KOSOVA MEYDAN MUHÂREBELERİ
Kosova’da, Osmanlıların büyük haçlı
kuvvetlerine karşı kazandıkları iki büyük zafer. İlki, 1389 yılında birinci
Murâd Han, ikincisi 1448’de sultan İkinci Murâd Han devrinde yapıldı.
Sultan birinci Murâd Han’ın Anadolu
beyliklerinden en kudretlisi olan Karamanoğlunu’da mağlûb ederek itaat altına
alması üzerine, Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin kudret ve kuvveti artmış ve
devlet bütün gücünü Rumeli üzerine çevirmişti. Bu durum Avrupa devletlerini
telaşlandırdı. Nitekim Osmanlılara tek başlarına karşı koyamıyacaklarını anlayan
bu devletler, anlaşarak birlikte harekete karar verdiler. Bu ittifaka, Sırp
kralı Lazar ile Bosna kralı Tvartko ve Arnavud prensi Jorj Kastriyota önayak
oldular. Küçük bâzı Sırp prensleri ile Bulgarlar ve Ulah (Eflak)’lar da
muhârebeye katılacaklarına dâir bunlara söz verdiler.
Sultan Murâd Han, bu ittifaktan ve
aleyhine harekete geçileceğinden casusları vasıtasıyla haberdâr oldu. Gerekli
tedbirleri yerinde ve zamanında almak suretiyle, düşmanın dikkatini çekmede
plânlı bir şekilde harbe hazırlandı. İslâm’ın yayılması, vatanını müdâfaa ve
müslümanları şânını yükseltmek niyetiyle, haçlı ittifakına karşı Anadolu
beyliklerinden yardımcı kuvvetler isteyerek, gönüllüleri davet eyledi.
Bu arada ittifaka girdiğini gizli
tutan Bulgarları, müttefiklerle birleşmesine fırsat vermeden harb dışı bırakmayı
tasarladı ve 1388’de vezîriâzam Çandarlızâde Ali Paşa kumandasında, otuz bin
kişilik kuvvet gönderdi. Sırpların Bulgarlara yardım ihtimâlini gözönüne alan
Ali Paşa, sür’atle hareket ederek doğuda Nadir geçidinden Balkanları aşarak
Provadi, Şumnu ve Bulgar krallığının merkezi olan Tırnova’yı aldı. Sonra Tuna
boyuna yürüyerek Ulahların nüfuzu altına girmiş olan Silis’tre ve Niğbolu’yu
fethetti. Bu suretle Çandarlızâde, yapmış olduğu serî hareketle Bulgar kralı
Şişman’ı dize getirerek, kralın Balkan ittifakına girmesini ve Osmanlı
kuvvetlerini ansızın vurmasını önledi: Bu arada Kara Tîmûrtaş Paşa’nın oğlu
Yahşî Bey, Sırp topraklarını vurmak istedi ise de sultan Murâd, bütün
kuvvetlerin kendi kumandasında toplanmasını emretmiş olduğundan, Sırbistan akını
terkedildi.
Birinci Kosova Meydan Muhârebesi
Türkleri, Balkanlardan atmak için
hazırlanan ittifaka karşı bütün hazırlıklarını tamamlayan sultan Murâd Han,
Anadolu’daki arazisinin muhafazası için beylerinden beş kişiyi bıraktıktan sonra
Rumeli’ye geçti. Bu sırada bir müddet evvel hacca giden tecrübeli akıncı
kumandanı Gâzi Evrenos Bey’in gelerek orduya iltihak etmesi, Türk kuvvetlerinin
maneviyâtının artmasına sebeb oldu. Bundan sonra Osmanlı ordusu Sofya, Köstendil
ve Kratova yoluyla düşman kuvvetlerine doğru harekete geçti. Daha yolda Sırp
elçisi gelerek meydan okuyup muhârebeye hazır olduklarını bildirdi. Hakikatte
elçinin geliş sebebi, Osmanlı ordusunun vaziyetini öğrenmekti. Bu son mevkide
(Sultan tepesi) toplanan harp meclisinde sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr,
kumandanlarıyla istişare ederek harbin nerede ve nasıl yapılması gerektiği
hakkında fikirlerini sordu. Önce, içlerinde en çok harplere katılan babası
sultan Orhan Gâzi’nin silâh arkadaşı mücâhid gâzî Evrenos Bey’e; “Ey babam
yoldaşı Gâzi Evrenos! Sen, bunca cenklere katılmış birisin. Bunlarla ne şekilde
ceng etmelidir?” diye sordu. Evrenos Bey; “Sultânım! Evrenos, hakir bir
kulunuzdur. Pâdişâhının huzurunda söze karışmak haddine düşmez. Askere kumanda
etmesini hünkârımız cümlemizden âlâ bilür” diye cevap verdi. Sultan Murâd Han;
“Beylerim! Hak teâlânın ihsân ve yardımlarıyla pek çok muhârebelere katıldım.
