MOHAÇ ZAFERİ
Osmanlılar’la Macarlar arasında 932 (1526) yılında yapılan meydan savaşı.Mohaç Muharebesi’ni tasvir eden bir minyatür (Ârifî Çelebi, Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 219b)Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın 29
Ağustos 1526 târihinde Mohaç ovasında haçlılara karşı kazandığı zafer.
Osmanlı Türkleri; Rumeli’ye ayak
bastıkları târihten îtibâren, bir buçuk asırdan fazla bir devirde, karşılarında
ya hasım veya hasma yardımcı olarak hep Macarları görmüşlerdi. 1521 yılında
sefere çıkan Kânûni Sultan Süleymân Han, Belgrad’ı fethederek Macarlara ağır bir
darbe indirdi. Kânûnî’nin daha sonra Mısır isyânı ile uğraşmasını fırsat bilen
Macar kralı Layoş, Osmanlıları Avrupa’dan atmak için yeni ittifaklar aramaya
başladı. Bir taraftan şiî Safevî Devleti ile anlaşmak isterken, diğer yandan
Alman imparatoru Şarlken ile dostluk te’sis etti. Osmanlı hakimiyetindeki Eflak
ve Boğdan prensliklerini de kışkırtmaya başladı. Bu durum üzerine Macarlara
kesin bir darbe vurmak isteyen Kânûnî Sultan Süleymân Han, Rumeli’deki ordu
kumandanı ve devlet adamlarına gönderdiği fermanda ilkbahara Sofya’da
toplanmalarını bildirdi. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Bosna sancakbeyi,
Kırım hanı Saadet Giray ve diğer kumandan ve devlet adamlarının da sefere
hazırlanmalarını istedi. 1526 baharında bütün hazırlıklarını tamamlayan Kânûnî
Sultan Süleymân Han, önce hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin, Şeyh Vefâ’nın,
dedesi sultan Bâyezid Han’ın ve babası Yavuz Sultan Selim Han’ın türbelerini
ziyaret etti. Bunların rûhâniyetlerinden yardım ve duâ istirham eyleyip, onları
cenâb-ı Hakk’a vesile yaparak zaferin müyesser olması için Allahü teâlâya
yalvardı.
1526 yılı Nisan ayının 23’ünde yola
çıkan ordu, Edirne-Filibe-Sofya-Niş üzerinden Belgrad yolunu tâkib etti.
Sofya’da, Anadolu askerinin de katılması ile Osmanlı ordusunun kadrosu
tamamlandı. Sofya’dan îtibâren sadrâzam İbrâhim Paşa kumandasında öncü
kuvvetleri çıkarıldı.
Bu sırada Kânûnî Sultan Süleymân
Han’ın üzerlerine yürüyeceğini haber alan Macar kralı bir taraftan savaş
hazırlıklarına başlamış, öte yandan Avrupa’nın bütün devletlerine başvurarak
yardım etmelerini istemişti. Bu arada Osmanlıların hedefinin Budin olduğunu
bilen Macar meclisi, kralı bizzat ordunun başında görevlendirdi.
Petervaradin ve Ösek kalelerinin
alınmasından sonra Osmanlı ordusu Tuna’yı tâkib ederek yola devam etmek için
gemiler üzerine kurulan köprüden Drava nehrini geçerken, Macar öncü
kuvvetlerinin saldırısına uğradı. Fakat Osmanlı topçusunun zamanında ateş açması
üzerine bu baskın püskürtüldü. Alınan esirler konuşturularak, Macar ordusunun
Zigetvar’ın doğusundaki Mohaç ovasında bulunduğu öğrenildi.
Osmanlı ordusu hem ağır yürüyor hem
de harp tertibatı alıyordu. Sağ kolda vezîriâzam ve Rumeli beylerbeyi İbrâhim
Paşa, sol kolda Anadolu beylerbeyi Behram Paşa, merkezde pâdişâh, yeniçeri ağası
ve kapıkulu askerleri her seferdeki gibi yerlerini almışlardı.
Macar süvarileri birbirlerine
zincirlerle bağlı ve atları da talimli olduğundan, hücum edecekleri cepheleri
alt-üst edebilirlerdi. Hele 40-50 bin kişilik bir süvârî kuvvetinin önünde
durulamıyacagını tecrübeli akıncılar iyi biliyorlardı. Fakat bunların
hücumlarının ancak, önlerinden kaçıp, sür’atle gerilerinden ve yanlarından
vurmakla önlenebileceğini öğrenmişlerdi.
