MİDHAT PAŞA
Osmanlı sadrazamı.
Tanzîmât devri Osmanlı
sadrâzamlarından. Rusçuklu Hâfız Mehmed Eşraf Efendi’nin oğlu olup, 1822’de
İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmed Şefik’tir. Me’mûriyeti esnasında Midhat
mahlası verildiği için, bu adla tanındı. 1833’de Ağa Hüseyin Paşa’nın Vidin
vâliliği sırasında babası nâib tâyin edilince, babasıyla birlikte Vidin’e gitti.
1834’de İstanbul’a döndü. Bu arada Reîsülküttâb Akif Paşa’nın aracılığı ile
Dîvân-ı hümâyûn kalemine çırak girdi. Dîvânî hattını altı ayda öğrendi ve
kendisine Midhat mahlası verildi. 1835’de babası Lofca nâibliğine tâyin olununca
babasıyla birlikte gitti. Ertesi yıl tekrar İstanbul’a döndü. Dîvân kalemine
devam etmekle birlikte çeşitli hocalardan özel dersler aldı. Fârisî öğrendi.
1838’de Bâb-ı âlîdeki genç kâtiplerin devam ettirildiği Mekteb-i irfâniyeye ve
özel hocalardan ders almaya devam etti. 1840’da sadâret mektûbî kaleminde vazife
aldı. 1842’de 2.500 kuruş maaşla Şam tahrîrât kitabeti refakatine tâyin edildi.
İki buçuk sene kadar Şam’da ve Sayda’da kaldıktan sonra İstanbul’a döndü.
1845’de Bekir Sâmi Paşa’nın dîvân kâtibi olarak Konya’ya, 1847’de de
Kastamonu’ya gitti. Bir müddet sonra İstanbul’a gelerek evlendi. 1849’da
Meclis-i vâlâ mazbata kalemine girdi. Akranları arasında yükselerek, 1850’de
mümeyyizliğe terfi ettirildi. Şam ve Haleb civarı gümrükleriyle ilgili tahkîkâtı
yürütmekle vazifelendirildi. Vazifesini tamamlayarak altı ay sonra geri döndü.
Mustafa Reşîd ve Âlî paşaların takdîrini kazandı.
Mustafa Reşîd, Âlî, Mütercim Rüşdî
ve Sâdık Rifat paşaların başkanlıklarında toplanan mühim meclislerin zabıt
kâtipliğinde bulundu. 1851 yılında, Anadolu ikinci kâtipliğine rütbe-i ûlâ
sınıf-ı sânîsi verilerek, tâyin edildi. 1856’dan sonra Vidin ve Silistre
vâliliklerinin tahkikatını yapmak için gönderildi. Yapmış olduğu tahkikatın
aleyhinde bâzı dedikodular çıkması üzerine, 1858’de bir müddet istirahat etmek
üzere Avrupa’ya gitti. Paris, Londra, Viyana ve Belçika taraflarını gezip,
incelemelerde bulundu. Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve yıkılmasına yönelik
Avrupai fikirlerin te’sirinde kaldı. 1859’da yurda döndü ve Meclis-i vâlâ
başkâtipliğine getirildi. 1861’de vezirlik rütbesi verilerek Niş vâliliğine
tâyin edildi. 1862’de birinci rütbe mecîdi nişanı verildi. Niş vâliliği
sırasında Avrupalıların dikkat ve iigisini çeken Midhat Paşa’nın faaliyetleri
hakkında medhiyeler yazıldı. Yaptığı çalışmaların, Vidin ve Silistre
vilâyetlerinde de uygulanmasına karar verildi. Avrupa hayranı Âlî ve Fuâd
paşalar, Midhat Paşa’yı İstanbul’a çağırdılar. 1864’de Silistre, Vidin ve Niş
eyâletleri birleştirilip, Tuna adıyla yeni bir eyâlet kuruldu ve vâliliğine de
Midhat Paşa tâyin edildi. Bu vilâyette yaptığı bâzı çalışmalar da Avrupa
devletleri tarafından takdir edilerek övüldü.
1868 yılında Şûrâ-yı devlet
reisliğine getirilen Midhat Paşa, buradaki keyfî idaresi, serkeşliği ve
lâubalilikleri sebebiyle sadrâzamla arası açıldı ve bu sebeple 1869’da Bağdâd
vâliliği vazifesiyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Bağdâd ve civarında bâzı imâr
faaliyetlerinde bulunan Midhat Paşa üç sene kadar kaldıktan sonra, yeni sadrâzam
Mahmûd Nedîm Paşa tarafından Bağdâd vâliliği vazifesinden alındı. İstanbul’a
dönünce, etrafını, Mahmûd Nedim Paşa’ya düşman kimseler sardı. Bu durumdan
rahatsız olan Mahmûd Nedîm Paşa onu Edirne vâliliğine gönderdi ise de, aleyhinde
gelişen havayı değiştiremedi. Tuna ve Bağdâd vâliliklerindeki bâzı
çalışmalarından dolayı, Avrupa basını tarafından göklere çıkarılan ve İngiliz
hayranı olan Midhat Paşa, Edirne vâliliğine gönderildikten beş gün sonra Mahmûd
Nedîm Paşa’nın azledilmesi üzerine 31 Temmuz 1872’de sadrâzamlığa getirildi. İlk
iş olarak Mahmûd Nedîm Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırdığı adamları İstanbul’a
çağıran Midhat Paşa, üç ay kadar sadârette kaldı.
İcrâatında başarısız olduğu kısa
müddet içinde ortaya çıktı. Pâdişâhın huzurunda lâübâlî hareketlerde bulundu.
Mısır hidivi İsmâil Paşa’ya hârici istikraz yâni Avrupa’dan borç alabilmek
yetkisi tanıdı. Bu ferman için Hidiv İstanbul’daki hükümet adamlarına, binlerce
altın rüşvet dağıttı. Açığı bulunan devlet bütçesinde, gelir fazlalığı bulunduğu
şeklinde ve yalan beyânda bulundu. Bu hareketi onun ne kadar pervasız olduğunu
gösterir. Zîrâ Osmanlı geleneğinde pâdişâha yalan söylemek çok büyük suç
sayılırdı. Bütün bu uygunsuz ve beceriksiz davranışları ve yalanının ortaya
çıkması sebebiyle 19 Şubat 1873’de sadrâzamlıktan azledildi. 20.000 kuruş
mâzuliyet maaşı bağlandı. Aynı sene içinde Es’ad Paşa’nın sadâretinde Dîvân-ı
ahkâm-ı adliye nezâretine tâyin edildi. Dış politika üzerinde bilgi ve tecrübesi
olmayan, batı kültüründen ve din bilgilerinden mahrum olan Midhat Paşa,
sadrâzamlıktan azledilmesi sebebiyle sultan Abdülazîz Han’a kin beslemeye
başladı. Yeni Osmanlılarla birleşerek, Sultan’ın aleyhinde çalıştı. Yeni
Osmanlıların, Alî Paşa’nın yerine düşündükleri Mahmûd Nedîm Paşa’nın başarısız
olması üzerine, Cemiyet’in sadrâzam adayı oldu. Mütercim Rüşdî Paşa, Hüseyin
Avni Paşa, Müfsid İmâm lakabıyla tanınan Hasan Hayrullah Efendi ile Abdülazîz
Han’a karşı birlikte hareket ederek onu tahttan indirmek için plânlar
hazırladılar.
