KIBRIS
Akdeniz’in Sicilya ve Sardilya’dan
sonra üçüncü büyük adası. Anadolu’ya yetmiş, Suriye kıyılarına yüz kilometre
uzaklıktadır. Anadolu’nun tabiî parçası sayılan Kıbrıs’a, mîlâdî 650 yılında
hazret-i Osman’ın hilâfeti devrinde ilk sefer düzenlenerek haraca bağlandı.
Sonraki yıllarda Bizanslıların harac vermekten kaçınmaları sebebiyle halîfe
Hârûn Reşîd, adayı İslâm devletine ilhak edip, müslüman idaresine girmesini
te’min etti. Bu ilk İslâm hâkimiyetinden sonra mîlâdî 970’den itibaren
Bizanslıların eline geçen ada, üçüncü haçlı seferi için bölgeye gelen İngiltere
kralı Arslan Yürekli Rişar tarafından, 1191’de zaptedildi. Bir sene sonra
haçlıların meşhur Fransız komutanı Guy de Lusignan’a verilen adada, bir Fransız
krallığı kuruldu. Küçük ve zayıf bir devlet olan bu krallık, Mısır’dan ikinci
Murâd Han’a gönderilen hediyeleri ele geçirince, Memlûklü sultânı Seyfeddîn
Barsbay tarafından 1426 yılında senelik sekiz bin duka altına haraca bağlandı.
Nihayet 1489 yılında Venediklilerin Kıbrıs’ı işgal edip, bu krallığa son
verdikleri zaman Memlûklülerin hukukî hükümranlığı sona erdiyse de, Venedikliler
haracı vermeye devam ettiler.
Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır’ı feth
eder etmez, Kâhire’ye iki Venedik elçisi gelip, Memlûklü Devleti’ne ödedikleri
vergiyi vermeyi ve Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adası üzerinde yüksek hükümranlık
hakkını kabul ettiler. 17 Eylül 1517’de yapılan andlaşma gereğince sekiz bin
altınlık haracı, artık Osmanlı hazînesine göndermeye başladılar. Kıbrıs, bundan
sonra, mutlak olarak Osmanlı hâkimiyetine girinceye kadar 52 sene 6 ay Osmanlı
himâyesi altında kaldı.
On altıncı yüzyılın ikinci
yarısından ve özellikle Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın vefâtından sonra,
Kıbrıs’ın Venediklilerin elinde bulunması, Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki
güvenliğini her zaman için tehdîd eden bir durum meydana getiriyordu. Her ne
kadar Venedikliler, Yavuz Sultan Selîm Han’ın Mısır’ı fethinden sonra, harac
vermeye başladılarsa da, Osmanlı Devleti için zararlı bir politika tâkib
etmekteydiler. Nitekim adayı tahkim etmeleri bu sebebe dayanıyordu. Bunun
dışında adanın, Osmanlı Devleti’nce fethini mecburî kılan bir çok sebep vardı.
Her şeyden evvel Yavuz Sultan Selîm Han’ın 20 Şubat 1517 Cuma günü halîfe
olmasından sonra, Osmanlı Devleti; Hulefâ-i râşidîn, Emevî ve Abbasî
devirlerinden intikâl eden bütün târihî hukukun yegâne meşru vârisi oldu. Bu
sebeple, Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) süt
halasının şehîd olup defnedildiği bu ada, hıristiyan, tahakkümünde bulunamazdı.
Osmanlı Devleti’ni, egemenliği
altındaki Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ulaştıran kara yolları; uzun,
yorucu ve yetersizdi. Buna karşılık Kıbrıs üzerinden, bu ülkelere, denizden her
türlü lojistik hizmetler daha çabuk, rahat ve ekonomik olarak ulaştırılabilirdi.
Ancak, bu ülkelerin kolay ve etkili savunulmasında değerli bir üs niteliğindeki
Kıbrıs adası Venedîk’in elinde olduğundan, Osmanlı ülkeleri arasında her ân
devletin böğrüne saplanmış gibi duran bir hançer durumunda idi. Ada, bu
stratejik konumu dolayısıyla Osman’ı ülkelerinin kara ve deniz ulaşım yollarını
tehdid eden etkili bir Venedik üssü olarak kullanılıyordu.
