MEKTEB-İ HARBİYYE-İ ŞÂHÂNE (Harb Okulu)
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
MEKTEB-İ HARBİYYE-İ ŞÂHÂNE (Harb Okulu)
Osmanlı ordusuna kara subayı
yetiştiren okul. Osmanlı Devleti’nde asker ihtiyâcı tımarlı sipahiler hâricinde,
devşirme usûlü ile karşılanıyordu. Devşirme ocağına alınan ve kendilerine acemi
oğlanı denilen çocuklar önce bir Türk köylü ailesinin yanına veriliyordu. Burada
Türkçe öğreniyor, İslâm dîninin ve Türk terbiyesinin icâplarına göre
yetiştiriliyorlardı. Sonra acemi oğlanların kışlalarında askerî terbiyeleri
başlıyordu. Burada sağlam ahlâk ve disiplinle en modern askerî bilgileri
alıyorlardı. Neticede, yeniçeri neferi adını almaya hak kazanıyorlardı.
Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti’nde ayrıca subay yetiştiren bir okul
bulunmuyordu. Ocakta ve savaşlarda istidâd ve kabiliyetli kimseler gösterdikleri
başarılara göre yükselmek suretiyle yayabaşı, bölükbaşı, baş karakollukçu,
baştüfekçi, tüfenkcibaşı, avcıbaşı, tâlimhânecibaşı, zenberekçibaşı, baş
bölükbaşı, peykbaşı, asesbaşı, başyayabaşı, muhzırbaşı, başçavuş, başhaseki,
solakbaşı, zağarcıbaşı, samsoncu başı, turnacı başı, yeniçeri kâtibi, sekbanbaşı
ve nihayet yeniçeri ağası olurlardı.
Bugünkü subaydan genârele kadar
rütbe karşılıkları olan bu görevlerde bulunanlar, ancak başarıları karşılığında
yükselebilirlerdi. Yeniçeri ağası, pâdişâh tarafından seçilirdi. Âmiri
sadrâzamdır. Sadrâzamla yeniçeri ağası arasında başka bir kumanda, kademesi
yoktu.
Ayrıca devşirmelerden; iyi aile
mensupları, uzun boylu, yakışıklı, terbiyeli olanlar, yüksek devlet adamlarının
çocukları ve zekâ seviyesi yüksek Türk çocukları pâdişâh irâdesi ile Enderûn-ı
hümâyûna alınarak, buradaki mekteb-i enderûnda tâlim ve terbiye görürlerdi. Bir
nevî saray üniversitesi de denilen bu mektepten çıkanlar san’atkâr olsun, subay
olsun parlak istikbâle namzettiler. Bunlar arasından pek çoğu sadrâzam, vezir,
beylerbeyi ve sancakbeyi olmuştur.
On yedinci asrın sonlarına kadar
dünyânın birinci devleti, dünyâ siyâsetine yön veren, karada ve denizde büyük
bir güce sâhib olan Osmanlı Devleti’ni askerî sahada daha ileri sistemler ve
usûller bulmaya sevkedici ve zorlayıcı sebebler yoktu. Bu sebeble Osmanlı
Devleti, asker ve subayını mevcûd teknik usûllerle yetiştirmekte devam ediyordu.
Bu sırada Avrupa’nın durumu tamamen
farklı idi. Karşılarında İslâmiyet’in en kuvvetli temsilcisi güçlü bir Osmanlı
Devleti vardı. Osmanlı’nın fetihlerini ve İslâmiyet’in yayılışını durdurmak için
çok çalışan bir Avrupa görülüyordu. Avrupanın harbler ve ticâret münâsebetiyle
uzun zamandan beri İslâm memleketlerini tanıyarak buralardaki ilmî
faaliyetlerden faydalanıp Rönesans hareketini başlattılar. İlim ve teknikte
büyük adımlar attılar. Ayrıca Osmanlıların Akdeniz hâkimiyetini ellerine
geçirmesiyle, doğunun zenginliklerinden istifâde edemediler. Atlas okyanusundan
doğuya ulaşmak için yollar aradılar ve sonunda vardılar. Bu sırada pek çok
coğrafî keşifler yaptılar.
