MEVLÂNÂ HALİD-İ BAĞDADÎ
Ebü’l-Behâ Ziyâüddîn Hâlid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezûrî el-Kürdî (ö. 1242/1827)Nakşibendiyye tarikatının Hâlidiyye kolunun kurucusu.Osmanlı Devleti’nde yetişen büyük
İslâm âlimi ve meşhur velî. Silsile-i aliyye ismi verilen âlimler ve velîler
zincirinin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddîdi idi. Lakabı Ziyâüddîn’dir.
Babası hazset-i Osman’ın, annesi de hazret-i Ali’nin soyundandır. 1778 (H.
1192)’de Bağdâd’ın kuzeyindeki Zûr şehrinde doğdu. 1826 (H. 1242)’de Şam’da
vefât etti. Türbesi, Şam’da Kasiyûn dağının eteğinde bir tepe üzerinde olup,
bulunduğu kabristanda, peygamberler ve pek çok sahâbînin medfûn olduğu rivayet
edilmiştir.
Küçük yaşta ilim tahsîline başladı.
Devrinin meşhur âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Salih-i Kürdî,
Abdurrahîm Berzencî ve kardeşi Abdülkerîm Berzencî’den, Abdullah-ı Harpânî’den
ve daha pek çok âlimden ilim öğrenip icazet aldı. Keskin zekâsı, kuvvetli
hafızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile aklî ve naklî ilimlerde üstün
derecelere ulaştı. Sarf, nahiv, beyân, me’ânî, bedî, vad’, aruz, edebiyat lügat,
usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri hesâb ilimlerini,
tefsir, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi.
Fîrûzâbâdi’nin büyük cildler hâlindeki Kâmûs’unu yâni Lügat kitabını ezberledi. Bütün
ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye
sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle
zamanının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve
hangi fenden ne sorulursa sorulsun, derhâl cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi
karşısında akıllar hayrete düşerdi.
1788’de hocası Seyyid Abdülkerîm
Berzencî, taundan şehîd olarak vefât edince, talebeleri boş kalmasın diye yirmi
bir yaşında iken ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler ondan ders almak
için toplandı. Her müşkili çözer, derdlere deva olurdu. Dünyâ malına önem
vermez, gece-gündüz ibâdet eder ve ilimle meşgul olurdu. Ulemâya ve ilim
talebesine yedi sene ders verdi.
1805 senesinde hacca gitti.
Yolculuğu sırasında Şam âlimlerinden çok saygı ve ikrâm gördü. Allâme Muhammed
Kuzberî’den hadîs-i şerif rivayet etti, Mustafa Kürdî’den, tasavvufda Kâdirî
yolunda icazet aldı. Şam’da bir müddet kaldıktan sonra Hicaz’a gitmek üzere yola
çıktı. Kalbi, Peygamber efendimizin muhabbeti ile yanıyordu. Medine’ye vardığı
zaman, Kasîde-i Muhammediyye adlı Fârisî bir manzume yazdı. Farsça olan bu
kasîdesi meâlen şöyle başlar;
“Gül, rûy-ı
Muhammed’e gıpta ederKokusunu O’nun terinden aldım
der...”
İyilik kaynağısın,
dermanlar deryâsısınBir damla lütfet bana, derde devâsız kaldım.
…………..
Derdlilere
tabîbsin; bense gönül hastasıKalb yarama devâ için, kapını çalmaya geldim.
Bu hac yolculuğu ile, hayâtında yeni
ve bambaşka bir safha başlamıştı. Medine’de bulunduğu sırada tasavvufda yetişmiş
yüksek bir âlim, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusunda idi. Bir gün
Yemenli fazilet sahibi bir zâta rastladı. Sohbet ederken o zât; “Ey Hâlid!
Mekke’ye varınca edebe uymayan bir hareket görürsen hemen reddetme!” dedi.