Kıbrıs veya yakınlarından geçen ve
Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan, doğrudan doğruya deniz yollarını kullanan
Türk ticâret ve hacıları taşıyan yolcu gemileri, Akdeniz’de hıristiyan
korsanları tarafından vurularak soyuluyor; Venedik ise deniz ticâretinin
Türklerin eline geçmemesi için bunlara yataklık yapıyordu. Yapılan titiz bir
soruşturma sonunda, Akdeniz’de Türk gemilerinin soyulma işlerinin bir kısmının
Venedikliler tarafından yapıldığı tesbit edilmiş, protesto edilen Venedik
hükümeti, suçluları cezalandırdığını bildirmesine rağmen bu tür olayların önü
alınamamıştı. İkinci Selîm Han’ın şehzâdeliği zamanında Mısır’dan kendisine
gönderilen hediyeleri taşıyan bir gemi de Venedikliler tarafından zapt ve yağma
edilmiş, kendilerinden sorulduğunda; “Şehzâde’ye âid olduğu ne malum” diye
küstahça cevap vermişlerdi.
Nihayet 1569 Haziran ayında
İskenderiye yakınlarında Nil teknelerinden birinin yolunu kesen bir Venedik
gemisi, 90 müslümanı esir etti. Yine bu sırada, içinde Mısır defterdârının da
bulunduğu büyük bir Türk nakliye gemisini yakalayıp, defterdârı katlettiler.
Gemide bulunan büyük ölçüde para ve kıymetli eşyayı kaçırıp, Kıbrıs’da sattılar.
Çok kazançlı olan bu soygunlardan cesaret alan Venedik korsanları, iki ay sonra
filo hâlinde yine aynı bölgede bir kaç Nil gemisine saldırdılar. Top sesleri
üzerine, yedi kadırgasıyla duruma müdâhale eden İskenderiye beyi, kaçan Venedik
gemilerinden birini yakaladı. Bu hâdise artık Venediklilere kat’iyyen
güvenilemeyeceği gerçeğini ortaya çıkarıyordu.
Nitekim ikinci Selîm Han durumdan
haberdâr olunca, bu olayları belgeleriyle belirtmek suretiyle korsanlar hakkında
Venedik’e nota verdi. Venedik’e gönderilen Mahmûd Çavuş’la yapılan bu uyarı
ciddiye alınmayınca ikinci defa Kubat Çavuş 11 Şubat 1570’de Venedik’e
gönderildi. Kan dökülmemesi ve barışın sürdürülmesi karşılığında Kıbrıs’ın
Osmanlı Devleti’ne terkini isteyen bir notayı 28 Mart 1570’de Venedik senatosuna
verdi. Natoda özellikle, Kıbrıs adasının Venedik’e
Bu sonucun geleceğini tahmin eden
ikinci Selîm Han, daha önceden şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin Kıbrıs’ın
alınması gerektiğini belirten fetvasını aldıktan sonra, savaş hazırlıklarını
tamamlayarak gerekli harekâtı plânlamıştı. Venedik’e harb açıldığı îlân edilip,
Osmanlı limanlarındaki Venedik gemilerine el konuldu. İstanbul’daki büyükelçi ve
me’murları Yedikule’ye hapsedildi. Türk kara ordusu; Finike, Antalya ve Gelibolu
sahillerinde toplandı.
Kıbrıs serdârlığına altıncı vezir
Lala Mustafa Paşa getirildi. Piyâle Paşa ise donanma komutanıydı. Kara
askerlerinin kumandanı ise Muzaffer Paşa idi. Lala Mustafa paşa’nın maiyyetinde;
Anadolu beylerbeyi İskender Paşa, Karaman vâlisi Hasan Paşa, Sivas vâlisi Behram
Paşa, Kilis beyi Canbulat Paşa, Halep sancakbeyi Derviş Paşa, Dulkadir vâlisi
Mustafa Paşa, Tırhala, Pirzerin, İlbasan, Yanya, Mora beyleri bulunuyordu ki,
toplam asker mikdârı; 50.000 eyâlet askeri (piyade), 5.000 yeniçeri, 2.500
süvârî, 3.000 kadar da lağımcı, istihkamcı ve topçudan ibaretti. Harp ve nakliye
gemilerinden meydana gelen donanmada 360 gemi bulunuyordu.
Evvelâ 1570 Mart ayı sonlarında
Murâd Reîs 25 savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı. Kendisine öncülük ve keşif
görevi verilmişti. Nisan ayında Piyâle Paşa 65 kadırga ve 30 kalyonla, onu tâkib
etti. 15 Mayıs’da ise, serdâr Lala Mustafa Paşa, kapdân-ı derya Müezzinzâde Ali
Paşa ve donanmanın kalan kısmı ile resmen Kıbrıs seferine hareket ettiler. Asker
ve savaş malzemesi taşıyan gemiler de bu donanmaya dâhildi.