Gerek Rönesans ve gerekse coğrafî
keşifler ile elde ettikleri bilgi ve tecrübeleri askerî sahada tatbîk ettiler.
Bu bilgileri daha sistemli bir hâle getirmek için askerî okullar açtılar.
Buralarda modern bilgilere sâhib subaylar ve diğer askerî personeli
yetiştirdiler. Bu okullardan yetişen subayların muhârebelerin kazanılmasında
büyük rolü oldu.
Osmanlı Devleti’nin, Avrupa’daki bu
gelişmelerden faydalanarak askerî teşkilâtında düzenleme yapma ihtiyâcını
hissetmemesi, 1683 Viyana bozgununa kadar sürdü. Bu târihde devlet yine dünyânın
birinci devletiydi. Bundan sonra 1770’lere kadar bir asır boyunca esas işi
elindekini muhafaza etmekten ibaret oldu.
Her mağlûbiyet, yeni düzenlemeler
yapılmasını ve tedbirler alınmasını istediğinden, Viyana mağlûbiyeti ile de
orduda aynı durumlar bahis mevzuu oldu. Bununla beraber, bozulmuş olan
yeniçerilerden çekinildiği için, orduda yeni bir düzenlemeye hemen gidilemedi.
Bununla birlikte orduda ıslâhat yapılmasına kesin olarak inanılmıştı.
Ancak üçüncü Ahmed zamanında askerî
teknik bilgiler ve bunların öğretildiği okullar açıldı. Orduda modern tarzda
askerî eğitim 1728’de humbaracı (topçu) sınıfında başladı. 1734’de birinci
Mahmûd zamanında istihkâm (lağımcı) subayı yetiştirmek için Üsküdar’da
Mühendishâne-i hümâyûn (Askerî teknik okul) açıldı. Burada uzun müddet askerî
mühendis yetiştirildi. Mekteb, 1759’da üçüncü Mustafa zamanında Karaağaç’a
nakledildi. Sultan üçüncü Mustafa, Mühendishâneyi, Mühendishâne-i bahr-i hümâyûn
ile Mühendishâne-i berr-i hümâyûn olmak üzere iki kısma ayırdı. Mühendishâne-i
bahri hümâyûn bir deniz harb okulu olduğu hâlde, Mühendishâne-i berr-i hümâyûn
bugünkü kara harb okulu olmayıp, Askerî teknik üniversite idi ve bugünkü teknik
üniversitenin çekirdeğini teşkil ediyordu. Burada yalnız istihkâm, topçu ve
haritacı subay yetişiyordu. Ordunun esâsını teşkil eden süvari ve piyade
subayları eskisi gibi kışla tâlimi ile yetişiyordu. Ancak bu okul, ileride
açılacak olan kara harb okuluna bir başlangıç teşkil ediyordu.
Askeriyede bu kısmî düzenleme devam
ederken, 1768’de Osmanlı-Rus harbi başladı. Ruslar Çeşme’de Osmanlı donanmasını
yaktı. 1774’de Kaynarca andlaşması ile Osmanlı mağlûbiyeti tescil edilmiş oldu.
Böylece Osmanlı Devleti birinci devlet olma vasıflarını kaybetti.
Arka arkaya gelen mağlûbiyetler
devletin yeni askerî bilgilerle mücehhez subay ve diğer personele sâhib
olmasının bir zaruret olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. 1784’de birinci
Abdülhamîd zamanında Mühendishâne-i berr-i hümâyûn daha fazla ilâvelerle
geliştirildi. Topçu ve istihkam subayı ile mühendisleri yetiştirilmeye devam
edildi.
