KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA
(ö. 1849)Mısır valisi ve kendi adıyla anılan hânedanın kurucusu.Kavalalı Mehmed Ali PaşaOn dokuzuncu yüzyılda Mısır’da,
idarenin Kavalalılar hânedânına geçmesini sağlayan paşa. 1769 senesinde
Kavala’da doğdu. Babası, Kavala kasabasının bekçibaşısı olan İbrâhim Ağa’dır.
Babasının 17 çocuğu olmuş, fakat içlerinden yalnız Mehmed Ali yaşamıştı. Bu
sebeple babasından büyük bir şefkat ve muhabbet gördü. Fakat küçük yaşında
babasını kaybetti. Babasının ölümünden sonra Kavala mütesellimi olan, amcası
Tosun Ağa’nın himayesine girdi. Bir müddet sonra, amcasının ölümü üzerine
himayeye muhtâc oldu ve iş hayâtına atıldı, önce postacılık sonra da simsarlık
yaptı. 18 yaşına geldiği zaman askerlik hizmetine girdi. Mısır’ı, Napolyon
Bonapart’ın kuvvetlerinden kurtarmak için, Kavala’dan gönderilen seçme erlerin
başında Kâhire’ye geldi. Okur yazar olmamakla beraber çalışkan, cesur,
kabiliyetli olduğu için kendini az zamanda gösterdi ve serçeşmelik ünvânıyla
Kâhire’de başıbozuk erlerin komutanı oldu. Bundan sonra Fransız işgaline karşı
Napolyon’un kuvvetleriyle çarpıştı. Fransızlarla yapılan muhârebelerde ve
bilhassa Ebû Kayr muhârebesinde fevkalâde cesaret gösterip, şöhret kazandı,
itibârı devamlı arttı.
Napolyon’un Mısır’dan kovulmasından
sonra, sultan üçüncü Selîm bölgedeki Osmanlı idaresini zayıf gördüğünden
kuvvetlendirmek istedi. Ancak bu iş için de, her şeyden önce kendilerini
Mısır’ın gerçek sahibi sayan Kölemen beylerini ortadan kaldırmak gerekiyordu.
Bunun için serdâr-ı ekrem Yûsuf Ziya Paşa’nın dönüşünde Hüsrev Paşa Kahire
vâliliğine tâyin edilerek kuvvetli bir idare kurmaya me’mur edildi. Hüsrev Paşa,
Mısır’ın olduğu kadar kendi İktidarını da korumak için düzenli asker hazırlamaya
koyuldu. Bu iş ilerledikçe başıbozuk askere ihtiyaç azaldı. Hüsrev Paşa,
başıbozukları Kâhire’den uzaklaştırmaya başlayınca, bunlar verilmemiş maaşlarını
bahane ederek ayaklandılar. Hüsrev Paşa Mısır’dan kaçtı. Ancak serçeşme Mehmed
Ali Bey, Mısır’daki bu ayaklanmayı önlemeye muvaffak oldu. Sükûneti sağlaması ve
başıbozuk kuvvetleri emri altına almasındaki başarıları İstanbul’a arz edildi.
Bu arada Mısır vâliliği Hurşid Paşa’ya verildi. Hurşid Paşa, Mısır’da fevkalâde
bir güce sâhib bulunduğunu gördüğü Kavalalı Mehmed Ali’yi Kâhire’den
uzaklaştırmak için vezirlik rütbesiyle Cidde vâliliğine tâyin ettirdi. Mısır’dan
çıkmak istemeyen Mehmed Ali ise, Hurşit Paşa’ya karşı ayaklanma tertipledi.
Sultan üçüncü Selîm Han ise,
Mısır’da kuvvetli bir idarenin ancak muktedir bir şahsiyet olan Mehmed Ali
tarafından sağlanacağını kestirdiğinden ve bu sırada Vehhâbîlerin mukaddes
beldelerdeki tahribatını onun sayesinde önleyebileceğini düşündüğünden onu Mısır
vâliliğine tâyin etti (8 Temmuz 1805).
Mısır’a vâli olmak kolay, fakat vâli
olarak iş görmek güçtü. Bir çok vâliler Mısır’da bir kaç aydan fazla vâlilik
edememişlerdi. Mehmed Ali Paşa Kahire vâliliğine getirildiği vakit, kendisinden
önceki vâliler gibi güç durumda kaldı. Niyeti Mısır’da kuvvetli bir idare
kurmaktı. Fakat Mısır’daki Kölemen beyleri ile İngilizler böyle bir idarenin
kurulmasına tarafdâr değildiler. Nitekim 1807’de İstanbul önünden çekilmek
zorunda kalan İngiliz kuvvetleri, başarısızlıklarını örtmek için Mısır’ın
zabtına giriştiler. Önce İskenderiye civarına asker çıkararak şehri işgal
ettiler. Bu sırada Osmanlı Devleti Rusya ile harp hâlinde bulunduğundan, Mısır’a
yardım edebilecek bir durumda değildi. Fakat Mehmed Ali Paşa kurduğu düzenli ve
disiplinli ordusu ile İngiliz kuvvetlerini Reşid’de kat’î bir mağlûbiyete
uğratarak, 14 Eylül 1808’de geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu başarısı üzerine o
târihe kadar donanma tarafından idare edilen Mısır’ın sahil kısmı da Mehmed Ali
Paşa’ya bırakıldı. Bu arada Mehmed Ali Paşa Mısır’da iş görmek için Kölemen
beylerinin ortadan kaldırılması gerektiğini anlamış bulunuyordu. Çünkü bunlar
zor durumda kaldıklarında İngiliz veya Fransız kuvvetlerini ülkelerine
çağırmaktan çekinmiyorlardı. Mehmed Ali Paşa 1811’de şereflerine verdiği bir
ziyafet sonunda bir çoğunu öldürttü ve Mısır’da tam bir hâkimiyet te’sis etti.
Bu sırada mukaddes beldeler olan
Mekke, Medîne ve Hicaz yöresinde vehhâbîler büyük bir dert teşkil etmeye
başlamışlardı. Vehhâbîlik daha sultan üçüncü Ahmed’in son zamanlarında, Muhammed
bin Abdülvehhâb isminde bir zat tarafından İbn-i Teymiyye’nin ehl-i sünnete
uymayan bozuk fikirlerini ortaya koyan kitaplarından etkilenerek kurulmuştu.
Necd’in bir bölümünü elinde tutan İbn-i Abdülvehhâb 1766 yılına kadar hüküm
sürmüş ve etrafına fakir, câhil ve adetâ vahşî bedevilerden müteşekkil büyük bir
kitle toplamıştır. Onun 1766’da ölümü üzerine yerine oğlu Abdülazîz İbn-i Suûd
geçti. İlk olarak bunun zamanında 1791 (B. 1205)’de vehhâbîler ile Mekkeliler
arasında ihtilâf oldu. Abdülazîz ibni Suûd 1803 başlarında Hicaz’ı yağmalamaya
başladı ve bir ay kadar süren bir muhasaradan sonra Tâif şehrini aldı. Ahâliyi
kılıçtan geçirdi. 30 Nisan’da Mekke’yi, aldı. Bu senelerde Osmanlı Devleti,
haricî düşmanlarla muhârebe hâlinde bulunduğundan, vehhâbîlik mes’elesi ile
ilgilenemedi.
Ancak 1811 senesinde vehhâbîlerin
müslümanlara yaptıkları işkence ve hakaretler dayanılamıyacak hâl aldığından,
sultan İkinci Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya ferman gönderip
eşkıyayı terbiye etmesini emreyledi.