İkinci Selîm Han, serdârı uğurlamak
için Yedikule’ye kadar gelmiş, daha evvel Beşiktaş’daki Barbaros Hayreddîn Paşa
türbesinde an’anevî büyük törenler düzenlenmiş, kurbanlar kesilerek fakirler
doyurulmuştu.
Bu arada Venedik de boş durmamış,
kuvvetli bir donanma hazırlamak için var gücüyle çalışmıştı. Venedik senatosu
ayrıca, bütün Avrupa devletlerine yardım çağrılarında bulunmuştu. Papalık da, bu
yolda çalışmalar yapmaya başlamıştı. Fakat Venedik ve Papalığın çabaları pek
etkili olmadı. Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya, Lehistan, İngiltere yardım
yanlısı görünmekle birlikte, kendi iç ve dış mes’elelerinin zorluklarını ileri
sürerek, Osmanlı Devletiyle olan barış ve dostluklarım bozamıyacaklarını
bildirdiler.
Buna karşılık İspanya 60, Papalık 2,
Cenova ve Malta 4, Savoie dukalığı da 7 gemiyle yardıma koşmuş ve Venedik
donanmasıyla beraber 206 gemilik muazzam bir donanma meydana getirilmişti.
Donanmada 16.000 asker, 36.000 gemici ve kürekçi, 1.300 top vardı. Bu gemiler,
Girid adasının Kandiye ve Suda limanlarında toplanma ve savaşa hazırlanma emri
almış, ancak hazırlıkları umduklarından uzun sürmüştü. Donanmanın başkumandanı
ise meşhur Andrea Doria’nın yeğeni Giovanni idi!
Daha önceden öncülük göreviyle yola
çıkarılmış olan Murâd Reis filosu, 3 Haziran 1570’de İstanköy’de Piyâle Paşa
filosu ile birleşerek, 5 Haziran’da Rodos adasında ana filoya katıldılar. Bundan
sonra topluca harekete geçen donanma, Finike limanına gelerek 20 gün kaldı.
Burada toplanmış olan kara birlikleri, gemilere bindirildikten sonra, 30 Haziran
1570’de Kıbrıs istikâmetinde harekete geçildi.
2 Temmuz’da Limasol limanına varan
donanma, buraya küçük bir kuvvet çıkardı. Bu kuvvet bir kaç kilometre içeriye
girip ilk ihtirda teslim olan Lefteri kalesine Türk bayrağını çekti. 3 Temmuz
günü Limasol’dan ayrılan bu Türk kuvveti ve donanması, aynı günün akşamı Tuzla
(Larnaka) körfezine demir attı. Burada 21 pare top atışı ile Hala Sultan
selamlandı. Asıl çıkarma 4 Temmuz sabahı burada yapıldı ve çıkarma sırasında hiç
bir direnme ile karşılaşılmadı. Aynı gün bir köprübaşı kurulduktan sonra asker
ve mühimmat karaya çıkarıldı.
Lala Mustafa Paşa, burada kurulan
otağında, vezir Piyâle Paşa’nın da katıldığı bir savaş meclisi topladı. Yapılan
görüşmeler sonunda doğruca adanın merkezi Lefkoşe üzerine yürüme karârı verildi.
Yapılabilecek herhangi bir taarruza karşı tedbirler alınarak, donanmanın, Suriye
ve Güney Anadolu’daki Türk kuvvetlerini adaya getirmesi kararlaştırıldı. Ağır
muhasara toplarının adaya çıkarılmasından sonra donanma, asker getirmek için
ayrıldı. Lala Mustafa Paşa ise, Venedik komutanına bir mektup göndererek büyük
bir kuvvetle adaya, çıktığını, gerektiğinde Pâdişâh’ın daha çok kuvvet
gönderebileceğini, karşı koymaya çalışmanın doğru olmadığını, bu sebeple adanın
dostça teslim edilmesini istemiş ve on beş günlük mühlet vermişti. Bunun üzerine
9 Temmuz’da Girne kendiliğinden teslim oldu.
Suriye ve Anadolu kıyılarına
gönderilmiş olan gemilere bindirilen Türk kuvvetleri, 22 Temmuz 1570’de Kıbrıs’a
geldi. Böylece Kıbrıs seferinde görevli kuvvetler, bütünüyle adada toplanmış
oluyorlardı. Asker taşıma görevini bitiren donanmaya; düşman donanması hakkında
bilgi toplaması ve denizden gelebilecek düşman saldırılarını önlemesi görevi
verilmişti. 22 Temmuz’da Larnaka’dan harekete geçen ordu, 27 Temmuz’da Lefkoşe
önüne vardı. Bir süvârî birliği de Lefkoşe-Magosa arasındaki irtibatı kesmeye
me’mûr edildi.
