Müslümanların ibâdet etmek için
toplandıkları yer. Lügatte, toplayan, toplayıcı mânâlarına gelen câmiye,
İslâm’ın ilk devirlerinde; secde edilen, İbâdet yapılan yer anlamına; mescid
denilirdi. Sonraları câmi denmiştir. Bugün mahalle aralarındaki küçük
ibadethânelere mescid, büyüklerine câmi, daha büyüklerine ulu câmi
denilmektedir. Sultanların ve hânedânlarına mensûb olanların yaptırdıkları
câmilere ise, selâtin câmileri denir. İmâmın namaz kıldırdığı yer olan mihrâb
ile Cuma ve bayram günleri hutbe okuduğu minber, câminin mühim kısımlarındandır.
Abdestsiz girilmeyen câmilere,
kıymetlerini ve şereflerini ifâde için, “Allah’ın evi” denir. Hadîs-i serîfde,
yeryüzünün ilk ibâdet yeri ve en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremede bulunan
Kâbe-i muazzama için; “Allah’ın evi” buyrulmuştur. Burası müslümanların kıblesi
olup, bütün mescidlerin, câmilerin yönü hep Kabe’yi gösterir.
Müslümanlar, Allahü teâlâya ibâdet
edilen kıymetli yerler olması sebebiyle câmileri, şanlarına lâyık bir tarzda
yapmayı en büyük gaye edinmişler, âhirette sonsuz mükâfatlara kavuşmaya vesîle
bilmişler; en güzel şekilde yapılmaları için, bütün bilgi, tecrübe ve
kabiliyetlerini sarfetmişlerdir. Bu sebeple asırlar boyunca yaptıkları pek zarif
ve üstün san’at değerini hâiz câmilerle, İslâmî mimarînin şaheserlerini meydana
getirmişlerdir.
İslâm’da ilk mescid hicret sırasında
Mekke-i mükerreme ile Medîne-i münevvere arasındaki Kuba köyünde yapıldı. Daha
sonra Medîne-i münevverede yapılan Mescid-i Nebevi ilk mühim mescid sayılır.
Mescid-i Nebevî’nin plânının daha sonra yapılan câmi ve mescidlerin plânları
üzerindeki te’siri büyüktür. Peygamber efendimiz burada müslümanlara İslâmiyet’i
öğrettiği gibi, müslümanların mes’elelerini hallederdi. Peygamber efendimizin
vefâtından sonra Eshâb-ı kiram da cihâd için gittikleri her yerde pek çok mescid
ve câmi yaptırdılar.
İlk câmilerde şimdiki minareler
yoktu. Ezan yüksekçe bir yere çıkılarak okunurdu. Hazret-i Muâviye zamanında
(673) Basra’da Amr Câmii genişletilerek köşelerine ilk defa minare ilâve edildi.
Hulefâ-i râşidîn (r. anhüm) devrini
müteakiben Emevîler devrinde çok sayıda câmi yapılmıştır. Bu devrede yapılan ve
İslâm câmi mimarisine büyük ölçüde te’sir eden Şam Emeviyye Câmii’ni, 785
târihinde yapımına başlanan Endülüs’teki Kurtuba Câmii tâkib etmiştir.
Abbasîler devrinde dînî mîmârîyi
Mezopotamya’da Samarra Ulu Câmi ve Ebû Dülef câmileri temsil eder. Bu câmiler,
tuğla mimarisi ve sivri kemerlerin kullanılması, ile Emevî câmilerinden ayrılır.
Mısır’da Bağımsız bir devlet kuran Türk asıllı İbn-i Tûlûn’un Kâhire’de
yaptırdığı İbn-i Tûlûn Câmii (877-879) Abbasî mîmârisinin devamı durumundadır.
Abbâsîlerden sonra otorite,
Mısır’daki Fâtımîlere geçince, Kâhire’de (970-72) yılları arasında meşhur
el-Ezher Câmii yapıldı. Daha sonra büyük bir ilim merkezi hâline gelen Ezher
Câmii plân bakımından Emeviyye Câmii’ne benzer.
