KAPİTÜLASYONLAR
Osmanlı Devleti’nde yabancıların
statüsünü tesbit eden hukukî, mâlî, idâri ve dînî özellikteki andlaşmalar. Buna
İmtiyâzât-ı
ecnebiyye de denir.
Batı dillerinde çeşitli mânâlar
ifâde eden kapitülasyon kelimesi, Fransızca’da teslim olma,
İtalyanca’da yabancılara tanınan imtiyaz ve anlaşma mânâlarında kullanılır.
Ayrıca bir devletin tebeasının haklarını diğer bir devletin toprakları üzerinde
düzenleyen andlaşma mânâsında da kullanılmaktadır. Fakat asıl olarak
kapitülasyonların mânâsını, yapılan andlaşmaların maddelerinde aramak
gerekmektedir. Nitekim Osmanlıların çeşitli dönemlerde Avrupalılarla imzalamış
oldukları kapitülasyonların kimisi imtiyaz, kimisi karşılıklı eşit şartlarda
yapılan andlaşmalar, kimisi ise teslim olma mânâlarını ifâde ediyordu.
Çok eski zamanlardan beri mevcûd
olan kapitülasyonlar, bir hıristiyan devlet tarafından müslümanlar lehine veya
iki İslâm devletinin karşılıklı tebeaları için veya bir hıristiyan devleti
tarafından hıristiyan topluluğa karşı uygulanmıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin
kurulduğu sırada da çevresindeki ülkelerde kapitülasyon kurumu geniş ölçüde
işlemekteydi. Bizans, Selçuklular ve Akdeniz kıyısındaki İslâm ülkeleri,
yabancılara çeşitli imtiyazlar tanımışlardı. Anadolu Selçuklu sultanları
1207’den başlıyarak Kıbrıs krallığına ve Venedik Cumhuriyetine ticarî bâzı
imtiyazlar vermişlerdi.
Osmanlı Devleti târihinde ise, ilk
olarak kapitülasyon sultan birinci Murâd Han zamanında 1365 yılında Dalmaçya
kıyılarında fakir bir ülke olan Ragusa Cumhûriyetine beş yüz duka harac
karşılığında verilen ticarî imtiyaz idi. Hıristiyanların dînî ve ticarî
durumlarını Osmanlı Devleti’nin siyâsî menfaatlerini göz önünde tutan, onların
severek müslüman olmalarını isteyen diğer Osmanlı pâdişâhları da daimî veya
muvakkat kaydıyla bâzı imtiyazlar verdiler.
1397’de Yıldırmı Bâyezîd Han ile
Bizans imparatoru yedinci İoannes Palaiologos arasında kapitülasyon andlaşması
imzalandı. Osmanlı Devleti ülkesine gönderilen Bizans elçi ve konsoloslarına
bâzı imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar karşılığında Bizans İmparatorluğu’ndan
İstanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin dâvalarına
bakmak üzere kâdı ile din işlerine bakacak müftî tâyin etme hakkı alındı.
Yıldırım Bâyezîd’in oğulları Süleymân Çelebi, Mûsâ Çelebi ve birinci Mehmed
(Çelebi) devirlerinde de yabancılara bâzı imtiyazlar tanındı. 1410’da birinci
Mehmed (Çelebi) ile Bizans imparatoru Mariuel Palaiologos ve 1413’de Venedik
Cumhuriyeti arasında kapitülasyon andlaşması imzalandı. Fâtih Sultan Mehmed ise,
İstanbul’u fethettiğinde Bizans’ın Venedik ve Ceneviz’e tanıdığı imtiyazları
küçük bâzı değişikliklerle kabul etti. 1479’da yine Fâtih tarafından Venedik’e
Kefe ve Trabzon’da ticâret yapma hakkı tanındı. Fâtih Sultan Mehmed tarafından
Venedik’e verilen bu imtiyazları Yavuz Sultan Selîm 1513’de ve Kânûnî Sultan
Süleymân 1521’de yapılan Osmanlı-Venedik ticâret andlaşmalarıyla genişleterek
kabul ettiler. Osmanlı sultanları verdikleri bu imtiyazlarla fethettikleri
ülkelerde ticarî faaliyetlerin canlı kalmasına ve ellerine geçirdikleri önemli
transit yolların faaliyetlerine devam etmesine sebeb oluyordu. Ayrıca, bu asırda
Amerika’nın ve Ümid Burnu’nun keşfedilmesi sebebiyle ipek yolu ticâreti Osmanlı
topraklarından uzaklaşmış, ticâret batıya kaymış idi. Verilen bu imtiyazlarla
ticâret tekrar Osmanlı topraklarına çekilmek istenmiş, böylece Osmanlı himâyesi
altına giren gayr-i müslim ahâli maddî bakımdan en ufak bir kayba uğramamıştı.