Lefkoşe son derece tahkim edilmiş
durumdaydı. Venedikliler, ikinci Selîm Han tahta çıkınca, evvelce geçen olaylara
göre herhalde bir Kıbrıs mes’elesi çıkacağını düşünerek, şehirde mevcûd 365
kadar kiliseden seksenini ve içinde kralların mezarlarının bulunduğu bir
manastırı yıkarak eski kale ile şehri içine alacak üç kapısı bulunan yeni bir
sur inşâ etmişler ve bunu on bir kule-tabya ile donatmışlardı. Tabyaların her
birinde dört top ve iki bin asker bulunuyordu. Bütün top sayısı iki yüz elli
idi. Kaleyi Venediklilerden başka İtalyanlar, katolik Arnavudlar, İspanyollar,
Lefkoşe asilzadeleri ve gönüllüler savunuyordu.
Kuşatma için bütün hazırlık ve
tedbirleri alan Lala Mustafa Paşa, elindeki askeri yediye bölüp, tabyaların
karşısına yerleştirdikten sonra büyük toplarla kaleyi dövmeye başladı. Düşman
büyük bir inatla dayanmakta, bombardımana karşılık vermekte, hattâ arada hurûc
hareketi yaparak Türk metrislerine saldırmaktaydı. Bunların en önemlisi surlara
bir hayli yaklaşmış olan Karaman askerine karşı, kuşatmanın otuz birinci günü
yapıldı. Şiddetli ve kanlı boğuşmalar sonunda Venedikliler ağır zâyiât vererek
kaleye dönmek mecburiyetinde kaldılar. Surlar çok sağlam olduğu için, Lefkoşe
dayanıyordu. Yapılan hücumlar neticesiz kalmış ve bir hayli şehîd verilmişti.
Bunun üzerine Lala Mustafa Paşa, yapılacak çok güçlü bir genel taarruzla
Lefkoşe’nin alınmasını kararlaştırdı. Özellikle lağım açma işlerine hız ve
ağırlık verildi. Toplar daha ileri mevzîlere kaydırıldı. Atışlar
yoğunlaştırıldı. Yapılan keşiflerden, Girid’deki Venedik filosunun kısa sürede
denize açılamayacağı ve haçlı donanmasının Kıbrıs’a gelme imkânlarının olmadığı
anlaşıldığından, Tuzla körfezinde bulunan donanmadan 20.000 kişilik bir ihtiyat
birliği 8 Eylül’de Lefkoşe’ye getirildi.
9 Eylül 1570 günü güneş doğmadan
topçu desteği ve patlatılan lağımların yaptığı geniş yıkıntıların da yardımıyla,
güneydeki dört burca karşı genel taarruza geçildi. Hücumdan iki saat sonra, Türk
askerinin fevkalâde azmi ve inancı, ilk meyvelerini vermeye başladı. Karaman ve
Anadolu eyâleti askerleri Podocataro burcunu ele geçirmeyi başardılar. Buradan
şehre giren birlikler, savunmaya devam eden düşmanla yaptıkları boğaz boğaza
mücâdeleden sonra, Venediklilerin son direnme yuvalarını ele geçirdiler.
Venedikliler, Kıbrıs genel vâlisi Dandolo başta olmak üzere, 20.000 ölü ve 1.000
kadar da esir verdiler.
Lala Mustafa Paşa, aynı gün Avlonya
sancak beyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs beylerbeyliğine tâyin etti. Yeni vâliye,
şehrin hemen onarılmasını, savunma düzeninin alınmasını, Türk şehîdlerinin
gömülmesini ve fethin sembolü olarak şehrin ortasındaki Ayasofya kilisesinin
câmiye çevrilmesini emretti. Bu hazırlıklar bittikten sonra 15 Eylül’de büyük
bir törenle şehre giren Lala Mustafa Paşa, Selîmiye Câmii adı verilen
Ayasofya’da ilk Cuma namazını kıldı.