Mekke’ye gittiğinde bir Cuma günü Kâbe-i şerife karşı Delâil-i
hayrât okuyordu. Bu sırada siyah sakallı ve mütevâzî kıyafetli
birinin Kabe’ye sırt çevirip kendine baktığını gördü. İçinden şu kişi Kabe’ye
sırt çevirmiş. Edebi gözetmiyor” diye düşündü. Bu sırada o zât; “Mü’mine hürmet,
Kabe’ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Medine’deki
zâtın nasihatini unuttun mu?” dedi. Bu sözleri söyleyen zâtın, evliyânın
büyüklerinden biri olduğunu anlayıp af diledi; “Beni talebeliğe kabul et”
diyerek, tasavvufda ona talebe olmak için yalvardı. O zât da; “Sen burada
olgunlaşamazsın” dedi. Hindistan tarafını göstererek; “Senin işin orada tamam
olur” dedi ve kalkıp gitti.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri
hac ibâdetini yaptıktan sonra memleketi Süleymâniye’ye döndü. Talebelere ders
vermeye devam etti. Fakat gece-gündüz Hindistan’ı düşünüyordu. Bir gün
Hindistan’dan, Mirza Abdürrahîm adında bir zât Süleymâniye’ye çıka geldi. Bu
zât, Hindistan’ın Delhi şehrinde bulunan ve zamanın evliyâsının en büyüklerinden
olan, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin talebesi idi. Gelen bu misafir,
Abdullah-ı Dehlevî’nin; “Mevlânâ Hâlid’e selâmımızı söyle, bu tarafa gelsin”
dediğini bildirdi.
1809 senesinde gelen bu zâtla
birlikte, İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a gitmek üzere yola çıktılar.
Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakarak aniden ayrılışına,
talebeleri ve halk çok üzüldü. Gitmemesi için yalvardılar. Nihayet gözyaşları
içinde yolcu edildi. Yolculuk sırasında pek çok şehre uğradılar. Uğradıkları
yerlerdeki evliyâ kabirlerini ziyaret ettiler. Alimlerle sohbette bulundular.
Uğradıkları her şehirden ayrılırken şehrin ileri gelenleri ve halk tarafından
çok sevilip saatlerce yolcu edildiler. Yolculuk aylarca sürdü. Delhi’ye bir
senede vardılar.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, hocası
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine kavuşunca bu kavuşmayı dile getiren beytler
yazdı. Bu beytler, şâirleri hayran bırakan dîvânında toplanmış olup, bâzı
beytlerin tercümesi şöyledir:
“Allahü teâlâya hamd ü senalar olsun
ki, beni arzu ve maksadların en yücesine eriştirdi. Çok fazîletli kâmil mürşide
kavuşmayı nasîb etti.”
“O; hidâyet yıldızı, karanlık
gecelerin dolunayı, takva ummanı, feyzler definesi ve kerâmetler
hazînesıdir.”
“Ey yüce Rabbim! Uhrevî kurtuluşu
te’min edecek bir tarzda hocam benden razı, bende ondan razı olarak canımı
al.”
Delhi’ye vardığında ne kadar eşyası
varsa hepsini fakirlere dağıttı ve Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzuruna
çıktı. Nihayet asıl hocasına kavuştu. Talebeliğe kabul edilip, nefsinin
terbiyesi için, dergâhı temizleme vazifesi verildi. O kadar ilmine rağmen hiç
îtirâz etmeden hizmete başladı. Her gün defalarca kuyu ile dergâh arasında gidip
gelir, su taşıyıp abdest suyunu depolara doldurur ve dergâhı temizlerdi. Bu
hizmeti aylarca yaptı ve su taşımaktan omuzları yara oldu.
Yine bir gün su taşırken hocası
Abdullah-ı Dehlevî ile karşılaştı. Hocası, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’nin
omuzlarından Arş’a doğru muazzam bir nurun yükseldiğini ve meleklerin onu gıpta
ve hayranlıkla seyrettiklerini görünce, onu bu işten alıp devamlı yanında
bulunmasını emretti. Bundan sonra da canla başla hocasının huzurunda hizmet
etti. Ağır mücâhedeler ve çetin riyazetler çekti. Beş ay hizmet edip, hocasının
sohbetleri ve bereketli nazarları ile evliyâlık saadetine kavuştu. Tasavvufda
kemâle erdi. Müceddîdiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye
yollarında icazet aldı. Hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün sırlara,
manevî üstünlüklere mazhâr oldu.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri,
kavuştuğu bu yüksek nîmeti bir mektubunda anlatırken şöyle demektedir: “Allahü
teâlâ bize hidâyet vermese, doğru ve hakîkî yolu göstermese biz kendiliğimizden
hidâyete kavuşamazdık. Hocamın feyz ve bereket yuvası olan yüksek kapısının
toprağını ümid gözümün sürmesi eyledim. Gece-gündüz aşikâre nûr deryası olan
huzurunda bulundum... Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar bir ömürle Eyyûb
aleyhisselâmın sabrı gibi bir sabırla, o cihân sultânının kapısının süpürgesi
olsam haklarını ödeyemem.”