Vazifesi olmayan işlere karıştığı
için Dîvân-ı ahkâm-ı adliye nâzırlığından da azledilen Midhat Paşa, 1873 yılı
içinde Selanik vâliliğine gönderildi. Selânik’de bulunduğu sırada pâdişâhın
aleyhinde çalıştığı için bu vazifeden de azledildi. İstanbul’a geldi.
İstanbul’da bir buçuk sene açıkta kaldı. 1875’de ikinci defa Dîvân-ı ahkâm-ı
adliye nâzırlığına tâyin olundu. Kısa bir müddet sonra yazdığı istifa
dilekçesinde; “Ekser-i evkâtım taşra me’mûriyetinde geçmesi sebebiyle bu kadar
karışık işlerin içine girmemiş ve emsalini görmemiş olduğum efkâr ve iktidâr-ı
acizâneme muvafık (uygun) ve muvazin (denk) diğer bir hizmet ihsân buyrulması
ümitline mütevessilen istidâ-yı merhamet ve şevkât-ı veliyyinîmete mecburiyet
hâlinde bulundum” diyerek iyi ve başarılı bir devlet adamı olmadığını kendisi de
ifâde etti ve Dîvân-ı ahkâm-ı adliye nezâretinden ayrıldı.
Sultan Abdülazîz Han’ı tahttan
indirmek isteyen Hüseyin Avni Paşa ve arkadaşlarıyla birlikte pâdişâhın
aleyhinde çalışmaya devam etti. Fâtih, Bâyezîd ve Süleymâniye medreselerindeki
talebeleri ayaklandırdı. Derslere girmeyen talebeler saraya doğru yürüyüp,
sadrâzam ve şeyhülislâmın azledilmesini istediler. Kan dökülmesini istemiyen
sultan Abdülazîz Han da onların isteklerini kabul ederek Mahmûd Nedîm Paşa’yı
sadrâzamlıktan alarak yerine Mütercim Rüşdî Paşa’yı getirdi. Hüseyin Avni
Paşa’yı seraskerliğe, Midhat Paşa’yı da önce Meclîs-i aliyye daha sonra da
Şûrâ-yı devlet reisliğine getirdi. Şeyhülislâmlığa da Hasan Hayrullah Efendi’yi
getirdi. Böylece talebelerin gösterileri son buldu.
Devletin durumunun düzelmesi için
mutlaka meşrûtiyet rejiminin kabul edilmesi gerektiğini savunan Midhat Paşa ve
arkadaşları, kurdukları hîle ve plânlarla sultan Abdülazîz Han’ı tahttan
indirdikten sonra sultan beşinci Murâd’ı tahta geçirdiler. Abdülazîz Han’ı şehîd
ettirip, devlete hâkim diktatörlük hey’eti durumuna geldiler. Sadrâzam Mütercim
Rüşdî Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, şurâ-yı devlet reîsi Midhat Paşa ve
şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi; Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesini işitince
korkudan aklı bozulan, tedavisine imkân olmadığı doktor raporuyla bildirilen
sultan beşinci Murâd’ı da tahttan indirip, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahta
geçirilmesine karâr verdiler. Bunun üzerine Mütercim Rüşdî ve Midhat Paşa,
Kâğıthane’ye gelerek Abdülhamîd Han’la görüştüler. Abdülhamîd Haa mevkiinden
başka bir şey düşünmeyen Mütercim Rüşdî Paşa’ya, kendisini iş başından
ayırmayacağından bahsetmiş, Midhat Paşa’ya da; “Usûl-i meşrûtiyet ve meşverete
mübtenî olmıyacak (dayanmayacak) bir hükümeti kabul etmem” diyerek kol
düğmelerini hediye etti. Bundan sonra Bâb-ı âlî’de yapılan cülûs merasiminde
okunan hatt-ı hümâyûn ile Abdülhamîd Han, Midhat Paşa’yı Kânûn-i esâsî’yi
hazırlamakla vazîfelendirmiştir. Bu fermandan sonra, Kânûn-i esâsî’ye hazırlık
olmak üzere yirmiye yakın proje hazırlandı. Bunların içinde en ilgi çekicisi
Midhat Paşa’nın hazırladığı proje idi. Elli yedi madde ve dokuz bölümden meydana
gelen ve Kânûn-i cedîd adı verilen bu proje, dengesiz bir meşrûtiyet rejimi
öngörüyordu. Bu projede icra yetkisi sâdece Pâdişâh’a verilmesine rağmen,
yapılanlardan Pâdişâh sorumsuz olacak ve bütün icraat onun adına vekiller
tarafından yürütülecekti. Pâdişâh’ın kânuna uygun emirlerine îtiraz eden ise
ceza görecekti. Proje sekseni seçimle, kırkı hükümetçe tâyin edilecek yüz yirmi
kişilik bir meclis ihtiva ediyordu. Bu meclis mutlak yasama yetkisine sâhib
değildi. Seçilen meb’usların görev süresi üç yıldı. Hükümetçe tâyin edilenler
yerinde bırakılabilirdi. Yapılacak kânunlar, Şûrâ-yı devlette görüşüldükten
sonra karara bağlanacak ve meclisin tasdikinden sonra icra makamına arz
edilecekti. Pâdişâh tasdik ederse yürürlüğe girecek, reddettiği takdirde,
meb’uslar yenilenmedikçe tekrar görüşülemeyecekti. Meclis sâdece devlet
bütçesini düzenleyebilecekti.
Görüldüğü gibi Midhat Paşa,
hazırladığı projede meclise fazla bir yetki vermemiş, bütün yetkiyi icrada
toplamıştı. Bu durum meşrûtiyeti savunan Midhat Paşa’nın aslında bunu kendisi
için istediği şeklinde îzâh olunmaktadır. Daha sonraki olaylar da bunu te’yîd
etmektedir. Bir hey’et tarafından hazırlanan projelerden ayrıntıları tesbit
edilen Kânûn-i esâsî metni, 19 Aralık 1876’da ikinci defa sadrâzam olan Midhat
Paşa başkanlığındaki vükelâ hey’etinde incelendi. Buradaki görüşmelerde Kânûn-i
esâsî metni üzerinde bâzı değişiklikler yapıldı. Pâdişâh’ın karşı çıkmasına
rağmen 113. madde eklendi. Vükelâ meclisi tarafından değiştirilerek kabul edilen
Kânûn-i esâsî tasarısı, Pâdişâh’a arz olundu. Sultan Abdülhamîd Han tarafından
da kabul ve tasdîk olunan Kânûn-i esâsî îlân edilmek ve uygulanmak üzere Midhat
Paşa’ya verildi.
İngiliz hayranı olan ve meşrûtiyet
hakkında köklü bir bilgisi de bulunmayan Midhat Paşa, nâfiâ (bayındırlık)
müsteşarı Odyan Efendi’yî İngiltere’ye göndererek, meşrûtiyet rejiminin Avrupa
devletlerince garanti altına alınması talebinde bulundu. Osmanlı Devleti’nin
dahilî idaresini yabancı devletlerin kefaleti altına sokmak için gayret etti. O
sırada İstanbul’da toplanan Tersane konferansına da aynı teklifi yaptı. Fakat
kabul ettiremedi.