Bu emir üzerine Mehmed Aii Paşa,
oğlu Tosun Paşa’nın kumandasındaki bir kolorduyu 1811 yılında isyânı bastırmak
üzere Mısır’dan yola çıkardı. Tosun Paşa Medîne’nin iskelesi olan Yenbû şehrini
geri aldı. Cüdeyde yolu ile Medine’ye giderken Safra vadisi ile Cüdeyde boğazı
arasındaki muhârebede bozguna uğradı. Bunu duyan Mehmed Ali Paşa çok üzüldü. Bir
kolordu ile kendisi yola çıktı. 1812 senesinin Ağustos ayında Safra ve Cüdeyde
boğazlarını geçti. Mekke emîri Şerîf Gâlib Efendi ile görüşen ve onun
fikirlerinden de istifâde eden Mehmet Ali Paşa, para ile bir çok köyleri harbsiz
ele geçirdi. Yine Şerîf Gâlib’in gönderdiği gizli plânlarla Kasım 1812’de
Medîne’yi de kansız olarak ele geçiren Mehmed Ali Paşa, Mısır’a döndü. Bir
fırkayı da cidde yolundan Mekke üzerine gönderdi. Bu fırka 1813 senesi
başlarında Cidde’ye gelerek Mekke’ye yürüdü ve şehre girdi. Osmanlı ordusunun
Mekke üzerine yürüdüğü haberi yayılınca, vehhâbîlerin ileri gelenleri dağlara
kaçtılar.
Daha sonra Tâif üzerine de yürüyen
Osmanlı ordusu bu şehri de harbsiz ele geçirdi. Müjde haberi İstanbul’a sultan,
ikinci Mahmûd-ı Adlî’ye bildirildi. Bu habere çok sevinen sultan İkinci Mahmûd
Han, Mehmed Ali Paşa’ya teşekkürler ve ihsânlar gönderip, Hicaz’a tekrar giderek
isyâncıları teftiş ve kontrol etmesini emretti. Pâdişâhın emrine uyan Mehmed Ali
Paşa, Mısır’dan tekrar yola çıktı. Bu sırada Şerif Gâlib Efendi Osmanlı ordusu
ile birlikte Taife gitmişti, isyâncıların ileri gelenlerinden Osman
el-Mudâyıkî’yi yakalamıştı. Müdâyıkî, Mısır’a oradan da İstanbul’a gönderildi.
Mehmed Ali Paşa Mekke’ye gidince Şerîf Gâlib Efendi’yi İstanbul’a gönderdi.
Yerine de Yahyâ bin Mes’ûd Efendi’yi emir yaptı. Mehmed Ali Paşa, Hicaz’ın
vehhâbîlerden alınmasından sonra Yemen’e kadar olan yerleri de kurtarmak için,
bir fırka (tümen) gönderdi. Kendi askeri ile de bu fırkanın yardımına gitti:
Oraları da vehhâbîlerden kurtardıktan sonra Mekke’ye döndü. 1815 yılı ortalarına
kadar orada kaldıktan sonra Mısır’a döndü. Bu, sırada Suûd bin Abdülazîz ölüp
yerine oğlu Abdullah bin Suûd geçti. Mehmed Ali Paşa Mısır’a, gelince, oğlu
İbrâhim Paşa’yı bir fırka asker ile Abdullah’ın üzerine gönderdi. Abdullah bin
Suûd önceden Tosun Paşa ile andlaşma yaparak, Deriyye emîri kalmak şartıyla
Osmanlılara itaat edeceğini bildirmişti. Fakat bu andlaşmayı Mehmed Ali Paşa
kabul etmedi. Mısır’dan hareket eden İbrâhim Paşa, 1816 senesi sonunda
Deriyye’ye vardı. Abdullah bin Suûd bütün askeri ile karşısına çıktı. Çok kanlı,
muhârebelerden sonra Abdullah bin Suûd yakalandı. Pek çok müslümanın kanının
dökülmesine sebeb olan ve devlete karşı isyân eden Abdullah bin Suüd ile, dört
oğlu ve ümerâsından bâzıları esir alınarak Mısır’a, oradan da İstanbul’a
gönderilerek cezalandırıldılar. Abdullah bin Suûd’dan sonra, o soydan gelen
Terkî bin Abdullah 1824 senesinde vehhâbîlerin reîsi oldu. 1833 senesinde
Suûd’un oğlu Meşşârî, Terkî”yi öldürüp yerine geçti. Terkî’nin oğlu Faysal da
Meşşârî’yi kesip 1838’de vehhâbîlerin başına geçti. Mehmed Alî Paşa’nın yeniden
gönderdiği askere karşı koymak istediyse de mirliva Hurşid Paşa’nın eline
geçerek Mısır’a gönderildi ve habs edildi.
Arabistan’ın mübarek şehirlerini
vehhâbîlerden kurtaran Mehmed Ali Paşa, büyük bir şöhret kazandı ve Hac yolunu
emniyet altına aldı. Bu başarıları üzerine Bâb-ı âlî tarafından oğlu İbrâhim
Paşa’ya vezirlik rütbesiyle Hicaz umûmî vâliliği verildi.
Osmanlı Devleti, 1821’de Mora’da
çıkan Yunan isyânını bastırmak üzere Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi. Mehmed
Ali Paşa, oğtu İbrâhim Paşa’yı düzenli, bir ordu ve güçlü bir donanmayla Mora’ya
gönderdi. İbrâhim Paşa, Mora ayaklanmasını başarıyla bastırdıysa da İngiliz,
Fransız ve Rus gemilerinden meydana gelen filo, Osmanlı-Mısır gemilerini 1827’de
Navarin limanında yaktılar. Avrupa devletlerinin Yunanistan’ı Osmanlı
Devleti’nden ayıracaklarını kestiren Mehmed Ali Paşa da oğlu İbrâhim Paşa’yı
geri çağırdı. Yaptığı bu hizmetlere ve savaş masraflarına karşılık Osmanlı
Devleti’nden oğlu İbrâhim Paşa için Suriye vâliliğini istedi ise de Bâb-ı âlî
ona, Suriye yerine Girîd’i verdi. Bir müddet sonra Mehmed Ali Paşa’mn, Sayda
vâlisi Abdullah Paşa ile arası açıldı. Mehmed Ali Paşa, Filistin’e kaçan, emri
altındaki 6000 kölemenin iadesini Abdullah Paşa’dan istedi. Ancak Abdullah Paşa
bunları iade etmediği için, Mehmed Ali Paşa büyük oğlu İbrâhim Paşa’yı 10 Ekim
1831’de 40.000 asker ve 23 parçalık donanmayla Mısır’dan Filistin üzerine
gönderdi.
İbrâhim Paşa’nın Filistin’i harbsiz
ele geçirmesi üzerine, Abdullah Paşa 2.000 kadar askeriyle Akka kalesine
çekildi. 27 Mayıs 1832’de Akka’ya da giren İbrâhim Paşa, 15 Haziran 1832’de
Şam’ı zabt etti. İki paşa arasındaki bu olaylar üzerine payitahtta bulunan
Hüsrev Paşa ve diğer müşavirler, pâdişâhı, önceden hasım oldukları Mehmed Ali
Paşa üzerine kışkırttılar. Edirne vâlisi Ağa Hüseyin Paşa, serdâr-ı ekrem ve
Mısır vâliliğine tâyin edilerek Mehmed Ali Paşa üzerine gönderildi. Böylece
Osmanlı Devleti ile Mısır paşası arasında harp başlamış oldu. Mısır kuvvetleri
Bâb-ı âlî tarafından gönderilen Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu
Antakya ile İskenderun arasında bozguna uğrattı. Bunun üzerine 3 Kasım 1832’de
sadrâzam Reşîd Mehmed Paşa 60.000 kişilik bir orduyla İstanbul’dan hareket etti.
Bu sırada Anadolu’ya giren İbrâhim Paşa, 21 Kasım’da Konya’ya ulaştı. Hiç bir
muhalefetle karşılaşmayan İbrâhim Paşa, sadrâzam ve serasker Reşîd Mehmed
Paşa’nın kuvvetleriyle Konya yakınlarında karşılaştı. İbrâhim Paşa kuvvetleri
yenilmek üzereyken, kar yağışı ve puslu bir havada kendi askerleri sanarak
Mısırlı süvariler arasına giren sadrâzam esir edildi. Bunun üzerine, başsız
kalan Osmanlı ordusu, muhârebe meydanını İbrâhim Paşa’ya terk ederek geri
çekildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa, 2 Şubat 1833’de
Kütahya’ya geldi. Bâb-ı âiî’nin bir veziri gibi davranıp halkı incitmemeye çok
dikkat etti. Hattâ esir edilen sadrâzam Mehmed Reşîd Paşa’yı serbest bıraktı.