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin
derslerinden ve sohbetlerinden feyz alıp kemâle erdikten sonra, Abdullah-ı
Dehlevi; “Ey Halîd! Şimdi memleketine ve Bağdâd’a git! Orada Hak âşıklarını,
Allahü teâlâya kavuştur” buyurdu. Memleketine gitmek üzere ayrılacağı zaman
bütün talebeleri ve sevenleriyle birlikde dört mil (8 km .) mesafeye kadar uğurladı.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri gittikten sonra da; “Hâlid bürd” yâni “Hâlid
her şeyi götürdü” buyurdu.
Yolda hocasının ziyaret etmesini
söylediği evliyânın büyüklerinden bir zâtı ziyaret etti. O zât da; “El Hâlid!
Senin fütûhatının ve irşadının yayılma yeri Bağdâd’dır” buyurdu.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri,
1811 senesinde memleketi Süleymâniye’ye gitti. Âlimler, şehrin ileri gelenleri,
talebeler ve halk sevinç ve neş’e içinde karşılamaya çıktılar. Onun teşrifi ile
Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet kalıp sonra Bağdâd’a geçti.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara
doğru yolu göstermekle vâz ve nasîhatla meşgul oldu. Sonra Süleymâniye’ye döndü.
Orada, ilme susamışlara Hak ve hakikati anlattı. Bu arada bâzı hasedciler,
şöhret ve itibârını çekemeyerek ikinci Mahmûd Han’a şikâyette bulunduklarında,
Sultan; “Din adamlarından devlete zarar gelmez diyerek” buna kıymet vermedi.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, Bağdâd’daki
bu hizmetlerinden sonra, Süleymâniye’ye döndüğünde yeni bir dergâh inşâ ettirip,
talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Uzak memleketlerden pek çok âlim ve fazîfet
sahibi kimseler ile ilim âşıkları, derslerine ve sohbetlerine koştu. Sayısız
âlim ve velî yetiştirdi. Dört bin talebesine ilimde ve tasavvufda icazet verdi.
Bunların içinde en kıymetlileri büyük âlim ve velî Seyid Tâhâ-yı Hakkârî, Seyyid
Abdullah Geylânî Şemdînî, Şeyh Muhammed Hâfız Urfâlı, Şeyh Ahmed Eğribozî,
Feyzullah Erzurûmî, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi İbn-i Âbidîn, senelerce
İstanbul halkını irşâd eden ve İstanbul’da medfûn bulunan evliyânın
büyüklerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretleri idiler. Mekke, Medîne, Kahire,
Kudüs, Şam, Haleb, Irak, Bağdâd, Basra, Kerkük, Erbil, İmâdiye, Cezire, Şemzin,
Mardin, Ayıntab, Urfa, Diyarbakır, Anadolu’nun bir çok şehirleri, İstanbul,
Hindistan, Afganistan, Dağıstan (Kafkasya), Mâverâünnehr, Mısır, Umman, Mağrib,
Girid ve diğer İslâm memleketleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin
yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla irşâd edilmiştir. Anadolu’da Ehl-i sünnet
itikadının yerleşmesi; her yere gönderdiği talebeleri ile olmuştur.
İslâm dünyâsında târih boyunca
yapılan her muhteşem eserin ve gösterilen her başarının, kahramanlığın arkasında
hep büyük âlim ve velîler yer almıştır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri de
bunların en meşhûrlarındandır.