Meşrûtiyetin îlânından sonra
pâdişâh, bir sene beş ay kadar devlet idaresine karıştırılmadı. Midhat Paşa ve
arkadaşlarının basiretsizlikleri yüzünden 24 Nisan 1877’de Doksanüç harbi diye
bilinen Osmanlı-Rus harbine girildi. Bu savaşa girilmesini sultan İkinci
Abdülhamîd Han istemediği hâlde, Midhat Paşa ve arkadaşlarının meşhur olma
hayâlleri sebebiyle girildi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın,
Abdülazîz Han ve beşinci Murâd’ın tahtan indirilmelerinde birinci derece rol
oynayan, sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesi hâdisesine sesini bile
çıkartmayan, pâdişâhın hukukunu hattâ şahsiyetini umursamayan Midhat Paşa ile
işbirliği yapmasına imkân yoktu. İçki sofralarında devletin sırlarını ulu orta
ifşa eden Midhat Paşa; “Bu âna kadar Âl-i Osman denildi, bundan sonra âl-i
Midhat denilse ne olur” gibi sözler sarf etti. Osmanlı hânedânından hayır
gelmeyeceğini söylerek, devlet ordusundan başka müslim ve gayr-i müsiim
gençlerden meydana gelen kendisine bağlı bir ordu kurmaya teşebbüs etti.
Millî geleneklere aykırı davranarak,
Bosna-Hersek eyâletinde Türk bayrağındaki ayyıldızın yanına bir haç ilâve
edilmesini emreden ve bu emri tatbik ettirerek müslümanları kalbinden yaralayan
Midhat Paşa, Pâdişâh’a karşı çeşitli kaba hareketlerde ve saygısızlıklarda
bulundu. Bir defasında evine çekilip birkaç gün işlere bakmadı ve Pâdişâh’ı
aklının ermediği şeyleri yapmakla suçlayarak; “Ben istifa edecek değilim.
Pâdişâh beni azl ederse etsin. Lâkin bu defâki infisâlim (ayrılmam) sabıklarına
(öncekilere) kıyas olunmaz. Halk gelip beni evimden alarak makâm-ı sadârete
oturtmak isteyecekler. Sonra iş de müşkilâta düşecek. Böyle bir mahzura tesadüf
etmemek için işte şu çantada param var. Bir de vapur kiralatacağım. Azlimle
ilgili haberi alır almaz, ona binip Midilli adasına gidip ikâmet etmeyi
isteyeceğim” demişti. Sadrâzamlığı sırasında daha önce Pâdişâh’a karşı birlikte
çalıştıkları Ziya Paşa, Nâmık Kemâl gibi arkadaşlarına da vefâsızlık göstererek
sürgüne gönderen Midhat Paşa, bir kaç gün konağında oturduktan sonra, bâb-ı
âlî’ye geldi. Ertesi sabah yâni 5 Şubat 1877’de Pâdişâh’ın daveti üzerine saraya
gitti. Kendisine sadâretten azl edildiği ve memâlik-i Osmâniyyeden çıkıp gitmesi
emri tebliğ edildi. Azl emrini kendisine tebliğ eden Sa’îd Paşa’ya; “Eğer beni
buradan tard ve teb’îd ederseniz, alimallah memleket mahv olur. Beşikler
körfezindeki donanma üç güne kadar buraya gelir. Bunları iyi düşünmelidir” deme
cür’etinde bulundu. Sadâret mührü elinden alındıktan sonra, memâlik-i Osmâniyye
hâricinde nereye isterse gönderileceği bildirildi. Brendizi’ye gönderilmesini ve
kendisine para verilmesini istedi. Vapura götürülürken de; “Yazık, devlet ve
millete yazık!” diyerek devlet ve milleti kendiyle kâim zannetmekte olduğunu
göstermiştir. Beş yüz altın verildikten sonra hazırlanan vapurla İstanbul’dan
hareket etti. Gelibolu’dan geçerken İhtilâl olup olmadığını sorarak hâlâ
hayellerden kurtulamadığını gösterdi. Kendi koydurduğu Kânûn-i esasinin 113.
maddesinde belirtilen; “Memleketin bir tarafında ihtilâl zuhur edeceğini te’yid
eder mâhiyette âsâr ve emare görüldüğü hâlde hükümetin o mahalle mahsûs olmak
üzere muvakkaten örfî idare ilânına hakkı vardır. Hükümetin emniyetini ihlâl
ettikleri idâre-i zabıtanın tedkîkât-ı mevsûkası üzerine sabit olanlar,
hükümdar, Osmanlı ülkesi hudutları dışına sürgün edebilir” hükmüne istinaden
sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından sadâretten azledilip, yurt dışına
yollanan Midhat Paşa, İzzeddîn vapuru ile Brendizi’ye ulaştı. Daha sonra
Napoli’ye gitti. Bir ay kaldıktan sonra Endülüs’e (İspanya) geçti. İki ay sonra
da Paris’e ve Londra’ya gitti. Avrupa’nın çeşitli yerlerini dolaştı.
İngilizlerden pek fazla iltifat gördü. İskoçya’da bulunduğu sırada, Pâdişâh
tarafından affedildiği kendisine bildirildi. Ailesiyle birlikte Girid’de ikâmet
etmesine müsâde edildi. 200 altın lira maaşla Hanya’da ailesiyle birlikte bir
müddet ikâmet etti. Kısa bir müddet sonra Suriye vâliliğine tâyin edildi.
Yaşının ilerlemesi sebebiyle Suriye vâliliğinden affedilmesini, mümkün ise,
İstanbul’daki evinde, yâhud Midilli’deki Viranhânede yerleşmesine izin
verilmesini istedi. Fakat isteği reddedildi. Suriye vâliliği zamanında,
Lübnan’daki Maruniler ve Dürziler arasında kanlı olaylar zuhur etti. Saltanat ve
hükümet aleyhine bâzı faaliyetleri üzerine Ağustos 1880’de Aydın vâliliğine
nakledildi. Aydın vilâyeti merkezi olan İzmir’e ulaşan Midhat Paşa, Pâdişâh’a ve
devlete sadâkatini bildirdi. Bu sırada sultan İkinci Abdülhamîd Han, Abdülazîz
Han’ın hal’i ve şehîd edilmesiyle ilgili olarak tahkikat yapılması için ilgili
mahkemeye dâva açtı. Bu dâva ile ilgili görülen Midhat Paşa’nın da sorgulanması
gerekiyordu. Midhat Paşa’nın İstanbul’da bulunan arkadaşları açılan bu dâvada
suçlu çıkacağını düşünerek haber gönderdiler, bâzı Avrupalı dostları da
Avrupa’ya gitmesini tavsiye ettiler. Midhat Paşa, bu haberlere aldırış etmedi.
Yapılan tahkikat neticesinde, sultan Abdülazîz Han’ın hal’i ve şehid edilmesinde
rolü olduğu tesbit edildi. Kendisini kuşkulandırmadan tutuklamakla Mayıs 1881’de
binbaşı Hüsnü Bey vazifelendirildi. Sivil olarak İzmir’e giden Hüsnü Bey, ertesi
günü akşam oraya vararak Kordon’dakî Otel Pates’a misafir oldu. Son zamanlarda
bâzı şeylerden şüphelenmeye başlayan Midhat Paşa, İzmir’e gelen ve giden
vazifelileri özel ve gizli bir surette tesbit ve tâkib ettiriyordu. Hüsnü Bey’in
peşine de adam takarak tâkib ettirdi. Bir kaç gün İzmir’de kalan Hüsnü Bey, 4
Mayıs 1881 akşamı saray erkânının emriyle Mirliva Hilmi Paşa ile beraber
sorgulanmak üzere Midhat Paşa’yı tutuklamak için faaliyete geçti. Midhat Paşa,
Hüsnü Bey’i takibe me’mur ettiği adamları vasıtasıyla durumdan haberdâr oldu.
