KEÇECİZÂDE FUAD PAŞA
(1815-1869)
Osmanlı sadrazamı.Sadrazam Keçecizâde Fuad PaşaTanzîmât devri Osmanlı sadrâzam ve
devlet adamlarından. Babası şâir Keçecizâde Mehmed İzzet Efendi, annesi
Hibetullah Hanım olup, 1814 yılında İstanbul’da doğdu. Çocuk yaşta ilim
tahsiline yöneldi. Daha sonra sultan İkinci Mahmûd Han’ın Galata Sarayı’nda
kurduğu Mekteb-i tıbbiye-i şâhâne-i askeriyyeye girdi. Mektebde bütün dersler
Fransızca verildiğinden, bu dili mükemmel olarak öğrendi. Yirmi iki yaşında
hekim yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiyeyi bitirdikten sonra, kapdân-ı derya Çengeloğlu
Tâhir Paşa’nın maiyyetinde alay tabîbi olarak Trablusgarb’a gitti. Bir müddet
tabîblik yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp, Tophane ve Bahriye askerlerine
doktorluk yaptı. Paris ve Londra elçiliklerinde bulunduğu sırada İskoç
masonlarının te’sirinde kalarak masonluğu benimseyen Mustafa Reşîd Paşa’nın
dikkatini çeken Mehmed Fuâd, onun teşvikiyle, doktorluk mesleğini terk ederek,
siyâsî hayâta atıldı. 1837’de Bâb-ı âlî tercüme kaleminde vazife aldı. Bir
müddet sonra hâcegânlık rütbesi verildi. 1838’de Umûr-i Nâfia meclisi ikinci
kâtipliğine, 1839’da Bâb-ı âlî mütercim-i evvelliğine tâyin olundu. 1840 yılında
Londra sefâreti başkâtipliğine getirildi. Burada kaldığı sırada Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasına yönelik Avrupâî fikirlerin te’sirinde kaldı ve üç yıl
kadar sonra İstanbul’a döndü. Burada tanıştığı Londra elçisi Âlî Paşa ile dost
oldu.
1843’de Madrid, bir yıl sonra da
Lizbon muvakkat (geçici) elçiliklerine tâyin edildi. 1845’de Safvet Efendi’nin
(Paşa) hâriciye kitabetine nakledilmesi sırasında Dîvân-ı hümâyûn tercümanlığına
getirildi. 1846’da rütbe-i ûlâ, sınıf-ı sânî rütbesi verildi. Te’sirinde kaldığı
hâmisi Mustafa Reşîd Paşa’nın birinci sadrâzamlığında, 1847’de rütbe-i ûlâ,
sınıf-ı evvel rütbesi verilerek Dîvân-ı hümâyûn âmedciliğine tâyin dildi.
Macarların, Avusturya Devleti’ne
karşı bağımsızlık faaliyetlerine girişmeleri neticesinde Eflak, Romen birliği
fikriyle kaynamaya başlamıştı. Voyvoda Bibeşko da 1848 yılında Kânûn-i esâsî’yi
istemeyerek de olsa kabul ettikten dörd gün sonra kaçmak zorunda kaldı. Bu
hareket Boğdan’a da sıçrayınca buranın voyvodası Mihâil Sturdza vazîfeden
çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Bu karışıklık esnasında bir ara duruma hâkim
olan milliyetçiler, muhtemel bir Rus nüfuzuna karşı, Bâb-i âlî’ye temayül
gösterince, Fuâd Paşa 1849’da fevkalâde yetkilerle Bükreş’e komiser olarak
gönderildi. Aynı sene içinde Avusturya ve Rusya orduları önünden kaçan Leh ve
Macarlar, Osmanlı sınırını geçerek sığınma hakkı istediler. Böylece Osmanlı
târihinde; “Mül-tecîler mes’elesi” denilen ve uzun süre devam eden problemlerden
biri başladı. Rusya ve Avusturya, mültecilerinin iadesini istedi. Bu esnada
sadrâzam olan Reşîd Paşa, İngiliz ve Fransızların teşvîki ile bu isteği
reddetti. Zîrâ İngiliz ve Fransızlar Osmanlı Devleti’ni Ruslarla meşgul ederek
sömürgelerinde rahat hareket etmek istiyorlardı. Bunun için Reşîd Paşa’ya destek
vâdediyorlardı. Ayrıca İngiltere de donanmasını Çanakkale boğazına gönderdi.
Fuâd Efendi ise, Bükreş’ten Bâb-ı âlî’ye gönderdiği raporda mültecilerden 36
subayın teslimini tektif etti. Fakat Reşîd Paşa kabul etmedi. Avrupa basınında
Osmanlı Devleti’nin bu hareketini tasvîb eden yazılar çıkıyordu. Fuâd Efendi’nin
teklifini reddeden Reşîd Paşa, Viyana büyükelçisi Kostaki Bey’i Avusturya
imparatoruna; fevkalâde murahhas büyükelçi ünvânı verilen Fuâd Paşayı da,
mülteciler mes’elesinin halli için, pâdişâh adına Rus çarına elçi olarak
vazifelendirdi. Fuâd Bey Petersburg’a giderek Rus çarı Nikola ile başbaşa
görüştü. Bu durum Avrupa basınında yazılınca Fuâd Efendi meşhur oldu. Aynı sene
içinde bâlâ rütbesiyle sadâret müsteşarlığına getirildi. 1850’de İstanbul’a
geldi. İmtiyaz nişanı verijerek Encümen-i dânişin teşkilinde dahilî âzâlığa
tâyin edildi. Bursa’ya dinlenmeye gittiklerinde, Cevdet Paşa ile birlikte Kayâid-i
Osmaniye kitabını yazdı. Aynı sene İstanbul’da İngiliz sefiri olan
Lord Rading, Mustafa Reşîd Paşa ve adamlarının da desteğiyle Galata civarında
İskoç locasına bağlı bir mason locası kurdurdu. Bunu fırsat bilen Fransızlar da
derhal harekete geçerek Beyoğlu’nda bir mason locası kurdular. Fuâd Paşa ve Alî
Paşa bu Fransız mason locasına girdiler. Fuâd Paşa, 1852 senesinde me’mûriyet-i
mahsûsa ile Mısır’a Kavalalılar arasında çıkan miras mes’elesini hâlletmek üzere
gönderildi. Gayr-i müslimlerle müslümanları eşit sayan, Mustafa Reşîd Paşa ve
adamlarınca hazırlanarak ilân ettirilen Tanzîmât fermanını da beraberinde
götürdü. Tanzîmât fermanının halkın önünde açıkça okunmasının, Mısır’da
karışıklığa sebeb olacağını düşünen Abbâs Hilmi Paşa, fermanı, vilâyet
dâiresinde bulunan me’mûr ve ileri gelenlerin huzurunda okuttu. Fuâd Efendi,
fermanı okunmuş kabul etti ve Abbâs Hilmi Paşa’ya, Bâb-ı âlî’ye hitaben
bağlılığını bildiren bir mektup yazdırıp, hazîneye konmak üzere kırk bin altın
ve Mısır’ın senelik vergisini 80 bin altına çıkararak İstanbul’a döndü ve bu
mektubu, büyük bir hediye gibi, Mustafa Reşîd Paşa’ya takdim etti. Mısır’dan
elde ettiği bu gelirlere karşılık da Abbâs Hilmi Paşa’ya hayât boyu Mısır
vâliliği imtiyazı verdi. Verilen bu imtiyaz neredeyse Mısır’ın istiklâli
demekti. Böylece Mısır’ın Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasına zemin
hazırlanıyordu. Abbâs Hilmi Paşa’nın vazîfeden alınmasını isteyen Mustafa Reşîd
Paşa, asıl maksadına kavuşamayınca, Cevdet Paşa’nın bildirdiğine göre Abbâs
Paşa’dan bin altın hediye alan Fuâd Efendi’ye kırılıp, gün geçtikçe araları
açıldı. Mustafa Reşîd Paşa’ya karşı olan Âlî Paşa ile beraber hareket eden Fuâd
Efendi, Mustafa Reşîd Paşa’ya karşı cephe meydana getirmeye çalıştı. Serasker
Rüşdî Paşa’nın da Fuâd ve Âlî Paşa tarafında yer almasıyla, Mustafa Reşîd Paşa
tarafı iktidar kavgasında zayıf kaldı.