On birinci yüzyılda Büyük
Selçuklular Horasan ve İran’ı elde edip, İsfehan’ı başkent yapınca, burada
yapılan Mescid-i Cuma, Büyük Selçuklu san’atının büyük hususiyetlerini
kendisinde toplamıştır.
1071 yılında Malazgird zaferi ile
müslüman Türklere Anadolu kapılarının açılmasına vesîle olan Selçuklular,
Türkistan’ın ünlü mîmârlarını da birikte getirdiler. Böylece Anadolu’da ön Asya
Türk mimarisinden farklı bir san’at ortaya çıkmıştır.
Konya Alâaddîn Câmii’nde olduğu
gibi, bu sırada yapılan câmiler sütunlu ve düz damla örtülüdür. Bilâhere Kayseri
Ulu Câmii’nde görüldüğü gibi, câmi tavanlarının tonoz ve kubbelerle örtülmesi
gibi başka tarzlar ortaya çıkmıştır.
Selçukluların on ikinci yüzyıl
sonlarında zayıflayarak İlhanlıların hâkimiyetine girmesi üzerine, Anadolu’daki
beylikler bağımsız birer hükümet kurdular. Karaman ve civarında Karamanoğulları,
Kütahya’da Germiyanoğulları, Manisa ve havâlisinde Saruhanoğulları ve Kuzeybatı
Anadolu’da Osmanoğulları bunların başlıcalarıdır.
Selçuklu san’atı ile Osmanlı san’atı
arasında geçiş devri teşkîl eden beylikler devrinde, câmilerin önüne yâni giriş
kısmına eklenen son cemâat mahalli, Birgi Ulu Câmii ile Selçuk Bey câmilerinde
olduğu gibi, cephelerin mermer levhalarla kaplanması en mühim hususiyet olarak
görülür. Beyliklerin meydana getirdikleri eserleri üç tipte ele almak gerekir.
Birincisi; Sivas, Konya, Afyon gibi şehirlerde görülen çok sütunlu, düz çatılı
ve Selçuklularda fazlaca kullanılan ulu câmi tipi. Zamanla düz ahşap çatının
üzerine tonoz ve daha sonra her dört ayak üzerine bir tonoz kullanılmaya
başlanmıştır. Van ve Manisa Ulu câmileri böyledir. Osmanlılar devrinde Bursa Ulu
Câmi bu tipin en gelişmiş şekli olup, dört sıra hâlinde yirmi kubbe ile
örtülmüştür.
İkinci tip, tek kubbeli câmilerdir.
Bu câmiler, merkezî kubbenin yanlardan kubbeler veya tonozlarla genişletilmiş
olan Osmanlı câmilerine geçiş tarzını teşkîl eder. İznik’de 1334’de yapılan Hacı
Özbek Câmii, yine burada 1391 tarihli Yeşil Câmi ilk yapılan tek kubbeli
câmilerdendir.
Üçüncü tarz; Bursa’da gelişen ve
daha çok salâtîn câmilerinde kullanılan T plân şemasıdır. Selçuklu
medreselerinde görülen bu tip, Bursa’da İkinci Murâd Câmii, Edirne’de Muradiye,
Hamzâ Bey ve Filibe câmilerinde en son şeklini almıştır.
On dördüncü yüzyıldan itibaren büyük
bir plân gelişmesi gösteren Osmanlı devri câmilerinde, ulu câmi şeması eski
önemini kaybetmiş, Karahanlılar câmi mîmârisinde ortaya çıkıp, Selçuklu
mîmârîsinde esas motif olarak benimsenen ve mekân birliğini te’min eden tek
kubbeli câmiler, ana mîmârîyi teşkîl etmiştir.
Daha sonra, Selçuklu medrese
plânlarına bağlı olarak, ters T plân şeması ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki bir
son cemâat mahallinden sonra eksen üzerinde peşpeşe kubbeli iki salon ve birinci
salonun iki yanında yine kubbeli odalar bulunan Osmanlı Devleti’nin çeşitli
yerlerinde örneklerine rastlanan Bursa’daki Orhan Câmii’dir. Bu plân Bursa’da
Yıldırım Bâyezîd Câmii’nde en mükemmel şekliyle görülür. Ters T plânı ile
yapılan diğer mühim câmilerden; Bursa’da Yeşil Câmi, Amasya’da Bâyezîd Paşa
Câmii, Edirne’de Gâzi Mihal Paşa Câmii bu tarzın farklılıklar gösteren belli
başlı örneklerindendir.