Mohaç sahrasında toplanan harp
meclisinde Semendre beyi Yahyâ Paşazade Bâli Bey’in bu tarzdaki îkâz ve
tavsiyesi üzerine ordu yeni bir harp nizâmı aldı. Evvelâ ordunun ağırlıkları
geride bırakıldı. Savaşta ise, ordunun iki kanadını açarak Macar süvârî
kitlesinin içeri alınıp topların önüne çekilerek geriden ve yandan vurulması
kararlaştırıldı. Yeniçeriler bu defa geriye alındı. Bunların önlerine zincirle
birbirlerine bağlı toplar yerleştirildi. Kapıkulu süvarisi ile Bosna beyi Hüsrev
Bey’in deli (akıncı) kuvveti ihtiyatta kalıp ihtiyâç olmadıkça harbe iştirak
etmiyeceklerdi. Bu toplantıdan sonra komutanlar, emrindeki kuvvetleri harp
meydanına yerleştirerek düzene soktular.
Muhârebe öncesi Osmanlı ordusunun
mevcudu iki yüz elli bin, Macarlarınki ise iki yüz bin civarında idi. Macar
kralı, kumandası altındaki Macarlardan başka, Alman, Leh, Çek, İtalyan ve
İspanyollardan mürekkep yetmiş bin kişilik zırhlı şövalyelere de çok güvenmekte
idi.
Her zamankinin aksine Osmanlı askeri
hemen hücuma geçmeyip, yerlerinde kımıldamadan beklediler. Bu durum düşman
komutanlarını şaşırttı. İkindi vaktine kadar bekleyen birleşik haçlı kuvvetleri,
daha fazla sabredemeyerek hücuma geçti. Macarların gelişini, İngiliz yazarı Fair
Fax Dovvney şöyle anlatmaktadır:
“... Macar süvârî alayları,
başlarında krallık bayrağına sarılmış kral Louis olduğu hâlde, hücuma kalktılar.
Zırhlı gömlekli şövalyeler, sanki bir cirit oyununda yarış yerinde geçit
yapıyorlarmış gibi, savaş meydanına girdiler... Fevkalâde iyi işlenmiş olan
zırhları, her bir atlıyı, müteharrik bir çelik kale hâline getirmişti. Gökte top
top olmuş bulutlar, bayrakların, flamaların parlak renklerini sönükleştiremiyor,
çelikten göğüs siperlerinin ve at koşumlarının parıltısındaki parlaklığı
kararlamıyordu. Bunların karşısında ise gösterişten uzak, sultanlarına tam
itaatli, şehid olmayı büyük bir arzu ile bekleyen, yalçın kayalar gibi sert,
dudaklarında duâlar eksik olmayan Osmanlı ordusu vardı.
Macarlar önce tırıs, sonra dört nala
saldırdılar. Sanki çelikten bir çığ, gümbürdiyerek yuvarlandı da, toprak bunun
altında sarsıldı. Çatal bayraklar rüzgârla şakırdarken, mızraklar düşmana doğru
sivrilmişti. Binlerce at nalının yere vurmasından hâsıl olan korkunç bir
uğultunun dalga dalga yayılması ile keskin savaş naraları yükseldi. Ehl-i
Sâlib’in ruhu kıyam etmiş, ortalığı sarsıyordu.”
Böylece Macarlar bu son Osmanlı
plânına vâkıf olmadıkları için, altmış bin kişilik zırhlı süvarileriyle eski
Osmanlı plânı zanniyle asıl merkeze hücum ile işi hâlledeceklerini ümit
etmişlerdi. Osmanlılar ise Macarları merkeze çekmek suretiyle imha etmek
istiyorlardı. Macar kumandanlarından Piyer Pereney ile Papaz Pol Tomori bütün
kuvvetleriyle vezîriâzam kumandasındaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler.
Osmanlı merkez kuvvetleri plân mucibince geri çekilip düşmanı içeriye aldılar.