Hükümet konağının askerler tarafından kuşatılmasından önce komşu kapısından arka
sokağa çıktı, sür’atle uzaklaşarak Fransız konsolosluğuna sığındı. Osmanlı
târihinde yabancı bir kapıya sığınarak iltica eden ilk sadrâzam Midhat Paşa
oldu.
Fransız konsolosluğu Midhat Paşa’nın
himayesini kabul ettiğini açıkladı. Bâb-ı âlî hükümeti faaliyete geçerek Midhat
Paşa’nın sorgulanmak üzere teslim edilmesini istediyse de, Fransız konsolosluğu,
Midhat Paşa’nın yalnız Fransız konsolosluğunun değil, bütün devletler
konsolosluklarının himayesine girdiğini, durumun kendi hükümetine bildirildiğini
ve cevap beklendiğini, şu anda Midhat Paşa’ya mevkuf (tutuklu) gözüyle
bakılamıyacağını açıkladı. Bâb-ı âlî hükümeti, Midhat Paşa’yı vâlilikten azl
ederek yerine sabık şûrâ-yı devlet reisi Âlî Paşa’yı tâyin etti. Yeni vâli
vazifeye başlayıncaya kadar da Hilmi Paşa vâli vekili oldu. Konunun
netîcelendirilmesiyle de Adliye nâzırı Cevdet Paşa vazifelendirildi. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın tehdidi üzerine Fransa, Paşa’yı himayeden vaz geçti.
Bunun üzerine Midhat Paşa, vâli vekili ve İzmir kumandanı Hilmi Paşa’ya teslim
oldu. İstanbul’a getirilen Midhat Paşa’nın Yıldız Sarayı’nda çadır köşkünde
tutuklu olarak, Sürûrî Efendi, Abdüllatif Bey ile Râgıb Bey’den meydana gelen
sorgu hey’eti önünde ifâdesi alındıktan sonra, Haziran 1881’de diğer zanlılarla
birlikte muhakeme edildi. Sultan Abdülazîz han’ın şehîd edilmesinde suç ortağı
bulunarak diğer suçlularla birlikte idama mahkûm edildi. Bu hüküm üzerine kabine
üyeleri, eski sadrâzamlar, müşir ve feriklerden teşekkül eden fevkalâde bir
temyiz hey’eti karar verdi ise de, Pâdişâh azınlıkta kalanların reylerini tercih
ederek îdâm hükmünü sürgüne çevirtti. İzzeddîn vapuru ile Cidde üzerinden Taife
sürgün edilen Midhat Paşa, üç yıl kadar sürgün hayâtı yaşadı. Sürgünde bulunduğu
sırada sırtında çıkan şirpençe çıbanı mahallî tedavi ile iyileşti. Zindan
muhafızları kendileri için büyük bir mes’ûliyet kaynağı olan sürgündeki
paşaların öldürülmeleri için bir yüzbaşı idaresinde, bir üstteğmen, bir çavuş ve
beş erden meydana gelen ölüm mangası hazırladılar. Bu ölüm mangası 8 Mayıs 1884
gecesi Paşa’nın kaldığı odayı basarak, erlerden berber İsmail, Midhat Paşa’yı
boğarak öldürdü. Aynı şekilde öteki odada bulunan Mahmûd Paşa da tüfek kayışı
ile boğulmuş olarak bulundu. Midhat Paşa’nın cenazesi Tâif kalesi surları
dışındaki kabristana defnedildi. 26 Haziran 1951’de kemikleri Tâif’den
getirilerek İstanbul’da Hürriyet-i ebediye tepesinde gömüldü.
Garp kültüründen ve İslâmî
bilgilerden mahrum olan Midhat Paşa, zekî bir kimse idi. Sosyal konular üzerinde
bâzı hizmetleri olmakla birlikte, kendisinin de bâzı vesilelerle îtirâf ettiği
gibi iyi bir siyâset adamı değildi.
Yurt dışına sürgün edilişinin ve
başına gelenlerin temel sebeplerinden biri; bugün bile hiç bir devlet başkanının
tahammülüne imkân olmayan, şahsen tahammül etse bile, temsil ettiği devletin
şerefinin tahammül edemeyeceği; “Evvelâ zât-ı mülûkânelerine âid olan vezâif-i
hükümdârânenizi mutlaka bilmelisiniz. Zira bilcümle harekâtınızda millet
nazarında mes’ûl olacaksınız: Usûl-i meşveretle idare olunan bir millette nizâm
nedir bilir misiniz! Binâ-yı devleti tamire çalıştığımız sırada siz adetâ yıkmak
istiyorsunuz” gibi sözler söylemesidir.
Sorumluluktan çekinmeyen ve kibirli
bir kişi olan Midhat Paşa, devlet sırlarını en olmadık kimselere söylemekten
çekinmezdi. Siyâsî tecrübeden de mahrum olduğu gibi, memleketin kurtuluşu için
tek çârenin meşrûtiyet rejimi olduğuna inanmıştı. Henüz tam manâsıyla teşekkül
etmemiş olmasına rağmen halk efkârının (kamu oyu) kendisini kurtaracağı, verilen
hakları koruyacağı kanâati ve basiretsizliği sebebiyle, sultan İkinci Abdülhamîd
Han’a karşı cephe almıştı. Bu hususta sultan İkinci Abdülhamîd’de en küçük bir
kusur olmadığına işaret etmek gerekir. Bütün kusur, İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl
İnal’ın tabiriyle; “önünü ardını gözetmez, yaptığı işi düşünmez” bir adam olan
Midhat Paşaya âiddir.
Meşrûtiyete taçlı demokrasi,
kendisine de hayât boyu iktidar (sadâret) te’min edecek bir vâsıta gözüyle bakan
Midhat Paşa, faizle çalışan ve Avrupa usûlünde olan ilk Zirâat Bankası’nı kurdu.
İstibdada meyilli bir kimse olup, ilk sadâretinde kendisiyle aynı fikirleri
savunan Nâmık Kemâl’i Magosa’ya sürdüğü gibi, İkinci sadâretinde de birçok
devlet adamını şahsî emirle sürdürdü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan
indirilmesi için çalışan Yeni Osmanlılarla (Jön Türkler) birlikte hareket eden
Midhat Paşa, içki sofralarında Yeni Osmanlılarla devlet ve rejim üzerinde
kararlar alan bir hayalperest idi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Büyük Türkiye (Y. Öztuna); cild-7, sh.
138
2) Midhat Paşa ve Tâif
mahkûmları
3) Bir Darbenin Anatomisi; sh.
28
4) Son sadrâzamlar; cild-1, sh.
320
5) Târih Enstitüsü Dergisi (Prof. Tayyib
Gökbilgin, sene, 1981-82); sayı-12, sh. 279
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
160
7) Midhat Paşa ve Yıldız
Mahkemesi
8) Mir’ât-ı Hakikat; sh. 104 v.d.
9) Midhat ve Rüşdî Paşaların Tevkiflerine Dâir
Vesîkalar
10) Eshâb-ı Kiram;
sh. 293
11) Tabsıra-i İbret
(Ali Haydar Midhat, İstanbul-1325)
12) Mir’ât-ı Hayret
(Midhat Paşa-İstanbul-1325)
13) Midhat Paşa (M.