Mehmed Ali Paşa, sadrâzam olmak veya
Osmanlı tahtına oturmak gibi niyete sâhib değildi. Fakat o, Mısır’da yarı
bağımsız bir idare kurmak istiyordu.
Bu arada sultan İkinci Mahmûd Han,
bu fırsattan istifâde ederek Mehmed Ali Paşa’yı Osmanlı Devleti’ne karşı
kışkırtmak isteyen İngiltere ve Fransa’nın gözünü korkutup, bu yolla Mehmed Ali
Paşa’yı yola getirmek için Rusya’yla anlaştı. Pâdişâhın daveti üzerine 10 savaş
gemisiyle bir kaç bin Rus askeri Büyükdere çayırına çıktı. Bu hâdise üzerine
telâşa düşen İngiltere ve Fransa, Mehmed Ali Paşa’dan Anadolu’yu tahliye
etmesini istediler. Rusya’nın işe karışmasını, boğazlar üzerindeki kendi
çıkarları açısından tehlikeli gören İngiltere ve Fransa araya girerek
Kütahya’dan ordusunu çekmesi için Mehmed Ali Paşa’ya baskı yapmaya başladılar.
Neticede Osmanlı Devleti ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasında 8 Nisan 1833’de
Kütahya andlaşması imzalandı. Bu andlaşmaya göre Mısır, Sudan, Sayda,
Trablusşam, Suriye, Adana ve Cidde Mehmed Ali Paşa ile oğluna bırakılacak,
ayaklanmaya katılanlar için umûmî af îlân edilecek, Mısır ordusu Anadolu’yu
boşaltacaktı.
Osmanlı Devleti’nin yedi eyâletinin
bir tek vâliye verilmesinin devletin geleceği ve emniyeti açısından iç açıcı
olmadığını düşünen sultan İkinci Mahmûd Han, Rusya ile 8 Temmuz 1833’de Hünkâr
iskelesi andlaşmasını imzaladı. Bu andlaşmaya göre, Rusya savaşa girerse,
Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı olan düşman savaş gemilerini boğazlardan
sokmayacak, Rusya’nın istediği gemilere geçit verip, istemediklerine geçit
vermiyecek, Osmanlı Devleti savaşa girerse Rusya pâdişâhın istediği yere mâkûl
haddi aşmamak üzere asker sevk edecekti. Bu andlaşma 1841 yılına kadar sekiz yıl
için imzalanmıştı. Böylece Mısır mes’elesi altı yıl için kapanmış oldu.
Bu sulh devrinde sultan İkinci
Mahmûd Han şark ordusunu kurup Çerkez Mehmed Paşa’yı da kumandanlığına tâyin
etti. Toroslar üzerindeki geçitleri tahkim eden İbrâhim Paşa Suriye’de 80.000
asker, babası Mehmed Ali Paşa da Fransız subaylarının nezâretinde 50.000 kişilik
modern bir ordu hazırladı. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın itimâdını kaybettiğini
anlayan Mehmed Ali Paşa, Osmanlı hazînesine vereceği vergiyi geciktirdi. Ayrıca
İstanbul’daki yabancı konsoloslar aracılığıyla bağımsızlık isteğini açıkladı. Bu
durum karşısında sultan İkinci Mahmûd Han Çerkez Hâfız Mehmed Paşa emrindeki
ordunun harekete geçmesini emretti. 45.000 kişilik ordusuyla Fırat’ı geçip Haleb
yolu üzerindeki Nizip’i 3 Mayıs 1839’de alan Çerkez Hâfız Mehmed Paşa, 24
Haziran’da Nizip önlerinde yapılan savaşta mağlûb oldu. Bu mağlûbiyet haberi
İstanbul’a ulaşmadan önce 1 Temmuz 1839’da sultan İkinci Mahmûd Han vefât etti.
Yerine büyük oğlu Abdülmecîd pâdişâh oldu. Mehmed Emîn Rauf Paşa’yı vazîfeden
alarak Koca Hüsrev Mehmed Paşa’yı sadrâzamlığa getirdi. Baş düşmanı Hüsrev
Paşa’nın sadrâzam olmasını kendisi için büyük tehlike sayan kaptân-ı derya Ahmed
Fevzi Paşa Çanakkale’de yatan Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürerek
Mehmed Ali Paşa’ya teslim etti. Bundan sonra da hâin adıyla anıldı.
Osmanlı Devleti’nin, kara
kuvvetlerinin Nizip yakınlarında yok olmasından sonra, deniz kuvvetlerinin de
kaybedilmesi sebebiyle Hünkâr iskelesi andlaşmasına dayanarak Rusya’dan askerî
yardım isteneceğinden endişe eden ve Rusya’nın Akdeniz’e inmesini kendi
menfaatleri açısından tehlikeli gören Fransa dışındaki diğer Avrupa devletleri,
İngiltere’nin önderliğinde 15 Temmuz 1840’da Londra andlaşmasını imzaladılar. Bu
andlaşmaya Mehmed Ali Paşa tarafdârı olan Fransa katılmadı. İngiltere, Rusya,
Avusturya ve Prusya arasında imzalanan andlaşmaya göre; Mısır Mehmed Ali Paşa’ya
bırakılacak, Osmanlı donanması geri verilecek, Mısır ordusu Suriye’yi
boşaltacaktı. Mehmed Ali Paşa bu şartlara uymadığı takdirde müttefik devletler
bu kararları uygulamak için birlikte harekâta geçeceklerdi. Mehmed Ali Paşa
verilen ültimatomlara uymadığı takdirde, âsî muamelesi görecek, Mısır ile Sudan
elinden alınacaktı. Mehmed Ali Paşa Londra andlaşması kararlarını reddedince
askerî harekât başladı. İngilizler 15 Eylül 1840’da Beyrut’un kuzeyine çıkarma
yaptılar. Avusturya kuvvetleri Beyrut’u aldı. Yeniden tanzim edilerek karadan
harekete geçen Osmanlı ordusu da Suriye üzerine yürüyerek İbrâhim Paşa
kuvvetlerini bozguna uğrattı. Lazkiye, Sayda ve Sur şehirlerini ele geçirdi.
Kısa bir kuşatmadan sonra Akka kalesi de düştü. Haleb ve Şam’ı da elinden
çıkaran İbrâhim Paşa, Mısır’a dönmek zorunda kaldı. Bu arada İskenderiye önüne
gelen bir İngiliz filosunun amirali, Mehmed Ali Paşa’ya Mısır’la iktifa etme
karârını kabul etmeyecek olursa, şehri topa tutacağına dâir ültimatom verdi.
Zâten Suriye’den vazgeçmiş olan Mehmed Ali Paşa, 27 Kasım 1840’da İngiliz
amirâliyle yalnız Mısır’la yetineceğini belirten İskenderiye andlaşmasını
imzaladı. Bu durumda İngiltere, Osmanlı Devleti’ne bir oyun oynadı. Londra
andlaşmasına göre Mehmed Ali Paşa’nın Mısır ve Sudan’dan da çıkarılması îcâb
ederken bu eyâletleri Mehmed Ali Paşa’ya bırakarak kendi çıkarlarını devam
ettirebileceği bir çıban başı ortaya çıkardı. İç mes’elelerle meşgul olan,
donanma ve güçlü bir ordudan mahrum bulunan Bâb-ı âlî de bir emr-i vâki
şeklindeki bu andlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. İngiliz hayranı Mustafa
Reşîd Paşada 24 Mayıs 1841’de sultan Abdülmecîd Han’a Mısır’ın statüsüyle ilgili
Mısır fermanını yayınlattı. Buna göre; Mehmed Ali Paşa’ya Mısır ve Sudan
verilecek, Sina yarımadasının bir kısmı Mısır’a, bir kısmı da doğrudan Osmanlı
idaresine bırakılacaktı. Mehmed Ali Paşa ölünce, pâdişâh, Mısır vâliliğini onun
oğlu veya torunlarından yaşça en büyük olanına verecekti. İsyan veya aklî zaaf
gibi bir hâl olmadıkça, Mısır vâliliği Kavalalı ailesinin en yaşlı ferdine
kalacaktı. Her yeni vâlilik pâdişâhın yeni bir fermanının Kâhire’de okunmasıyla
yürürlüğe girecekti. Kavalılar ailesinin nesli erkek tarafından kesilirse,
pâdişâh Mısır’a istediğini vâli tâyin edecek ve Mısır’ın statüsünü bu fermanın
hükümleriyle bağlı olmaksızın, diğer eyâletler gibi istediği şekilde
değiştirebilecekti. Tanzîmât fermanının bütün esasları Mısır’da da
uygulanacaktı.