Anadolu kuvvetlerinin yandan tazyiki ile Macar kuvvetleri daha içeri alınıp,
topların önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri ise, sür’atle düşmanın
arkasını çevirerek Macar süvarilerini ikiye ayırdılar. Bundan başka Macarların
bizzat kral Layoş kumandasındaki ikinci kolu Anadolu kuvvetleri üzerine yâni
Pâdişâh’ın bulunduğu ordugâhın kalbine doğru hücum ettiler. Kendisini muvaffak
olmuş gören düşman iyice içeri girdi. Bu arada Pâdişâh’ı esir veya öldürmeye
yemin eden Markzali ismindeki şövalyenin kumandasındaki kırk kişilik fedaî
müfreze tarafından Pâdişâh’ın üzerine ok yağdırıldığı, hattâ zırhına bir kaç
isabet olduğu hâlde sultan Süleymân yerinden kımıldamıyordu. Hattâ Markzali ve
iki arkadaşı Pâdişâh’ın yanına kadar gelmeye muvaffak oldu. Kânûnî kılıcını
çekerek, bu namlı üç Macar şövalyesini öldürdü.
Macarların kral kumandasındaki
kuvvetleri de içeriye alınıp topların önüne çekildikten, gerileri de akıncı ve
deli kuvvetleri tarafından çevrildikten sonra, üç yüz top birden ateşe başladı.
Kendisini muzaffer olmuş sanan Macar ordusu karma karışık bir hâle geldi. Panik
başladı. Beraberlikleri kaybolan Macar tümenleri küçük müfrezeler şeklinde kendi
başlarına çarpışmaya başladılar. Kânûnî, umûmî kumandaya tamamen hâkimdi. Bir
taraftan Bâli Bey, diğer taraftan Hüsrev Bey, Kânûnî’nin emri gereğince iki
taraftan kıskacı kapatıyorlardı. Bu andan îtibâren yarım saat içerisinde ortada
Macar ordusu diye bir şey kalmadı. Osmanlı kılıcından kurtulabilenler gece
karanlığında bilmeyerek bataklığa saplanıp boğuldular. Bizzat kral ikinci Layoş
da kendini kurtaramadı ve atıyla beraber bataklığa sürüklenip boğuldu.
Bir Fransız tarihçisi Mohaç
muhârebesini anlatırken; “Târihte hiç bir savaş gösterilemez ki, Mohaç’da olduğu
gibi, bir tek muhârebe bütün bir milletin istikbâlini asırlar boyunca ortadan
kaldırsın!..” demektedir. Gerçekten de Mohaç zaferinin neticesi pek mühim olmuş,
637 yıllık büyük Macar krallığı târih ve siyâsî coğrafyadan silinmiştir. Zaferin
diğer bir parlak cephesi ise, Türk zayiatının pek az olmasıdır. Osmanlı
târihlerine göre Türk şehîdleri çok az idi. Yaralılar ise bir kaç bini
geçmiyordu. Buna mukabil düşmandan kaçıp kurtulabilenler hemen hemen hiç yoktu.
Cihân târihinin en kesin imha
muhârebelerinden olan Mohaç zaferinin kazanılması, birinci derecede başkumandan
olarak Kânûnî Sultan Süleymân’a, ikinci olarak Bâli Bey’e aitti. 31 Ağustos’ta
yâni muhârebeden iki gün sonra, Mohaç sahrasında Türk ordusu muazzam bir geçit
resmi yapmış ve muzaffer başkumandanını selâmlamıştır. Ertesi gün 1 Eylül’de
Pâdişâh, akıncılar başta olmak üzere, orduya Macaristan’ın ve başkent Budin’in
fethini emretmiş, halkın esir alınmasını ve yağmayı menetmiştir. Nitekim Mohaç
savaşı ile Orta Avrupa’nın açılan kapısından giren Osmanlı ordusu, 3 Eylül sabah
namazından sonra, Tuna’nın batı kıyısından kuzeye doğru hareket etmek suretiyle,
Macaristan’ın fethine giriştiler.
Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın 29
Ağustos 1526 târihinde Mohaç ovasında haçlılara karşı kazandığı zafer.