Z. Pakalın, İstanbul-1940)
Tanzîmât devri Osmanlı
sadrâzamlarından. Rusçuklu Hâfız Mehmed Eşraf Efendi’nin oğlu olup, 1822’de
İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmed Şefik’tir. Me’mûriyeti esnasında Midhat
mahlası verildiği için, bu adla tanındı. 1833’de Ağa Hüseyin Paşa’nın Vidin
vâliliği sırasında babası nâib tâyin edilince, babasıyla birlikte Vidin’e gitti.
1834’de İstanbul’a döndü. Bu arada Reîsülküttâb Akif Paşa’nın aracılığı ile
Dîvân-ı hümâyûn kalemine çırak girdi. Dîvânî hattını altı ayda öğrendi ve
kendisine Midhat mahlası verildi. 1835’de babası Lofca nâibliğine tâyin olununca
babasıyla birlikte gitti. Ertesi yıl tekrar İstanbul’a döndü. Dîvân kalemine
devam etmekle birlikte çeşitli hocalardan özel dersler aldı. Fârisî öğrendi.
1838’de Bâb-ı âlîdeki genç kâtiplerin devam ettirildiği Mekteb-i irfâniyeye ve
özel hocalardan ders almaya devam etti. 1840’da sadâret mektûbî kaleminde vazife
aldı. 1842’de 2.500 kuruş maaşla Şam tahrîrât kitabeti refakatine tâyin edildi.
İki buçuk sene kadar Şam’da ve Sayda’da kaldıktan sonra İstanbul’a döndü.
1845’de Bekir Sâmi Paşa’nın dîvân kâtibi olarak Konya’ya, 1847’de de
Kastamonu’ya gitti. Bir müddet sonra İstanbul’a gelerek evlendi. 1849’da
Meclis-i vâlâ mazbata kalemine girdi. Akranları arasında yükselerek, 1850’de
mümeyyizliğe terfi ettirildi. Şam ve Haleb civarı gümrükleriyle ilgili tahkîkâtı
yürütmekle vazifelendirildi. Vazifesini tamamlayarak altı ay sonra geri döndü.
Mustafa Reşîd ve Âlî paşaların takdîrini kazandı.
Mustafa Reşîd, Âlî, Mütercim Rüşdî
ve Sâdık Rifat paşaların başkanlıklarında toplanan mühim meclislerin zabıt
kâtipliğinde bulundu. 1851 yılında, Anadolu ikinci kâtipliğine rütbe-i ûlâ
sınıf-ı sânîsi verilerek, tâyin edildi. 1856’dan sonra Vidin ve Silistre
vâliliklerinin tahkikatını yapmak için gönderildi. Yapmış olduğu tahkikatın
aleyhinde bâzı dedikodular çıkması üzerine, 1858’de bir müddet istirahat etmek
üzere Avrupa’ya gitti. Paris, Londra, Viyana ve Belçika taraflarını gezip,
incelemelerde bulundu. Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve yıkılmasına yönelik
Avrupai fikirlerin te’sirinde kaldı. 1859’da yurda döndü ve Meclis-i vâlâ
başkâtipliğine getirildi. 1861’de vezirlik rütbesi verilerek Niş vâliliğine
tâyin edildi. 1862’de birinci rütbe mecîdi nişanı verildi. Niş vâliliği
sırasında Avrupalıların dikkat ve iigisini çeken Midhat Paşa’nın faaliyetleri
hakkında medhiyeler yazıldı. Yaptığı çalışmaların, Vidin ve Silistre
vilâyetlerinde de uygulanmasına karar verildi. Avrupa hayranı Âlî ve Fuâd
paşalar, Midhat Paşa’yı İstanbul’a çağırdılar. 1864’de Silistre, Vidin ve Niş
eyâletleri birleştirilip, Tuna adıyla yeni bir eyâlet kuruldu ve vâliliğine de
Midhat Paşa tâyin edildi. Bu vilâyette yaptığı bâzı çalışmalar da Avrupa
devletleri tarafından takdir edilerek övüldü.
1868 yılında Şûrâ-yı devlet
reisliğine getirilen Midhat Paşa, buradaki keyfî idaresi, serkeşliği ve
lâubalilikleri sebebiyle sadrâzamla arası açıldı ve bu sebeple 1869’da Bağdâd
vâliliği vazifesiyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Bağdâd ve civarında bâzı imâr
faaliyetlerinde bulunan Midhat Paşa üç sene kadar kaldıktan sonra, yeni sadrâzam
Mahmûd Nedîm Paşa tarafından Bağdâd vâliliği vazifesinden alındı. İstanbul’a
dönünce, etrafını, Mahmûd Nedim Paşa’ya düşman kimseler sardı. Bu durumdan
rahatsız olan Mahmûd Nedîm Paşa onu Edirne vâliliğine gönderdi ise de, aleyhinde
gelişen havayı değiştiremedi. Tuna ve Bağdâd vâliliklerindeki bâzı
çalışmalarından dolayı, Avrupa basını tarafından göklere çıkarılan ve İngiliz
hayranı olan Midhat Paşa, Edirne vâliliğine gönderildikten beş gün sonra Mahmûd
Nedîm Paşa’nın azledilmesi üzerine 31 Temmuz 1872’de sadrâzamlığa getirildi. İlk
iş olarak Mahmûd Nedîm Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırdığı adamları İstanbul’a
çağıran Midhat Paşa, üç ay kadar sadârette kaldı.
İcrâatında başarısız olduğu kısa
müddet içinde ortaya çıktı. Pâdişâhın huzurunda lâübâlî hareketlerde bulundu.
Mısır hidivi İsmâil Paşa’ya hârici istikraz yâni Avrupa’dan borç alabilmek
yetkisi tanıdı. Bu ferman için Hidiv İstanbul’daki hükümet adamlarına, binlerce
altın rüşvet dağıttı. Açığı bulunan devlet bütçesinde, gelir fazlalığı bulunduğu
şeklinde ve yalan beyânda bulundu. Bu hareketi onun ne kadar pervasız olduğunu
gösterir. Zîrâ Osmanlı geleneğinde pâdişâha yalan söylemek çok büyük suç
sayılırdı. Bütün bu uygunsuz ve beceriksiz davranışları ve yalanının ortaya
çıkması sebebiyle 19 Şubat 1873’de sadrâzamlıktan azledildi. 20.000 kuruş
mâzuliyet maaşı bağlandı. Aynı sene içinde Es’ad Paşa’nın sadâretinde Dîvân-ı
ahkâm-ı adliye nezâretine tâyin edildi. Dış politika üzerinde bilgi ve tecrübesi
olmayan, batı kültüründen ve din bilgilerinden mahrum olan Midhat Paşa,
sadrâzamlıktan azledilmesi sebebiyle sultan Abdülazîz Han’a kin beslemeye
başladı. Yeni Osmanlılarla birleşerek, Sultan’ın aleyhinde çalıştı. Yeni
Osmanlıların, Alî Paşa’nın yerine düşündükleri Mahmûd Nedîm Paşa’nın başarısız
olması üzerine, Cemiyet’in sadrâzam adayı oldu. Mütercim Rüşdî Paşa, Hüseyin
Avni Paşa, Müfsid İmâm lakabıyla tanınan Hasan Hayrullah Efendi ile Abdülazîz
Han’a karşı birlikte hareket ederek onu tahttan indirmek için plânlar
hazırladılar.