Fuâd Efendi, 1852’de Mısır’dan
dönünce, hâriciye nezâretine tâyin olundu. Bu vazifesi esnâsında Kudüs’te
makâmât-ı mukaddese mes’elesi ortaya çıktı. Bu mes’elenin esas noktası şöyle
idi: Kudüs müslümanlarca olduğu gibi, hıristiyanlarca da mukaddes idi. Burayı
ziyaret eden hıristiyan, hıristiyan hacısı kabul edilirdi. Buradaki dînî
âyinleri Yavuz Sultan Selîm’den itibaren pâdişâhın tâyin ettiği bir hıristiyan
din adamı idare ederdi. Bu din adamı daha ziyâde Ortodoks olurdu. Zîrâ Osmanlı
Devleti Ortodoksların yanında yer alarak, katolik ve protestan Avrupa’ya karşı
onları kullanırdı. Böylece muhtemel bir Avrupa birliğinin önüne geçilirdi.
Keçecizâde Fuad Paşa’nın cenaze törenini gösteren bir gravür (L’Illustration, LIII, sy. 1357, yıl 27, 20 février 1869, s. 1)
Dördüncü Murâd devrinde, haçlı
seferlerinden beri katolik rahiplerin hizmet ettikleri bâzı kiliselerden, bu
hizmetler alınarak pâdişâhın sözlü bir emri ile Ortodokslara verildi. 19. asırda
imparator olan üçüncü Napoleon, Fransa’nın emperyalist prestijini artırmak için
katoliklerin hâmiliğini iddia etmeye başladı. Bu arada İngiltere de
Protestanların Kudüs’de temsil edilmediğini iddia ederek, Reşîd Paşa vasıtasıyla
burada bir kilise yaptırdılar. Fuâd Efendi de Fransızlara bâzı vâdlerde bulundu.
Îsâ aleyhisselâmın doğduğu Beyt-ül-lahm mağarasında katoliklere bir dolap
yaptırma izni verdi ve Beyt-ül-lahm kilisesine âit kapı anahtarının latinlere
verileceğinden bahsetti. Hâlbuki önceden, Rus çarına gönderilen bir nâme-i
hümâyûnda mevcûd statünün muhafaza edileceği bildirilmişti. Fuâd Efendi’nin bu
hareketi, Ortodoksların hâmiliğini iddia eden Ruslarla Osmanlı devleti
arasındaki münâsebetleri gergin bir safhaya getirdi. Rus çarı, daha önce Bâb-ı
âlî’nin kendisine yaptığı gibi, Rus prensi Mençikofu fevkalâde elçi olarak
İstanbul’a gönderdi.
Rus prensi Mençikof’un usûle aykırı
şekilde hâriciye nâzırını ziyaret etmeden sadrâzamı ziyaret etmesi, Fuâd
Paşa’nın 1853’de hâriciye nâzırlığından istifa etmesine yol açtı.
Fuâd Paşa’nın Makâmât-ı mukaddese
mes’elesinde Fransa tarafını tutması Rus savaşının sebeblerinden biri oldu ve
neticede Kırım savaşı çıktı.
Osmanlı Devleti’nin Kırım harbiyle
meşgul olduğu sırada Yunanlılar isyân ettiler. Bir sene açıkta kalan Fuâd Paşa
bir ordu kumandanına verilen selâhiyetlerle donatılarak hâdiseleri bastırmak
için 1854’de Yanya ve Tırhala’yâ gönderildi. Bu vazifeyi kanlı bir şekilde
yerine getirdi ve yeni kurulan Meclis-i âlî-i tanzîmât’a âzâ tâyin edildi. Âlî
Paşa’nın ikinci defa sadrâzam olması üzerine, 1855’de Fuâd Efendi vezirlik
rütbesiyle ikinci defa hâriciye nâzırlığına getirildi. Böylece Paşa oldu.
1856’da Âlî Paşa’nın sadâretten azl edilip, Mustafa Reşîd Paşa’nın sadârete
getirilmesi üzerine, Fuâd Paşada hâriciye nâzırlığından istifa etti. Mustafa
Reşîd Paşa, Âlî ve Fuâd paşalara yeni hükümette vazîfe vermek istediyse de kabul
etmediler. Mecâlis-i âliyyeye me’mûr edilen Fuâd Paşa, 1857’de Meclis-i âlî-i
tanzîmât reisliğine getirildi. 1858’de Âlî Paşa’nın tekrar sadârete getirilmesi
üzerine, üçüncü defa hâriciye nâzırlığına tâyin edildi. Aynı yıl içinde Eflâk ve
Boğdan’ın yeni idaresini kararlaştırmak için toplanan Paris kongresine murahhas
olarak katıldı.
1856’da îlân edilen Islâhat
fermanına tepki olarak ortaya çıkan Şam’daki müslümanlarla hıristiyanların
kavgası üzerine; katolikle’rin hâmiliğini iddia eden Fransa, hıristiyanları
korumak bahanesiyle Suriye üzerine asker sevk etti. Bunun üzerine Fuâd Paşa,
1860’da Suriye’ye fevkalâde me’mur ve murahhas tâyin edildi. Dış politikada
Fransız tarafdârı olan Fuâd Paşa, Fransız askerinin müdâhalesine meydan vermemek
için şiddetli tedbirlere başvurdu. Fransa’ya yaranmak için Arabistan ordusu
müşiri ve Şam vâlisi olup bu vak’anın zuhur edeceğini defalarca Bâb-ı âlî’ye
bildiren, fakat kulak arkası edilip, iki ay görevden el çektirilen ve askerinin
bir kısmı da başka yere nakledilip, adetâ cezalandırılmak istenen Müşir Ahmed
Paşa’yı vazîfeden uzaklaştırarak, maiyyetindeki 61 sivil ve 111 askeri ile
birlikte kurşuna dizdirdi. Bir çok kimseyi sürgün ve habsettirdi.