Ecdadımız, yaptığı her câmi medrese,
kervansaray, çeşme ve insanları hayran bırakan daha binlerce eseri yaparken
koyduğu her taşı bir aşk ve şevkle yerleştirmiştir. Bütün bu hizmetlerinde Allhü
teâlâ’nın rızâsını aramıştır. Her evlâdını iyi bir müslüman, faydalı bir insan
olarak yetiştirmeyi gaye edinmiştir. Taşı, mermeri hamur gibi yoğurarak emsalsiz
eserler yapan mîmârın, savaşlarda arslanlar gibi kükreyip at koşturan, kılıç
sallayan mücâhidlerin kalbine bu aşkı yerleştiren ve bu şevki veren hep büyük
velîler, yetişmiş ve yetiştirebilen âlimler olmuştur.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî
hazretlerinin kıymetli kitabları vardır. Bir kısmı şunlardır: İrâde-i cüz’iyye,
Rabıta risalesi, îtikâdnâme; bu eseri Hakikat Kitabevi tarafından Herkese Lâzım
Olan Îmân ismiyle neşredilmiştir. Ayrıca bu eserin Almanca,
Fransızca, İngilizce ve Arapça tercümeleri de Hakikat Kitabevi tarafından
İstanbul’da yayınlanmıştır. Bir eseri de Câliyet-ül-ekdâr’dır. Arabî ve Fârisî mektûbâtı,
Fârisî dîvânı ve bir çok esere yazdığı şerh ve haşiyeler vardır. Kerâmetleri ve
menkıbeleri pek çok olup, Şems-üş-şümûs ve Mecd-i
tâlid adlı eserlerde uzun yazılmıştır.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri
buyurdu ki: “Bu fakirin dostlarına ve sevenlerine nasîhatı şudur ki, herkes
elinden geldiği kadar Rabbine dönsün. Dünyâ, para ve giyecekler değildir. Kul
neye rağbet eder, neyi elde etmeye canla başla çalışırsa onun dünyâsı o olur.
Sevdiklerimiz için Allahü teâlâdan istediğimiz, dâima Hakk’ın divânında
yüzlerini ak edecek amellerle meşgul olmalarıdır. Yüzleri sarartan o dehşetli
günden el aman! Sâlih amel işleyen kendine, kötü iş yapan da yine kendine
etmiştir. Vesselam.”
Yine buyurdu ki: “İhlâsı olan
kurtulur, ihlâs ne kadar çok olursa, evliyânın yardımı o kadar ziyâde
olur.”
“İnsanoğlu, dünyâyı (dünyalık) elde
etmek uğruna nice sonsuz nimetleri ve seâdetleri kaçırdı!”
Osmanlı Devleti’nde yetişen büyük
İslâm âlimi ve meşhur velî. Silsile-i aliyye ismi verilen âlimler ve velîler
zincirinin yirmi dokuzuncusudur. Asrının müceddîdi idi. Lakabı Ziyâüddîn’dir.
Babası hazset-i Osman’ın, annesi de hazret-i Ali’nin soyundandır. 1778 (H.
1192)’de Bağdâd’ın kuzeyindeki Zûr şehrinde doğdu. 1826 (H. 1242)’de Şam’da
vefât etti. Türbesi, Şam’da Kasiyûn dağının eteğinde bir tepe üzerinde olup,
bulunduğu kabristanda, peygamberler ve pek çok sahâbînin medfûn olduğu rivayet
edilmiştir.
Küçük yaşta ilim tahsîline başladı.
Devrinin meşhur âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Salih-i Kürdî,
Abdurrahîm Berzencî ve kardeşi Abdülkerîm Berzencî’den, Abdullah-ı Harpânî’den
ve daha pek çok âlimden ilim öğrenip icazet aldı. Keskin zekâsı, kuvvetli
hafızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile aklî ve naklî ilimlerde üstün
derecelere ulaştı. Sarf, nahiv, beyân, me’ânî, bedî, vad’, aruz, edebiyat lügat,
usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri hesâb ilimlerini,
tefsir, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi.
Fîrûzâbâdi’nin büyük cildler hâlindeki Kâmûs’unu yâni Lügat kitabını ezberledi. Bütün
ilimlerde, din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye
sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle
zamanının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve
hangi fenden ne sorulursa sorulsun, derhâl cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi
karşısında akıllar hayrete düşerdi.