1793’de üçüncü Selîm zamanında,
orduda öncekilere nazaran daha esaslı düzenlemeler yapıldı. Nizâm-ı cedîd adı
verilen ordu kurulmaya, modern süvârî ve bilhassa piyade yetiştirilmeye
başlandı. Bunun yanında orduya teknik eleman yetiştiren Mühendishâne-i berr-i
hümâyûn Eyyûb’deki Bahariye Sarayı’na, sonra Hasköy’e (Bugünkü Halıcıoğlu), daha
sonra Maçka’ya taşındı. 1796’da mektebe dört yıl okumak üzere kırk subay alındı.
Okulda cebir, ilm-i müsellesât, trigonometri, cerr-i eşkâl (mekanik), fenn-i
remy (atıcılık), hey’et (astronomi), târih-i harb (harb târihi), hendese
(geometri), coğrafya ve her çeşit istihkâmcılık dersleri vardı. Fransızca ve
Arabca mecburî olup, Farsça ihtiyarî (seçmeli) idi. Okuldan ordu için mühendis
yetişiyordu. Üçüncü Selîm teşvîk için, me’zun olan teğmenlere yüzbaşı, pek iyi
derece ile me’zûn olanlara binbaşı rütbesi veriyordu. Üçüncü Selîm’in son
yıllarında çok iyi Fransızca öğrenmiş topçu ve istihkamcı subay ve mühendisleri
yetişti. Pâdişâh, Mühendishâne için mütehassıs Fransız öğretmen subaylar
getirtti.
Sultan üçüncü Selîm, devletin
istikbâlinin, güçlü ve modern bir ordu kurmakla mümkün olduğunu çok iyi tesbit
etmişti. Bu fikirleri bilen sultan İkinci Mahmûd da, bu asırda batının
üstünlüğünü sağlıyan ordu ve donanmadan işe başlamak istedi. Senelerden beri
sabırla beklediği yeniçeri ocağının ilgasını 1826’da gerçekleştirerek Asâkir-i
Mansûre-i Muhammediyye’yi kurdu. Yeni ordu için bir talimhane yapıldı. Güçlü bir
ordu kurmak için canla başla çalışan pâdişâh, askeri teşvik ve gayrete getirmek
için kışın kar altında çamurlar içinde bizzat tâlime çıkıyordu. Yine 1831’de
Selîmiye kışlasındaki Sübyan bölükleri de, batı tekniklerine uygun olarak,
orduya subay yetiştirmek için kuruldu. Bunlar daha sonra kurulacak harb okulunun
temelini teşkil etmekte idi. Nihayet sultan İkinci Mahmûd 1834’de ordunun
esâsını teşkil eden piyade ve süvârî subaylarının yetişeceği bir Kara Harb
okulunu kurmaya karar verdi. Çünkü devleti ayakta tutacak ordu, orduyu da ayakta
tutacak subay idi.
Sultan İkinci Mahmûd Han, Avrupa’da
okumuş, hassa ordusunda vazife yapmış fahr-i yaveri olan ve 1832’de paşalığa
yükselen Nâmık Paşa’yı huzuruna davet ederek; “Paşa, kesin olarak anladım ki bir
milletin yaşaması, harb bilgisini iyi öğrenmiş kumanda hey’etiyle ve bu kumanda
hey’etiyle yetişmiş askerlerin kudretiyle mümkündür. Böyle subaylar yetiştirecek
bir Mekteb-i harbiyye-i şâhâne (Kara Harb Okulu) açılmasını isterim ne dersin?”
diye sordu. Avrupa’da askerî okulları tedkîk etmiş olan Paşa; “Sultânım! Bundan
önce açılan talimhane olsun, sıbyan bölükleri olsun mektep değildir. Yarım
tedbirlerle gayeye varılamaz. Subayın, ordumuzun ihtiyâçlarına cevap verecek
şekilde yetişmesi önemlidir. İyi subay yetiştirmek için ayrı bir binaya, ders
programlarının tanzimine, en iyi öğretici ve idarecileri, ders âletlerini te’min
etmeğe ihtiyaç ve zaruret vardır” deyince, Sultan; “Ziyâde memnun oldum. Harb
okulunun inşâsını ve açılmasını, burada hangi bilgilerin okutulacağını,
Avrupa’dan hangi ders âletlerinin getirileceğini sizden beklerim. Bu hususta
Ahmed Fevzi Paşa ile birlikte çalışınız” emrini verdi. Bunun üzerine Nâmık Paşa,
Ahmed Fevzi Paşa ile birlikte çalışmalara başladı.