Hıristiyan ahâli Tanzîmât ve
Islâhat fermanlarına göre kânun önünde eşit oldukları hâlde, onlara
hafif cezalar verdi. Hattâ hazîneden Mârûnîlere 750.000 altın dağıttı. Burada
bulunduğu sırada Ziya Paşa’nın; “Âlî Paşa, Fuâd Paşa’yı emin sanıp, göndermiş ve
orada yedi-sekiz yüz bin kese para çalacağı besbelli hatırına gelmemiş idi”
dediği gibi mâlî yolsuzlukta bulundu. Fuâd Paşa’nın daha sonra iki oğlunun
birden ölmesi ve iki konağının arka arkaya yanması, burada döktüğü müslüman
kanının bedeli olduğu İstanbul’da, halk arasında konuşuldu.
Fuâd Paşa Suriye’de iken Abdülmecîd
Han vefât edip yerine Abdülazîz Han pâdişâh oldu. 1861’de Meclis-i Vâlâ-yı
ahkâm-ı adliyye ile Meclis-i âlî-i tanzîmât 1861’de birleştirilerek reisliğine
Fuâd Paşa tâyin edildi. Aynı sene içinde dördüncü defa hâriciye nezâretine, kısa
bir müddet sonra da sadâret makamına getirildi. Daha önceki devirlerde bozulmaya
başlayan mâlî durum, onun zamanında gittikçe kötüleşti. Rumeli’nde artan
milliyetçilik hareketlerinde pasif kaldığı için 14 ay kadar yapabildiği
sadâretten 1862 yılı sonlarında istifa etti. Arkadaşları Âlî Paşa, Kâmil ve
Rüşdî paşalar da sultan Abdülazîz Han’ı müşkil durumda bırakıp istediklerini
yaptırmak maksadıyla topluca istifa ettiler. Fakat fikirlerinde ısrarlı
olamayan, koltuk ve makam hırsından başka bir şey düşünmeyen bu paşalar kısa bir
müddet sonra pâdişâhın teklif ettiği vazifeleri kabul etmek zorunda kaldılar. Bu
sırada Fuâd Paşa Meclis-i vâlâ reisliğini kabul etti. Sultan Abdülazîz Han’ın
1863’deki Mısır ziyaretine katıldı. Bu sırada Meclis-i vâlâ reisliğinden
seraskerliğe nakledildi. Bu göreve bir sivilin getirilmesi hiç görülmediğinden,
Osmanlı târihinde bir istisna teşkîl etti. Sultan Abdülazîz Han’ın Mısır
seyahatinde yanından ayrılmayarak yakınlığını kazandı.
İstanbul’a dönünce de Osmanlı
târihinde ilk olarak yâver-i ekrem ünvânını aldı. Aradan bir ay geçmeden de
seraskerlik uhdesinde kalmak üzere ikinci defa sadrâzam oldu. 1866 yılına kadar
bu vazifede kaldı. Sadâceti esnâsında Âlî Paşa ile beraber Mısır vâlisi İsmâil
Paşa’ya yeni imtiyazlar ve selâhiyetler vererek, vâlilik ünvânını hidivliğe
çevirdi. İsmâil Paşa, İstanbul’a Fuâd ve Âlî paşalara külçe külçe altın
göndererek bu imtiyazları elde ettiği gibi her istediğini yaptırdı. Hidivliğin
sâdece İsmâil Paşa’nın evlâdına tahsisi için ferman çıkarttıran Fuâd Paşa,
hidivliğe vâris olması gereken Mustafa Fâzıl ve Halîm paşaların kırılmalarına
sebeb oldu. Avrupa’ya giderek meşrutiyetçi fikirleri savunan Yeni Osmanlılarla
(Jön Türkler) münâsebet kuran ve onları destekleyen Mustafa Fâzıl Paşa; Fuâd
Paşa ile diğer tanzîmâtçılar aleyhinde neşriyat yaptı. Böylece hükümete ve
Pâdişâh’a karşı çıkmasına, senelerce devletin başının ağrımasına sebeb oldular.
Fuâd Paşa, 1866 yılında sadâretten
ve seraskerlikten ayrıldı. Bir buçuk ay kadar açıkda kaldıktan sonra, Rüşdî
Paşa’nın istifası üzerine sadrâzam olan Âlî Paşa’nın ısrarı ile 1867 yılında
beşinci defa hâriciye nezâretine tâyin olundu. Sultan Abdülazîz Han’ın Avrupa
seyahatine hâriciye nâzırı olarak katıldı. Dönüşte sadâret kâim-i makâmlığı
vazifesi de verildi. Seyahatten dönüşte Yakacık’a giderek Yûsuf Kâmil Paşa’nın
köşkünde istirahat etti. O sırada Bâyezîd’de inşâ ettirmekte olduğu konağın,
mâliye dâiresi olarak kullanılması üzerine, kâim-i makâmlıktan ve hâriciye
nezâretinden istifa etti. Daha önceden tutulmuş olduğu romatizmanın kalb
hastalığına çevirmesi üzerine, doktorların tavsiyesiyle Fransa’nın Nice (Nis)
şehrine gitti. 1868’de orada öldü. Cenazesi Paris sefaretinde bulunan Tahsin
Efendi tarafından yıkandı ve kefenlendi.
Fransa’da şatafatlı bir cenaze
merasimi yapılarak, cenazesi bir Fransız gemisiyle İstanbul’a getirildi.
İstanbul’da da büyük bir cenaze merasimi yapılarak Üçler Câmii civarındaki
türbesine defnedildi.
Cevdet Paşa Mârûzat’da; “Fuâd Paşa’nın cenazesi Derseâdet’e
(İstanbul) getirilip müheyya olan türbesine götürülürken, sanki bir alafranga
alay gibi herkes gülüyordu. Lâkin o sırada “Allah taksiratını affetsin” diyenler
çok idi. Rahmet ile yâd edenler de var idi” diyerek onun; ölümü esnasında
müslümanların sevindiklerini ifâde etmiştir.
Bir muhalif şâir de şu kıt’ayı
söyledi:
Şer’in ahkâmını
fesh etmeği etdikçe murâdGadab-ı Hak ile makhûr olur elbette FuâdÂteş-i
zulm ile yandıkça hemân kalb-i ibâdTutuşup yandı bu şeb hâne-i berbâd-ı
Fuâd.
Mustafa Reşîd Paşa’nın yetiştirmesi
olan Fuâd Paşa Fransız politikası tarafdârı idi. Sadrâzamlığı sırasında
pâdişâhın emirlerine karşı geldiği için vazifeden alınmıştı. Volterci fikirlere
sâhib olup İslâmî meziyetlerden uzaktı. Sadrâzam ve serasker iken bir Ramazan
günü Bâyezîd Câmii’ne namaz kılmaya gitmişti. Cemâatin kalabalık olması
sebebiyle avluda kalmıştı. Namaza duracağı vakit geride duran yaverlerine namaz
kılmalarını söyledi. Onların; “Abdestimiz yok” demeleri üzerine de; dînî
konulardaki gevşeklik ve kayıtsızlığını ortaya koyarak “Kimin abdesti var ki”
diyerek imâma uydu. Cemâatle namaz kıldı.
