MERKEZ EFENDİ
(ö. 959/1552)Halvetî-Sünbülî şeyhi, âlim.
Merkez Efendi’nin sandukası
Osmanlılar zamanında İstanbul’da
yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla
meşhur oldu. 1463 (H. 868) yılında Denizli’nin Buldan ilçesine bağlı
Sarımahmûdlu köyünde doğdu. Uşak’ta doğduğunu iddia edenler de vardır.
Hatvetiyye yoluna mensûb, Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. 1552 (H.
959) yılında İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazını “Dünyâda bu kimseyi riyasız
olarak görmüştük” buyuran şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Nâşı büyük bir
kalabalık tarafından uzun bir süre omuzlarda taşınıp, Topkapı surlarının dışında
kendi yaptırdığı câminin türbesine defnedildi.
Merkez Efendi küçük yaşta
memleketinde yaptığı ilk medrese tahsilinden sonra, Bursa ve İstanbul’daki
medreselerde okudu. Ahmed Paşanın derslerinde bulundu. Tefsir, hadîs, fıkıh ve
tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsirinin büyük bir kısmını ezberledi.
Medrese tahsîli esnasında tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de
katılarak feyz ve bereketlere kavuştu. Otuz yaşına geldiğinde medrese tahsilini
tamamlayıp çevresinde sayılan büyük bir âlim oldu. Şeyhülislâm Ebüssü’ûd
Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. 1512 (H. 911-912) târihinde Bursa’ya,
sonra Karaman veya Amasyaya gitti. Tekrar İstanbul’a döndüğünde Etyemez
Şeyhi’nin kızı ile evlendi.
Bu arada, Koca Mustafa Paşa’daki bir
tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin, şöhretini işiten Merkez
Efendi, bâzı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir
türlü gidip, onun sohbetine katılamamıştı. Bir gün rüyasında Sünbül Efendi’nin,
kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri almamak için hanımı ile
kapının arkasına pek çok eşya dayadılar ve üzerine oturdular. Fakat Sünbül
Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve onlar da yere
yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve
sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzuruna gitmeye karar verdi. Sünbül
Sinân’ın câmisine gidip, vâz ettiği kürsînin arkasına, o görmeden oturdu. Sünbül
Sinân hazretleri, vâz esnasında Tâhâ sûresinin bâzı âyet-i kerîmelerini tefsire
başladı. Tefsirden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hattâ, Merkez
Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar
vererek tefsîr ettikten sonra tekrar; “Ey cemâat; Bu tefsirimi siz anlamadınız,
Merkez efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten ikinci defa
anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ
sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu,
zahiren görmediği hâlde anlamıştı.
Vâz bitti, namaz kılındı, herkes
câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca; Merkez Efendi huzura varıp elini
öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz
seni genç ve kuvvetli biri sanırdık. Meğer sen ve hanımın çok yaşlanmışsınız.
Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat,
neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!” diye buyurunca, Merkez
efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affına sığınıp
talebeliğe kabul edilmesi isteğinde bulundu. Sünbül Efendi de kendisini kabul
ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledi.
Bundan sonra Merkez Efendi, her gün
Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip ondan ders almaya ve hizmete başladı. Sünbül
Efendi’nin sohbetleri ile yetişip evliyâlık makamlarına yükseldi. İcazet
(diploma) aldı. Daha sonra İstanbuI-Aksaray’da Kovacı Dede dergâhında talebe
yetiştirmeye başladı. Çok kerâmetleri görüldü.
Merkez Efendi, hocası Sünbül
Sinân’ın kızı Rahîme Hâtûn ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül
Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez
Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek
Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan
toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara
dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası, Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi!
Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenizin yüksekliğini anlamalarıydı.
İmtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahîme Hâtun’u, yine
çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.
Yavuz Sultan Selîm Han’ın kızı Şâh
Sultan, zevci sadrâzam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda
eşkıyanın baskınına uğradılar. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını
düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez
Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarında
Merkez Efendi’yi gören şakîler, şaşkına döndüler. Haydutların reîsi, Merkez
Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak
orayı terketti. Eşkıyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan
kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez
Efendi’yi tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı,
İstanbul’da Eyyûb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı.
Merkez Efendi buraya tâyin edildi. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez
Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Han, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı
tekkede vazîfe verdi. Orada da talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kânûnî Sultan
Süleymân Han’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya
gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık
yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırk
bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcûn yaptı. Hastalar, bu mâcûnu yiyerek
şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu
mâcûnu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcûnu diye şöhret bulan
bu mâcûn, şimdi dahî yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi
yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Talebelerine zahirî ilimleri öğrettiği
gibi, nefslerini terbiye etmek için riyazet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara
karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları
gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için
hayır duâ ediniz. Siz günahsız masumsunuz. Sizin duâlarınızı cenâb-ı Hak kabul
eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için duâ ediniz ki, kıyamette yüzü ak
olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu masumların duâlarını redeyleme”
diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi.
Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bulûğ çağına geldiği
günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve
yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan bir kaç
kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım. İmâm olayım da sizlerle
namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile
olur” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir
çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “îmânı bilir misin?
Namazın farzları hakkında malûmatın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır.
“Mü’min
ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi.
Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç
bırakmamasını da tenbih ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara
faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet
etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günâhlarının
affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün her bir tanesinin boşa gitmeyeceğini,
hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu
anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler verirdi.
Merkez Efendi’nin ömrü; hep ibâdet
etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet itikadını yaymakla,
hayr ve hasenat yapmakta halka önayak olmakla, fakir ve zayıfları himaye etmekle
geçti.
Merkez Efendi, senelerce dergâhta
talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi.
Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinden halka vâz ve nasîhatlerde bulundu.
Vâzında câmiler dolar taşar, boş yer kalmazdı.
Osmanlılar zamanında İstanbul’da
yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla
meşhur oldu. 1463 (H. 868) yılında Denizli’nin Buldan ilçesine bağlı
Sarımahmûdlu köyünde doğdu. Uşak’ta doğduğunu iddia edenler de vardır.
Hatvetiyye yoluna mensûb, Sünbül Sinân hazretlerinin yanında yetişti. 1552 (H.
959) yılında İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazını “Dünyâda bu kimseyi riyasız
olarak görmüştük” buyuran şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Nâşı büyük bir
kalabalık tarafından uzun bir süre omuzlarda taşınıp, Topkapı surlarının dışında
kendi yaptırdığı câminin türbesine defnedildi.
Merkez Efendi küçük yaşta
memleketinde yaptığı ilk medrese tahsilinden sonra, Bursa ve İstanbul’daki
medreselerde okudu. Ahmed Paşanın derslerinde bulundu. Tefsir, hadîs, fıkıh ve
tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî tefsirinin büyük bir kısmını ezberledi.
Medrese tahsîli esnasında tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de
katılarak feyz ve bereketlere kavuştu. Otuz yaşına geldiğinde medrese tahsilini
tamamlayıp çevresinde sayılan büyük bir âlim oldu. Şeyhülislâm Ebüssü’ûd
Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı. 1512 (H. 911-912) târihinde Bursa’ya,
sonra Karaman veya Amasyaya gitti. Tekrar İstanbul’a döndüğünde Etyemez
Şeyhi’nin kızı ile evlendi.
Bu arada, Koca Mustafa Paşa’daki bir
tekkede şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin, şöhretini işiten Merkez
Efendi, bâzı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir
türlü gidip, onun sohbetine katılamamıştı. Bir gün rüyasında Sünbül Efendi’nin,
kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri almamak için hanımı ile
kapının arkasına pek çok eşya dayadılar ve üzerine oturdular. Fakat Sünbül
Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve onlar da yere
yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve
sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzuruna gitmeye karar verdi. Sünbül
Sinân’ın câmisine gidip, vâz ettiği kürsînin arkasına, o görmeden oturdu. Sünbül
Sinân hazretleri, vâz esnasında Tâhâ sûresinin bâzı âyet-i kerîmelerini tefsire
başladı. Tefsirden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hattâ, Merkez
Efendi de anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar
vererek tefsîr ettikten sonra tekrar; “Ey cemâat; Bu tefsirimi siz anlamadınız,
Merkez efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten ikinci defa
anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ
sûresini yedi türlü tefsîr etti. Merkez Efendi’nin kürsî arkasında olduğunu,
zahiren görmediği hâlde anlamıştı.
Vâz bitti, namaz kılındı, herkes
câmiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca; Merkez Efendi huzura varıp elini
öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz
seni genç ve kuvvetli biri sanırdık. Meğer sen ve hanımın çok yaşlanmışsınız.
Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat,
neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!” diye buyurunca, Merkez
efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affına sığınıp
talebeliğe kabul edilmesi isteğinde bulundu. Sünbül Efendi de kendisini kabul
ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledi.
Bundan sonra Merkez Efendi, her gün
Sünbül Sinân’ın dergâhına gelip ondan ders almaya ve hizmete başladı. Sünbül
Efendi’nin sohbetleri ile yetişip evliyâlık makamlarına yükseldi. İcazet
(diploma) aldı. Daha sonra İstanbuI-Aksaray’da Kovacı Dede dergâhında talebe
yetiştirmeye başladı. Çok kerâmetleri görüldü.
Merkez Efendi, hocası Sünbül
Sinân’ın kızı Rahîme Hâtûn ile evlenmek isteği olduğunu bildirince, Sünbül
Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz” dedi. Merkez
Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek
Sünbül Efendi’nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan
toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara
dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası, Merkez Efendi’ye; “Ey Mûsâ Efendi!
Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenizin yüksekliğini anlamalarıydı.
İmtihanı kazandın” buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahîme Hâtun’u, yine
çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti ve evlendirdi.