Müşir Ahmed Fevzi Paşa’nın
Selimiye’de hassa ordusunda bulunan erlerin genç ve kabiliyetli olanlarından
kurduğu sıbyan bölükleri 1834’de Maçka kışlasına taşındı. Sultan İkinci Mahmûd
Han, 1 Temmuz 1835’de Mekteb-i harbiyye-i şahaneyi öğrenim ve eğitime açtı.
Öğretmenlere mahsûs kürsiye çıkarak
târihî konuşmasını yaptı: “Sizler ki. Mekteb-i harbiyyenin idarecileri ve
öğrencilerisiniz. Nazarlarım dâima sizlerin üzerindedir. Ümitlerim sizlerdedir.
Askerliğin bütün îcâblarını öğretiniz ve öğreniniz. Sizler için sarf olunan
maddî ve manevî para ve emekleri dâima hatırınızda tutarak ve bilerek çalışınız.
Talebelerim! Sizlerden de himmet ve gayret beklerim.” Sonra İmâm Zeynelâbidîn
Efendi’ye duâ etmesini işaret etti. O da, resmen açılışı yapılan Mekteb-i
harbiyyenin millet için hayırlı olması niyazında bulundu. Bundan sonra okulun
adına Mektebri harbiyye-i şâhâne, talebelerine de harbiyeli denildi.
Sultan Abdülmecîd Han (1839-1861)
devrinde, 1844’de kabul edilen kânunla Harb okuluna dört yıl daha ilâve
edilerek, öğrenim lise seviyesinin üzerine çıkarıldı. Sonraki yıllarda
müessesenin harb bilgisi veren dört yıllık bir meslek okulu hâline getirilmesi
kararlaştırıldı. Burada imtihandan geçirilen öğrencilerden üstün başarılı
olanlar, Mekteb-i ulûm-ı harbiye, orta derecede başarılı olanlar ise Mekteb-i
fünûn-ı idâdîye öğrencisi kabul edildiler. 1845’de Harbiye öğrencileri Küçük
Taksim’de yapılan binada, idâdî öğrencileri de Maçka kışlasında, geçici olarak
öğrenime devam ettiler. Her iki okul kendi binalarında, 10 Ekim 1846’da
Abdülmecîd Han tarafından resmen açıldı.
Bu târihlerde büyük devletlerin
ordularında kurmay sınıfı kurulmaya başlayınca, 1848’de sultan birinci
Abdülmecîd, Mekteb-i erkân-ı harbiye-i şâhâne-yi (Harb akademileri) kurdu.
Mekteb ilk me’zûnunu 1849’da verdi ve bunlardan üçü müşir oldu. Zamanla Osmanlı
ordusu kurmay subayların sevk ve idaresine geçmeye başladı. 1909’a kadar,
Mekteb-i harbiyye-i şâhâne ile Mekteb-i erkân-ı harbiyye-i şahanenin kumandanı
aynı idi. Ondan sonra ayrıldı.