Osmanlı Türkleri; Rumeli’ye ayak
bastıkları târihten îtibâren, bir buçuk asırdan fazla bir devirde, karşılarında
ya hasım veya hasma yardımcı olarak hep Macarları görmüşlerdi. 1521 yılında
sefere çıkan Kânûni Sultan Süleymân Han, Belgrad’ı fethederek Macarlara ağır bir
darbe indirdi. Kânûnî’nin daha sonra Mısır isyânı ile uğraşmasını fırsat bilen
Macar kralı Layoş, Osmanlıları Avrupa’dan atmak için yeni ittifaklar aramaya
başladı. Bir taraftan şiî Safevî Devleti ile anlaşmak isterken, diğer yandan
Alman imparatoru Şarlken ile dostluk te’sis etti. Osmanlı hakimiyetindeki Eflak
ve Boğdan prensliklerini de kışkırtmaya başladı. Bu durum üzerine Macarlara
kesin bir darbe vurmak isteyen Kânûnî Sultan Süleymân Han, Rumeli’deki ordu
kumandanı ve devlet adamlarına gönderdiği fermanda ilkbahara Sofya’da
toplanmalarını bildirdi. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Bosna sancakbeyi,
Kırım hanı Saadet Giray ve diğer kumandan ve devlet adamlarının da sefere
hazırlanmalarını istedi. 1526 baharında bütün hazırlıklarını tamamlayan Kânûnî
Sultan Süleymân Han, önce hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin, Şeyh Vefâ’nın,
dedesi sultan Bâyezid Han’ın ve babası Yavuz Sultan Selim Han’ın türbelerini
ziyaret etti. Bunların rûhâniyetlerinden yardım ve duâ istirham eyleyip, onları
cenâb-ı Hakk’a vesile yaparak zaferin müyesser olması için Allahü teâlâya
yalvardı.
1526 yılı Nisan ayının 23’ünde yola
çıkan ordu, Edirne-Filibe-Sofya-Niş üzerinden Belgrad yolunu tâkib etti.
Sofya’da, Anadolu askerinin de katılması ile Osmanlı ordusunun kadrosu
tamamlandı. Sofya’dan îtibâren sadrâzam İbrâhim Paşa kumandasında öncü
kuvvetleri çıkarıldı.
Bu sırada Kânûnî Sultan Süleymân
Han’ın üzerlerine yürüyeceğini haber alan Macar kralı bir taraftan savaş
hazırlıklarına başlamış, öte yandan Avrupa’nın bütün devletlerine başvurarak
yardım etmelerini istemişti. Bu arada Osmanlıların hedefinin Budin olduğunu
bilen Macar meclisi, kralı bizzat ordunun başında görevlendirdi.
Petervaradin ve Ösek kalelerinin
alınmasından sonra Osmanlı ordusu Tuna’yı tâkib ederek yola devam etmek için
gemiler üzerine kurulan köprüden Drava nehrini geçerken, Macar öncü
kuvvetlerinin saldırısına uğradı. Fakat Osmanlı topçusunun zamanında ateş açması
üzerine bu baskın püskürtüldü. Alınan esirler konuşturularak, Macar ordusunun
Zigetvar’ın doğusundaki Mohaç ovasında bulunduğu öğrenildi.
Osmanlı ordusu hem ağır yürüyor hem
de harp tertibatı alıyordu. Sağ kolda vezîriâzam ve Rumeli beylerbeyi İbrâhim
Paşa, sol kolda Anadolu beylerbeyi Behram Paşa, merkezde pâdişâh, yeniçeri ağası
ve kapıkulu askerleri her seferdeki gibi yerlerini almışlardı.
Macar süvarileri birbirlerine
zincirlerle bağlı ve atları da talimli olduğundan, hücum edecekleri cepheleri
alt-üst edebilirlerdi. Hele 40-50 bin kişilik bir süvârî kuvvetinin önünde
durulamıyacagını tecrübeli akıncılar iyi biliyorlardı. Fakat bunların
hücumlarının ancak, önlerinden kaçıp, sür’atle gerilerinden ve yanlarından
vurmakla önlenebileceğini öğrenmişlerdi.
Mohaç sahrasında toplanan harp
meclisinde Semendre beyi Yahyâ Paşazade Bâli Bey’in bu tarzdaki îkâz ve
tavsiyesi üzerine ordu yeni bir harp nizâmı aldı. Evvelâ ordunun ağırlıkları
geride bırakıldı. Savaşta ise, ordunun iki kanadını açarak Macar süvârî
kitlesinin içeri alınıp topların önüne çekilerek geriden ve yandan vurulması
kararlaştırıldı. Yeniçeriler bu defa geriye alındı. Bunların önlerine zincirle
birbirlerine bağlı toplar yerleştirildi. Kapıkulu süvarisi ile Bosna beyi Hüsrev
Bey’in deli (akıncı) kuvveti ihtiyatta kalıp ihtiyâç olmadıkça harbe iştirak
etmiyeceklerdi. Bu toplantıdan sonra komutanlar, emrindeki kuvvetleri harp
meydanına yerleştirerek düzene soktular.