Kaht-ı rical devrinde iş yaptırmak
mecburiyetinde kalan pâdişâh tarafından çeşitli madalya nişan ve makamlar
verilen Fuâd Paşa, nâmûs ve iffet konusunda da kayıtsızdı. Bu hususta Cevdet
Paşa Mârûzât’da şunları bildiriyor: “Fuâd Paşa, o
mertebe kayıdsız idi ki familyasının (ailesinin) kayıtsızlığını bildiği hâlde
iğmaz-ı âyn eyler (göz yumar) idi. Çünkü zevcesi hanım efendinin pederi Ahmed
Efendi, Nusayri taifesinden olup, Nusayrîlerde ise hamiyyet ve ırz dâiyeleri
(mefhumu) olmadığından; hanımının kayıtsızlığı pederinden mevrûs (mîrâs)
idi...”
“Avrupa kültürüyle yetişmiş olan
Fuâd Paşa, daha çok Fransa’nın politikası doğrultusunda hareket ederdi: Bir
defasında Fransız sefîrine; “Siz suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin
ibrasını; bize bırakın” demiştir. Başka bir zamanda da; “Bir devlette iki kuvvet
olur. Biri yukarıdan diğeri aşağıdan gelir. Bizde aşağıdân gelen bir kuvvet
olmadığı için yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız ki o da sefaretlerdir”
dediği o zamanki İbret gazetesinde iddia edilmiştir.
Gayet açık sözlü ve hazır cevaplı
bir kimse idi. Bir gün diplomatlar toplantısında Avrupa devletlerinin kuvvet ve
kudretinden bahs olunduğu sırada Fuâd Paşa; “En kuvvetli devlet Osmanlı
Devleti’dir. Siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz yine yıkamıyoruz”
demişti.
Fuâd Paşa ileriyi görmeden, acele iş
yapar, gayesine ulaşmak için en kısa yoldan yürürdü. Gideceği yolu önceden
tesbit etmediği ve pürüzlerini ayıklamadığı için ayağı kaydığı olurdu. En son
söyleyeceğini en önce söylediği için de çevresindekilerin düşmanlığını
kazanırdı. Sultan Abdülazîz Han bir gün kendisiyle Âlî ve Mütercim Rüşdî paşalar
arasında ne fark olduğunu sorunca; “Üçümüz bir ırmak kenarına indiğimiz zaman,
karşı tarafa geçmek için bir köprü kurulsa ben hemen atılır yürür geçerim; Âlî
Paşa köprünün sağlam olup olmadığını yoklar ve geçit arar. Rüşdî Paşa’ya
gelince, o, bir alay asker geçmeyince köprüye ayak bile basmaz” diyerek kendi
aceleci kişiliğini ortaya koymuştur.
Tanzîmât devri Osmanlı sadrâzam ve
devlet adamlarından. Babası şâir Keçecizâde Mehmed İzzet Efendi, annesi
Hibetullah Hanım olup, 1814 yılında İstanbul’da doğdu. Çocuk yaşta ilim
tahsiline yöneldi. Daha sonra sultan İkinci Mahmûd Han’ın Galata Sarayı’nda
kurduğu Mekteb-i tıbbiye-i şâhâne-i askeriyyeye girdi. Mektebde bütün dersler
Fransızca verildiğinden, bu dili mükemmel olarak öğrendi. Yirmi iki yaşında
hekim yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiyeyi bitirdikten sonra, kapdân-ı derya Çengeloğlu
Tâhir Paşa’nın maiyyetinde alay tabîbi olarak Trablusgarb’a gitti. Bir müddet
tabîblik yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp, Tophane ve Bahriye askerlerine
doktorluk yaptı. Paris ve Londra elçiliklerinde bulunduğu sırada İskoç
masonlarının te’sirinde kalarak masonluğu benimseyen Mustafa Reşîd Paşa’nın
dikkatini çeken Mehmed Fuâd, onun teşvikiyle, doktorluk mesleğini terk ederek,
siyâsî hayâta atıldı. 1837’de Bâb-ı âlî tercüme kaleminde vazife aldı. Bir
müddet sonra hâcegânlık rütbesi verildi. 1838’de Umûr-i Nâfia meclisi ikinci
kâtipliğine, 1839’da Bâb-ı âlî mütercim-i evvelliğine tâyin olundu. 1840 yılında
Londra sefâreti başkâtipliğine getirildi. Burada kaldığı sırada Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasına yönelik Avrupâî fikirlerin te’sirinde kaldı ve üç yıl
kadar sonra İstanbul’a döndü. Burada tanıştığı Londra elçisi Âlî Paşa ile dost
oldu.
1843’de Madrid, bir yıl sonra da
Lizbon muvakkat (geçici) elçiliklerine tâyin edildi. 1845’de Safvet Efendi’nin
(Paşa) hâriciye kitabetine nakledilmesi sırasında Dîvân-ı hümâyûn tercümanlığına
getirildi. 1846’da rütbe-i ûlâ, sınıf-ı sânî rütbesi verildi. Te’sirinde kaldığı
hâmisi Mustafa Reşîd Paşa’nın birinci sadrâzamlığında, 1847’de rütbe-i ûlâ,
sınıf-ı evvel rütbesi verilerek Dîvân-ı hümâyûn âmedciliğine tâyin dildi.
Macarların, Avusturya Devleti’ne
karşı bağımsızlık faaliyetlerine girişmeleri neticesinde Eflak, Romen birliği
fikriyle kaynamaya başlamıştı. Voyvoda Bibeşko da 1848 yılında Kânûn-i esâsî’yi
istemeyerek de olsa kabul ettikten dörd gün sonra kaçmak zorunda kaldı. Bu
hareket Boğdan’a da sıçrayınca buranın voyvodası Mihâil Sturdza vazîfeden
çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Bu karışıklık esnasında bir ara duruma hâkim
olan milliyetçiler, muhtemel bir Rus nüfuzuna karşı, Bâb-i âlî’ye temayül
gösterince, Fuâd Paşa 1849’da fevkalâde yetkilerle Bükreş’e komiser olarak
gönderildi. Aynı sene içinde Avusturya ve Rusya orduları önünden kaçan Leh ve
Macarlar, Osmanlı sınırını geçerek sığınma hakkı istediler. Böylece Osmanlı
târihinde; “Mül-tecîler mes’elesi” denilen ve uzun süre devam eden problemlerden
biri başladı. Rusya ve Avusturya, mültecilerinin iadesini istedi. Bu esnada
sadrâzam olan Reşîd Paşa, İngiliz ve Fransızların teşvîki ile bu isteği
reddetti. Zîrâ İngiliz ve Fransızlar Osmanlı Devleti’ni Ruslarla meşgul ederek
sömürgelerinde rahat hareket etmek istiyorlardı. Bunun için Reşîd Paşa’ya destek
vâdediyorlardı. Ayrıca İngiltere de donanmasını Çanakkale boğazına gönderdi.