Osmanlı Devleti’nın her bakımdan en
parlak devrine eriştiği, fetihlerin genişlediği, kültür ve san’atın en parlak
seviyesine ulaştığı, Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında, Fransa kralı birinci
Fransuva’yla Uhûd-i atîka adı verilen yeni bir imtiyaz
andlaşması imzalandı. 18 Şubat 1536’da imzalanan bu andlaşma, Kânûnî Sultan
Süleymân’ın Osmanlı Devleti’nin iktisadî, siyâsî, askerî ve sosyal bakımdan en
güçlü olduğu on altıncı yüz yılda; fakir, zayıf, muhtaç ve kralını dahi
esaretten kurtardığı Fransa’ya imtiyaz vermesi kendi açısından ileriye dönük
ticarî ve siyâsî bir yatırımdı.
Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde
Osmanlı Devleti’nin cihân devleti hâline gelmesi ve Avrupa’ya hâkim olması
karşısında diğer Avrupa devletleri tedirgin oldular. Osmanlı Devleti’nin
kuvvetlenmesini istemeyen Almanya imparatoru ve İspanya kralı Şarlken, buna manî
olmak için çâreler aradı. Avrupa’nın büyük bir kısmını idaresi altında
bulunduran Şarlken, İngiltere ve Fransa krallıkları karşısında tehdîd unsuru
durumundaydı. Çünkü Kristof Kolomb’un 1492’de İspanya adına Amerika’yı keşf
etmesi, İspanya’yı en güçlü mevkiye çıkarmıştı. Amerikan gümüşü kendi tekelinde
bulunan İspanya, Amerika kıt’asının tabiî kaynaklarından istifâde ederek
güçlendi. Bu durumdan İngiltere ve bilhassa Fransa tedirgin oldular. Avrupa
devletleri arasındaki bu durumdan istifâde etmeyi düşünen Kânûnî Sultan
Süleymân, Avrupa’da büyüyen bu devi yıpratarak parçalayıp ortadan kaldırmayı
plânladı.
Bu sırada Avrupa’da reform adı
verilen hareketler başlamış, Luther, papaya baş kaldırmıştı. Almanya-İspanya
imparatoru Şarlken ise Luther’e karşı papayı destekliyordu. Bu suretle ortaya
çıkan mezhep kavgaları Avrupa’yı kana boyamaya başladı. Katolikler ve
protestanlar arasındaki kanlı katliâmlar gittikçe arttı.
Bu sırada Fransa karalı birinci
Fransuva, Şarlken’e yenilerek esir düştü. İspanya’da hapisde bulunduğu sırada 6
Aralık 1525’de annesi Louise de Savoie, Kont Len Frangigani’yi Kânûnî Sultan
Süleymân’a elçi olarak gönderdi. Oğlunun kurtarılmasını ve Fransa’nın
Alman-İspanyol istilâsına mâruz kalmasının önlenmesini istedi. Zîrâ Avrupa’da
Şarlken’e karşı durabilecek sâdece Fransa kalmıştı. Fransa seddi de yıkılınca,
Şarlken hıristiyan Avrupa’ya hâkim olacaktı. Bu ise Osmanlı Devleti için büyük
bir tehdîd unsuru idi. Ayrıca Almanya-İspanya imparatoru Şarlken, İran şahı
Tahmasb’a elçi göndererek, Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak kurmak istediğini
bildirmişti.