Muhârebe öncesi Osmanlı ordusunun
mevcudu iki yüz elli bin, Macarlarınki ise iki yüz bin civarında idi. Macar
kralı, kumandası altındaki Macarlardan başka, Alman, Leh, Çek, İtalyan ve
İspanyollardan mürekkep yetmiş bin kişilik zırhlı şövalyelere de çok güvenmekte
idi.
Her zamankinin aksine Osmanlı askeri
hemen hücuma geçmeyip, yerlerinde kımıldamadan beklediler. Bu durum düşman
komutanlarını şaşırttı. İkindi vaktine kadar bekleyen birleşik haçlı kuvvetleri,
daha fazla sabredemeyerek hücuma geçti. Macarların gelişini, İngiliz yazarı Fair
Fax Dovvney şöyle anlatmaktadır:
“... Macar süvârî alayları,
başlarında krallık bayrağına sarılmış kral Louis olduğu hâlde, hücuma kalktılar.
Zırhlı gömlekli şövalyeler, sanki bir cirit oyununda yarış yerinde geçit
yapıyorlarmış gibi, savaş meydanına girdiler... Fevkalâde iyi işlenmiş olan
zırhları, her bir atlıyı, müteharrik bir çelik kale hâline getirmişti. Gökte top
top olmuş bulutlar, bayrakların, flamaların parlak renklerini sönükleştiremiyor,
çelikten göğüs siperlerinin ve at koşumlarının parıltısındaki parlaklığı
kararlamıyordu. Bunların karşısında ise gösterişten uzak, sultanlarına tam
itaatli, şehid olmayı büyük bir arzu ile bekleyen, yalçın kayalar gibi sert,
dudaklarında duâlar eksik olmayan Osmanlı ordusu vardı.
Macarlar önce tırıs, sonra dört nala
saldırdılar. Sanki çelikten bir çığ, gümbürdiyerek yuvarlandı da, toprak bunun
altında sarsıldı. Çatal bayraklar rüzgârla şakırdarken, mızraklar düşmana doğru
sivrilmişti. Binlerce at nalının yere vurmasından hâsıl olan korkunç bir
uğultunun dalga dalga yayılması ile keskin savaş naraları yükseldi. Ehl-i
Sâlib’in ruhu kıyam etmiş, ortalığı sarsıyordu.”
Böylece Macarlar bu son Osmanlı
plânına vâkıf olmadıkları için, altmış bin kişilik zırhlı süvarileriyle eski
Osmanlı plânı zanniyle asıl merkeze hücum ile işi hâlledeceklerini ümit
etmişlerdi. Osmanlılar ise Macarları merkeze çekmek suretiyle imha etmek
istiyorlardı. Macar kumandanlarından Piyer Pereney ile Papaz Pol Tomori bütün
kuvvetleriyle vezîriâzam kumandasındaki Rumeli askeri üzerine hücum ettiler.
Osmanlı merkez kuvvetleri plân mucibince geri çekilip düşmanı içeriye aldılar.
Anadolu kuvvetlerinin yandan tazyiki ile Macar kuvvetleri daha içeri alınıp,
topların önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri ise, sür’atle düşmanın
arkasını çevirerek Macar süvarilerini ikiye ayırdılar. Bundan başka Macarların
bizzat kral Layoş kumandasındaki ikinci kolu Anadolu kuvvetleri üzerine yâni
Pâdişâh’ın bulunduğu ordugâhın kalbine doğru hücum ettiler. Kendisini muvaffak
olmuş gören düşman iyice içeri girdi. Bu arada Pâdişâh’ı esir veya öldürmeye
yemin eden Markzali ismindeki şövalyenin kumandasındaki kırk kişilik fedaî
müfreze tarafından Pâdişâh’ın üzerine ok yağdırıldığı, hattâ zırhına bir kaç
isabet olduğu hâlde sultan Süleymân yerinden kımıldamıyordu. Hattâ Markzali ve
iki arkadaşı Pâdişâh’ın yanına kadar gelmeye muvaffak oldu. Kânûnî kılıcını
çekerek, bu namlı üç Macar şövalyesini öldürdü.
Macarların kral kumandasındaki
kuvvetleri de içeriye alınıp topların önüne çekildikten, gerileri de akıncı ve
deli kuvvetleri tarafından çevrildikten sonra, üç yüz top birden ateşe başladı.