Lefkoşe’nin fethedilmesi; Baf,
Limasol ve Larnaka’nın savaşmadan teslim olmasını sağladı. Bu arada Meis adası
civarına gelen haçlı donanması, Lefkoşe’nin Türkler tarafından alındığını
öğrendi ve bir şey yapamayacağını anlayarak geri döndü.
Lala Mustafa Paşa bundan sonra
öldürülen Lefkoşe umum vâlisi Dandolo’nun kesik başını Magosa kale komutanı
Bragadin’e göndererek kalenin teslim edilmesini istedi. Reddedilmesi üzerine, 8
Ekim’de Lefkoşe’den yola çıkarak 12 Ekim’de Magosa önlerine geldi. Yaptırdığı
keşifler, kalenin çok kuvvetli bir şekilde tahkim edildiğini gösteriyordu.
Mustafa Paşa, kaleyi zaptetmenin uzun zaman alacağını anlayıp, kış mevsiminin de
yaklaşmakta olduğunu göz önüne alarak, sâdece kuşatılması ve gözlenmesiyle
yetinilmesine, kesin zaptının ise ilkbahara bırakılmasına karar verdi.
Bu gayeyle ordu, 1570 Ekim’inden
başlayarak kışlamak üzere gerekli tedbirler almaya ve mevziler hazırlamaya
başladı. Diğer taraftan kalenin dışarıyla olan bağlantılarını tamamen kesmek,
giriş ve çıkışları engellemek maksadıyla karada ve denizde kuvvetli bir karakol
ve devriye görevi düzenlendi. Ordunun büyük kısmı, bu güvenlik hattı gerisinde
ve düşman topçusunun menzili dışında olarak, kalenin güneybatısında olan kışlık
ordugâha geçti.
Donanmanın büyük bir kısmı kışı
geçirmek, hasar görmüş gemileri tamir etmek, noksanlarını gidermek, personel,
cephane, araç ve gereç ikmâli yapmak üzere Kasım ayında İstanbul’a döndü. Türk
donanmasının Kıbrıs sularından ayrılmasını fırsat bilen Girid-Kandiye komutanı
Mark Antoine Quirini emrinde erzak, mühimmat, araç ve gereç yüklü bin altı yüz
askerin bindirildiği dört yük gemisi ve on iki kadırgandan meydana gelen bir
filo, 6 Ocak 1571’de Hanya limanından Kıbrıs üzerine yelken açtı. Denizdeki sıkı
tutulmayan ablukayı yarıp, 26 Ocak’da Magosa limanına girdi. Bunun üzerine Lala
Mustafa Paşa, İstanbul’a haber göndererek, düşman donanmasının Kıbrıs’a karşı
bir girişimde bulunabileceğini bildirip donanmanın gönderilmesini istedi.
Donanma kumandanlığından alınan Piyâle Paşa’nın yerine getirilen Müezzinzâde Ali
Paşa, 23 Mart’ta donanmayla yola çıktı. Yiyecek, mühimmat, top, barut, kuşatma
malzemeleri ve hafif silâhlarla yüklenmiş, ayrıca 2.000’den fazla yeniçeri ve
cebecinin de bindirildiği donanma, Nisan ayında Kıbrıs’a ulaştı.
Yeni yardıma ve bilhassa kudretli
toplara kavuşan serdar Lala Mustafa Paşa, Magosa ablukasını derhâl yeniden
kuşatmaya çevirerek kaleyi şiddetle sıkıştarmaya başladı. Bir taraftan toplar
surları dövüyor, bir taraftan derin lağımlar kazılarak kaleye doğru
ilerleniyordu. Kalenin her tabyasına karşı dörder toplu birer batarya
yerleştirilmişti.
Muhasara uzayınca yiyecek darlığı
çekilmemesi için kale komutanı Bragadin, şehirde bulunan sekiz bin ihtiyar,
kadın ve çocuğu dışarı çıkardı. Bunlar Türk ordugâhında bütün ihtiyâçları
giderildikten sonra civardaki köylere yerleştirildi.