Mısır’da Pâdişâh adına basılan
Osmanlı parası ve Osmanlı bayrağı kullanılacaktı. Osmanlı Devleti’nin diğer
eyâletlerinde vergi hangi usûllerle toplanıyorsa, Mısır’da da aynı usûllerle
toplanacaktı. Mısır ordusu derhâl terhis edilecek ve bundan sonra Mısır vâlisi
18.000 kişiden fazla asker beslemeyecekti. Ancak pâdişâh emrettiği takdirde
savaş hâlinde ve Bâb-ı âlî’nin emrettiği cephede kullanılmak üzere Mısır vâlisi
daha fazla askeri silâh altına çağırabilecekti. Devletin bütün askeri kânunları
Mısır’da da uygulanacaktı. Osmanlı askerinin giydiği formayı Mısır askeri de
aynen giyecekti. Mısır kâdısını İstanbullu ulemâ arasından şeyhülislâm
seçecekti. Mısır, donanmasını dağıtacak ve ancak Bâb-ı âlî’nin yazılı olarak
müsâde ettiği küçük gemiler kullanabilecekti... Bu fermanın bir tek maddesine
aykırı hareket edildiği takdirde Mısır, Kavalılar’dan alınacaktı...
Zâten bir Osmanlı paşası olup,
İslâmiyet’e büyük hizmetler etmiş olan ve dînine bağlı iyi bir kimse olan
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, bu fermanın hükümlerine aykırı harekette bulunmaktan
şiddetle kaçındı. Buna mennun olan sultan Abdülmecîd Han, 1842 senesinde ona
vezirlik rütbesinin üzerine sadâret payesini de verdi. 19 Temmuz 1846’da
İstanbul’a gelen Mehmed Ali Paşa, kendisinden 54 yaş genç olan sultan Abdülmecîd
Han’a bağlılığını arz etti. 17 Ağustos’a kadar 29 gün İstanbul’da kaldı.
İstanbul’dan sonra 47 yıl önce ayrıldığı doğum yeri olan Kavala şehrini de
ziyaret etti. Napoli ve Malta’ya da uğradıktan sonra Kahire’ye döndü. Bir müddet
sonra sultan Abdülmecîd Han Kavala şehrinin karşısındaki Taşoz adasını da
Mısır’a bırakarak paşaya karşı lütuf ve mürüvvetini gösterdi.
10 Kasım 1848’de oğlu İbrâhim Paşa
50 yaşında vefât etti. Mehmed Ali Paşa da İbrâhim Paşa’nın vefâtından 8 ay 21
gün sonra, 1 Ağustos 1849 târihinde seksen yaşında vefât etti. Kahire’deki
türbesine defnedildi.
Mehmed Ali Paşa’nın vefâtından sonra
yerine Kavalalıların en yaşlısı ve Tosun Paşa’nın oğlu olan birinci Abbâs Hilmi
Paşa Mısır vâlisi oldu.
Uzun ömrü içinde İslâmiyet’e pek çok
hizmetleri dokunan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın; kendisinden önce vefât eden
İbrâhim Paşa, eski Hicaz ve Habeşistan vâlisi Ahmed Tosun Paşa, Sudan vâlisi
iken vefât eden İskender İsmâil Paşa, 1818’de vefât eden Abdülhalîm Bey, Abbâs
Hilmi Paşa’nın yâni yeğeninin yerine Mısır vâlisi olan Mehmed Saîd Paşa, Osmanlı
nâzırlarından vezir Mehmed Abdülhalîm Paşa ve yine Osmanlı mâliye nâzırlarından
vezir Mehmed Ali Paşa olmak üzere yedi oğlu vardı. Ayrıca 1823’de genç yaşta
ölen Zeyneb Hanım, defterdâr Hüsrev Bey’in zevcesi Nazlı Hanım, sadrâzam Yûsuf
Kâmil Paşa’nın zevcesi olup İstanbul’da çok büyük hayır eserleri yaptıran meşhur
Zeyneb (Kâmil) Hanım adlı kızları vardı.
Mısır’da Kavalalı Mehmed Ali
Paşa’yla başlayan Kavalalılar hânedânının Mısır hâkimiyeti 1953 yılma kadar
sürdü. Kavalalılar hânedânı temsilcisine ilk zamanlar vâli, İsmâil paşa devrinde
hidiv, Hüseyin Kâmil Paşa devrinde sultan, birinci Fuâd devrinde melik ünvânları
verildi. Kavalalı ailesinden Osmanlı sultanlarının kızlarıyla evlenerek
akrabalık kuranlar olduğu gibi, devletin iç ve dış işlerinde vazîfe alanlar da
oldu. Abbâs Hilmi Paşa’nın oğlu Dâmâd İbrâhim, sultan Abdülmecîd Han’ın kızı
Münire Sultan’la evlendi. Mehmed Tosun Paşa müşirlik, Melik Fuâd Paşa da ikinci
sultan Abdülhamîd Han devrinde Viyana’da askerî ateşelik yaptı.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında
mâlî bakımdan İngiltere’nin kontrolü altına giren Kavalalılar, Birinci Dünyâ
harbi ve sonrasında İngiliz himayesine girdiler. 1948 Arab-İsrâil harbindeki
mağlûbiyetleri üzerine sosyalistlerin de tahrik ve teşvikleriyle Kavalalılar
hânedânına karşı memnuniyetsizlik meydana geldi. 1953 senesinde cumhuriyetin
îlân edilmesiyle Kavalalılar hânedânına son verildi.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın evi – Kavala / Yunanistan
On dokuzuncu yüzyılda Mısır’da,
idarenin Kavalalılar hânedânına geçmesini sağlayan paşa. 1769 senesinde
Kavala’da doğdu. Babası, Kavala kasabasının bekçibaşısı olan İbrâhim Ağa’dır.
Babasının 17 çocuğu olmuş, fakat içlerinden yalnız Mehmed Ali yaşamıştı. Bu
sebeple babasından büyük bir şefkat ve muhabbet gördü. Fakat küçük yaşında
babasını kaybetti. Babasının ölümünden sonra Kavala mütesellimi olan, amcası
Tosun Ağa’nın himayesine girdi. Bir müddet sonra, amcasının ölümü üzerine
himayeye muhtâc oldu ve iş hayâtına atıldı, önce postacılık sonra da simsarlık
yaptı. 18 yaşına geldiği zaman askerlik hizmetine girdi. Mısır’ı, Napolyon
Bonapart’ın kuvvetlerinden kurtarmak için, Kavala’dan gönderilen seçme erlerin
başında Kâhire’ye geldi. Okur yazar olmamakla beraber çalışkan, cesur,
kabiliyetli olduğu için kendini az zamanda gösterdi ve serçeşmelik ünvânıyla
Kâhire’de başıbozuk erlerin komutanı oldu. Bundan sonra Fransız işgaline karşı
Napolyon’un kuvvetleriyle çarpıştı. Fransızlarla yapılan muhârebelerde ve
bilhassa Ebû Kayr muhârebesinde fevkalâde cesaret gösterip, şöhret kazandı,
itibârı devamlı arttı.
Napolyon’un Mısır’dan kovulmasından
sonra, sultan üçüncü Selîm bölgedeki Osmanlı idaresini zayıf gördüğünden
kuvvetlendirmek istedi. Ancak bu iş için de, her şeyden önce kendilerini
Mısır’ın gerçek sahibi sayan Kölemen beylerini ortadan kaldırmak gerekiyordu.