Kendisini muzaffer olmuş sanan Macar ordusu karma karışık bir hâle geldi. Panik
başladı. Beraberlikleri kaybolan Macar tümenleri küçük müfrezeler şeklinde kendi
başlarına çarpışmaya başladılar. Kânûnî, umûmî kumandaya tamamen hâkimdi. Bir
taraftan Bâli Bey, diğer taraftan Hüsrev Bey, Kânûnî’nin emri gereğince iki
taraftan kıskacı kapatıyorlardı. Bu andan îtibâren yarım saat içerisinde ortada
Macar ordusu diye bir şey kalmadı. Osmanlı kılıcından kurtulabilenler gece
karanlığında bilmeyerek bataklığa saplanıp boğuldular. Bizzat kral ikinci Layoş
da kendini kurtaramadı ve atıyla beraber bataklığa sürüklenip boğuldu.
Bir Fransız tarihçisi Mohaç
muhârebesini anlatırken; “Târihte hiç bir savaş gösterilemez ki, Mohaç’da olduğu
gibi, bir tek muhârebe bütün bir milletin istikbâlini asırlar boyunca ortadan
kaldırsın!..” demektedir. Gerçekten de Mohaç zaferinin neticesi pek mühim olmuş,
637 yıllık büyük Macar krallığı târih ve siyâsî coğrafyadan silinmiştir. Zaferin
diğer bir parlak cephesi ise, Türk zayiatının pek az olmasıdır. Osmanlı
târihlerine göre Türk şehîdleri çok az idi. Yaralılar ise bir kaç bini
geçmiyordu. Buna mukabil düşmandan kaçıp kurtulabilenler hemen hemen hiç yoktu.
Cihân târihinin en kesin imha
muhârebelerinden olan Mohaç zaferinin kazanılması, birinci derecede başkumandan
olarak Kânûnî Sultan Süleymân’a, ikinci olarak Bâli Bey’e aitti. 31 Ağustos’ta
yâni muhârebeden iki gün sonra, Mohaç sahrasında Türk ordusu muazzam bir geçit
resmi yapmış ve muzaffer başkumandanını selâmlamıştır. Ertesi gün 1 Eylül’de
Pâdişâh, akıncılar başta olmak üzere, orduya Macaristan’ın ve başkent Budin’in
fethini emretmiş, halkın esir alınmasını ve yağmayı menetmiştir. Nitekim Mohaç
savaşı ile Orta Avrupa’nın açılan kapısından giren Osmanlı ordusu, 3 Eylül sabah
namazından sonra, Tuna’nın batı kıyısından kuzeye doğru hareket etmek suretiyle,
Macaristan’ın fethine giriştiler.
BİR TEK OT KOPARMADILAR!
J. Michelet adlı Fransız yazarı,
Mohaç seferine giden ordudaki disiplini ve mükemmelliğini, hayranlıkla şöyle
belirtiyor: “... Başta Yavuz Sultan Selîm Han ve Kanunî Sultan Süleymân Han
olmak üzere bir çok pâdişâh devrinde, Türkler, hıristiyanlara harpte itidal ve
zaferde yumuşaklık göstermeyi öğretmişlerdi. 1526’da 200.000 kişi, ekilmiş
tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot koparmadan, yaya olarak ülkeyi bir baştan
öbür başa kat etmiştir.”
J. Michelet adlı Fransız yazarı,
Mohaç seferine giden ordudaki disiplini ve mükemmelliğini, hayranlıkla şöyle
belirtiyor: “... Başta Yavuz Sultan Selîm Han ve Kanunî Sultan Süleymân Han
olmak üzere bir çok pâdişâh devrinde, Türkler, hıristiyanlara harpte itidal ve
zaferde yumuşaklık göstermeyi öğretmişlerdi. 1526’da 200.000 kişi, ekilmiş
tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot koparmadan, yaya olarak ülkeyi bir baştan
öbür başa kat etmiştir.”
ÖLÜRSEK ŞEHÎD, KALIRSAK GÂZÎ!
Kânûnî Sultân Süleymân, gece geç
vakitlere kadar namaz kılıp, secdede göz yaşı dökerek Allahü teâlâya yalvardı.