Türk topları kale surlarında yer yer
tahribata sebeb oldularsa da, düşmanın şiddetli direnmesi ve gündüz yıkılan
yerleri gece tamir etmesi sebebiyle, hücumla girilebilecek derecede büyük
gedikler açamadı. Bunun üzerine lağım işine girişildi. Bunlardan ustalıkla
açılan birinin patlatılmasıyla şehir sarsıldıysa da, gediğe yürüyen Gâzilerin
hücumu netice vermedi. Bundan sonra yürütülen bir kaç lağım, Venedikliler
tarafından tesbit ve tahrîb edildi. 28 Mayıs’da Kilis sancak beyi Canbulat
Bey’in deniz tarafından kalenin altına yürüttüğü lağımın patlaması pek müthiş
oldu. Buradan taarruza geçen Türk birlikleriyle kale müdafileri arasında güneşin
doğuşundan gece yarısına kadar süren kanlı boğuşmalar da netîcesiz kaldı. Bu
taarruz esnasında Canbolat Bey şehîd oldu. Kabri Magosa girişinde Osmanlı
bayrağına sarılı olarak bulunmaktadır.
Ancak sürüp giden bombardımanlar ve
atılan lağımlar yüzünden Magosa kalesi gittikçe harâb olmakta ve dayanma gücü
azalmaktaydı. Bir genel hücumda mühim bataryalardan biri alınmak üzere iken,
Venedikliler bunun altına hazırladıkları lağımı patlatıp, Türk askeriyle beraber
kendi askerlerini de havaya uçurdular. 21 Temmuz’da Anadolu askeri hücum ederek
bir tabyayı alıp içindeki topları dışarı çıkardılar. Ancak karşı hücuma geçen
düşman, bunların daha fazla ilerlemesine mâni oldu.
Son günlerdeki çarpışmalar sonunda
değerlendirme yapan serdâr Lala Mustafa Paşa, bombardıman ve atılan lağımlarla
şaşkına çevrilen düşmanın, devamlı yapılan hücûmlar sebebiyle direncinin
sarsıldığını sezmişti. Bu sebeple yeni ve son bir hücum için çeşitli
mıntıkalardan lağımlar açtırdı. 1 Ağustos 1571 sabahı erkenden başlatılan
şiddetli bombardımandan sonra, hazırlanan lağımlar da patlatılarak hücuma
geçildi. Çok şuurlu ve plânlı bir ölçü içinde, maddî ve manevî hazırlıklardan
sonra girişilen bu amansız taarruzun ilk safhalarında Leusos burcunun, ikinci
plândaki kulesi ele geçirilerek Türk bayrağı çekildi. Bu durumu gördükten sonra
artık direnmenin gereksiz olduğunu kabul eden Venedik komutanlığı kale surlarına
çektirdiği beyaz bayraklarla teslim olma isteğini bildirdi (1 Ağustos 1571).
Bu gelişme üzerine ateş kesildi,
savaş durdu. Hemen yeniçeri kethüdası ile serasker kethüdası şehre gittiler.
Bunlara karşılık iki Venedik asilzadesi Türk ordugâhına gelip rehin tutuldular.
Aynı gün vire şartları tesbit edildi. Buna göre kaledeki askerler eşya ve
silâhlarını alıp çıkacaklar ve Osmanlı donanması gemileriyle Girid’e
nakledilecekler; sivil halk da her şeyini alıp gitmekte veya kalmakta serbest
olacak, kalanlar can ve mal güvenliğine sâhib bulunacaklar ve Venedikliler
kalede bulunan 50 Türk esirini serbest bırakacaklardı.
Andlaşma bu şekilde imzalandıktan
sonra, Venedikliler o gece ellerindeki Türk esirlerini işkencelerle öldürdüler.
Bundan habersiz olarak ertesi gün tahliye işlemleri başlatıldı. Türk filosu
limana girerek kadın ve çocuklara âid eşyanın yüklenmesine başlandı. 3-5 Ağustos
günleri arasında Venedik birliklerinin top ve silâhları gemilere yüklendi. Kale
komutanı Bragadin 5 Ağustos günü akşamı kale anahtarını teslim etmek için Lala
Mustafa Paşa’nın otağına gitme müsâdesi istedi. Yanında yüksek rütbeli
komutanları ve muhafızları olduğu hâlde Türk karargâhına geldi.