Bunun için serdâr-ı ekrem Yûsuf Ziya Paşa’nın dönüşünde Hüsrev Paşa Kahire
vâliliğine tâyin edilerek kuvvetli bir idare kurmaya me’mur edildi. Hüsrev Paşa,
Mısır’ın olduğu kadar kendi İktidarını da korumak için düzenli asker hazırlamaya
koyuldu. Bu iş ilerledikçe başıbozuk askere ihtiyaç azaldı. Hüsrev Paşa,
başıbozukları Kâhire’den uzaklaştırmaya başlayınca, bunlar verilmemiş maaşlarını
bahane ederek ayaklandılar. Hüsrev Paşa Mısır’dan kaçtı. Ancak serçeşme Mehmed
Ali Bey, Mısır’daki bu ayaklanmayı önlemeye muvaffak oldu. Sükûneti sağlaması ve
başıbozuk kuvvetleri emri altına almasındaki başarıları İstanbul’a arz edildi.
Bu arada Mısır vâliliği Hurşid Paşa’ya verildi. Hurşid Paşa, Mısır’da fevkalâde
bir güce sâhib bulunduğunu gördüğü Kavalalı Mehmed Ali’yi Kâhire’den
uzaklaştırmak için vezirlik rütbesiyle Cidde vâliliğine tâyin ettirdi. Mısır’dan
çıkmak istemeyen Mehmed Ali ise, Hurşit Paşa’ya karşı ayaklanma tertipledi.
Sultan üçüncü Selîm Han ise,
Mısır’da kuvvetli bir idarenin ancak muktedir bir şahsiyet olan Mehmed Ali
tarafından sağlanacağını kestirdiğinden ve bu sırada Vehhâbîlerin mukaddes
beldelerdeki tahribatını onun sayesinde önleyebileceğini düşündüğünden onu Mısır
vâliliğine tâyin etti (8 Temmuz 1805).
Mısır’a vâli olmak kolay, fakat vâli
olarak iş görmek güçtü. Bir çok vâliler Mısır’da bir kaç aydan fazla vâlilik
edememişlerdi. Mehmed Ali Paşa Kahire vâliliğine getirildiği vakit, kendisinden
önceki vâliler gibi güç durumda kaldı. Niyeti Mısır’da kuvvetli bir idare
kurmaktı. Fakat Mısır’daki Kölemen beyleri ile İngilizler böyle bir idarenin
kurulmasına tarafdâr değildiler. Nitekim 1807’de İstanbul önünden çekilmek
zorunda kalan İngiliz kuvvetleri, başarısızlıklarını örtmek için Mısır’ın
zabtına giriştiler. Önce İskenderiye civarına asker çıkararak şehri işgal
ettiler. Bu sırada Osmanlı Devleti Rusya ile harp hâlinde bulunduğundan, Mısır’a
yardım edebilecek bir durumda değildi. Fakat Mehmed Ali Paşa kurduğu düzenli ve
disiplinli ordusu ile İngiliz kuvvetlerini Reşid’de kat’î bir mağlûbiyete
uğratarak, 14 Eylül 1808’de geri çekilmek zorunda bıraktı. Bu başarısı üzerine o
târihe kadar donanma tarafından idare edilen Mısır’ın sahil kısmı da Mehmed Ali
Paşa’ya bırakıldı. Bu arada Mehmed Ali Paşa Mısır’da iş görmek için Kölemen
beylerinin ortadan kaldırılması gerektiğini anlamış bulunuyordu. Çünkü bunlar
zor durumda kaldıklarında İngiliz veya Fransız kuvvetlerini ülkelerine
çağırmaktan çekinmiyorlardı. Mehmed Ali Paşa 1811’de şereflerine verdiği bir
ziyafet sonunda bir çoğunu öldürttü ve Mısır’da tam bir hâkimiyet te’sis etti.
Bu sırada mukaddes beldeler olan
Mekke, Medîne ve Hicaz yöresinde vehhâbîler büyük bir dert teşkil etmeye
başlamışlardı. Vehhâbîlik daha sultan üçüncü Ahmed’in son zamanlarında, Muhammed
bin Abdülvehhâb isminde bir zat tarafından İbn-i Teymiyye’nin ehl-i sünnete
uymayan bozuk fikirlerini ortaya koyan kitaplarından etkilenerek kurulmuştu.
Necd’in bir bölümünü elinde tutan İbn-i Abdülvehhâb 1766 yılına kadar hüküm
sürmüş ve etrafına fakir, câhil ve adetâ vahşî bedevilerden müteşekkil büyük bir
kitle toplamıştır. Onun 1766’da ölümü üzerine yerine oğlu Abdülazîz İbn-i Suûd
geçti. İlk olarak bunun zamanında 1791 (B. 1205)’de vehhâbîler ile Mekkeliler
arasında ihtilâf oldu. Abdülazîz ibni Suûd 1803 başlarında Hicaz’ı yağmalamaya
başladı ve bir ay kadar süren bir muhasaradan sonra Tâif şehrini aldı. Ahâliyi
kılıçtan geçirdi. 30 Nisan’da Mekke’yi, aldı. Bu senelerde Osmanlı Devleti,
haricî düşmanlarla muhârebe hâlinde bulunduğundan, vehhâbîlik mes’elesi ile
ilgilenemedi.
Ancak 1811 senesinde vehhâbîlerin
müslümanlara yaptıkları işkence ve hakaretler dayanılamıyacak hâl aldığından,
sultan İkinci Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya ferman gönderip
eşkıyayı terbiye etmesini emreyledi.
Bu emir üzerine Mehmed Aii Paşa,
oğlu Tosun Paşa’nın kumandasındaki bir kolorduyu 1811 yılında isyânı bastırmak
üzere Mısır’dan yola çıkardı. Tosun Paşa Medîne’nin iskelesi olan Yenbû şehrini
geri aldı. Cüdeyde yolu ile Medine’ye giderken Safra vadisi ile Cüdeyde boğazı
arasındaki muhârebede bozguna uğradı. Bunu duyan Mehmed Ali Paşa çok üzüldü. Bir
kolordu ile kendisi yola çıktı. 1812 senesinin Ağustos ayında Safra ve Cüdeyde
boğazlarını geçti. Mekke emîri Şerîf Gâlib Efendi ile görüşen ve onun
fikirlerinden de istifâde eden Mehmet Ali Paşa, para ile bir çok köyleri harbsiz
ele geçirdi. Yine Şerîf Gâlib’in gönderdiği gizli plânlarla Kasım 1812’de
Medîne’yi de kansız olarak ele geçiren Mehmed Ali Paşa, Mısır’a döndü. Bir
fırkayı da cidde yolundan Mekke üzerine gönderdi. Bu fırka 1813 senesi
başlarında Cidde’ye gelerek Mekke’ye yürüdü ve şehre girdi. Osmanlı ordusunun
Mekke üzerine yürüdüğü haberi yayılınca, vehhâbîlerin ileri gelenleri dağlara
kaçtılar.
Daha sonra Tâif üzerine de yürüyen
Osmanlı ordusu bu şehri de harbsiz ele geçirdi. Müjde haberi İstanbul’a sultan,
ikinci Mahmûd-ı Adlî’ye bildirildi. Bu habere çok sevinen sultan İkinci Mahmûd
Han, Mehmed Ali Paşa’ya teşekkürler ve ihsânlar gönderip, Hicaz’a tekrar giderek
isyâncıları teftiş ve kontrol etmesini emretti. Pâdişâhın emrine uyan Mehmed Ali
Paşa, Mısır’dan tekrar yola çıktı. Bu sırada Şerif Gâlib Efendi Osmanlı ordusu
ile birlikte Taife gitmişti, isyâncıların ileri gelenlerinden Osman
el-Mudâyıkî’yi yakalamıştı. Müdâyıkî, Mısır’a oradan da İstanbul’a gönderildi.
Mehmed Ali Paşa Mekke’ye gidince Şerîf Gâlib Efendi’yi İstanbul’a gönderdi.