Askerinin muzaffer olması için Yâsîn-i şerifler okuyarak, âlim ve evliyâyı
cenâh-ı Hakk’a vesile eyledi. 29 Ağustos 1526 sabahı, namazdan sonra birlikte
yerlerini aldılar. Pâdişâh zırhlı elbisesini giymiş ve bir ak ata binmişti.
Başında bir tolga ve tolganın üzerinde de üç sorguç görülüyordu. Savaş kıyafeti
ile orduyu son bir defa teftiş etti. Dalgalanan şanlı sancak altında, ellerini
gök yüzüne açarak yaşlı gözlerle;
“Yâ Rabbî! Kudret ve kuvvet senden!
İmdât ve himaye senden! Ümmet-i Muhammed’e yardım et” diye duâ etti.
Bütün mücâhidler, Pâdişâh’ın bu
duâsına “Âmîn!..” dediler. Sonra mücâhid Gâzilerine dönerek; “Ey şu mübarek
sancak-ı şerîf (sevgili Peygamberimizin sancağı) altında toplanan müslümanlar!..
Ey yeniçeriler, azaplar, sipahiler!.. Humbaracılar, çarhacılar, akıncı
beylerim!.. Erlerim, erenlerim, askerlerim! Cümle âlem bilir ki, müslümanlar,
yalnız ve sâdece Allah rızâsını kazanmak için cenk ederler. İşte biz buralara
kadar, İslâm dîninin yayılmasını engelemek isteyen fitnecilerle savaşmaya
geldik. Ölürsek şehîd, kalırsak gâzi... Gayri göreyim sizi...” deyince, gâzileri
coşkun bir yiğitlik dalgası ve alev alev yakan bir îmân rüzgârı sardı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Târih-i Peçevî; cild-1, sh.
113
2) Mohaç Meydan Muhârebesi (Geza Perjes, çev.
Şerif Baştav, Ankara-1988)
3) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh.
324
4) Îzâhlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 115
5) Büyük Türkiye
Târihi; cild-3, sh. 353
6) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 178
7) Kânûnî ile 46
Yıl; sh. 29
8)
Münşeât-us-selâtîn; cild-1, sh. 569
Kânûnî Sultân Süleymân, gece geç
vakitlere kadar namaz kılıp, secdede göz yaşı dökerek Allahü teâlâya yalvardı.
Askerinin muzaffer olması için Yâsîn-i şerifler okuyarak, âlim ve evliyâyı
cenâh-ı Hakk’a vesile eyledi. 29 Ağustos 1526 sabahı, namazdan sonra birlikte
yerlerini aldılar. Pâdişâh zırhlı elbisesini giymiş ve bir ak ata binmişti.
Başında bir tolga ve tolganın üzerinde de üç sorguç görülüyordu. Savaş kıyafeti
ile orduyu son bir defa teftiş etti. Dalgalanan şanlı sancak altında, ellerini
gök yüzüne açarak yaşlı gözlerle;
“Yâ Rabbî! Kudret ve kuvvet senden!
İmdât ve himaye senden! Ümmet-i Muhammed’e yardım et” diye duâ etti.
Bütün mücâhidler, Pâdişâh’ın bu
duâsına “Âmîn!..” dediler. Sonra mücâhid Gâzilerine dönerek; “Ey şu mübarek
sancak-ı şerîf (sevgili Peygamberimizin sancağı) altında toplanan müslümanlar!..
Ey yeniçeriler, azaplar, sipahiler!.. Humbaracılar, çarhacılar, akıncı
beylerim!.. Erlerim, erenlerim, askerlerim! Cümle âlem bilir ki, müslümanlar,
yalnız ve sâdece Allah rızâsını kazanmak için cenk ederler. İşte biz buralara
kadar, İslâm dîninin yayılmasını engelemek isteyen fitnecilerle savaşmaya
geldik. Ölürsek şehîd, kalırsak gâzi... Gayri göreyim sizi...” deyince, gâzileri
coşkun bir yiğitlik dalgası ve alev alev yakan bir îmân rüzgârı sardı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Târih-i Peçevî; cild-1, sh.
113
2) Mohaç Meydan Muhârebesi (Geza Perjes, çev.
Şerif Baştav, Ankara-1988)
3) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh.
324
4) Îzâhlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 115
5) Büyük Türkiye
Târihi; cild-3, sh. 353
6) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 178
7) Kânûnî ile 46
Yıl; sh. 29
8)
Münşeât-us-selâtîn; cild-1, sh. 569

Yorumlar
Yorum Gönder