Almanya-İspanya İmparatoruyla, İran
Şâh’ının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit eden
Kânûnî Sultan Süleymân Han, Fransa’nın zayıf durumundan istifâde ederek
Şarlken’in Avrupa’ya hâkim olma isteğine mâni olmak için, siyâsî bakımdan
desteklediği gibi Fransa ile 1535’de ticarî bir muahede imzaladı. Osmanlı
Devleti ile Fransa arasındaki ilk ahidnâme bu idi. Ahidnâmeye göre Fransız
tüccarlarının yüzde beş gümrük ile her iki devlete âit gemilerle serbestçe
dolaşmaları ve bütün hukukî muamelelerde Fransız konsoloslarının kaza hakları
kabul ediliyordu. Bundan başka Fransız tebea hakkındaki dâvalarda hüküm verecek
kâdıların yanında bir Fransız tercümanı hazır bulunacaktı. Müslüman tebeadan
birisine olan borcunu ödemeden kaçan Fransız’ın yerine başka bir Fransız ve
konsolos yakalanmıyarak, Fransa kralı aleyhine dâva açılacaktı. Fransa bu
ahidnâme ile Osmanlı ülkesinde sağladığı önemli imtiyazlar neticesinde, İspanya
ve Venedik gibi ticarî kazançlar elde etmeye başladı. Çok geçmeden de Avrupa
imparatorluğu kurma hülyasında olan Şarlken’e karşı koyabilecek bir güce erişti.
Osmanlı Devleti kapitülasyon andlaşmasıyla Fransa’ya maddî yardımda bulunduğu
gibi, zaman zaman askeri yardımda da bulundu. Osmanlı donanması bir kaç kere
Fransa’nın yardımına gönderildi. Fransa ise verilen bu imtiyazlara karşı,
Osmanlı Devleti’ne vergi ödedi. Ticarî imtiyazlar bahş edilmesinden minnetdâr
olan Fransa, İstanbul’a gönderdiği elçiyle her yıl muayyen bir vergi ve pâdişâha
belirli mikdârda hediye vermeyi kabul ettiğini bildirdi.
Kânûnî’nin tâkib ettiği bu siyâset
ile Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti ve nüfuzu arttı. Avrupa’da Osmanlı idaresi
için müsbet yönde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün
tanınmasına, dolayısıyla İslâmiyet’in yayılmasına sebeb oldu. Hattâ Avrupa’da
reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther; “Yâ Rabbim! Büyük
Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adaletinden onlar sayesinde
nasîbimizi alalım” demesine sebeb oldu. Bu andlaşma ayrıca Kânûnî’nin Rodos
adasını fethi sırasında Venediklilerin tarafsız kalmasını, Rodos’u ellerinde
bulunduran Saint-Jean şövalyelerine yardım etmemesini de sağladı.
Kânûnî Sultan Süleymân’ın vefâtından
sonra, 1569’da sultan İkinci Selîm Han, dokuzuncu Charles ile 18 maddelik;
1581’de sultan üçüncü Murâd Han, üçüncü Henri ile 19 maddelik; 1579’da sultan
üçüncü Mehmed Han, dördüncü Henri ile 32 maddelik; 1604’de sultan birinci Ahmed
Han, yine dördüncü Henri ile 53 maddelik; 1743’de Edirne’de sultan dördüncü
Mehmed Han, on dördüncü Louis ile 55 maddelik; 1770’de sultan birinci Mahmûd
Han, on beşinci Louis ile 84 maddelik kapitülasyon andlaşmaları imzaladılar.