Lala Mustafa Paşa gelenleri
nezâketle kabul edip karşıladı. Andlaşmaya rağmen, Girid’e gidecek Türk
gemilerine karşı yolaa veya Gind’de herhangi bir saldırı olmaması için, filonun
dönüşüne kadar komutanlardan Quirini’yi alıkoymak istediğini bildirdi. Bragadin
ise bu haklı isteğe karşı küstahça; “Bir bey değil, bir köpek bile
alıkoyamazsın” şeklinde karşılık verdi. Çok sinirlendiği hâlde sükûnetini
muhafaza eden Lala Mustafa Paşa, 50 Türk esirinin iadesini istedi. Bragadin;
“Vire gecesi onların hepsini katletmişler” dedi. Bunun üzerine Lala Mustafa
Paşa; “O hâlde sen vireyi bozmuşsun” diyerek, Türk esirlerin kanına karşılık
olmak üzere hemen on Venedikli komutanın başını vurdurdu. Gemiler boşaltılarak
kadın ve çocukları adaya yerleştirdi. Girid’e gönderilecek 4.000 Venedik askeri
ise donanmaya dağıtılarak forsaya çakıldı.
Lala Mustafa Paşa, komutanlar tâyin
edip idarî teşkilâtı tamamladıktan sonra, adaya 10.000 yeniçeri bırakarak 15
Eylül’de İstanbul’a gitmek üzere harekeletti. 15 aydan fazla süren ve yaklaşık
50.000 şehide mâl olan Kıbrıs, bu târihten itibaren Osmanlı idaresinde, asırlar
sürecek bir huzur, sükûn ve refah devrine geçti.
Ada, yeni bir mülkî yapıya
kavuşturuldu. İdare merkezi Lefkoşe olmak üzere on altı kazaya, kazalar
nahiyelere, nahiyeler de köylere ayrıldı. Müslüman olmayan halk, din, kültür ve
ekonomik yönlerden tamamıyla serbest bırakıldı. Asırlar boyunca Fransız krallığı
ve Venedikliler tarafından faaliyetleri engelenen Ortodoks başpiskoposluğu,
yeniden çalışmaya başladı. Hattâ, adadaki katolik hıristiyanlardan gelecek bir
saldırıdan korunmak üzere Ortodoks başpiskoposunun yanına bir mikdâr askerî
kuvvet de bırakıldı.
Üç asır boyunca devam eden bu âdil
idare süresinde, Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı on yedinci yüzyıldan
sonra adaya sızan Yunanlı din adamları, ada halkını Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya
başladılar. Bilhassa on dokuzuncu asırda bu faaliyetler iyice arttı.
Doksanüç harbi sonunda yenilen
Osmanlı Devleti, 3 Mart 1878’de Ruslarla Ayastefanos (Yeşilköy) andlaşmasmı
imzalamış ve Balkanlarda büyük toprak kayıplarına uğramıştı. İmzalanan bu
andlaşma, Batı-Avrupa devletlerini telâşa düşürdü. Zîrâ Rusya’nın himâyesi
altında kurulacak bir Bulgaristan devletinin Ege denizine inmesi, Rusların sıcak
denizlere inmesi demekti. Bu durum, Bosna-Hersek’e göz diken Avusturya’yı ve
Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere’yi telâşa düşürdü. Onların bu
telaşını kullanmak isteyen Abdülhamîd Han, çeşitli diplomatik temaslar sonunda
bu devletlerle Rusya’yı karşı karşıya getirdi. İngiltere ve Avusturya’nın bâzı
teşebbüsleri netîcesinde Almanya, 1856 Paris muahedesinde imzası bulunan
devletleri, Ayastefanos yerine Berlin’de kat’î bir andlaşma için davet etti
(Bkz. Berlin andlaşması).
Berlin andlaşmasının hazırlıkları
esnasında fırsattan istifâde eden İngiltere, Ruslarla Osmanlılar arasında
çıkabilecek bir savaşta üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs’ın idâresinin kendisine
bırakılmasını istedi. Buna karşılık da toplanacak konferansta Osmanlılara yardım
edeceğini vâdetti. İngiltere, Kıbrıs’ı Ruslara karşı hareket üssü olarak
kullanacağını bahane ettiyse de, esasen adanın Hindistan, Süveyş ve Doğu Akdeniz
ticâret yolu için fevkalâde ehememiyeti vardı. Hâriciye nâzırı bâzı itirazlarda
bulununca, İngiltere sefîri, sulhte yardımcı olmak şöyle dursun, Kıbrıs’ı almak
için icâbında İngiliz donanmasının çıkarma yapacağı tehdidinde bulundu. Bunun
üzerine çaresiz kalan Safvet Paşa da Kıbrıs’ın idaresini İngilizlere bırakmak
mecburiyetinde kaldı (4 Haziran 1878). Abdülhamîd Han ise, aceleye getirilerek
imzalanan bu andlaşmayı tasdik etmemek için direniyordu. Neticede hükümranlık
haklarına halel gelmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle
andlaşmayı tasdik etti. Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak kalacak adanın
gelirleri her sene İstanbul’a yollanacaktı.