1788’de hocası Seyyid Abdülkerîm
Berzencî, taundan şehîd olarak vefât edince, talebeleri boş kalmasın diye yirmi
bir yaşında iken ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler ondan ders almak
için toplandı. Her müşkili çözer, derdlere deva olurdu. Dünyâ malına önem
vermez, gece-gündüz ibâdet eder ve ilimle meşgul olurdu. Ulemâya ve ilim
talebesine yedi sene ders verdi.
1805 senesinde hacca gitti.
Yolculuğu sırasında Şam âlimlerinden çok saygı ve ikrâm gördü. Allâme Muhammed
Kuzberî’den hadîs-i şerif rivayet etti, Mustafa Kürdî’den, tasavvufda Kâdirî
yolunda icazet aldı. Şam’da bir müddet kaldıktan sonra Hicaz’a gitmek üzere yola
çıktı. Kalbi, Peygamber efendimizin muhabbeti ile yanıyordu. Medine’ye vardığı
zaman, Kasîde-i Muhammediyye adlı Fârisî bir manzume yazdı. Farsça olan bu
kasîdesi meâlen şöyle başlar;
…………..
Bu hac yolculuğu ile, hayâtında yeni
ve bambaşka bir safha başlamıştı. Medine’de bulunduğu sırada tasavvufda yetişmiş
yüksek bir âlim, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusunda idi. Bir gün
Yemenli fazilet sahibi bir zâta rastladı. Sohbet ederken o zât; “Ey Hâlid!
Mekke’ye varınca edebe uymayan bir hareket görürsen hemen reddetme!” dedi.
Mekke’ye gittiğinde bir Cuma günü Kâbe-i şerife karşı Delâil-i
hayrât okuyordu. Bu sırada siyah sakallı ve mütevâzî kıyafetli
birinin Kabe’ye sırt çevirip kendine baktığını gördü. İçinden şu kişi Kabe’ye
sırt çevirmiş. Edebi gözetmiyor” diye düşündü. Bu sırada o zât; “Mü’mine hürmet,
Kabe’ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Medine’deki
zâtın nasihatini unuttun mu?” dedi. Bu sözleri söyleyen zâtın, evliyânın
büyüklerinden biri olduğunu anlayıp af diledi; “Beni talebeliğe kabul et”
diyerek, tasavvufda ona talebe olmak için yalvardı. O zât da; “Sen burada
olgunlaşamazsın” dedi. Hindistan tarafını göstererek; “Senin işin orada tamam
olur” dedi ve kalkıp gitti.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri
hac ibâdetini yaptıktan sonra memleketi Süleymâniye’ye döndü. Talebelere ders
vermeye devam etti. Fakat gece-gündüz Hindistan’ı düşünüyordu. Bir gün
Hindistan’dan, Mirza Abdürrahîm adında bir zât Süleymâniye’ye çıka geldi. Bu
zât, Hindistan’ın Delhi şehrinde bulunan ve zamanın evliyâsının en büyüklerinden
olan, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin talebesi idi. Gelen bu misafir,
Abdullah-ı Dehlevî’nin; “Mevlânâ Hâlid’e selâmımızı söyle, bu tarafa gelsin”
dediğini bildirdi.
1809 senesinde gelen bu zâtla
birlikte, İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a gitmek üzere yola çıktılar.
Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakarak aniden ayrılışına,
talebeleri ve halk çok üzüldü. Gitmemesi için yalvardılar. Nihayet gözyaşları
içinde yolcu edildi. Yolculuk sırasında pek çok şehre uğradılar. Uğradıkları
yerlerdeki evliyâ kabirlerini ziyaret ettiler. Alimlerle sohbette bulundular.
Uğradıkları her şehirden ayrılırken şehrin ileri gelenleri ve halk tarafından
çok sevilip saatlerce yolcu edildiler. Yolculuk aylarca sürdü. Delhi’ye bir
senede vardılar.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, hocası
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine kavuşunca bu kavuşmayı dile getiren beytler
yazdı. Bu beytler, şâirleri hayran bırakan dîvânında toplanmış olup, bâzı
beytlerin tercümesi şöyledir:
“Allahü teâlâya hamd ü senalar olsun
ki, beni arzu ve maksadların en yücesine eriştirdi. Çok fazîletli kâmil mürşide
kavuşmayı nasîb etti.”