Bunlardan başka 1578’de Toskana
krallığına, 1565’de Ceneviz Cumhuriyetine, 1580, 1593, 1603; 1606, 1622, 1624,
1641, 1662, 1675 yllarında İngiltere’ye; 1598, 1612, 1634, 1668, 1712 yıllarında
Hollanda krallığına, 1617’de Avusturya’ya, 1678’de Polonya’ya, 1700’de Rusya’ya
ve 1737’de İsveç krallığına çeşitli kapitülasyon imtiyazları verildi.
Bu kapitülasyonlar yabancılara,
Osmanlı Devleti’nde yerleşmek, dolaşmak ve ticâret yapmak haklarını tanıyordu.
Ancak ticâret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı.
Kapitülasyonların her yenilenmesinde, Osmanlılardan satın alarak yabancı
memleketlere götürecekleri ticâret eşyası da sayılarak belli ediliyordu. Hattâ
1740’da Fransa ile yenilenen kapitülasyonlar, sabit bir hâle getirildiği hâlde,
Fransızların Osmanlı Devleti’nden satın alacakları ticâret maddeleri 56 olarak
tesbit edilmişti. Bu maddelerin dışında ticâret maddeleri götürmeleri yasaktı.
Yasak olan maddeler içerisinde hububat ve kuru meyveler de vardı. Bundan başka
kapitülasyonlara göre yabancıların Osmanlı Devleti’ne getirdikleri, ticâret
eşyası üzerinden başlangıçta % 5, daha sonra % 3 bir gümrük resmi de
alınmaktaydı.
On sekizinci yüzyılın ilk yarısına
kadar verilen kapitülasyon imtiyazlarının bir bölümü devletler genel hukuku
kurallarına göre, andlaşma niteliği taşımakta idi. Ancak büyük bölümü (% 90’ı)
pâdişâh fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlardı. Bu tip
kapitülasyonlar; pâdişâh hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır, istenildiği
an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her pâdişâh değiştiğinde imtiyazların da
yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve
Avrupa devletlerinin her defa yeni imtiyazlar istemeleri üzerine, 1740’ta sultan
birinci Mahmûd ile Fransa kralı on beşinci Louis arasındaki kapitülasyon
andlaşması daimî statü ile yapıldı. Böylece bu yeni andlaşma Fransa’ya tanınan
ticarî ve hukukî imtiyazları genişlettiği gibi, kapitülasyon kavramına da yeni
bir nitelik kazandırdı ve bir lütuf olmaktan çıkarak, karşılıklı bağlayıcılığı
olan bir ticâret muahedesi şeklini aldı.
1838’de İngiltere ile başlayan ve
diğer Avrupa devletleri ile devam eden bir dizi ticarî andlaşma ise, Osmanlı
Devleti’nin iktisadî bakımdan batının hâkimiyeti altına girmesine sebeb
olmuştur. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşîd Paşa ve
arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan bu anlaşma ile yabancı ülkelere Osmanlı
Devleti’ni sömürmek için kapitülasyonlara ek ticâret imtiyazları verilmiş oldu.
Böylece kapitülasyonlar artık Osmanlı Devleti’nin Avrupa ekonomisine teslim
olmasını ifâde ediyordu.
Nitekim 1838 ticâret muahedeleri ile
Osmanlı Devleti bâzı ticâret eşyası üzerinde mevcut yed-i vâhid (tekel) usûlünü
kaldırmayı taahhüd ederek yabancılara iç ve dış ticâret hususunda tam bir
serbestlik tanıyordu. Bununla beraber Osmanlı ülkesinden çıkacak bir mal
üzerinden % 9 iskele ve % 3 çıkış resmi olmak üzere % 12 nisbetinde resim
alınmakta idi.