1453’de Osmanlı mîmârisinde bâzı
değişiklikler olmuş, buna klâsik Osmanlı üslûbu denmiştir. İstanbul’da yapılan
Atik Ali Paşa Câmii’nde görüldüğü gibi, Bursa tipi ters T plânının değişik bir
şekli olan klâsik üslûbda câminin orta bölümünün mihraba yakın kısmı, yarım bir
kubbe ile örtülüdür. Edirne’de 1488 yılında Mîmâr Hayreddîn tarafından yapılan
İkinci Bâyezîd Câmii, klâsik üslûbu hazırlayan câmilerinden olup, dört duvar
örten tek kubbeden meydâna gelmektedir. Yanlarda ise, alçak kubbeli kanatlar
bulunmaktadır. İstanbul’daki Sultan Selîm Câmii’nde de durum aynıdır. Yine Mîmâr
Hayreddîn’in İstanbul’da yaptığı İkinci Bâyezîd Câmii ile dış mîmârî özellikleri
görülür.
Bu târihlerde, Bâlî Paşa Câmii
(1504), Edirnekapı’da Mihrimâh Câmii’nde olduğu gibi, yanlara doğru tonozlarla
genişletilmiş, bir kubbeli ve önünde son cemâat mahalli bulunan câmiler görülür.
1571’de yapılan Sokullu Mehmed Paşa
Câmii ile 1583 tarihli Eski Vâlide (Üsküdar) câmilerinde görülen altı köşeli
şekle göre sıralanmış altı paye (ayak) üzerinde tek kubbe ile örtülü bir başka
câmi tarzı vardır. Rüstem Paşa Câmii ise, farklı olarak, bu tarzın sekiz pâyeli
bir şeklidir.
1550-1557 yılları arasında Mîmâr
Sinân’ın yaptığı Süleymâniye Câmii, klâsik üslûbun şaheseridir. Câmi ile avlu
kısmından meydana gelen Süleymâniye’de, 53 metre yüksekliğindeki kubbe, dört
kalın ayağa oturtulmuştur. Mermer mihrâb, mukarnaslarla zengin bir görünüş arz
eder. Câminin mozaikli ve renkli pencereleri şaheserdir. Câmi önünde kubbeli
revaklarla çevrili bir avlu olup, avlunun dört köşesinde birer minare vardır.
Orta kubbenin üç yarım kubbe ile
desteklenmesiyle meydana gelen Üsküdar’da İskele Câmii de Mîmâr Sinân’ın
eseridir. Yine onun 1544-1548 yılları arasında yaptığı Şehzâde Câmii’nde yarım
kubbe sayısı dörde çıkmış, tam mânâsiyle merkezî plânlı bir câmi örneği vücûda
gelmiştir. Bu tarz, câmi plânı en güzel şekliyle 1569-1575 Edirne Selîmiye
Câmii’nde görülür. 31.50
m. çapında sekiz paye (ayak) üzerine
Oturan kubbe, binanın bütününe hâkimdir.
Mîmâr Sinân, Tezkiret-ül-bünyân’ında
Selimiye hakkında şöyle der: “Ayasofya kubbesi gibi kubbe, İslâm devletinde bina
olunmamıştır diyen hıristiyanların mîmâr geçinenleri, müslümanlara galebemiz
vardır” derlermiş. O kadar kubbe durdurmak bu hakîrin kalbinde büyük bir ukde
olup, kalmış idi. Allahü teâlânın yardımı ile, sultan Selîm Han’ın sayesinde
Selimiye’nin kubbesini Ayasofya kubbesinden, boyunu altı, derinliğini dört zrâ’
ziyâde (fazla) eyledim.”