Pek çoğunu muzaffer bitirmek nasîb oldu. Fakat bu gazâ diğerlerine benzemez.
İstişare etmekte bereket vardır ve bu, Peygamber efendimizin sünnet-i
seniyyesidir. Cümlemiz birlikte karar verip, gönül birleştirmek gerek. Beyim
Evrenos! Hayli zamandır bu illerde cihâd eyledin. Düşmanın hâl ve hareket
tarzını cümlemizden iyi bilirsin. Senin fikrin nicedir? Ketum olma, söyle!”
dedi. Sultan’ın bu emri üzerine Gâzi Evrenos Bey; “Şevketlu Sultân’ım! Ben
kuluna öyle geliyorki, Allahü teâlâya tevekkül ederek her şeyden önce muhârebe
meydanına varmalı ve ordumuzu harp meydanının en münâsip yerine yerleştirmeli.
Evvelâ düşmanın üzerimize gelmesini beklemeli. Zırhlara bürünmüş düşmana önce
biz hamle edersek çok zâyiât veririz ve onların saflarını bozamayız. Saftan
ayrılanlarla harb etmek kolay olur. Onlar yerlerinden ayrılıp dağılarak
üzerimize hücum, ettiklerinde, aralarına girmeli, toplanmalarına fırsat
vermemeli. Kulunuzun âcizane fikri budur Sultân’ım” diye cevap verdi. Bu fikri,
orada bulunan Yahşî Bey, Tîmûrtaş Paşa, vezîriâzam Ali Paşa, şehzâde Yıldırım
Bâyezîd ve diğer paşalar pek beğendiler. Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr da bu plânı
yerinde buldu ve Sırp despotu Lazar’ın merkezi Priştine’ye doğru yürüdü. Düşman
toprakları üzerinde yapılan bu yürüyüş günlerce sürdüğü hâlde, en küçük bir
yağma ve tahribata yer verilmediğini Sırp kaynakları haber vermektedir.
Gerçekten bu hareket İslâm’ı hıristiyanlara çok iyi tanıttı. İslâmiyet hakkında
bilgileri olmayan halk, Türklerin korkusundan yardıma çağırdıkları kendi
dindaşlarından çok çektiklerinden ve zulüm gördüklerinden bu davranışlar
karşısında hayrete düştü. İdarecilerinin zulüm ve baskısından bıktıkları için
bundan sonraki senelerde Türk İdaresini sevip arzu ve istekle beklediler.
Kosova sahrasına gelindiğinde
düşmanla karşılaşılınca sultan Murâd derhâl harbe girişilmesini söyledi ise de
Evrenos Bey havanın sıcak ve askerin yorgunluğu sebebi ile harbin ertesi güne
bırakılmasını arzu ettiğinden öyle yapıldı.
Osmanlıların Balkanlardaki durumunu
tâyin edecek olan bu muhârebede başkumandan olan sultan Murâd Han, âdet üzere
ordu merkezinde bulunuyordu. Ordunun sağ kotuna Kütahya ve Hamid sancakbeyi
şehzâde Bâyezîd kumandasında, Rumeli beylerbeyi Kara Tîmûrtaş Paşa ile Evrenos
Bey ve diğer tecrübeli beyler, sol kola Karesi sancak beyi Yâkub Bey
kumandasında olarak Anadolu beylerbeyi Saruca Paşa ile Kastamonu, Germiyan,
Hamid, Teke, Menteşe ve Aydın kuvvetleri konuldu.
Merkez kuvvetlerinin önünde
yeniçeriler ve onların önünde toplar vardı. Bu arada Evrenos Bey’in tavsiyesiyle
ordunun sağ ve sol kanadlarının önüne biner okçu kondu. Sağ cenah okçu kumandanı
Hamidoğlu Malkoç Bey ve sol kol okçu kumandanı da Hamidoğlu’nun oğlu Mustafa Bey
idi. Veziriazam Ali Paşa pâdişâhın yanında bulunuyordu.