Reşîd Paşa’nın yetiştirmesi olan Âlî
ve Fuâd paşalar da 1861’de imzaladıkları yeni ticâret andlaşmalarında, 1838
ticâret muahedelerinin iç ve dış ticâret serbestliği prensibini kabul etmenin
yanında, ihrâc edilen mallardan alınmakta olan % 12 iskele ve gümrük resmini
başlangıçta % 8’e ve sekiz yıl sonra da % 1’e indirdiler. Böylece 1838’de Reşîd
Paşa ile başlayan ve 1861’de Âlî ve Fuâd paşalarla devam eden ihanet şebekesi,
Osmanlı’yı Avrupa’nın mahkumu yapıyordu. Artık yabancı tüccarlar Osmanlı
memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticârette iş yapıyorlar, ham
maddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyorlar, mâmûl getirip satıyorlardı. Kendi
memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticâret yapmalarına imkân yoktu.
Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık, Osmanlı tüccarlarının ve
esnafının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Âlî ve Fuâd paşaların
ıslâhat lâyihalarında ticârete dâir ciddî tek bir fikir yoktu (Bkz. Baltalimanı
andlaşmaları).
Netîcede Osmanlı Devleti dış
pazarlara açılarak ham madde ihracına başlayınca, yerli sanayi ham madde
bulmakta sıkıntıya düştü. Başka bir ifâdeyle Osmanlı sanayiinin çöküşü hızlandı.
Böylece Osmanlı ekonomisi zamanla dinçliğini kaybederek gelişmelerin gerisinde
kaldı. Nihayet Avrupa’nın gittikçe gelişen ve genişleyen ticarî, iktisadî ve
teknolojik rekabeti karşısında tutunamayarak on dokuzuncu yüz yılın ikinci
yarısından itibaren hızlı bir çökme dönemine girdi. Avrupa devletlerinin
desteğine duyulan ihtiyâç, Osmanlı hükümetlerini onların karşısında
mes’elelerini eşit şartlarda müzâkere etme gücünden mahrum bıraktı. Yapılan bu
ticarî andlaşmalar, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin
mallarına karşı ilgiyi arttırarak yerli mallara olan talebi azalttı. Böylece
Osmanlı sanâyî ve ticâretinin gerilemesine yol açtı.
Böylece 1838 andlaşmalarının Osmanlı
ekonomisini felce uğratması ve devletin Rusya ile giriştiği harpleri kaybetmesi
üzerine 1854’de İngiliz ve Fransızlarla ilk borç andlaşmaları imzalandı.
Alınan borçların faizlerinin
ödenememesi ve yeni borçların alımı ile 1870’de borç mikdârı 792 milyon Frankı
buldu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti üzerine siyâsî ve
askerî baskılar kurmaya başladılar. Bu sırada Abdülazîz Han’ın şehâdetinden
sonra, tahta geçen sultan beşinci Murâd’ın kısa süren saltanatından sonra sultan
İkinci Abdülhamîd Han pâdişâh oldu. Birinci Meşrûtiyet’i îlân ederek Kânûn-i
esâsî’yi kabul etti. Bu sırada tanzîmâtçıların uyguladığı yanlış ekonomik
politikalar ve yabancılara verilen imtiyazlar sebebiyle devletin mâlî durumu
iyice kötüye gitti. Avrupa basını Osmanlı Devleti’nin mâlî iflâs hâlinde
bulunduğunu yazıyordu. Bu sırada Bosna-Hersek isyânı ile Midhat Paşa ve
adamlarının tahrik ve teşvikleriyle Osmanlı-Rus harbi patlak verdi. Devletin
içinde bulunduğu mâlî kriz daha da büyüdü.
Yabancı devletlerin baskılarını
önlemek ve Osmanlı Devleti’nin kaybolan itibârını iade etmek isteyen sultan
İkinci Abdülhamîd Han bir çok mâlî tedbirler aldı. 1881 yılı Eylül ayında
yabancı ülkelerin mâlî temsilcilerini İstanbul’a davet etti. Yapılan görüşmeler
esnasında devletin o târihe kadar birikmiş ve ödenmemiş faiz borçlarının kısa
yoldan ödeneceği îlân edildi. Osmanlı Devleti’nin hüsn-i niyetini gören
alacaklılar, çoğu yalnız faizlerden ibaret olan borç yekûnunun yarıdan fazlasını
indirdiler. Devlet gelirlerinin bir kısmının doğrudan doğruya alacaklılar
tarafından toplanması kararlaştırıldı.