Vazifesi olmayan işlere karıştığı
için Dîvân-ı ahkâm-ı adliye nâzırlığından da azledilen Midhat Paşa, 1873 yılı
içinde Selanik vâliliğine gönderildi. Selânik’de bulunduğu sırada pâdişâhın
aleyhinde çalıştığı için bu vazifeden de azledildi. İstanbul’a geldi.
İstanbul’da bir buçuk sene açıkta kaldı. 1875’de ikinci defa Dîvân-ı ahkâm-ı
adliye nâzırlığına tâyin olundu. Kısa bir müddet sonra yazdığı istifa
dilekçesinde; “Ekser-i evkâtım taşra me’mûriyetinde geçmesi sebebiyle bu kadar
karışık işlerin içine girmemiş ve emsalini görmemiş olduğum efkâr ve iktidâr-ı
acizâneme muvafık (uygun) ve muvazin (denk) diğer bir hizmet ihsân buyrulması
ümitline mütevessilen istidâ-yı merhamet ve şevkât-ı veliyyinîmete mecburiyet
hâlinde bulundum” diyerek iyi ve başarılı bir devlet adamı olmadığını kendisi de
ifâde etti ve Dîvân-ı ahkâm-ı adliye nezâretinden ayrıldı.
Sultan Abdülazîz Han’ı tahttan
indirmek isteyen Hüseyin Avni Paşa ve arkadaşlarıyla birlikte pâdişâhın
aleyhinde çalışmaya devam etti. Fâtih, Bâyezîd ve Süleymâniye medreselerindeki
talebeleri ayaklandırdı. Derslere girmeyen talebeler saraya doğru yürüyüp,
sadrâzam ve şeyhülislâmın azledilmesini istediler. Kan dökülmesini istemiyen
sultan Abdülazîz Han da onların isteklerini kabul ederek Mahmûd Nedîm Paşa’yı
sadrâzamlıktan alarak yerine Mütercim Rüşdî Paşa’yı getirdi. Hüseyin Avni
Paşa’yı seraskerliğe, Midhat Paşa’yı da önce Meclîs-i aliyye daha sonra da
Şûrâ-yı devlet reisliğine getirdi. Şeyhülislâmlığa da Hasan Hayrullah Efendi’yi
getirdi. Böylece talebelerin gösterileri son buldu.
Devletin durumunun düzelmesi için
mutlaka meşrûtiyet rejiminin kabul edilmesi gerektiğini savunan Midhat Paşa ve
arkadaşları, kurdukları hîle ve plânlarla sultan Abdülazîz Han’ı tahttan
indirdikten sonra sultan beşinci Murâd’ı tahta geçirdiler. Abdülazîz Han’ı şehîd
ettirip, devlete hâkim diktatörlük hey’eti durumuna geldiler. Sadrâzam Mütercim
Rüşdî Paşa, serasker Hüseyin Avni Paşa, şurâ-yı devlet reîsi Midhat Paşa ve
şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi; Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesini işitince
korkudan aklı bozulan, tedavisine imkân olmadığı doktor raporuyla bildirilen
sultan beşinci Murâd’ı da tahttan indirip, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahta
geçirilmesine karâr verdiler. Bunun üzerine Mütercim Rüşdî ve Midhat Paşa,
Kâğıthane’ye gelerek Abdülhamîd Han’la görüştüler. Abdülhamîd Haa mevkiinden
başka bir şey düşünmeyen Mütercim Rüşdî Paşa’ya, kendisini iş başından
ayırmayacağından bahsetmiş, Midhat Paşa’ya da; “Usûl-i meşrûtiyet ve meşverete
mübtenî olmıyacak (dayanmayacak) bir hükümeti kabul etmem” diyerek kol
düğmelerini hediye etti. Bundan sonra Bâb-ı âlî’de yapılan cülûs merasiminde
okunan hatt-ı hümâyûn ile Abdülhamîd Han, Midhat Paşa’yı Kânûn-i esâsî’yi
hazırlamakla vazîfelendirmiştir. Bu fermandan sonra, Kânûn-i esâsî’ye hazırlık
olmak üzere yirmiye yakın proje hazırlandı. Bunların içinde en ilgi çekicisi
Midhat Paşa’nın hazırladığı proje idi. Elli yedi madde ve dokuz bölümden meydana
gelen ve Kânûn-i cedîd adı verilen bu proje, dengesiz bir meşrûtiyet rejimi
öngörüyordu. Bu projede icra yetkisi sâdece Pâdişâh’a verilmesine rağmen,
yapılanlardan Pâdişâh sorumsuz olacak ve bütün icraat onun adına vekiller
tarafından yürütülecekti. Pâdişâh’ın kânuna uygun emirlerine îtiraz eden ise
ceza görecekti. Proje sekseni seçimle, kırkı hükümetçe tâyin edilecek yüz yirmi
kişilik bir meclis ihtiva ediyordu. Bu meclis mutlak yasama yetkisine sâhib
değildi. Seçilen meb’usların görev süresi üç yıldı. Hükümetçe tâyin edilenler
yerinde bırakılabilirdi. Yapılacak kânunlar, Şûrâ-yı devlette görüşüldükten
sonra karara bağlanacak ve meclisin tasdikinden sonra icra makamına arz
edilecekti. Pâdişâh tasdik ederse yürürlüğe girecek, reddettiği takdirde,
meb’uslar yenilenmedikçe tekrar görüşülemeyecekti. Meclis sâdece devlet
bütçesini düzenleyebilecekti.
Görüldüğü gibi Midhat Paşa,
hazırladığı projede meclise fazla bir yetki vermemiş, bütün yetkiyi icrada
toplamıştı. Bu durum meşrûtiyeti savunan Midhat Paşa’nın aslında bunu kendisi
için istediği şeklinde îzâh olunmaktadır. Daha sonraki olaylar da bunu te’yîd
etmektedir. Bir hey’et tarafından hazırlanan projelerden ayrıntıları tesbit
edilen Kânûn-i esâsî metni, 19 Aralık 1876’da ikinci defa sadrâzam olan Midhat
Paşa başkanlığındaki vükelâ hey’etinde incelendi. Buradaki görüşmelerde Kânûn-i
esâsî metni üzerinde bâzı değişiklikler yapıldı. Pâdişâh’ın karşı çıkmasına
rağmen 113. madde eklendi. Vükelâ meclisi tarafından değiştirilerek kabul edilen
Kânûn-i esâsî tasarısı, Pâdişâh’a arz olundu. Sultan Abdülhamîd Han tarafından
da kabul ve tasdîk olunan Kânûn-i esâsî îlân edilmek ve uygulanmak üzere Midhat
Paşa’ya verildi.
İngiliz hayranı olan ve meşrûtiyet
hakkında köklü bir bilgisi de bulunmayan Midhat Paşa, nâfiâ (bayındırlık)
müsteşarı Odyan Efendi’yî İngiltere’ye göndererek, meşrûtiyet rejiminin Avrupa
devletlerince garanti altına alınması talebinde bulundu. Osmanlı Devleti’nin
dahilî idaresini yabancı devletlerin kefaleti altına sokmak için gayret etti. O
sırada İstanbul’da toplanan Tersane konferansına da aynı teklifi yaptı. Fakat
kabul ettiremedi.