“O; hidâyet yıldızı, karanlık
gecelerin dolunayı, takva ummanı, feyzler definesi ve kerâmetler
hazînesıdir.”
“Ey yüce Rabbim! Uhrevî kurtuluşu
te’min edecek bir tarzda hocam benden razı, bende ondan razı olarak canımı
al.”
Delhi’ye vardığında ne kadar eşyası
varsa hepsini fakirlere dağıttı ve Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzuruna
çıktı. Nihayet asıl hocasına kavuştu. Talebeliğe kabul edilip, nefsinin
terbiyesi için, dergâhı temizleme vazifesi verildi. O kadar ilmine rağmen hiç
îtirâz etmeden hizmete başladı. Her gün defalarca kuyu ile dergâh arasında gidip
gelir, su taşıyıp abdest suyunu depolara doldurur ve dergâhı temizlerdi. Bu
hizmeti aylarca yaptı ve su taşımaktan omuzları yara oldu.
Yine bir gün su taşırken hocası
Abdullah-ı Dehlevî ile karşılaştı. Hocası, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’nin
omuzlarından Arş’a doğru muazzam bir nurun yükseldiğini ve meleklerin onu gıpta
ve hayranlıkla seyrettiklerini görünce, onu bu işten alıp devamlı yanında
bulunmasını emretti. Bundan sonra da canla başla hocasının huzurunda hizmet
etti. Ağır mücâhedeler ve çetin riyazetler çekti. Beş ay hizmet edip, hocasının
sohbetleri ve bereketli nazarları ile evliyâlık saadetine kavuştu. Tasavvufda
kemâle erdi. Müceddîdiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye
yollarında icazet aldı. Hocası Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün sırlara,
manevî üstünlüklere mazhâr oldu.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri,
kavuştuğu bu yüksek nîmeti bir mektubunda anlatırken şöyle demektedir: “Allahü
teâlâ bize hidâyet vermese, doğru ve hakîkî yolu göstermese biz kendiliğimizden
hidâyete kavuşamazdık. Hocamın feyz ve bereket yuvası olan yüksek kapısının
toprağını ümid gözümün sürmesi eyledim. Gece-gündüz aşikâre nûr deryası olan
huzurunda bulundum... Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar bir ömürle Eyyûb
aleyhisselâmın sabrı gibi bir sabırla, o cihân sultânının kapısının süpürgesi
olsam haklarını ödeyemem.”
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin
derslerinden ve sohbetlerinden feyz alıp kemâle erdikten sonra, Abdullah-ı
Dehlevi; “Ey Halîd! Şimdi memleketine ve Bağdâd’a git! Orada Hak âşıklarını,
Allahü teâlâya kavuştur” buyurdu. Memleketine gitmek üzere ayrılacağı zaman
bütün talebeleri ve sevenleriyle birlikde dört mil (
Yolda hocasının ziyaret etmesini
söylediği evliyânın büyüklerinden bir zâtı ziyaret etti. O zât da; “El Hâlid!
Senin fütûhatının ve irşadının yayılma yeri Bağdâd’dır” buyurdu.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri,
1811 senesinde memleketi Süleymâniye’ye gitti. Âlimler, şehrin ileri gelenleri,
talebeler ve halk sevinç ve neş’e içinde karşılamaya çıktılar. Onun teşrifi ile
Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet kalıp sonra Bağdâd’a geçti.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara
doğru yolu göstermekle vâz ve nasîhatla meşgul oldu. Sonra Süleymâniye’ye döndü.
Orada, ilme susamışlara Hak ve hakikati anlattı. Bu arada bâzı hasedciler,
şöhret ve itibârını çekemeyerek ikinci Mahmûd Han’a şikâyette bulunduklarında,
Sultan; “Din adamlarından devlete zarar gelmez diyerek” buna kıymet vermedi.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, Bağdâd’daki
bu hizmetlerinden sonra, Süleymâniye’ye döndüğünde yeni bir dergâh inşâ ettirip,
talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Uzak memleketlerden pek çok âlim ve fazîfet
sahibi kimseler ile ilim âşıkları, derslerine ve sohbetlerine koştu. Sayısız
âlim ve velî yetiştirdi. Dört bin talebesine ilimde ve tasavvufda icazet verdi.