Yerine de Yahyâ bin Mes’ûd Efendi’yi emir yaptı. Mehmed Ali Paşa, Hicaz’ın
vehhâbîlerden alınmasından sonra Yemen’e kadar olan yerleri de kurtarmak için,
bir fırka (tümen) gönderdi. Kendi askeri ile de bu fırkanın yardımına gitti:
Oraları da vehhâbîlerden kurtardıktan sonra Mekke’ye döndü. 1815 yılı ortalarına
kadar orada kaldıktan sonra Mısır’a döndü. Bu, sırada Suûd bin Abdülazîz ölüp
yerine oğlu Abdullah bin Suûd geçti. Mehmed Ali Paşa Mısır’a, gelince, oğlu
İbrâhim Paşa’yı bir fırka asker ile Abdullah’ın üzerine gönderdi. Abdullah bin
Suûd önceden Tosun Paşa ile andlaşma yaparak, Deriyye emîri kalmak şartıyla
Osmanlılara itaat edeceğini bildirmişti. Fakat bu andlaşmayı Mehmed Ali Paşa
kabul etmedi. Mısır’dan hareket eden İbrâhim Paşa, 1816 senesi sonunda
Deriyye’ye vardı. Abdullah bin Suûd bütün askeri ile karşısına çıktı. Çok kanlı,
muhârebelerden sonra Abdullah bin Suûd yakalandı. Pek çok müslümanın kanının
dökülmesine sebeb olan ve devlete karşı isyân eden Abdullah bin Suüd ile, dört
oğlu ve ümerâsından bâzıları esir alınarak Mısır’a, oradan da İstanbul’a
gönderilerek cezalandırıldılar. Abdullah bin Suûd’dan sonra, o soydan gelen
Terkî bin Abdullah 1824 senesinde vehhâbîlerin reîsi oldu. 1833 senesinde
Suûd’un oğlu Meşşârî, Terkî”yi öldürüp yerine geçti. Terkî’nin oğlu Faysal da
Meşşârî’yi kesip 1838’de vehhâbîlerin başına geçti. Mehmed Alî Paşa’nın yeniden
gönderdiği askere karşı koymak istediyse de mirliva Hurşid Paşa’nın eline
geçerek Mısır’a gönderildi ve habs edildi.
Arabistan’ın mübarek şehirlerini
vehhâbîlerden kurtaran Mehmed Ali Paşa, büyük bir şöhret kazandı ve Hac yolunu
emniyet altına aldı. Bu başarıları üzerine Bâb-ı âlî tarafından oğlu İbrâhim
Paşa’ya vezirlik rütbesiyle Hicaz umûmî vâliliği verildi.
Osmanlı Devleti, 1821’de Mora’da
çıkan Yunan isyânını bastırmak üzere Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi. Mehmed
Ali Paşa, oğtu İbrâhim Paşa’yı düzenli, bir ordu ve güçlü bir donanmayla Mora’ya
gönderdi. İbrâhim Paşa, Mora ayaklanmasını başarıyla bastırdıysa da İngiliz,
Fransız ve Rus gemilerinden meydana gelen filo, Osmanlı-Mısır gemilerini 1827’de
Navarin limanında yaktılar. Avrupa devletlerinin Yunanistan’ı Osmanlı
Devleti’nden ayıracaklarını kestiren Mehmed Ali Paşa da oğlu İbrâhim Paşa’yı
geri çağırdı. Yaptığı bu hizmetlere ve savaş masraflarına karşılık Osmanlı
Devleti’nden oğlu İbrâhim Paşa için Suriye vâliliğini istedi ise de Bâb-ı âlî
ona, Suriye yerine Girîd’i verdi. Bir müddet sonra Mehmed Ali Paşa’mn, Sayda
vâlisi Abdullah Paşa ile arası açıldı. Mehmed Ali Paşa, Filistin’e kaçan, emri
altındaki 6000 kölemenin iadesini Abdullah Paşa’dan istedi. Ancak Abdullah Paşa
bunları iade etmediği için, Mehmed Ali Paşa büyük oğlu İbrâhim Paşa’yı 10 Ekim
1831’de 40.000 asker ve 23 parçalık donanmayla Mısır’dan Filistin üzerine
gönderdi.
İbrâhim Paşa’nın Filistin’i harbsiz
ele geçirmesi üzerine, Abdullah Paşa 2.000 kadar askeriyle Akka kalesine
çekildi. 27 Mayıs 1832’de Akka’ya da giren İbrâhim Paşa, 15 Haziran 1832’de
Şam’ı zabt etti. İki paşa arasındaki bu olaylar üzerine payitahtta bulunan
Hüsrev Paşa ve diğer müşavirler, pâdişâhı, önceden hasım oldukları Mehmed Ali
Paşa üzerine kışkırttılar. Edirne vâlisi Ağa Hüseyin Paşa, serdâr-ı ekrem ve
Mısır vâliliğine tâyin edilerek Mehmed Ali Paşa üzerine gönderildi. Böylece
Osmanlı Devleti ile Mısır paşası arasında harp başlamış oldu. Mısır kuvvetleri
Bâb-ı âlî tarafından gönderilen Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu
Antakya ile İskenderun arasında bozguna uğrattı. Bunun üzerine 3 Kasım 1832’de
sadrâzam Reşîd Mehmed Paşa 60.000 kişilik bir orduyla İstanbul’dan hareket etti.
Bu sırada Anadolu’ya giren İbrâhim Paşa, 21 Kasım’da Konya’ya ulaştı. Hiç bir
muhalefetle karşılaşmayan İbrâhim Paşa, sadrâzam ve serasker Reşîd Mehmed
Paşa’nın kuvvetleriyle Konya yakınlarında karşılaştı. İbrâhim Paşa kuvvetleri
yenilmek üzereyken, kar yağışı ve puslu bir havada kendi askerleri sanarak
Mısırlı süvariler arasına giren sadrâzam esir edildi. Bunun üzerine, başsız
kalan Osmanlı ordusu, muhârebe meydanını İbrâhim Paşa’ya terk ederek geri
çekildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa, 2 Şubat 1833’de
Kütahya’ya geldi. Bâb-ı âiî’nin bir veziri gibi davranıp halkı incitmemeye çok
dikkat etti. Hattâ esir edilen sadrâzam Mehmed Reşîd Paşa’yı serbest bıraktı.
Mehmed Ali Paşa, sadrâzam olmak veya
Osmanlı tahtına oturmak gibi niyete sâhib değildi. Fakat o, Mısır’da yarı
bağımsız bir idare kurmak istiyordu.
Bu arada sultan İkinci Mahmûd Han,
bu fırsattan istifâde ederek Mehmed Ali Paşa’yı Osmanlı Devleti’ne karşı
kışkırtmak isteyen İngiltere ve Fransa’nın gözünü korkutup, bu yolla Mehmed Ali
Paşa’yı yola getirmek için Rusya’yla anlaştı. Pâdişâhın daveti üzerine 10 savaş
gemisiyle bir kaç bin Rus askeri Büyükdere çayırına çıktı. Bu hâdise üzerine
telâşa düşen İngiltere ve Fransa, Mehmed Ali Paşa’dan Anadolu’yu tahliye
etmesini istediler. Rusya’nın işe karışmasını, boğazlar üzerindeki kendi
çıkarları açısından tehlikeli gören İngiltere ve Fransa araya girerek
Kütahya’dan ordusunu çekmesi için Mehmed Ali Paşa’ya baskı yapmaya başladılar.
Neticede Osmanlı Devleti ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasında 8 Nisan 1833’de
Kütahya andlaşması imzalandı. Bu andlaşmaya göre Mısır, Sudan, Sayda,
Trablusşam, Suriye, Adana ve Cidde Mehmed Ali Paşa ile oğluna bırakılacak,
ayaklanmaya katılanlar için umûmî af îlân edilecek, Mısır ordusu Anadolu’yu
boşaltacaktı.
Osmanlı Devleti’nin yedi eyâletinin
bir tek vâliye verilmesinin devletin geleceği ve emniyeti açısından iç açıcı
olmadığını düşünen sultan İkinci Mahmûd Han, Rusya ile 8 Temmuz 1833’de Hünkâr
iskelesi andlaşmasını imzaladı. Bu andlaşmaya göre, Rusya savaşa girerse,
Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı olan düşman savaş gemilerini boğazlardan
sokmayacak, Rusya’nın istediği gemilere geçit verip, istemediklerine geçit
vermiyecek, Osmanlı Devleti savaşa girerse Rusya pâdişâhın istediği yere mâkûl
haddi aşmamak üzere asker sevk edecekti. Bu andlaşma 1841 yılına kadar sekiz yıl
için imzalanmıştı. Böylece Mısır mes’elesi altı yıl için kapanmış oldu.