Meşrûtiyetin îlânından sonra
pâdişâh, bir sene beş ay kadar devlet idaresine karıştırılmadı. Midhat Paşa ve
arkadaşlarının basiretsizlikleri yüzünden 24 Nisan 1877’de Doksanüç harbi diye
bilinen Osmanlı-Rus harbine girildi. Bu savaşa girilmesini sultan İkinci
Abdülhamîd Han istemediği hâlde, Midhat Paşa ve arkadaşlarının meşhur olma
hayâlleri sebebiyle girildi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın,
Abdülazîz Han ve beşinci Murâd’ın tahtan indirilmelerinde birinci derece rol
oynayan, sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesi hâdisesine sesini bile
çıkartmayan, pâdişâhın hukukunu hattâ şahsiyetini umursamayan Midhat Paşa ile
işbirliği yapmasına imkân yoktu. İçki sofralarında devletin sırlarını ulu orta
ifşa eden Midhat Paşa; “Bu âna kadar Âl-i Osman denildi, bundan sonra âl-i
Midhat denilse ne olur” gibi sözler sarf etti. Osmanlı hânedânından hayır
gelmeyeceğini söylerek, devlet ordusundan başka müslim ve gayr-i müsiim
gençlerden meydana gelen kendisine bağlı bir ordu kurmaya teşebbüs etti.
Millî geleneklere aykırı davranarak,
Bosna-Hersek eyâletinde Türk bayrağındaki ayyıldızın yanına bir haç ilâve
edilmesini emreden ve bu emri tatbik ettirerek müslümanları kalbinden yaralayan
Midhat Paşa, Pâdişâh’a karşı çeşitli kaba hareketlerde ve saygısızlıklarda
bulundu. Bir defasında evine çekilip birkaç gün işlere bakmadı ve Pâdişâh’ı
aklının ermediği şeyleri yapmakla suçlayarak; “Ben istifa edecek değilim.
Pâdişâh beni azl ederse etsin. Lâkin bu defâki infisâlim (ayrılmam) sabıklarına
(öncekilere) kıyas olunmaz. Halk gelip beni evimden alarak makâm-ı sadârete
oturtmak isteyecekler. Sonra iş de müşkilâta düşecek. Böyle bir mahzura tesadüf
etmemek için işte şu çantada param var. Bir de vapur kiralatacağım. Azlimle
ilgili haberi alır almaz, ona binip Midilli adasına gidip ikâmet etmeyi
isteyeceğim” demişti. Sadrâzamlığı sırasında daha önce Pâdişâh’a karşı birlikte
çalıştıkları Ziya Paşa, Nâmık Kemâl gibi arkadaşlarına da vefâsızlık göstererek
sürgüne gönderen Midhat Paşa, bir kaç gün konağında oturduktan sonra, bâb-ı
âlî’ye geldi. Ertesi sabah yâni 5 Şubat 1877’de Pâdişâh’ın daveti üzerine saraya
gitti. Kendisine sadâretten azl edildiği ve memâlik-i Osmâniyyeden çıkıp gitmesi
emri tebliğ edildi. Azl emrini kendisine tebliğ eden Sa’îd Paşa’ya; “Eğer beni
buradan tard ve teb’îd ederseniz, alimallah memleket mahv olur. Beşikler
körfezindeki donanma üç güne kadar buraya gelir. Bunları iyi düşünmelidir” deme
cür’etinde bulundu. Sadâret mührü elinden alındıktan sonra, memâlik-i Osmâniyye
hâricinde nereye isterse gönderileceği bildirildi. Brendizi’ye gönderilmesini ve
kendisine para verilmesini istedi. Vapura götürülürken de; “Yazık, devlet ve
millete yazık!” diyerek devlet ve milleti kendiyle kâim zannetmekte olduğunu
göstermiştir. Beş yüz altın verildikten sonra hazırlanan vapurla İstanbul’dan
hareket etti. Gelibolu’dan geçerken İhtilâl olup olmadığını sorarak hâlâ
hayellerden kurtulamadığını gösterdi. Kendi koydurduğu Kânûn-i esasinin 113.
maddesinde belirtilen; “Memleketin bir tarafında ihtilâl zuhur edeceğini te’yid
eder mâhiyette âsâr ve emare görüldüğü hâlde hükümetin o mahalle mahsûs olmak
üzere muvakkaten örfî idare ilânına hakkı vardır. Hükümetin emniyetini ihlâl
ettikleri idâre-i zabıtanın tedkîkât-ı mevsûkası üzerine sabit olanlar,
hükümdar, Osmanlı ülkesi hudutları dışına sürgün edebilir” hükmüne istinaden
sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından sadâretten azledilip, yurt dışına
yollanan Midhat Paşa, İzzeddîn vapuru ile Brendizi’ye ulaştı. Daha sonra
Napoli’ye gitti. Bir ay kaldıktan sonra Endülüs’e (İspanya) geçti. İki ay sonra
da Paris’e ve Londra’ya gitti. Avrupa’nın çeşitli yerlerini dolaştı.
İngilizlerden pek fazla iltifat gördü. İskoçya’da bulunduğu sırada, Pâdişâh
tarafından affedildiği kendisine bildirildi. Ailesiyle birlikte Girid’de ikâmet
etmesine müsâde edildi. 200 altın lira maaşla Hanya’da ailesiyle birlikte bir
müddet ikâmet etti. Kısa bir müddet sonra Suriye vâliliğine tâyin edildi.
Yaşının ilerlemesi sebebiyle Suriye vâliliğinden affedilmesini, mümkün ise,
İstanbul’daki evinde, yâhud Midilli’deki Viranhânede yerleşmesine izin
verilmesini istedi. Fakat isteği reddedildi. Suriye vâliliği zamanında,
Lübnan’daki Maruniler ve Dürziler arasında kanlı olaylar zuhur etti. Saltanat ve
hükümet aleyhine bâzı faaliyetleri üzerine Ağustos 1880’de Aydın vâliliğine
nakledildi. Aydın vilâyeti merkezi olan İzmir’e ulaşan Midhat Paşa, Pâdişâh’a ve
devlete sadâkatini bildirdi. Bu sırada sultan İkinci Abdülhamîd Han, Abdülazîz
Han’ın hal’i ve şehîd edilmesiyle ilgili olarak tahkikat yapılması için ilgili
mahkemeye dâva açtı. Bu dâva ile ilgili görülen Midhat Paşa’nın da sorgulanması
gerekiyordu. Midhat Paşa’nın İstanbul’da bulunan arkadaşları açılan bu dâvada
suçlu çıkacağını düşünerek haber gönderdiler, bâzı Avrupalı dostları da
Avrupa’ya gitmesini tavsiye ettiler. Midhat Paşa, bu haberlere aldırış etmedi.
Yapılan tahkikat neticesinde, sultan Abdülazîz Han’ın hal’i ve şehid edilmesinde
rolü olduğu tesbit edildi. Kendisini kuşkulandırmadan tutuklamakla Mayıs 1881’de
binbaşı Hüsnü Bey vazifelendirildi. Sivil olarak İzmir’e giden Hüsnü Bey, ertesi
günü akşam oraya vararak Kordon’dakî Otel Pates’a misafir oldu. Son zamanlarda
bâzı şeylerden şüphelenmeye başlayan Midhat Paşa, İzmir’e gelen ve giden
vazifelileri özel ve gizli bir surette tesbit ve tâkib ettiriyordu. Hüsnü Bey’in
peşine de adam takarak tâkib ettirdi. Bir kaç gün İzmir’de kalan Hüsnü Bey, 4
Mayıs 1881 akşamı saray erkânının emriyle Mirliva Hilmi Paşa ile beraber
sorgulanmak üzere Midhat Paşa’yı tutuklamak için faaliyete geçti. Midhat Paşa,
Hüsnü Bey’i takibe me’mur ettiği adamları vasıtasıyla durumdan haberdâr oldu.