Bunların içinde en kıymetlileri büyük âlim ve velî Seyid Tâhâ-yı Hakkârî, Seyyid
Abdullah Geylânî Şemdînî, Şeyh Muhammed Hâfız Urfâlı, Şeyh Ahmed Eğribozî,
Feyzullah Erzurûmî, Hanefî mezhebinde büyük fıkıh âlimi İbn-i Âbidîn, senelerce
İstanbul halkını irşâd eden ve İstanbul’da medfûn bulunan evliyânın
büyüklerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretleri idiler. Mekke, Medîne, Kahire,
Kudüs, Şam, Haleb, Irak, Bağdâd, Basra, Kerkük, Erbil, İmâdiye, Cezire, Şemzin,
Mardin, Ayıntab, Urfa, Diyarbakır, Anadolu’nun bir çok şehirleri, İstanbul,
Hindistan, Afganistan, Dağıstan (Kafkasya), Mâverâünnehr, Mısır, Umman, Mağrib,
Girid ve diğer İslâm memleketleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin
yetiştirdiği talebeler vasıtasıyla irşâd edilmiştir. Anadolu’da Ehl-i sünnet
itikadının yerleşmesi; her yere gönderdiği talebeleri ile olmuştur.
İslâm dünyâsında târih boyunca
yapılan her muhteşem eserin ve gösterilen her başarının, kahramanlığın arkasında
hep büyük âlim ve velîler yer almıştır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri de
bunların en meşhûrlarındandır.
Ecdadımız, yaptığı her câmi medrese,
kervansaray, çeşme ve insanları hayran bırakan daha binlerce eseri yaparken
koyduğu her taşı bir aşk ve şevkle yerleştirmiştir. Bütün bu hizmetlerinde Allhü
teâlâ’nın rızâsını aramıştır. Her evlâdını iyi bir müslüman, faydalı bir insan
olarak yetiştirmeyi gaye edinmiştir. Taşı, mermeri hamur gibi yoğurarak emsalsiz
eserler yapan mîmârın, savaşlarda arslanlar gibi kükreyip at koşturan, kılıç
sallayan mücâhidlerin kalbine bu aşkı yerleştiren ve bu şevki veren hep büyük
velîler, yetişmiş ve yetiştirebilen âlimler olmuştur.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî
hazretlerinin kıymetli kitabları vardır. Bir kısmı şunlardır: İrâde-i cüz’iyye,
Rabıta risalesi, îtikâdnâme; bu eseri Hakikat Kitabevi tarafından Herkese Lâzım
Olan Îmân ismiyle neşredilmiştir. Ayrıca bu eserin Almanca,
Fransızca, İngilizce ve Arapça tercümeleri de Hakikat Kitabevi tarafından
İstanbul’da yayınlanmıştır. Bir eseri de Câliyet-ül-ekdâr’dır. Arabî ve Fârisî mektûbâtı,
Fârisî dîvânı ve bir çok esere yazdığı şerh ve haşiyeler vardır. Kerâmetleri ve
menkıbeleri pek çok olup, Şems-üş-şümûs ve Mecd-i
tâlid adlı eserlerde uzun yazılmıştır.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri
buyurdu ki: “Bu fakirin dostlarına ve sevenlerine nasîhatı şudur ki, herkes
elinden geldiği kadar Rabbine dönsün. Dünyâ, para ve giyecekler değildir. Kul
neye rağbet eder, neyi elde etmeye canla başla çalışırsa onun dünyâsı o olur.
Sevdiklerimiz için Allahü teâlâdan istediğimiz, dâima Hakk’ın divânında
yüzlerini ak edecek amellerle meşgul olmalarıdır. Yüzleri sarartan o dehşetli
günden el aman! Sâlih amel işleyen kendine, kötü iş yapan da yine kendine
etmiştir. Vesselam.”
Yine buyurdu ki: “İhlâsı olan
kurtulur, ihlâs ne kadar çok olursa, evliyânın yardımı o kadar ziyâde
olur.”
“İnsanoğlu, dünyâyı (dünyalık) elde
etmek uğruna nice sonsuz nimetleri ve seâdetleri kaçırdı!”