Haçlı ordusunun merkezinde bulunan
Sırp despotu Lazar, birliklere komuta ediyordu. Sağ kolda Lazar’ın yeğeni ve
dâmâdı Brankoviç, sol kolda ise Bosna kralı Tvartko’nun kuvvetleri vardı. Düşman
kuvvetleri Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavud, Leh ve Çeklerden meydana gelip,
mevcudu Osmanlı kuvvetlerinden fazlaydı. Bâzı rivayetlere göre bu ordu, 100,
kimisine göre de 150 bin civarında idi.
Sultan, düşman kumandanına bir elçi
hey’eti gönderdi. Hey’et, elçilik bayrağı ile ilerleyip kâfir komutanlarıyla
görüştü. Onları İslâmiyet’e davet eyledi. Red cevâbı alınca, boş yere kan
dökülmemesini, Osmanlı sultânının emrine girip cizye, harac vererek canlarını
kurtarmalarını, yoksa bu işi kılıçların hâlledeceğini bildirdi. Fakat, Osmanlı
sultânının bu merhametli dileğini red eden haçlı kumandanları, bu hareketle
Osmanlının korktuğunu zannetti. Elçi hey’eti de geri döndü.
9 Ağustos günü ordusunu yeniden
gözden geçiren sultan Murâd; “Yiğitlerim! Gâzilerim! Beğlerim! Bugün, gayret
günüdür. Erlik zamanı, mertlik demidir. Bunca zaman Osmanlı hânedânı sizinle
iftihar etmiştir. Şimdi dahî sizden, cihânı tutan şân ve şöhretinizi gösterecek
merdâne hareketler bekler.
Erlerim! Alperenlerim! Beğlerim!
Gâzilerim! Benim ile beraber hep birlikte tekbîr getirip küffâra saldırınız!
Cenâb-ı Hak muininiz olsun!...” diyerek onları savaşa teşvik etti.
Muhârebe 9 Ağustos 1389 günü
haçlıların top atışıyla başladı. Bu esnada Osmanlı ordusunun sol kolu sarsılır
gibi oldu. Fakat şehzâde Bâyezîd’in bu kola yardımı ve düşman saflarını yarması,
tehlikeyi uzaklaştırdı. Türk ordusunun kahramanlığı ve harp plânının
mükemmelliği ve muvaffakiyetle tatbiki netîcesinde, güçlü haçlı ordusu, sekiz
saat içerisinde bozuldu. Sağ kalan haçlı kuvvetleri geri çekilip, çâreyi
kaçmakta buldular. Muhârebenin kazanılmasında ve düşmanın imha ve tâkib
edilmesinde, şehzâde Bâyezîd’in büyük rolü oldu. Haçlı kumandanı Lazar, oğlu ve
yüksek rütbeli kumandanlar ile maiyyetleri esir edildiler. Murâd Han, zaferden
sonra cenâb-ı Hakk’a şükrederek muhârebe meydanında dolaşırken, Miloş Obiliş
adında yaralı bir Sırp asilzadesi tarafından hançerlenerek şehîd edildi. Sultan
Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın şehâdetinden önceki vasiyyeti üzerine şehzâde Bâyezîd
Osmanlı sultânı oldu. Sultan Murâd Han’ın şehîd edilmesi üzerine Despot Lazar ve
oğlu orada öldürüldüler. Kosova zaferi netîcesinde; Osmanlı Devleti Balkanlara
kesin olarak yerleşti ve Sırp krallığı yıkılarak, Sırbistan, Türk hâkimiyetine
geçti. Bölgeye, Türk ve İslâm nüfûsu iskân edilerek bu hâkimiyet pekiştirildi.
İkinci Kosova Meydan Muhârebesi
İkinci Kosova meydan muhârebesi,
Osmanlı Devleti’nin siyâsî ve askerî târihinde çok önemli yeri olan birinci
Kosova (1389), Niğbolu (1396), Varna (1444) ve daha bir çok muhârebeleri de
İhtiva eden bir savaş zincirinin son halkasıdır. Osmanlıların Avrupa’daki
ilerleyişini durdurmak için, hıristiyan devlet ve milletler her mağlûbiyetin
ardından yeni ittifaklar kuruyorlardı. Bilhassa Büyük Macaristan
İmparatorluğu’nu kurmayı gaye edinen Jan Hunyad her fırsatta Osmanlılara karşı
haçlı seferi işini üzerine alıyordu.