Hükümet konağının askerler tarafından kuşatılmasından önce komşu kapısından arka
sokağa çıktı, sür’atle uzaklaşarak Fransız konsolosluğuna sığındı. Osmanlı
târihinde yabancı bir kapıya sığınarak iltica eden ilk sadrâzam Midhat Paşa
oldu.
Fransız konsolosluğu Midhat Paşa’nın
himayesini kabul ettiğini açıkladı. Bâb-ı âlî hükümeti faaliyete geçerek Midhat
Paşa’nın sorgulanmak üzere teslim edilmesini istediyse de, Fransız konsolosluğu,
Midhat Paşa’nın yalnız Fransız konsolosluğunun değil, bütün devletler
konsolosluklarının himayesine girdiğini, durumun kendi hükümetine bildirildiğini
ve cevap beklendiğini, şu anda Midhat Paşa’ya mevkuf (tutuklu) gözüyle
bakılamıyacağını açıkladı. Bâb-ı âlî hükümeti, Midhat Paşa’yı vâlilikten azl
ederek yerine sabık şûrâ-yı devlet reisi Âlî Paşa’yı tâyin etti. Yeni vâli
vazifeye başlayıncaya kadar da Hilmi Paşa vâli vekili oldu. Konunun
netîcelendirilmesiyle de Adliye nâzırı Cevdet Paşa vazifelendirildi. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın tehdidi üzerine Fransa, Paşa’yı himayeden vaz geçti.
Bunun üzerine Midhat Paşa, vâli vekili ve İzmir kumandanı Hilmi Paşa’ya teslim
oldu. İstanbul’a getirilen Midhat Paşa’nın Yıldız Sarayı’nda çadır köşkünde
tutuklu olarak, Sürûrî Efendi, Abdüllatif Bey ile Râgıb Bey’den meydana gelen
sorgu hey’eti önünde ifâdesi alındıktan sonra, Haziran 1881’de diğer zanlılarla
birlikte muhakeme edildi. Sultan Abdülazîz han’ın şehîd edilmesinde suç ortağı
bulunarak diğer suçlularla birlikte idama mahkûm edildi. Bu hüküm üzerine kabine
üyeleri, eski sadrâzamlar, müşir ve feriklerden teşekkül eden fevkalâde bir
temyiz hey’eti karar verdi ise de, Pâdişâh azınlıkta kalanların reylerini tercih
ederek îdâm hükmünü sürgüne çevirtti. İzzeddîn vapuru ile Cidde üzerinden Taife
sürgün edilen Midhat Paşa, üç yıl kadar sürgün hayâtı yaşadı. Sürgünde bulunduğu
sırada sırtında çıkan şirpençe çıbanı mahallî tedavi ile iyileşti. Zindan
muhafızları kendileri için büyük bir mes’ûliyet kaynağı olan sürgündeki
paşaların öldürülmeleri için bir yüzbaşı idaresinde, bir üstteğmen, bir çavuş ve
beş erden meydana gelen ölüm mangası hazırladılar. Bu ölüm mangası 8 Mayıs 1884
gecesi Paşa’nın kaldığı odayı basarak, erlerden berber İsmail, Midhat Paşa’yı
boğarak öldürdü. Aynı şekilde öteki odada bulunan Mahmûd Paşa da tüfek kayışı
ile boğulmuş olarak bulundu. Midhat Paşa’nın cenazesi Tâif kalesi surları
dışındaki kabristana defnedildi. 26 Haziran 1951’de kemikleri Tâif’den
getirilerek İstanbul’da Hürriyet-i ebediye tepesinde gömüldü.
Garp kültüründen ve İslâmî
bilgilerden mahrum olan Midhat Paşa, zekî bir kimse idi. Sosyal konular üzerinde
bâzı hizmetleri olmakla birlikte, kendisinin de bâzı vesilelerle îtirâf ettiği
gibi iyi bir siyâset adamı değildi.
Yurt dışına sürgün edilişinin ve
başına gelenlerin temel sebeplerinden biri; bugün bile hiç bir devlet başkanının
tahammülüne imkân olmayan, şahsen tahammül etse bile, temsil ettiği devletin
şerefinin tahammül edemeyeceği; “Evvelâ zât-ı mülûkânelerine âid olan vezâif-i
hükümdârânenizi mutlaka bilmelisiniz. Zira bilcümle harekâtınızda millet
nazarında mes’ûl olacaksınız: Usûl-i meşveretle idare olunan bir millette nizâm
nedir bilir misiniz! Binâ-yı devleti tamire çalıştığımız sırada siz adetâ yıkmak
istiyorsunuz” gibi sözler söylemesidir.
Sorumluluktan çekinmeyen ve kibirli
bir kişi olan Midhat Paşa, devlet sırlarını en olmadık kimselere söylemekten
çekinmezdi. Siyâsî tecrübeden de mahrum olduğu gibi, memleketin kurtuluşu için
tek çârenin meşrûtiyet rejimi olduğuna inanmıştı. Henüz tam manâsıyla teşekkül
etmemiş olmasına rağmen halk efkârının (kamu oyu) kendisini kurtaracağı, verilen
hakları koruyacağı kanâati ve basiretsizliği sebebiyle, sultan İkinci Abdülhamîd
Han’a karşı cephe almıştı. Bu hususta sultan İkinci Abdülhamîd’de en küçük bir
kusur olmadığına işaret etmek gerekir. Bütün kusur, İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl
İnal’ın tabiriyle; “önünü ardını gözetmez, yaptığı işi düşünmez” bir adam olan
Midhat Paşaya âiddir.
Meşrûtiyete taçlı demokrasi,
kendisine de hayât boyu iktidar (sadâret) te’min edecek bir vâsıta gözüyle bakan
Midhat Paşa, faizle çalışan ve Avrupa usûlünde olan ilk Zirâat Bankası’nı kurdu.
İstibdada meyilli bir kimse olup, ilk sadâretinde kendisiyle aynı fikirleri
savunan Nâmık Kemâl’i Magosa’ya sürdüğü gibi, İkinci sadâretinde de birçok
devlet adamını şahsî emirle sürdürdü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan
indirilmesi için çalışan Yeni Osmanlılarla (Jön Türkler) birlikte hareket eden
Midhat Paşa, içki sofralarında Yeni Osmanlılarla devlet ve rejim üzerinde
kararlar alan bir hayalperest idi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Büyük Türkiye (Y. Öztuna); cild-7, sh.
138
2) Midhat Paşa ve Tâif
mahkûmları
3) Bir Darbenin Anatomisi; sh.
28
4) Son sadrâzamlar; cild-1, sh.
320
5) Târih Enstitüsü Dergisi (Prof. Tayyib
Gökbilgin, sene, 1981-82); sayı-12, sh. 279
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-12, sh.
160
7) Midhat Paşa ve Yıldız
Mahkemesi
8) Mir’ât-ı Hakikat; sh. 104 v.d.
9) Midhat ve Rüşdî Paşaların Tevkiflerine Dâir
Vesîkalar
10) Eshâb-ı Kiram;
sh. 293
11) Tabsıra-i İbret
(Ali Haydar Midhat, İstanbul-1325)
12) Mir’ât-ı Hayret
(Midhat Paşa-İstanbul-1325)
13) Midhat Paşa (M.
Z. Pakalın, İstanbul-1940)

Yorumlar
Yorum Gönder