Fuâd Efendi ise, Bükreş’ten Bâb-ı âlî’ye gönderdiği raporda mültecilerden 36
subayın teslimini tektif etti. Fakat Reşîd Paşa kabul etmedi. Avrupa basınında
Osmanlı Devleti’nin bu hareketini tasvîb eden yazılar çıkıyordu. Fuâd Efendi’nin
teklifini reddeden Reşîd Paşa, Viyana büyükelçisi Kostaki Bey’i Avusturya
imparatoruna; fevkalâde murahhas büyükelçi ünvânı verilen Fuâd Paşayı da,
mülteciler mes’elesinin halli için, pâdişâh adına Rus çarına elçi olarak
vazifelendirdi. Fuâd Bey Petersburg’a giderek Rus çarı Nikola ile başbaşa
görüştü. Bu durum Avrupa basınında yazılınca Fuâd Efendi meşhur oldu. Aynı sene
içinde bâlâ rütbesiyle sadâret müsteşarlığına getirildi. 1850’de İstanbul’a
geldi. İmtiyaz nişanı verijerek Encümen-i dânişin teşkilinde dahilî âzâlığa
tâyin edildi. Bursa’ya dinlenmeye gittiklerinde, Cevdet Paşa ile birlikte Kayâid-i
Osmaniye kitabını yazdı. Aynı sene İstanbul’da İngiliz sefiri olan
Lord Rading, Mustafa Reşîd Paşa ve adamlarının da desteğiyle Galata civarında
İskoç locasına bağlı bir mason locası kurdurdu. Bunu fırsat bilen Fransızlar da
derhal harekete geçerek Beyoğlu’nda bir mason locası kurdular. Fuâd Paşa ve Alî
Paşa bu Fransız mason locasına girdiler. Fuâd Paşa, 1852 senesinde me’mûriyet-i
mahsûsa ile Mısır’a Kavalalılar arasında çıkan miras mes’elesini hâlletmek üzere
gönderildi. Gayr-i müslimlerle müslümanları eşit sayan, Mustafa Reşîd Paşa ve
adamlarınca hazırlanarak ilân ettirilen Tanzîmât fermanını da beraberinde
götürdü. Tanzîmât fermanının halkın önünde açıkça okunmasının, Mısır’da
karışıklığa sebeb olacağını düşünen Abbâs Hilmi Paşa, fermanı, vilâyet
dâiresinde bulunan me’mûr ve ileri gelenlerin huzurunda okuttu. Fuâd Efendi,
fermanı okunmuş kabul etti ve Abbâs Hilmi Paşa’ya, Bâb-ı âlî’ye hitaben
bağlılığını bildiren bir mektup yazdırıp, hazîneye konmak üzere kırk bin altın
ve Mısır’ın senelik vergisini 80 bin altına çıkararak İstanbul’a döndü ve bu
mektubu, büyük bir hediye gibi, Mustafa Reşîd Paşa’ya takdim etti. Mısır’dan
elde ettiği bu gelirlere karşılık da Abbâs Hilmi Paşa’ya hayât boyu Mısır
vâliliği imtiyazı verdi. Verilen bu imtiyaz neredeyse Mısır’ın istiklâli
demekti. Böylece Mısır’ın Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasına zemin
hazırlanıyordu. Abbâs Hilmi Paşa’nın vazîfeden alınmasını isteyen Mustafa Reşîd
Paşa, asıl maksadına kavuşamayınca, Cevdet Paşa’nın bildirdiğine göre Abbâs
Paşa’dan bin altın hediye alan Fuâd Efendi’ye kırılıp, gün geçtikçe araları
açıldı. Mustafa Reşîd Paşa’ya karşı olan Âlî Paşa ile beraber hareket eden Fuâd
Efendi, Mustafa Reşîd Paşa’ya karşı cephe meydana getirmeye çalıştı. Serasker
Rüşdî Paşa’nın da Fuâd ve Âlî Paşa tarafında yer almasıyla, Mustafa Reşîd Paşa
tarafı iktidar kavgasında zayıf kaldı.
Fuâd Efendi, 1852’de Mısır’dan
dönünce, hâriciye nezâretine tâyin olundu. Bu vazifesi esnâsında Kudüs’te
makâmât-ı mukaddese mes’elesi ortaya çıktı. Bu mes’elenin esas noktası şöyle
idi: Kudüs müslümanlarca olduğu gibi, hıristiyanlarca da mukaddes idi. Burayı
ziyaret eden hıristiyan, hıristiyan hacısı kabul edilirdi. Buradaki dînî
âyinleri Yavuz Sultan Selîm’den itibaren pâdişâhın tâyin ettiği bir hıristiyan
din adamı idare ederdi. Bu din adamı daha ziyâde Ortodoks olurdu. Zîrâ Osmanlı
Devleti Ortodoksların yanında yer alarak, katolik ve protestan Avrupa’ya karşı
onları kullanırdı. Böylece muhtemel bir Avrupa birliğinin önüne geçilirdi.
Dördüncü Murâd devrinde, haçlı
seferlerinden beri katolik rahiplerin hizmet ettikleri bâzı kiliselerden, bu
hizmetler alınarak pâdişâhın sözlü bir emri ile Ortodokslara verildi. 19. asırda
imparator olan üçüncü Napoleon, Fransa’nın emperyalist prestijini artırmak için
katoliklerin hâmiliğini iddia etmeye başladı. Bu arada İngiltere de
Protestanların Kudüs’de temsil edilmediğini iddia ederek, Reşîd Paşa vasıtasıyla
burada bir kilise yaptırdılar. Fuâd Efendi de Fransızlara bâzı vâdlerde bulundu.
Îsâ aleyhisselâmın doğduğu Beyt-ül-lahm mağarasında katoliklere bir dolap
yaptırma izni verdi ve Beyt-ül-lahm kilisesine âit kapı anahtarının latinlere
verileceğinden bahsetti. Hâlbuki önceden, Rus çarına gönderilen bir nâme-i
hümâyûnda mevcûd statünün muhafaza edileceği bildirilmişti. Fuâd Efendi’nin bu
hareketi, Ortodoksların hâmiliğini iddia eden Ruslarla Osmanlı devleti
arasındaki münâsebetleri gergin bir safhaya getirdi. Rus çarı, daha önce Bâb-ı
âlî’nin kendisine yaptığı gibi, Rus prensi Mençikofu fevkalâde elçi olarak
İstanbul’a gönderdi.
Rus prensi Mençikof’un usûle aykırı
şekilde hâriciye nâzırını ziyaret etmeden sadrâzamı ziyaret etmesi, Fuâd
Paşa’nın 1853’de hâriciye nâzırlığından istifa etmesine yol açtı.
Fuâd Paşa’nın Makâmât-ı mukaddese
mes’elesinde Fransa tarafını tutması Rus savaşının sebeblerinden biri oldu ve
neticede Kırım savaşı çıktı.
Osmanlı Devleti’nin Kırım harbiyle
meşgul olduğu sırada Yunanlılar isyân ettiler. Bir sene açıkta kalan Fuâd Paşa
bir ordu kumandanına verilen selâhiyetlerle donatılarak hâdiseleri bastırmak
için 1854’de Yanya ve Tırhala’yâ gönderildi. Bu vazifeyi kanlı bir şekilde
yerine getirdi ve yeni kurulan Meclis-i âlî-i tanzîmât’a âzâ tâyin edildi. Âlî
Paşa’nın ikinci defa sadrâzam olması üzerine, 1855’de Fuâd Efendi vezirlik
rütbesiyle ikinci defa hâriciye nâzırlığına getirildi. Böylece Paşa oldu.