Bu sulh devrinde sultan İkinci
Mahmûd Han şark ordusunu kurup Çerkez Mehmed Paşa’yı da kumandanlığına tâyin
etti. Toroslar üzerindeki geçitleri tahkim eden İbrâhim Paşa Suriye’de 80.000
asker, babası Mehmed Ali Paşa da Fransız subaylarının nezâretinde 50.000 kişilik
modern bir ordu hazırladı. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın itimâdını kaybettiğini
anlayan Mehmed Ali Paşa, Osmanlı hazînesine vereceği vergiyi geciktirdi. Ayrıca
İstanbul’daki yabancı konsoloslar aracılığıyla bağımsızlık isteğini açıkladı. Bu
durum karşısında sultan İkinci Mahmûd Han Çerkez Hâfız Mehmed Paşa emrindeki
ordunun harekete geçmesini emretti. 45.000 kişilik ordusuyla Fırat’ı geçip Haleb
yolu üzerindeki Nizip’i 3 Mayıs 1839’de alan Çerkez Hâfız Mehmed Paşa, 24
Haziran’da Nizip önlerinde yapılan savaşta mağlûb oldu. Bu mağlûbiyet haberi
İstanbul’a ulaşmadan önce 1 Temmuz 1839’da sultan İkinci Mahmûd Han vefât etti.
Yerine büyük oğlu Abdülmecîd pâdişâh oldu. Mehmed Emîn Rauf Paşa’yı vazîfeden
alarak Koca Hüsrev Mehmed Paşa’yı sadrâzamlığa getirdi. Baş düşmanı Hüsrev
Paşa’nın sadrâzam olmasını kendisi için büyük tehlike sayan kaptân-ı derya Ahmed
Fevzi Paşa Çanakkale’de yatan Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürerek
Mehmed Ali Paşa’ya teslim etti. Bundan sonra da hâin adıyla anıldı.
Osmanlı Devleti’nin, kara
kuvvetlerinin Nizip yakınlarında yok olmasından sonra, deniz kuvvetlerinin de
kaybedilmesi sebebiyle Hünkâr iskelesi andlaşmasına dayanarak Rusya’dan askerî
yardım isteneceğinden endişe eden ve Rusya’nın Akdeniz’e inmesini kendi
menfaatleri açısından tehlikeli gören Fransa dışındaki diğer Avrupa devletleri,
İngiltere’nin önderliğinde 15 Temmuz 1840’da Londra andlaşmasını imzaladılar. Bu
andlaşmaya Mehmed Ali Paşa tarafdârı olan Fransa katılmadı. İngiltere, Rusya,
Avusturya ve Prusya arasında imzalanan andlaşmaya göre; Mısır Mehmed Ali Paşa’ya
bırakılacak, Osmanlı donanması geri verilecek, Mısır ordusu Suriye’yi
boşaltacaktı. Mehmed Ali Paşa bu şartlara uymadığı takdirde müttefik devletler
bu kararları uygulamak için birlikte harekâta geçeceklerdi. Mehmed Ali Paşa
verilen ültimatomlara uymadığı takdirde, âsî muamelesi görecek, Mısır ile Sudan
elinden alınacaktı. Mehmed Ali Paşa Londra andlaşması kararlarını reddedince
askerî harekât başladı. İngilizler 15 Eylül 1840’da Beyrut’un kuzeyine çıkarma
yaptılar. Avusturya kuvvetleri Beyrut’u aldı. Yeniden tanzim edilerek karadan
harekete geçen Osmanlı ordusu da Suriye üzerine yürüyerek İbrâhim Paşa
kuvvetlerini bozguna uğrattı. Lazkiye, Sayda ve Sur şehirlerini ele geçirdi.
Kısa bir kuşatmadan sonra Akka kalesi de düştü. Haleb ve Şam’ı da elinden
çıkaran İbrâhim Paşa, Mısır’a dönmek zorunda kaldı. Bu arada İskenderiye önüne
gelen bir İngiliz filosunun amirali, Mehmed Ali Paşa’ya Mısır’la iktifa etme
karârını kabul etmeyecek olursa, şehri topa tutacağına dâir ültimatom verdi.
Zâten Suriye’den vazgeçmiş olan Mehmed Ali Paşa, 27 Kasım 1840’da İngiliz
amirâliyle yalnız Mısır’la yetineceğini belirten İskenderiye andlaşmasını
imzaladı. Bu durumda İngiltere, Osmanlı Devleti’ne bir oyun oynadı. Londra
andlaşmasına göre Mehmed Ali Paşa’nın Mısır ve Sudan’dan da çıkarılması îcâb
ederken bu eyâletleri Mehmed Ali Paşa’ya bırakarak kendi çıkarlarını devam
ettirebileceği bir çıban başı ortaya çıkardı. İç mes’elelerle meşgul olan,
donanma ve güçlü bir ordudan mahrum bulunan Bâb-ı âlî de bir emr-i vâki
şeklindeki bu andlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. İngiliz hayranı Mustafa
Reşîd Paşada 24 Mayıs 1841’de sultan Abdülmecîd Han’a Mısır’ın statüsüyle ilgili
Mısır fermanını yayınlattı. Buna göre; Mehmed Ali Paşa’ya Mısır ve Sudan
verilecek, Sina yarımadasının bir kısmı Mısır’a, bir kısmı da doğrudan Osmanlı
idaresine bırakılacaktı. Mehmed Ali Paşa ölünce, pâdişâh, Mısır vâliliğini onun
oğlu veya torunlarından yaşça en büyük olanına verecekti. İsyan veya aklî zaaf
gibi bir hâl olmadıkça, Mısır vâliliği Kavalalı ailesinin en yaşlı ferdine
kalacaktı. Her yeni vâlilik pâdişâhın yeni bir fermanının Kâhire’de okunmasıyla
yürürlüğe girecekti. Kavalılar ailesinin nesli erkek tarafından kesilirse,
pâdişâh Mısır’a istediğini vâli tâyin edecek ve Mısır’ın statüsünü bu fermanın
hükümleriyle bağlı olmaksızın, diğer eyâletler gibi istediği şekilde
değiştirebilecekti. Tanzîmât fermanının bütün esasları Mısır’da da
uygulanacaktı.
Mısır’da Pâdişâh adına basılan
Osmanlı parası ve Osmanlı bayrağı kullanılacaktı. Osmanlı Devleti’nin diğer
eyâletlerinde vergi hangi usûllerle toplanıyorsa, Mısır’da da aynı usûllerle
toplanacaktı. Mısır ordusu derhâl terhis edilecek ve bundan sonra Mısır vâlisi
18.000 kişiden fazla asker beslemeyecekti. Ancak pâdişâh emrettiği takdirde
savaş hâlinde ve Bâb-ı âlî’nin emrettiği cephede kullanılmak üzere Mısır vâlisi
daha fazla askeri silâh altına çağırabilecekti. Devletin bütün askeri kânunları
Mısır’da da uygulanacaktı. Osmanlı askerinin giydiği formayı Mısır askeri de
aynen giyecekti. Mısır kâdısını İstanbullu ulemâ arasından şeyhülislâm
seçecekti. Mısır, donanmasını dağıtacak ve ancak Bâb-ı âlî’nin yazılı olarak
müsâde ettiği küçük gemiler kullanabilecekti... Bu fermanın bir tek maddesine
aykırı hareket edildiği takdirde Mısır, Kavalılar’dan alınacaktı...
Zâten bir Osmanlı paşası olup,
İslâmiyet’e büyük hizmetler etmiş olan ve dînine bağlı iyi bir kimse olan
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, bu fermanın hükümlerine aykırı harekette bulunmaktan
şiddetle kaçındı. Buna mennun olan sultan Abdülmecîd Han, 1842 senesinde ona
vezirlik rütbesinin üzerine sadâret payesini de verdi. 19 Temmuz 1846’da
İstanbul’a gelen Mehmed Ali Paşa, kendisinden 54 yaş genç olan sultan Abdülmecîd
Han’a bağlılığını arz etti. 17 Ağustos’a kadar 29 gün İstanbul’da kaldı.