ANALAR EVLÂDINI UNUTUR!..
Mevlânâ Hâlid’i Bağdadî
hazretlerinin Bağdâd’ı ikinci defa teşrif inde pek çok kimse ona talebe oldu.
İrşâd nûrları her tarafa yayıldı. Bağdâd’da kendisine ilk talebe olan Bağdâd
müftîsi Seyyid Abdullah Hayderî Efendi’dir. Bu müftî, vâli Saîd Paşa’nın
yardımıyla Îhsâniye Medresesi’ni tamir ettirip, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî
hazretlerine arzettiler. Bu medreseye yerleşip ilim ve güzel ahlâkı neşretmeye
başladı. Medresede ders verip, sohbet ettiği sırada bir gün Bağdâd vâlisi Saîd
Paşa da huzuruna geldi. Pek çok âlimin ve talebenin başları eğik ve edeble onu
dinlediklerini gördü. Vâli de heybetini görüp titremeye başladı. Yere diz
çökerek oturdu. Sonra duâ istedi. Vâliye duâ edip; “Kıyamet günü herkes
nefsinden sorulacak, sen ise hem kendi nefsinden hem de emrin altında olanlardan
sorulacaksın. Hak teâlâdan kork! Çünkü öyle bir gün vardır ki, o gün evlâdına
süt veren analar evlâdını unutur...” buyurarak nasihat etti. Vâli Saîd Paşa bu
nasihatleri dinlerken ağladı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tam İlmihâl
Seâdet-i Ebediyye; sh. 1066
2) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-18, sh. 125
3) Şems-üş-şümûs
tercümesi (Hasan Şükrü) İstanbul-1302
4) Mecd-i tâlid
tercümesi (İbrâhim Fasih Hayderî), Hüdâvendigâr vilâyeti
(Bursa-1308)
5) Reşehât
ayn-ül-hayât (Muhammed Murâdi Kazâni); sh. 160
6)
Hadîkat-ül-evliyâ, İstanbul-1318; sh. 155
7) Dîvân (Mevlânâ
Hâlid-i Bağdadî)
8)
Sefînet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 162
Mevlânâ Hâlid’i Bağdadî
hazretlerinin Bağdâd’ı ikinci defa teşrif inde pek çok kimse ona talebe oldu.
İrşâd nûrları her tarafa yayıldı. Bağdâd’da kendisine ilk talebe olan Bağdâd
müftîsi Seyyid Abdullah Hayderî Efendi’dir. Bu müftî, vâli Saîd Paşa’nın
yardımıyla Îhsâniye Medresesi’ni tamir ettirip, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî
hazretlerine arzettiler. Bu medreseye yerleşip ilim ve güzel ahlâkı neşretmeye
başladı. Medresede ders verip, sohbet ettiği sırada bir gün Bağdâd vâlisi Saîd
Paşa da huzuruna geldi. Pek çok âlimin ve talebenin başları eğik ve edeble onu
dinlediklerini gördü. Vâli de heybetini görüp titremeye başladı. Yere diz
çökerek oturdu. Sonra duâ istedi. Vâliye duâ edip; “Kıyamet günü herkes
nefsinden sorulacak, sen ise hem kendi nefsinden hem de emrin altında olanlardan
sorulacaksın. Hak teâlâdan kork! Çünkü öyle bir gün vardır ki, o gün evlâdına
süt veren analar evlâdını unutur...” buyurarak nasihat etti. Vâli Saîd Paşa bu
nasihatleri dinlerken ağladı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tam İlmihâl
Seâdet-i Ebediyye; sh. 1066
2) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-18, sh. 125
3) Şems-üş-şümûs
tercümesi (Hasan Şükrü) İstanbul-1302
4) Mecd-i tâlid
tercümesi (İbrâhim Fasih Hayderî), Hüdâvendigâr vilâyeti
(Bursa-1308)
5) Reşehât
ayn-ül-hayât (Muhammed Murâdi Kazâni); sh. 160
6)
Hadîkat-ül-evliyâ, İstanbul-1318; sh. 155
7) Dîvân (Mevlânâ
Hâlid-i Bağdadî)
8)
Sefînet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 162
Yorumlar
Yorum Gönder