1856’da Âlî Paşa’nın sadâretten azl edilip, Mustafa Reşîd Paşa’nın sadârete
getirilmesi üzerine, Fuâd Paşada hâriciye nâzırlığından istifa etti. Mustafa
Reşîd Paşa, Âlî ve Fuâd paşalara yeni hükümette vazîfe vermek istediyse de kabul
etmediler. Mecâlis-i âliyyeye me’mûr edilen Fuâd Paşa, 1857’de Meclis-i âlî-i
tanzîmât reisliğine getirildi. 1858’de Âlî Paşa’nın tekrar sadârete getirilmesi
üzerine, üçüncü defa hâriciye nâzırlığına tâyin edildi. Aynı yıl içinde Eflâk ve
Boğdan’ın yeni idaresini kararlaştırmak için toplanan Paris kongresine murahhas
olarak katıldı.
1856’da îlân edilen Islâhat
fermanına tepki olarak ortaya çıkan Şam’daki müslümanlarla hıristiyanların
kavgası üzerine; katolikle’rin hâmiliğini iddia eden Fransa, hıristiyanları
korumak bahanesiyle Suriye üzerine asker sevk etti. Bunun üzerine Fuâd Paşa,
1860’da Suriye’ye fevkalâde me’mur ve murahhas tâyin edildi. Dış politikada
Fransız tarafdârı olan Fuâd Paşa, Fransız askerinin müdâhalesine meydan vermemek
için şiddetli tedbirlere başvurdu. Fransa’ya yaranmak için Arabistan ordusu
müşiri ve Şam vâlisi olup bu vak’anın zuhur edeceğini defalarca Bâb-ı âlî’ye
bildiren, fakat kulak arkası edilip, iki ay görevden el çektirilen ve askerinin
bir kısmı da başka yere nakledilip, adetâ cezalandırılmak istenen Müşir Ahmed
Paşa’yı vazîfeden uzaklaştırarak, maiyyetindeki 61 sivil ve 111 askeri ile
birlikte kurşuna dizdirdi. Bir çok kimseyi sürgün ve habsettirdi.
Hıristiyan ahâli Tanzîmât ve
Islâhat fermanlarına göre kânun önünde eşit oldukları hâlde, onlara
hafif cezalar verdi. Hattâ hazîneden Mârûnîlere 750.000 altın dağıttı. Burada
bulunduğu sırada Ziya Paşa’nın; “Âlî Paşa, Fuâd Paşa’yı emin sanıp, göndermiş ve
orada yedi-sekiz yüz bin kese para çalacağı besbelli hatırına gelmemiş idi”
dediği gibi mâlî yolsuzlukta bulundu. Fuâd Paşa’nın daha sonra iki oğlunun
birden ölmesi ve iki konağının arka arkaya yanması, burada döktüğü müslüman
kanının bedeli olduğu İstanbul’da, halk arasında konuşuldu.
Fuâd Paşa Suriye’de iken Abdülmecîd
Han vefât edip yerine Abdülazîz Han pâdişâh oldu. 1861’de Meclis-i Vâlâ-yı
ahkâm-ı adliyye ile Meclis-i âlî-i tanzîmât 1861’de birleştirilerek reisliğine
Fuâd Paşa tâyin edildi. Aynı sene içinde dördüncü defa hâriciye nezâretine, kısa
bir müddet sonra da sadâret makamına getirildi. Daha önceki devirlerde bozulmaya
başlayan mâlî durum, onun zamanında gittikçe kötüleşti. Rumeli’nde artan
milliyetçilik hareketlerinde pasif kaldığı için 14 ay kadar yapabildiği
sadâretten 1862 yılı sonlarında istifa etti. Arkadaşları Âlî Paşa, Kâmil ve
Rüşdî paşalar da sultan Abdülazîz Han’ı müşkil durumda bırakıp istediklerini
yaptırmak maksadıyla topluca istifa ettiler. Fakat fikirlerinde ısrarlı
olamayan, koltuk ve makam hırsından başka bir şey düşünmeyen bu paşalar kısa bir
müddet sonra pâdişâhın teklif ettiği vazifeleri kabul etmek zorunda kaldılar. Bu
sırada Fuâd Paşa Meclis-i vâlâ reisliğini kabul etti. Sultan Abdülazîz Han’ın
1863’deki Mısır ziyaretine katıldı. Bu sırada Meclis-i vâlâ reisliğinden
seraskerliğe nakledildi. Bu göreve bir sivilin getirilmesi hiç görülmediğinden,
Osmanlı târihinde bir istisna teşkîl etti. Sultan Abdülazîz Han’ın Mısır
seyahatinde yanından ayrılmayarak yakınlığını kazandı.
İstanbul’a dönünce de Osmanlı
târihinde ilk olarak yâver-i ekrem ünvânını aldı. Aradan bir ay geçmeden de
seraskerlik uhdesinde kalmak üzere ikinci defa sadrâzam oldu. 1866 yılına kadar
bu vazifede kaldı. Sadâceti esnâsında Âlî Paşa ile beraber Mısır vâlisi İsmâil
Paşa’ya yeni imtiyazlar ve selâhiyetler vererek, vâlilik ünvânını hidivliğe
çevirdi. İsmâil Paşa, İstanbul’a Fuâd ve Âlî paşalara külçe külçe altın
göndererek bu imtiyazları elde ettiği gibi her istediğini yaptırdı. Hidivliğin
sâdece İsmâil Paşa’nın evlâdına tahsisi için ferman çıkarttıran Fuâd Paşa,
hidivliğe vâris olması gereken Mustafa Fâzıl ve Halîm paşaların kırılmalarına
sebeb oldu. Avrupa’ya giderek meşrutiyetçi fikirleri savunan Yeni Osmanlılarla
(Jön Türkler) münâsebet kuran ve onları destekleyen Mustafa Fâzıl Paşa; Fuâd
Paşa ile diğer tanzîmâtçılar aleyhinde neşriyat yaptı. Böylece hükümete ve
Pâdişâh’a karşı çıkmasına, senelerce devletin başının ağrımasına sebeb oldular.
Fuâd Paşa, 1866 yılında sadâretten
ve seraskerlikten ayrıldı. Bir buçuk ay kadar açıkda kaldıktan sonra, Rüşdî
Paşa’nın istifası üzerine sadrâzam olan Âlî Paşa’nın ısrarı ile 1867 yılında
beşinci defa hâriciye nezâretine tâyin olundu. Sultan Abdülazîz Han’ın Avrupa
seyahatine hâriciye nâzırı olarak katıldı. Dönüşte sadâret kâim-i makâmlığı
vazifesi de verildi. Seyahatten dönüşte Yakacık’a giderek Yûsuf Kâmil Paşa’nın
köşkünde istirahat etti. O sırada Bâyezîd’de inşâ ettirmekte olduğu konağın,
mâliye dâiresi olarak kullanılması üzerine, kâim-i makâmlıktan ve hâriciye
nezâretinden istifa etti. Daha önceden tutulmuş olduğu romatizmanın kalb
hastalığına çevirmesi üzerine, doktorların tavsiyesiyle Fransa’nın Nice (Nis)
şehrine gitti. 1868’de orada öldü. Cenazesi Paris sefaretinde bulunan Tahsin
Efendi tarafından yıkandı ve kefenlendi.
Fransa’da şatafatlı bir cenaze
merasimi yapılarak, cenazesi bir Fransız gemisiyle İstanbul’a getirildi.
İstanbul’da da büyük bir cenaze merasimi yapılarak Üçler Câmii civarındaki
türbesine defnedildi.