İstanbul’dan sonra 47 yıl önce ayrıldığı doğum yeri olan Kavala şehrini de
ziyaret etti. Napoli ve Malta’ya da uğradıktan sonra Kahire’ye döndü. Bir müddet
sonra sultan Abdülmecîd Han Kavala şehrinin karşısındaki Taşoz adasını da
Mısır’a bırakarak paşaya karşı lütuf ve mürüvvetini gösterdi.
10 Kasım 1848’de oğlu İbrâhim Paşa
50 yaşında vefât etti. Mehmed Ali Paşa da İbrâhim Paşa’nın vefâtından 8 ay 21
gün sonra, 1 Ağustos 1849 târihinde seksen yaşında vefât etti. Kahire’deki
türbesine defnedildi.
Mehmed Ali Paşa’nın vefâtından sonra
yerine Kavalalıların en yaşlısı ve Tosun Paşa’nın oğlu olan birinci Abbâs Hilmi
Paşa Mısır vâlisi oldu.
Uzun ömrü içinde İslâmiyet’e pek çok
hizmetleri dokunan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın; kendisinden önce vefât eden
İbrâhim Paşa, eski Hicaz ve Habeşistan vâlisi Ahmed Tosun Paşa, Sudan vâlisi
iken vefât eden İskender İsmâil Paşa, 1818’de vefât eden Abdülhalîm Bey, Abbâs
Hilmi Paşa’nın yâni yeğeninin yerine Mısır vâlisi olan Mehmed Saîd Paşa, Osmanlı
nâzırlarından vezir Mehmed Abdülhalîm Paşa ve yine Osmanlı mâliye nâzırlarından
vezir Mehmed Ali Paşa olmak üzere yedi oğlu vardı. Ayrıca 1823’de genç yaşta
ölen Zeyneb Hanım, defterdâr Hüsrev Bey’in zevcesi Nazlı Hanım, sadrâzam Yûsuf
Kâmil Paşa’nın zevcesi olup İstanbul’da çok büyük hayır eserleri yaptıran meşhur
Zeyneb (Kâmil) Hanım adlı kızları vardı.
Mısır’da Kavalalı Mehmed Ali
Paşa’yla başlayan Kavalalılar hânedânının Mısır hâkimiyeti 1953 yılma kadar
sürdü. Kavalalılar hânedânı temsilcisine ilk zamanlar vâli, İsmâil paşa devrinde
hidiv, Hüseyin Kâmil Paşa devrinde sultan, birinci Fuâd devrinde melik ünvânları
verildi. Kavalalı ailesinden Osmanlı sultanlarının kızlarıyla evlenerek
akrabalık kuranlar olduğu gibi, devletin iç ve dış işlerinde vazîfe alanlar da
oldu. Abbâs Hilmi Paşa’nın oğlu Dâmâd İbrâhim, sultan Abdülmecîd Han’ın kızı
Münire Sultan’la evlendi. Mehmed Tosun Paşa müşirlik, Melik Fuâd Paşa da ikinci
sultan Abdülhamîd Han devrinde Viyana’da askerî ateşelik yaptı.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında
mâlî bakımdan İngiltere’nin kontrolü altına giren Kavalalılar, Birinci Dünyâ
harbi ve sonrasında İngiliz himayesine girdiler. 1948 Arab-İsrâil harbindeki
mağlûbiyetleri üzerine sosyalistlerin de tahrik ve teşvikleriyle Kavalalılar
hânedânına karşı memnuniyetsizlik meydana geldi. 1953 senesinde cumhuriyetin
îlân edilmesiyle Kavalalılar hânedânına son verildi.
Kavalalılar hânedânlığı mensubları ve târihleri şöyledir:
1- Kavalalı Mehmed Ali Paşa
(1805-1848)
2- İbrâhim Paşa
(1848-)
3- Birinci Abbâs Hilmi Paşa
(1848-1854)
4- Saîd Paşa
(1854-1863)
5- Hidiv İsmâil Paşa
(1863-1879)
6- Hidiv Tevfik Paşa
(1879-1893)
7- İkinci Abbâs Hilmi Paşa
(1892-1914)
8- Hüseyin Kâmil Paşa
(1914-1917)
9- Melik birinci Fuâd Paşa
(1917-1936)
10- Melik Mehmed Fâruk
(1936-1952)
11- İkinci Fuâd
(1952-1953)
1- Kavalalı Mehmed Ali Paşa
(1805-1848)
2- İbrâhim Paşa
(1848-)
3- Birinci Abbâs Hilmi Paşa
(1848-1854)
4- Saîd Paşa
(1854-1863)
5- Hidiv İsmâil Paşa
(1863-1879)
6- Hidiv Tevfik Paşa
(1879-1893)
7- İkinci Abbâs Hilmi Paşa
(1892-1914)
8- Hüseyin Kâmil Paşa
(1914-1917)
9- Melik birinci Fuâd Paşa
(1917-1936)
10- Melik Mehmed Fâruk
(1936-1952)
11- İkinci Fuâd
(1952-1953)
BİZİM MAKSADIMIZ!..
Abdullah Paşa ile olan mücâdelesinin
bir anda Pâdişâhla savaşa dönüşmesi ile karşı karşıya gelen Mehmed Ali Paşa’nın,
sadrâzam olmak veya saltanatı ele geçirmek gibi niyetleri olduğu ileri
sürülmekte ise de doğru, değildir. Nitekim Paşa, böyle bir maksat gütmediğini ve
güdemiyeceğini bir İngiliz diplomatına şu sözleriyle anlatmaktadır:
“Siz bir yabancısınız. Bir müslüman
gibi düşünmesini bilmezsiniz. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından benim için
doğacak mes’ûliyeti biliyor musunuz? Müslümanlar nefretle benden
uzaklaşacaklardır. İlk uzaklaşanlardan biri de iki oğlum
olacaktır.”
1833’de ise, İskenderiye’deki
Avrupalılara şu sözleri söylediği görülüyor:
“Pâdişâh’ın hizmetkârı olarak kalmak
istiyorum. Oğlum İbrâhim, eğer Boğaziçi’ne varmaya muvaffak olursa. Pâdişâh’ın
ayaklarına kapanarak affını ve Mısır’a dönmek için müsâadesini
dileyecektir.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyânı (Ş.
Altındağ, Ankara-1988)
2) Târih-i Cevdet; cild-8, sh. 105
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh.
15
4) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal);
cild-5
5) Osmanlı Târihi Kronolojisi;
cild-4
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1100
7) Kıyamet ve Âhiret; sh.
366
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-9, sh.
351
9) Türk Siyâsi Târihi; sh.
199
Abdullah Paşa ile olan mücâdelesinin
bir anda Pâdişâhla savaşa dönüşmesi ile karşı karşıya gelen Mehmed Ali Paşa’nın,
sadrâzam olmak veya saltanatı ele geçirmek gibi niyetleri olduğu ileri
sürülmekte ise de doğru, değildir. Nitekim Paşa, böyle bir maksat gütmediğini ve
güdemiyeceğini bir İngiliz diplomatına şu sözleriyle anlatmaktadır:
“Siz bir yabancısınız. Bir müslüman
gibi düşünmesini bilmezsiniz. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından benim için
doğacak mes’ûliyeti biliyor musunuz? Müslümanlar nefretle benden
uzaklaşacaklardır. İlk uzaklaşanlardan biri de iki oğlum
olacaktır.”
1833’de ise, İskenderiye’deki
Avrupalılara şu sözleri söylediği görülüyor:
“Pâdişâh’ın hizmetkârı olarak kalmak
istiyorum. Oğlum İbrâhim, eğer Boğaziçi’ne varmaya muvaffak olursa. Pâdişâh’ın
ayaklarına kapanarak affını ve Mısır’a dönmek için müsâadesini
dileyecektir.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyânı (Ş.
Altındağ, Ankara-1988)
2) Târih-i Cevdet; cild-8, sh. 105
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh.
15
4) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal);
cild-5
5) Osmanlı Târihi Kronolojisi;
cild-4
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1100
7) Kıyamet ve Âhiret; sh.
366
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-9, sh.
351
9) Türk Siyâsi Târihi; sh.
199


Yorumlar
Yorum Gönder