12 Temmuz 1878’de amiral Lord John
Hay ile Osmanlı vâlisi Sami Paşa’nın hazır bulundukları bir tören sonunda adanın
fiilî idaresi İngiltere’ye devredildi, İngiliz kraliçesi tarafından adanın
idaresine me’mur edilen sir Garnet Wolseley, kendisine bağlı ve Hind
birliklerinden meydana gelen kuvvetleriyle 22 Temmuz’da Larnaka’dân karaya
çıkarak görevine başladı.
İngilizlere en büyük zorluğu rumlar
çıkardı. Türkler genellikle adanın Yununistan’a verileceği endişesi ile İngiliz
idaresine destek oldular. Ancak bütün bunlara rağmen İngilizler, adanın nüfus
yoğunluğundan, idarî mekanizmasına kadar Türklere karşı düşmanca bir politika
tâkib ettiler. Adada Yunan okulları açılarak, Yunanistan’dan getirilen öğretmen
ve din adamları vasıtasıyla halka Yunan kültürü aşılanması için çalıştılar.
Bunun sonucu olarak adadan Anadolu’ya Türk göçleri oldu. İdarî görevlerden
uzaklaştırılan Türklerin yerine rum me’murlar yerleştirildi. Ekonomik bakımdan
zayıflatılan Türkler, ellerindeki toprağı satmak mecburiyetinde kaldı. Kilisenin
teşviki ile rumlar, Türk topraklarının en büyük müşterisi oldular.
Birinci Dünyâ savaşının başlaması ve
Enver Paşa’nın hiyânet derecesindeki gafletiyle kısa bir süre içinde Osmanlı
Devleti’ni 29 Ekim 1914’de Almanya’nın yanında savaşa katılmasını fırsat bilen
İngilizler, 5 Kasım 1914’de Osmanlı Devleti’ne harb îlân etti. Kıbrıs’ı da bu
sebebe dayanarak ilhak ettiğini açıkladı.
Kıbrıs’ın bu şekilde işgali ile
adada yeni bir statü ortaya çıktı. Osmanlı Devleti bu tek taraflı işgali
tanımadı ve İngiltere’yi protesto etti. Buna rağmen İngilizler bir beyanname
yayınlayarak ada halkının tabiiyyet durumunu değiştirdiklerini îlân ettiler.
İngiliz tabiiyyetini kabul etmeyen binlerce Türk, Kıbrıs’dan ayrılarak
Anadolu’ya göç etti.
İngiltere, fiilen sömürge telakki
ettiği Kıbrıs’ı, 1915 senesinde, İngiltere safında savaşa girmesi hâlinde
Yunanistan’a vermeyi teklif etti. Fakat Yunanistan’ın savaşa girmeyi kabul
etmemesi sebebiyle bu teklif gerçekleşmedi. Fakat İngiliz idâresinin rum yanlısı
tutumu sebebiyle iyice şımaran rumlar, Enosis teşkilâtını kurarak Türklere karşı
saldırılar düzenlemeye ve toplu katliâmlar yapmaya başladılar.
İkinci dönem Türkiye Büyük Millet
Meclisi 1923’de Kurtuluş savaşından sonra imzalanan Lozan barış andlaşmasmı
tasdik ederek, Kıbrıs’ın resmen İngiltere’ye bırakıldığını kabul etmiş oldu.
Bundan sonra adadan Anadolu’ya olan göçler daha da artarak nüfûs dengesi Türkler
aleyhine bozuldu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kıbrıs’ın Fethi (K.T.B. Yayınları:
689)
2) Tuhfet-ül-Kibâr; cild-1, sh.
132
3) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2,
sh. 388
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-4, sh. 304
5) Kıbrıs’da Kanlı Noel (Doç. Dr. Abdülhalûk
Çay, Ankara-1989)
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman);
cild-7, sh. 239
7) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3/1, sh.
10
8) Hayat Târih Mecmuası; 1971/2, sayı-7, sh.
67, 1974/1, sayı-5, sh. 20, 1974/2, sayı-10, sh. 7
9) Kıbrıs Seferi (Genel Kurmay Basımevi,
Ankara-1971)
Yorumlar
Yorum Gönder