Cevdet Paşa Mârûzat’da; “Fuâd Paşa’nın cenazesi Derseâdet’e
(İstanbul) getirilip müheyya olan türbesine götürülürken, sanki bir alafranga
alay gibi herkes gülüyordu. Lâkin o sırada “Allah taksiratını affetsin” diyenler
çok idi. Rahmet ile yâd edenler de var idi” diyerek onun; ölümü esnasında
müslümanların sevindiklerini ifâde etmiştir.
Bir muhalif şâir de şu kıt’ayı
söyledi:
Mustafa Reşîd Paşa’nın yetiştirmesi
olan Fuâd Paşa Fransız politikası tarafdârı idi. Sadrâzamlığı sırasında
pâdişâhın emirlerine karşı geldiği için vazifeden alınmıştı. Volterci fikirlere
sâhib olup İslâmî meziyetlerden uzaktı. Sadrâzam ve serasker iken bir Ramazan
günü Bâyezîd Câmii’ne namaz kılmaya gitmişti. Cemâatin kalabalık olması
sebebiyle avluda kalmıştı. Namaza duracağı vakit geride duran yaverlerine namaz
kılmalarını söyledi. Onların; “Abdestimiz yok” demeleri üzerine de; dînî
konulardaki gevşeklik ve kayıtsızlığını ortaya koyarak “Kimin abdesti var ki”
diyerek imâma uydu. Cemâatle namaz kıldı.
Kaht-ı rical devrinde iş yaptırmak
mecburiyetinde kalan pâdişâh tarafından çeşitli madalya nişan ve makamlar
verilen Fuâd Paşa, nâmûs ve iffet konusunda da kayıtsızdı. Bu hususta Cevdet
Paşa Mârûzât’da şunları bildiriyor: “Fuâd Paşa, o
mertebe kayıdsız idi ki familyasının (ailesinin) kayıtsızlığını bildiği hâlde
iğmaz-ı âyn eyler (göz yumar) idi. Çünkü zevcesi hanım efendinin pederi Ahmed
Efendi, Nusayri taifesinden olup, Nusayrîlerde ise hamiyyet ve ırz dâiyeleri
(mefhumu) olmadığından; hanımının kayıtsızlığı pederinden mevrûs (mîrâs)
idi...”
“Avrupa kültürüyle yetişmiş olan
Fuâd Paşa, daha çok Fransa’nın politikası doğrultusunda hareket ederdi: Bir
defasında Fransız sefîrine; “Siz suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin
ibrasını; bize bırakın” demiştir. Başka bir zamanda da; “Bir devlette iki kuvvet
olur. Biri yukarıdan diğeri aşağıdan gelir. Bizde aşağıdân gelen bir kuvvet
olmadığı için yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız ki o da sefaretlerdir”
dediği o zamanki İbret gazetesinde iddia edilmiştir.
Gayet açık sözlü ve hazır cevaplı
bir kimse idi. Bir gün diplomatlar toplantısında Avrupa devletlerinin kuvvet ve
kudretinden bahs olunduğu sırada Fuâd Paşa; “En kuvvetli devlet Osmanlı
Devleti’dir. Siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz yine yıkamıyoruz”
demişti.
Fuâd Paşa ileriyi görmeden, acele iş
yapar, gayesine ulaşmak için en kısa yoldan yürürdü. Gideceği yolu önceden
tesbit etmediği ve pürüzlerini ayıklamadığı için ayağı kaydığı olurdu. En son
söyleyeceğini en önce söylediği için de çevresindekilerin düşmanlığını
kazanırdı. Sultan Abdülazîz Han bir gün kendisiyle Âlî ve Mütercim Rüşdî paşalar
arasında ne fark olduğunu sorunca; “Üçümüz bir ırmak kenarına indiğimiz zaman,
karşı tarafa geçmek için bir köprü kurulsa ben hemen atılır yürür geçerim; Âlî
Paşa köprünün sağlam olup olmadığını yoklar ve geçit arar. Rüşdî Paşa’ya
gelince, o, bir alay asker geçmeyince köprüye ayak bile basmaz” diyerek kendi
aceleci kişiliğini ortaya koymuştur.
FUÂD PAŞA’NIN VEFÂTI (ÖLÜMÜ)
Londra’da Yeni Osmanlılar cemiyeti
tarafından haftada bir yayınlanan Hürriyet gazetesinin 10 Zilkade 1285 (22 Şubat
1869) tarihli 35. sayısında Fuâd Paşa’nın vefâtı şu şekilde verilmiştir:
Hâriciye nâzırı Fuâd Paşa mübtelâ
olduğu illet-i füâdıyeden (kalb hastalığından) dolayı mevsim-i şitâyı (kış
mevsimini) İtalya’da geçirmek üzere bir-iki mâhdan (aydan) beri Nis şehrinde
bast-ı firâş-ı ikâmet etmekte (yatmakta) iken; “Her
nerede olursanız olunuz, ölüm size ulaşır velev ki muhkem kalede
olunuz” mealindeki Nisa sûresi 78. âyet-i
kerîmesinin hükm-i ezelîsi îcâbınca geçen şehr-i şevvalin (şevval ayının) yirmi
dokuzuncu Perşembe günü tekmîl-i enfâs-ı ma’dûde-i hayât (hayâtın sayılı
nefeslerini tamam) eylemiştir.
O aralık Nis’te bulunan bir zâtın
tarafımıza yazdığı tafsilâta nazaran müteveffâ-yı müşârün ileyh (kendisine
işaret olunan meyyit yâni Fuâd Paşa) Nis’e azimet iderken (gelirken), Roma’ya
uğrayıp Papa hazretleriyle görüşmüş mu’tâd üzere (âdet üzere) duâsını almış
olduğundan, bu kere vefâtı vukuunda Nis şehri patriği müşârün ileyhin (Fuâd
Paşa’nın) katolik âyini üzere defnolunmasını ve kendisi ma’rûf ve mu’teber ve
husûsiyle Papa’nın enfâs-ı müteberrikasına (mübarek nefeslerine) mazhar
olduğundan, kilisece mu’tâd olan usül-i ihtirâmiyyenin hakkında tamamen icrası
teşebbüsüne kıyam idüp İstanbul’dan tedâvî içün beraber gelmiş olan
Horasancızâde akdemce (önceden) bâzı bahane ile savuşub gitdiği ve yanında
bulunanların içinde söz anlar kimse bulunmadığı cihetle patriğin bu hareketine
karşı cevâb verilmeyerek fakat Paris sefiri Cemîl Paşa’nın vürûduna (gelmesine)
kadar tehirine (beklenilmesine) karar verilmiş, sefir müşârün ileyhe (sefire)
serîan (acele) telgraf yazılıb ânın vürûdunda, (gelmesinde) müteveffa’nın (Fuâd Paşa’nın)
İstanbul’da defnolunmak üzere vasiyyet-i mahsûsası (husûsi vasiyeti) olup, nâ’şı
oraya nakl olunacağından, kilise âyininin buraca icrasına lüzum olmadığı
ma’zereti serd olunmuş (ileri sürülmüş) ise de patrikin ziyâde’siyle ısrarı ve
bu işte devletçe politikaya binüp şayet Fransa Devleti’nin kızgınlığını müeddî
olur (sebeb olur) telâşı ile fakat (sâdece) meyyitin üzerine yatağında usûl-i
mu’tâdenin (âdet olan usûllerin) icrâsıyla iktifa olunması suretine patrîkin
muvafakati istihsâl edilmiş (alınmış) müteveffânın (Fuâd Paşa’nın) hâl-i
intizârında (vefât ânında) dahi yanında İslâmdan kimse bulunmayıp ve kendisi
takarrüb-i hatimesini (son nefesinin yaklaştığını) bilemeyip Fransızca
söyleşerek teslîm-i ruh eylemiştir.