Osmanlı mimarisinde câmi, Sinân ve
ondan sonrakiler devrinde yapı san’atı, mevki seçme, şehirlerin imâr programı,
dış güzellik bakımından en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu câmilerde zerâfet ince
bir zevk mahsûlü olup, mermer, tahta v.s. üzerine nakış suretiyle yapılan
tezyinat, bediî ve tabiî değerlerin bir bütün olarak düşünüldüğünü gösterir.
1609-1616 târihlerinde mîmâr Mehmed
Ağa tarafından yapılan Sultan Ahmed Câmii, altı zarif minaresi ve içindeki
zengin çini süslemelerle dikkati çeker ve sonraki câmilere örnek olur. Aynı
plân; Mîmâr Dâvûd Ağa’nın başlayıp, mîmâr Mustafa Ağa tarafından tamamlanan
İstanbul Yeni Câmii’nde, yeniden yapılan Fâtih Câmii ve Ankara’da Çankırı Büyük
Câmii’nde de uygulanmıştır.
Daha sonra muhtelif târihlerde de
İstanbul’da yüksek san’at değerini hâiz câmiler yapıldı. Üçüncü Mustafa’nın
1759-1763 târihleri arasında yaptırdığı Lâleli Câmii, 1748-1755 yılları arasında
yapılan Nuru Osmaniye Câmii, üçüncü Mustafa’nın Üsküdar’da yaptırdığı (1760)
Ayazma Câmii, birinci Abdülhamîd’in Beylerbeyi Câmii, yine üçüncü Selîm’in
Üsküdar’da yaptırdığı Selimiye Câmii bunların başlıcalarıdır. Tophane’deki
Nusretiye Câmii, Dolmabahçe’deki Bezm-i Âlem Vâlide Sultan (1853) ve Ortaköy
câmileri tek kubbeli olup, çok ince ve zarîf minareleri ile son cemâat mahalli
üzerinde pâdişâha âid ufak yerler bulunurdu. Yine 1871’de İstanbul’da yapılan
Vâlide Sultan Câmii, Yıldız’da İkinci Abdülhamîd Câmii ve Konya’daki Azîziye
Câmii, Osmanlı’nın son zamanlarında yapılan zarîf câmilerdendir.
Bu câmilerin Osmanlı mimarisinde
mühim yeri vardır. İslâm dünyâsının beyni durumunda olan İstanbul’u taht şehrine
lâyık bir şekilde göz kamaştırıcı, dînî vecd ve heyecan merkezi hâline getirmek
için, hiç bir şey esirgenmemiştir. Bütün dünyânın gözünde câmiler şehri olan
İstanbul’da, minare ve kubbelerin olmadığı bir an farzedilse, İstanbul nâmına
hiç bir şey kalmaz, şehir, silik ve üçüncü sınıf bir batı şehrinden farkı
olmayan mâbedsiz bir şehir durumuna düşer. On dokuzuncu asrın başları için
meşhur tarihçi Hammer, İstanbul’da 877 câmi ismi verir. Bunlardan on dokuz
tanesi pâdişâhlar, anaları (valide sultanlar), şehzâdeler, sultan denilen
pâdişâh kızlarının yaptırdıkları selâtîn câmilerdir. Vezir ve eşrâfdan olanların
yaptırdıkları câmilerin minareleri tek olup, salâtîn câmileri gibi iki minaresi
bulunmazdı. Salâtîn câmileri ile büyük câmiler; şehrin en güzel, en hâkim ve
merkezî yerlerinde yapılır, etraflarında câmiyi, nisbeten günlük hayâtın
gürültüsünden uzak tutan ve cemâatin sükûn içerisinde ibâdet edebilmesi için,
ayrıca dış avluya yer verilirdi.
İstanbul’dan başka; Edirne, Bursa,
Konya, Kahire, Şam, Manisa, Trabzon ile Rumeli şehirlerinin bâzısında pek çok
salâtîn câmii yapılmıştır.
Osmanlı Devletinde bu câmilerin
büyük bir gelire sâhib oldukları görülür ve bunlar vakfiyelerde belirtilir.