Nitekim Osmanlı sultânı ikinci Murâd
Han (1421-1451) devrinde, 1444’deki Varna mağlûbiyetinin öcünü almak hissiyle,
Macar kral naibi Jan Hunyad; Almanya, Polonya, Romanya ve diğer ülkelerden
doksan bin kişilik bir ordu topladı. İlk olarak, kendisiyle birlikte hareket
etmeyen Sırbistan’ı işgal etti. Bu arada Arnavutluk beyi İskender de kendisine
yardımcı kuvvet göndereceğini vâdetti.
Haçlı kuvvetleri, Osmanlıları
Avrupa’dan atmak tasavvuru ile hareket ederken, Arnavutluk’un başkenti Kroya’da
uygulanan Türk kuşatması ikinci ayını doldurmuştu. Şehrin su yolları kesilmek
suretiyle kalenin teslîmi sağlanmış, sonra da Arnavutluk bölgelerinin fethi için
harekâta başlanmıştı. Bu sırada Jan Hunyad’ın yoğun savaş hazırlıklarını öğrenen
İkinci Murâd Han, Arnavutluk seferini yarıda bırakarak ordusu ile Edirne
doğrultusunda harekete geçti. Yürüyüş sırasında, Haçlı ordusunun Tuna’ya
geldiği, Vidin komutanı tarafından haber verilince, ikinci Murâd, ordusunun
yürüyüş hedefini Sofya olarak değiştirdi ve Sırbistan’a istihbarat için casuslar
gönderdi.
Jan Hunyad ise, Sırbistan’dan
çıkarak Osmanlı topraklarına girdikten sonra 1448 Ekim ayı ortalarında Kosova’ya
geldi. Onu müteakip seksen-yüz bin kişilik bir kuvvetle de sultan Murâd yetişti.
İki ordunun mevcudu eşit durumda olmasına rağmen, Osmanlılar top gibi devrin en
üstün ateşli silâhlarına sahipti. Müttefik ordusu ağır zırhlı olup, çeşitli
milletlerden meydana geliyordu. Türkler ise, muhârebe eğitim ve tecrübesi ile
üstün taktik kabiliyet vasıfları yanında, sarsılmaz bir îmân birliği
içindeydiler. Sultan Murâd Han, Türk-islâm an’anesi gereğince, muhârebeden önce,
sulh teklif etti. Sulh, Haçlı taassubu ile red edilince, düşman ordusu hakkında
bütün bilgiler değerlendirilerek, harp nizâmı alındı. Osmanlı ordusunun
merkezinde ikinci Murâd Han, sağ kolda Rumeli beylerbeyi Turahan Bey, sol kolda,
Dayı Karaca Paşa bulunuyordu. Merkez kuvvetlerinin önünde toplar
mevzîlendirilmişti. Öncü kuvvetler, akıncı beylerinden Mihaloğlu Hızır Bey ve
Îsâ Bey, ihtiyat da Saruca Paşa’nın kardeşi Sinân Bey kumandasında toplanmıştı.
Hunyadi Yanuş’un kumandasındaki
müttefik ordusunun sağında Macarlar, Sicilyalılar, sol kolda ise, Almanya,
Polonya, Romanya kuvvetleri vardı. Bu savaşta Haçlı ordusunda da önemli ölçüde
top bulunup merkez kuvvetlerinin önüne konulmuştu.
17 Ekim 1448 târihinde Hunyadi
Yanuş, muhârebeyi zaferden emin bir şekilde taarruzla başlattı. İlk gün iki ordu
da bulundukları mahalden ayrılmayıp, top, tüfek ve oklarla birbirlerine üstünlük
sağlamaya çalıştılar. Asıl muhârebe ikinci gün öğleye doğru başladı. Varna
meydan muhârebesinde olduğu gibi, düşmandan önce taarruza geçen Türk birlikleri
şiddetle saldırdılar. Ancak haçlıların zırhlı elbiselerinin, Türk kılıç ve
oklarının etkisini azaltması ve özellikle Macar kuvvetlerinin şiddetle
direnmeleri neticesinde, akşama kadar devam eden savaşta Türk birlikleri kesin
netîceye ulaşamadı.
Bu arada Türkleri gece baskını ile
rahatça yeneceğini sanan Jan Hunyad, şiddetli bir taarruza karar verdi. Fakat
sultan Murâd Han, zamanında tedbirlerini aldığı için bu saldırı neticesiz kaldı.