Galip Paşa’nın harb okulu kumandanı
olduğu 1873-1875 yılları döneminde, öğrenim üç yıla indirildi. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han (1876-1909) devrinde, uzun zaman okul kumandanlığı yapan Mustafa
Zeki Paşa (1904-1908), öğrencilerin iyi yetiştirilmesini îtinâ gösterip,
Trablusgsrp (1911-1912), Balkan (1911-1913), Birinci Dünyâ (1914-1918) İstiklâl
(1919-1922) savaşlarına katılan kıymetli subayları me’zun ettirdi. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han, İstanbul’dan başka Bağdâd, Edirne, Erzincan, Manastır, Şam
illerinde de harb okulları açtırdı. Harp okullarına mütehassıs ilim adamları ve
öğretim üyeleri tâyin edildi. Ders âlet ve edevatları ile laboratuvar,
kütüphâne, spor salonu, manej (süvari sınıfı için at eğitim alanı) ihtiyaçları
lâyıkıyle te’min edildi. Avrupa’dan kitaplar getirtilip, tercüme edildi. İttihâd
ve Terakkî cemiyetinin bu okullarda yürüttüğü siyâsî faaliyetleri netîcesinde,
1907-1908 yıllarında Bağdâd, Edirne, Erzincan, Manastır, Şam Harb okulları
kapatıldı, yalnız İstanbul Harb okulu, faaliyetine devam etti. 1914’de Birinci
Dünyâ savaşının çıkmasıyla; Harb okulu ikinci sınıf öğrencileri asteğmen olarak
kıt’aya katıldı. 1913 ve 1914’te me’zun olan ve staj için birliklere gönderilen
öğrenciler birleştirildiler. Harp Okulu 9 Ağustos 1914 - 5 Nisan 1915 târihleri
arasında İstanbul Pangaltı’daki binâda öğrenim gördükten sonra Kartal Maltepe’de
Endaht okuluna taşındı.
Kartal’daki Endaht okuluna Maltepe
ihtiyat zabit namzetleri tâlimgâhı adı verildi. 30 Ekim 1918 Mondros
mütârekesinin imzalanmasından sonra bu okul kaldırıldı ve yerine muvazzaf zabit
namzetleri talimgahı kuruldu. Okul, 12 Ekim 1918’de İtilâf devletlerince işgal
edilince, talimgah Bostancı’ya taşındı. Bu da 5 Ağustos 1919’da lağvedildi. Aynı
târihte Bostancı’da Edirne ve Kuleli askeri lisesinden gelen öğrencilerden iki
bölüklü Harb okulu taburu kuruldu. 20 Aralık 1919’da Topçu harbiyesi ile
birleştirilerek Halıcıoğlu’na taşındı. Burası da İngilizler tarafından işgal
edilince, 20 Nisan 1920’de yine kapatıldı. Dağıtılmış olan öğrenciler Kuleli’de
toplandılar. 5 Temmuz 1920’de Kuleli’nin işgalinden sonra öğrenciler
Kâğıthane’deki çadırlı ordugâha, buradan Eyyûb’deki iplikhâne’ye, Maçka
kışlasına, sonunda da Zeytinburnu kışlasına tasındılar. Okul, Eylül 1921 Ağustos
1922 târihleri arasında burada kaldı ve bir süre sonra da lağvedildi.
Harb okulu öğrencilerinden bir kısmı
millî mücâdelede Anadolu’ya geçip, Ankara’da Âbidîn Paşa köşkünde şimdiki
cumhuriyet devri harp okulunun temeli olan Ankara talimgahında bir araya geldi,
1 Nisan 1923 de Muhtelife zabit namzetleri talimgahı harp okulu adını aldı.
Harb okulu, Türk milletinin,
devletinin ve ülkesinin gurur ve güven kaynağı olarak hizmetine devam
etmektedir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Harp Okulu Târihi (Tahsin Önal, Belgelerle
Türk Târihi Dergisi; sayı-8); sh. 19 v.d.
2) Târih-i Lütfî; cild-1, sh.
198
3) Takvîm-i Vekâyî; sene-1251, sayı-
107
4) Mir’ât-ı Mekteb-i Harbiye (M. Es’ad,
İstanbul-1310)
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-9, sh.
464
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar






Yorumlar
Yorum Gönder