Meselâ Kânûnî Sultan Süleymân’ın yazdırıp, tescil ettirdiği Süleymâniye
vakfiyesine göre, Pâdişâh, Süleymâniye Câmii için; 221 köy, 30 mezra, 2 mahalle,
7 değirmen, 2 dalya, 2 iskele, 2 çiftlik, 5 köy mahsûlü, 2 ada, bir çayırlık ve
bir hisse vakfetmiştir. Bu yerlerin bir kısmı bugün Bulgaristan, Yunanistan,
Yugoslavya ve Suriye sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu ülkelerin Osmanlı’dan
ayrılmasiyle büyük yekûn tutan gelirler de kaybolmuş, ihtişamlı ve parlak
günlerinden sonra câmiler gayet mahzun hâle gelmişlerdir.
Süleymâniye Câmii bu gelirlere sâhib
olduğu zamanlarda; hatîb, vaiz, imâm, müezzin, muvakkit (vakitleri tesbit eden)
ve her türlü görevli ve hizmetliden müteşekkil 280 kişilik bir kadroya sahipti.
İmâmlar, vaizler, din ve fen bilgilerinde birinci sınıf âlimler (profesörler)
olup, 24 müezzini vardı.
Ayrıca medrese vazîfesi gören bu
câmilerde, ders-i âm denen devrin büyük âlimleri öğle ve
ikindi namazlarından sonra da dersler vermişlerdir. Bu dersler herkese açık
olurdu. Müderris kısaca dersi takrir ettikten sonra, sorulu cevaplı müzâkereler
başlardı. Bu sebeple ders-i âmın çok bilgili ve zekî olması lâzımdı. Ve herkes
ders-i âm olamazdı. Âlimlerden müteşekkil bir hey’et önünde ders-i âm-ı
ruûs denilen imtihanı kazanması şarttı. İmtihanda başaranlar arasında
bilgi ve kabiliyeti daha fazla olanlar, pâdişâhın huzurunda yapılan huzur
derslerine katılmaya hak kazanırdı.
Ayrıca selâtîn câmilerinin
yanıbaşında, devletin üniversiteleri olan medreseler kurulurdu. Buralarda dînî
ilimlere paralel olarak, zamanın modern fen bilgileri okutulup öğretilirdi.
Önceki İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da câmi ve
medreseler yanyana bulunuyorlardı.
Medreselerden başka, dârüşşifâlar
(hastahâneler), imârethâneler, hamamlar ve diğer hayır müesseselerinin de
bulunduğu câmi çevresi, birer kültür ve ictimâî (sosyal) yardım merkezleri
durumundaydı.
Diğer büyük selâtîn câmilerinde de
aynı durum vardı. Fâtih Câmii bunların en belli başlılarından idi.
Osmanlı Devleti gittiği her yerde
kendisine has tarzda mîmârî ve san’at değeri yüksek olan câmiler yapmıştır.
Bugün; Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan, Arnavutluk, Suriye, Mısır, Kuzey
Afrika, Tunus, Libya ve Cezâyir’de onaltıncı yüzyılda yapılan câmilerle,
İstanbul câmileri arasında büyük bir üslûb benzerliği vardır.
Osmanlıların hâkim olduğu her yerde,
ilk bakışta görülebilen damgası; Osmanlı sitili, kurşun kaplı kubbeleri ve ince
uzun minareleri ile, câmiler olmuştur. Onun için hıristiyan devletlerin ilk
işleri, ele geçirdikleri müslüman memleketlerde, câmileri ortadan kaldırmak
olmuştur.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Hadîkat-ül-cevâmî
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 177
3) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-7, sh.
189
4) Edirne’de Osmanlı Devri Abideleri (O.
Aslanapa, İstanbul-1949)
5) Osmanlı Mimarîsi (E. H.
Ayverdi-İstanbul-1973)
6) İstanbul Câmileri (Tahsin Öz
Ankara-1962)
7) Osmanlı Mimarisinde II. Bâyezîd- Yavuz
Selim Devri (İ. Aydın Yüksel-İstanbul-1983)
8) Eminönü Câmileri
(İstanbul-1987)
9) Süleymâniye Câmii ve İmareti inşaatı; (Ö.
L. Barkan, Ankara-1972)
Yorumlar
Yorum Gönder