Müşârün ileyhin (Fuâd Paşa’nın)
i’tikâdı hakkında acâyib acâyib rivayetler var idi. Hele millet-i İslâmiyye ve
Ümmet-i Osmâniyye anın yüzünden pek çok rahnelere (zararlara) uğradı. Mamafih
biz yine; “Ölülerinizi hayırla zikrediniz” tenbih-i
celîline (hadîs-i şerifine) ittibâ ederek (uyarak) fetânet-i zâtiyye ve
nezâket-i muamele gibi hasenatını ihtar ve “Huda mazhar-ı gufran eyleye” duâsını
tekrar ile beraber hitâm-ı hayâtına (hayâtının son bulmasına) müteallik olarak
bâlâda (yukarıda) ihbar olunan (haber verilen) vukuatın zuhura (olayların
meydana) gelmesinden dolayı beyân-ı teessüf ederiz (üzüntülerimizi belirtiriz).
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Son Sadrâzamlar; cild-1, sh.
149
2) Mâruzât; sh. 2 v.d.
3) Târih Musâhebeleri;
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh.
91
5) Târih Konuşmaları; sh.
68
6) Tezâkir
7) Keçecizâde Fuâd Paşa (Y. Öztuna,
Ankara-1988)
8) Ricâl-i mühimme-i Siyâsiyye; sh. 143
9) Muharrerât-ı nâdire; sh.
74
10) Târih-i Lütfî; cild-8, sh.
138
11)
Vesâyik-ut-târihiyye ve siyâsiyye; sh. 68
Londra’da Yeni Osmanlılar cemiyeti
tarafından haftada bir yayınlanan Hürriyet gazetesinin 10 Zilkade 1285 (22 Şubat
1869) tarihli 35. sayısında Fuâd Paşa’nın vefâtı şu şekilde verilmiştir:
Hâriciye nâzırı Fuâd Paşa mübtelâ
olduğu illet-i füâdıyeden (kalb hastalığından) dolayı mevsim-i şitâyı (kış
mevsimini) İtalya’da geçirmek üzere bir-iki mâhdan (aydan) beri Nis şehrinde
bast-ı firâş-ı ikâmet etmekte (yatmakta) iken; “Her
nerede olursanız olunuz, ölüm size ulaşır velev ki muhkem kalede
olunuz” mealindeki Nisa sûresi 78. âyet-i
kerîmesinin hükm-i ezelîsi îcâbınca geçen şehr-i şevvalin (şevval ayının) yirmi
dokuzuncu Perşembe günü tekmîl-i enfâs-ı ma’dûde-i hayât (hayâtın sayılı
nefeslerini tamam) eylemiştir.
O aralık Nis’te bulunan bir zâtın
tarafımıza yazdığı tafsilâta nazaran müteveffâ-yı müşârün ileyh (kendisine
işaret olunan meyyit yâni Fuâd Paşa) Nis’e azimet iderken (gelirken), Roma’ya
uğrayıp Papa hazretleriyle görüşmüş mu’tâd üzere (âdet üzere) duâsını almış
olduğundan, bu kere vefâtı vukuunda Nis şehri patriği müşârün ileyhin (Fuâd
Paşa’nın) katolik âyini üzere defnolunmasını ve kendisi ma’rûf ve mu’teber ve
husûsiyle Papa’nın enfâs-ı müteberrikasına (mübarek nefeslerine) mazhar
olduğundan, kilisece mu’tâd olan usül-i ihtirâmiyyenin hakkında tamamen icrası
teşebbüsüne kıyam idüp İstanbul’dan tedâvî içün beraber gelmiş olan
Horasancızâde akdemce (önceden) bâzı bahane ile savuşub gitdiği ve yanında
bulunanların içinde söz anlar kimse bulunmadığı cihetle patriğin bu hareketine
karşı cevâb verilmeyerek fakat Paris sefiri Cemîl Paşa’nın vürûduna (gelmesine)
kadar tehirine (beklenilmesine) karar verilmiş, sefir müşârün ileyhe (sefire)
serîan (acele) telgraf yazılıb ânın vürûdunda, (gelmesinde) müteveffa’nın (Fuâd Paşa’nın)
İstanbul’da defnolunmak üzere vasiyyet-i mahsûsası (husûsi vasiyeti) olup, nâ’şı
oraya nakl olunacağından, kilise âyininin buraca icrasına lüzum olmadığı
ma’zereti serd olunmuş (ileri sürülmüş) ise de patrikin ziyâde’siyle ısrarı ve
bu işte devletçe politikaya binüp şayet Fransa Devleti’nin kızgınlığını müeddî
olur (sebeb olur) telâşı ile fakat (sâdece) meyyitin üzerine yatağında usûl-i
mu’tâdenin (âdet olan usûllerin) icrâsıyla iktifa olunması suretine patrîkin
muvafakati istihsâl edilmiş (alınmış) müteveffânın (Fuâd Paşa’nın) hâl-i
intizârında (vefât ânında) dahi yanında İslâmdan kimse bulunmayıp ve kendisi
takarrüb-i hatimesini (son nefesinin yaklaştığını) bilemeyip Fransızca
söyleşerek teslîm-i ruh eylemiştir.
Müşârün ileyhin (Fuâd Paşa’nın)
i’tikâdı hakkında acâyib acâyib rivayetler var idi. Hele millet-i İslâmiyye ve
Ümmet-i Osmâniyye anın yüzünden pek çok rahnelere (zararlara) uğradı. Mamafih
biz yine; “Ölülerinizi hayırla zikrediniz” tenbih-i
celîline (hadîs-i şerifine) ittibâ ederek (uyarak) fetânet-i zâtiyye ve
nezâket-i muamele gibi hasenatını ihtar ve “Huda mazhar-ı gufran eyleye” duâsını
tekrar ile beraber hitâm-ı hayâtına (hayâtının son bulmasına) müteallik olarak
bâlâda (yukarıda) ihbar olunan (haber verilen) vukuatın zuhura (olayların
meydana) gelmesinden dolayı beyân-ı teessüf ederiz (üzüntülerimizi belirtiriz).
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Son Sadrâzamlar; cild-1, sh.
149
2) Mâruzât; sh. 2 v.d.
3) Târih Musâhebeleri;
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh.
91
5) Târih Konuşmaları; sh.
68
6) Tezâkir
7) Keçecizâde Fuâd Paşa (Y. Öztuna,
Ankara-1988)
8) Ricâl-i mühimme-i Siyâsiyye; sh. 143
9) Muharrerât-ı nâdire; sh.
74
10) Târih-i Lütfî; cild-8, sh.
138
11)
Vesâyik-ut-târihiyye ve siyâsiyye; sh. 68


Yorumlar
Yorum Gönder