul ve pek çok ikrâm, hürmet gördü. Bir
müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Han, Mısır sultânı Kayttbay’a, Molla Gürânî’yi
göndermesini rica etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın bu ricasını Molla
Gürânî’ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtiram
ederim” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm.
Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi
vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten tabiî olarak ona
meyledeceğimi bilir, Eğer ona gitmezsem sizin tarafınızdan gönderilmediğimi
zanneder ve aranıza düşmanlık girebilir” cevâbını verdi. Bu cevâbı çok beğenen
sultan Kayıtbay kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyaları verip,
büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Han’a gönderdi.
Molla Gürânî İstanbul’a gelince,
Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defa Bursa kâdılığına, sonra yeniden
kazaskerliğe tâyin etti. Müderrislik ve eser yazmakla meşgul olan Molla Gürânî,
1480 (H. 885) senesinde şeyhülislâmlık makamına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed
Han ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında pek çok hediye vererek,
ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adalete
uymakta titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini yerine getirdi.
Fâtih Sultan Mehmed Han’a çok
nasihat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka
sebebiyle, yeri geldikçe tenkîd etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği
ve yediği şeylere dikkat etmesinde, dâima dînin emirlerine uygunluk isterdi.
Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.
Molla Gürânî; heybetli, vakur,
sarsılmaz bir ilim haysiyet ve ahlâka sâhib idi. Uzun boylu, doğru ve açık sözlü
idi. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultan’ın huzuruna girince, yüksek sesle selâm
verip müsâfeha yapardı. Davet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda
saraya gitmezdi.
Müderrislikten resmen ayrıldıktan
sonra da ilim öğretmeye devam etti. Pek çok âlim yetiştirdi. Günlerini ders
vermek, kitap yazmak ve ibâdetle geçirirdi. Çok hayır ve hasenat yapmıştır.
Vakıf olarak; dört câmi, bir dârülhadîs medresesi ile bir hamam ve binalar
yaptırmıştır.
Molla Gürânî, vefât ettiği senenin
bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler
haftada bir bu bahçeye ziyaretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti.
İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde sabah namazını kıldıktan sonra,
kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını
kıldıktan sonra kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden
Kur’ân-ı kerîm ve kıraat ilmini öğrenen hafızların, yanında toplanmasını istedi.
Bu arzusu yerine getirildi. Yanına toplanan talebelerine; “Üstünüzde olan
hakkımı ödeme zamanı bu gündür, ikindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı
kerîm okumaya devam ediniz, ikindiden fazla uzamaz” dedi. Talebeleri, Kur’ân-ı
kerîm okumaya başladılar. Durumu öğrenen vezirler de yanına geldi. Bunlar
arasında bulunan Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için hâlini
görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî bu hâli görünce; “Niye ağlar
durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi
tutamadım” cevâbını verdi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd! Kendi hâline ağla! Ben
dünyâda rahat ve huzur içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün
sonunda ve son nefesimde de selâmet üzere olurum” dedi. Sonra vezire dönüp;
“Benden Bâyezîd’e (ikinci Bâyezîd Han) selâm söyleyin, namazımı bizzat kendisi
kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi. Sonra; “Size vasiyetim
olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin,
sonra kabre koyun” dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezanı ne
zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezan okumasını bekledi.
Müezzin, Allahü ekber diye ezan okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâ
ilâhe illallah...” diyerek vefât etti.
Sultan ikinci Bâyezîd Han, namazında
bulundu ve borçlarını ödedi. Cenaze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi
bu büyük âlimin vefâtına ziyadesiyle ağladı. Cenazesi kabrin başına getirilince
vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesaret edemedi. Cenazesini bir
hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler.
Arabca kaynaklarda, Diyâr-ı Rum yâni
Anadolu’nun âlimi olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup,
eserleri şunlardır: 1- Gâyet-ül-emânî fî tefsîr-i Seb’il-mesânî, 2- El-Kevser-ül-cârî
alâ riyâd-il-Buhârî: Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olan
Sahîh-i Buhârî’ye yazdığı şerhdir. 3- Keşf-ül-esrâr an
kirâat-il-eimmet-il-ahyâr, 4- Şerh-i
cem’ul-cevâmî: Usûl-i fıkha dâirdir. 5- Aruz ilmiyle ilgili bir
kasîde.
ŞEHZÂDE DÖVEN HOCA!
Sultan İkinci Murâd Han, oğlunun
(Fâtih’in) yetişmesi ve eğitilmesi için pek çok âlimi ona hoca olarak
göndermişti. Fakat şehzâde Mehmed, zekî ve celalli olduğundan, giden hocalar onu
bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeble pâdişâh ikinci Murâd Han, oğlunu
yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî’nin heybetli ve vakur
bir âlim olduğunu görerek onu bu işe tâyin etti. Oğlunun iyi bir eğitimden
geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işaret etti. Bunun
Üzerine Molla Gürânî, Manisa’ya gönderildi. Molla Gürânî, şehzâde Mehmed’in
(Fâtih’in) yetişmesi için ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında,
vakur ve sert tutumuyla, şehzâdenin hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders
sırasında; “Darabtühû te’dîben” (terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm)
mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlil ve tercüme
ettirdi. Bu tutum karşısında şehzâde Mehmed derslere devam edip, kısa zamanda
Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh ikinci Murâd Han, oğlu şehzâde
Mehmed’in Kur’ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla
Gürânî’ye çok mikdârda hediye gönderdi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mu’cem-ül-müellifin; cild-1, sh.
166
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1038
3) Ed-Dav-ül-lâmi’; cild-1, sh.
241
4) Şakâyik-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdi
Efendi); sh. 102
5) Tabakât-üs-seniyye fî terâcim-il-hanefiyye;
cild-1, sh. 280
6) Brockelmann; Sup-2, sh.
319
7) Devhat-ül-meşâyih; sh.
10
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
185
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-12, sh.
188
Sultan İkinci Murâd Han, oğlunun
(Fâtih’in) yetişmesi ve eğitilmesi için pek çok âlimi ona hoca olarak
göndermişti. Fakat şehzâde Mehmed, zekî ve celalli olduğundan, giden hocalar onu
bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeble pâdişâh ikinci Murâd Han, oğlunu
yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî’nin heybetli ve vakur
bir âlim olduğunu görerek onu bu işe tâyin etti. Oğlunun iyi bir eğitimden
geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işaret etti. Bunun
Üzerine Molla Gürânî, Manisa’ya gönderildi. Molla Gürânî, şehzâde Mehmed’in
(Fâtih’in) yetişmesi için ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında,
vakur ve sert tutumuyla, şehzâdenin hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders
sırasında; “Darabtühû te’dîben” (terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm)
mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlil ve tercüme
ettirdi. Bu tutum karşısında şehzâde Mehmed derslere devam edip, kısa zamanda
Kur’ân-ı kerîmi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh ikinci Murâd Han, oğlu şehzâde
Mehmed’in Kur’ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla
Gürânî’ye çok mikdârda hediye gönderdi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mu’cem-ül-müellifin; cild-1, sh.
166
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1038
3) Ed-Dav-ül-lâmi’; cild-1, sh.
241
4) Şakâyik-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdi
Efendi); sh. 102
5) Tabakât-üs-seniyye fî terâcim-il-hanefiyye;
cild-1, sh. 280
6) Brockelmann; Sup-2, sh.
319
7) Devhat-ül-meşâyih; sh.
10
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
185
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-12, sh.
188

Yorumlar
Yorum Gönder