Yavuz Sultan Selîm Han’ın kızı Şâh
Sultan, zevci sadrâzam Lütfî Paşa ile Yanya’dan İstanbul’a gelirken, yolda
eşkıyanın baskınına uğradılar. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını
düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamanın evliyâsından Merkez
Efendi orada görünüverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarında
Merkez Efendi’yi gören şakîler, şaşkına döndüler. Haydutların reîsi, Merkez
Efendi’nin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta bulunca, diğerleri de kaçarak
orayı terketti. Eşkıyanın orayı terk etmesiyle, Merkez Efendi de bir anda oradan
kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfî Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez
Efendi’yi tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendi’nin bu kerâmetinden dolayı,
İstanbul’da Eyyûb Bahariye’de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı.
Merkez Efendi buraya tâyin edildi. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez
Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Han, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı
tekkede vazîfe verdi. Orada da talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kânûnî Sultan
Süleymân Han’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi üzerine Manisa’ya
gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık
yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırk
bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcûn yaptı. Hastalar, bu mâcûnu yiyerek
şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu
mâcûnu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcûnu diye şöhret bulan
bu mâcûn, şimdi dahî yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi
yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Talebelerine zahirî ilimleri öğrettiği
gibi, nefslerini terbiye etmek için riyazet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara
karşı çok şefkatli idi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları
gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki; “Benim için
hayır duâ ediniz. Siz günahsız masumsunuz. Sizin duâlarınızı cenâb-ı Hak kabul
eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için duâ ediniz ki, kıyamette yüzü ak
olsun.” Çocuklar duâ edince de; “Yâ Rabbî! Bu masumların duâlarını redeyleme”
diye Allahü teâlâya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametli idi.
Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bulûğ çağına geldiği
günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve
yatsı namazlarında cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan bir kaç
kimseye; “Hayâtımda hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım. İmâm olayım da sizlerle
namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile
olur” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir
çiftçiyi tarlasında çalışırken görse, yanına varır ve; “îmânı bilir misin?
Namazın farzları hakkında malûmatın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır.
“Mü’min
ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini naklederdi.
Hayvanlara merhamet etmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklemesini, onları aç
bırakmamasını da tenbih ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara
faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum” diye niyet
etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevâb verileceğini ve günâhlarının
affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün her bir tanesinin boşa gitmeyeceğini,
hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz olduğunu
anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler verirdi.
Merkez Efendi’nin ömrü; hep ibâdet
etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet itikadını yaymakla,
hayr ve hasenat yapmakta halka önayak olmakla, fakir ve zayıfları himaye etmekle
geçti.
Merkez Efendi, senelerce dergâhta
talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi.
Zaman zaman İstanbul’un çeşitli câmilerinden halka vâz ve nasîhatlerde bulundu.
Vâzında câmiler dolar taşar, boş yer kalmazdı.
NİYET KUYUSU
Merkez Efendi bir gün dergâhın
bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti;
“Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yer yüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni
bu hapishaneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni, sıtma hastalığına şifâ olarak,
yarattı” diyordu. Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız.
Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su
çıktı. Kuyu hâline getirttiler. “Niyet kuyusu” ismi verilen bu kuyudan, sıtma
hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ
bulurlardı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh.
197
2) Merkez Efendi Sempozyumu
(Manisa-1989)
3) Tıbyânu Vesâil-ü-Hakâik (Harîrizâde,
Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı No: 430); vr. 11,
144
4) Hadîkat-ül-Cevâmî’; cild-1, sh.
257
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
160
6) Seyahatnâme (Evliya Çelebi); cild-1, sh.
372
7) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh.
522
8) Sefînet-ül-evliyâ; cild- 3, sh.
268
9) Tezkire-i Halvetiyye (Yûsuf Sinân, Es’ad
Efendi Kısmı No: 1372) vr. 24 b
10) Lemezât (Hulvi M.C. Üniversite Kütüphânesi
T.Y. No: 1894) vr. 165 v.d.
Merkez Efendi bir gün dergâhın
bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti;
“Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yer yüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni
bu hapishaneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni, sıtma hastalığına şifâ olarak,
yarattı” diyordu. Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız.
Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtırak bir su
çıktı. Kuyu hâline getirttiler. “Niyet kuyusu” ismi verilen bu kuyudan, sıtma
hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ
bulurlardı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh.
197
2) Merkez Efendi Sempozyumu
(Manisa-1989)
3) Tıbyânu Vesâil-ü-Hakâik (Harîrizâde,
Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı No: 430); vr. 11,
144
4) Hadîkat-ül-Cevâmî’; cild-1, sh.
257
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
160
6) Seyahatnâme (Evliya Çelebi); cild-1, sh.
372
7) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh.
522
8) Sefînet-ül-evliyâ; cild- 3, sh.
268
9) Tezkire-i Halvetiyye (Yûsuf Sinân, Es’ad
Efendi Kısmı No: 1372) vr. 24 b
10) Lemezât (Hulvi M.C. Üniversite Kütüphânesi
T.Y. No: 1894) vr. 165 v.d.

Yorumlar
Yorum Gönder