Muhârebenin üçüncü günü olan 19 Ekim sabahı haçlı kuvvetleri her iki kanattan
taarruza başladılar. Jan Hunyad, ordusunun ağırlık merkezini sağ kanada
kaydırmıştı. Dolayısıyla muhârebenin en şiddetli cereyan ettiği yer, düşmanın
sağ kanadı ile Türk sol kanadının bulunduğu kesimdi. Muhârebenin iyice kızıştığı
sırada sultan Murâd Han, sahte ric’at taktiğini tatbik ederek, geri çekildi. Sağ
ve sol kollar açılarak, müttefiklere Osmanlı merkez kuvvetleri hedef tâyin
ettirildi. Türklerin kaçtığını zanneden haçlı ordusu, zafer kazandık hissiyle
merkez istikâmetine ilerledi. Merkez safha safha geri alınırken, düşmanın iyice
dağıldığı tespit edilerek karşı taarruza geçildi. Merkeze giren düşman
kuvvetleri, yandan ve geriden sarılarak iyice çevrildi. Durumu anlayan haçlılar,
ümitsizce karşılık vermeye çalıştılar. İşte o zaman savaş en şiddetli ve korkunç
hâlini aldı. Mehterânın heybetli ve gür sesi, boru uğultuları, at kişnemeleri,
naralar, silâh şakırtıları, mücâhid gâzilerin “Allah! Allah!..” nidaları,
feryatlar, duâlar, koca ovayı elli dokuz yıl önce olduğu gibi bir daha inletti.
Gürsesli komutanlar; “Koman Gâziler!.. Vurun koç yiğitler!.. Bugün can verip şan
alacak gündür! Analar ne yiğitler büyütürmüş gösterin! Zafer bizimdir!..”
diyerek askerlerini coşturuyordu. Osmanlı bayrakları dalgalanıyor yiğitler
kükremiş arslanlar gibi ileri atılıyordu.
Cihân pâdişâhı sultan Murâd Han da
vaktin geldiğini görüp, şehâdeti dört gözle bekleyen yeniçerilere; “Koman
yiğitlerim! Haydi arslan yürekli gâzilerim!.. Göreyim sizi!..” diyerek şiddetli
bir taarruz başlattı. Artık düşman tamâmiyle kıskaca alınmıştı. Kıran kırana
olan bu müthiş mücâdele bir müddet devam etti. Haçlılarda çarpışacak hâl
kalmamıştı. Sür’atle imha ediliyor, kaçacak yer arıyorlardı. Etrafları çepeçevre
kuşatılmıştı. On yedi bin haçlı öldürüldü. Ancak kralları Jan Hunyad, gecenin
karanlığından istifâde ederek emrindeki bir kaç askeriyle kaçmayı başardı.
Sultan Murâd Han, zaferin sonunda
cenâb-ı Hakk’a hamd edip şükür secdesine vardı. Bu cenkte şehâdet mertebesine
kavuşan 4.000 şehidin cenaze namazlarını kıldırıp defnettirerek aziz ruhlarına
Fatihalar hediye etti.
İkinci Kosova meydan muhârebesi
neticesinde, Türklerin Balkanlardan atılamayacağı kesinleşti. Avrupalılar
taarruzu bırakıp müdâfaaya geçtiler. Balkanlarda başlatılan, menfaat mücâdelesi,
hoşgörü ve adalet prensiplerini tatbik etme siyâsetince Osmanlılar lehine
neticelendi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tâc-üt-Tevârih (Hoca Sa’deddîn); cild-1.
sh. 174, cild-2, sh. 237
2) Neşrî Târihi; cild-1, sh. 260, 293
3) Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşa-zade); sh.
203
4) Hayrullah Efendi; cild-4, sh. 54, cild-2,
sh. 203
5) Osmanlı Târihi, (Uzunçarşılı); cild-1, sh.
252, 446
6) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-2,
sh. 184, 505
7) Varna ve II. Kosova Muhârebeleri ve İkinci
Murâd; sh. 71 v.d.
8) Büyük Türkiye Târihi; cild-2, sh. 296,
424
9) Münşeât-üs-Selâtin, (Kosova Fetihnâmesi);
cild-1, sh. 112
10) Kosova Zaferi
Ankara Hezîmeti (Fatma Aliyye Hanım)
11) Rehber
Ansiklopedisi; cild-10, sh. 253
Yorumlar
Yorum Gönder