Bu borçları tahsil etmek için de
Düyûn-ı umûmiye idaresi kuruldu. Alacaklı ülkelerin ve temsilcilerinden ve
Osmanlı me’murlarından meydana gelen bu idare, tütün, tuz ve ipek vergi
gelirleriyle damga pulu ve balık gelirlerini toplama yetkisini eline aldı (Bkz.
Düyûn-ı Umûmiye).
Yapılan bu düzenlemeyle devlet,
borçlarının büyük bir kısmından kurtuldu ve yabancı devletlerin iç işlerimize
müdâhalesi önlenmiş oldu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın şahsî kabiliyeti ve
akıllı siyâseti sayesinde devlet mâlî itibârını elde etti ve siyâsî istiklâline
kavuştu. Alınan bâzı tasarruf tedbirleriyle de borçların önemli bir kısmı
ödendi.
Ayrıca sultan Abdülhamîd Han
ekonomik imtiyazları da devleti idare siyâsetinde maharetle kullandı. Yabancı
devlet şirketlerine ihaleler yoluyla çeşitli bölgelerde yeni yatırımlar
yaptırdı. Bu sırada İngiliz ve Fransız şirketleriyle birlikte Alman firmalarına
da imtiyazlar verildi. Bu şekilde yabancı devlet ve firmalar arasında mücâdele
başladı. Demiryolu yapımındaki mücâdeleyi Almanya kazandı. Almanya’dan alınan
mâli destek ile 1888’de Haydarpaşa-İzmit demir yolu Ankara’ya kadar uzatıldı.
1902’de Ankara, Bağdâd demiryolunun yapımı da Almanlara verildi. Alınan yeni
tedbirlerle eğitim, bayındırlık ve tarım alanında müsbet gelişmeler oldu. Bütün
memlekette ticâret, zirâat ve sanayi odaları açıldı. Böylece sultan Abdülhamîd
mevcûd kapitülasyonları devlet lehine kullandı.
Yabancılara tanınan imtiyazların yer
aldığı kapitülasyonlar, Birinci Dünyâ harbine kadar sürdü. Sultan beşinci Mehmed
Reşâd Han, 9 Eylül 1914’de kapitülasyonların 1 Ekim târihinden itibaren
yürürlükten kaldırılacağını, bütün yabancı devlet temsilcilerine bildirdi.
İmtiyazlardan faydalanan Fransa, İngiltere ve çarlık Rusya’sı milletlerarası
özellikte bir andlaşmanın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağı
görüşünü ileri sürerek sultan Beşinci Mehmed Reşâd’ın karârını protesto ettiler.
Ancak bu arada Osmanlı Devleti savaşa girdi. Birinci Dünyâ Savaşından sonra 30
Ekim 1918’de imzalanan Mondros mütârekesi ile kapitülasyonlar bütün ağırlığı ve
şartları ile kendiliğinden geri geldi. 20 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr
andlaşması ile yabancılara tanınan haklar arttırıldı. Ancak istiklâl savaşından
sonra 24 Temmuz 1923 Lozan andlaşması ile kapitülasyonlar kesin olarak
kaldırıldı.
OSMANLI SANAYÎ
M. A. Ubicini “Türkiye
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Rehber Ansiklopedisi; cild-9, sh.
226
2) Osmanlı Târihi Deyimleri; cild-2, sh.
177
3) Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye;
cild-2, sh. 229
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-11, sh.
432
5) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh.
506
6) Osmanlı Târihi (E. Ziya Karal); cild-7, sh.
258, cild-8, sh. 434
7) Tanzîmât Dönemi Osmanlı Sanayi; sh.
4
8) Osmanlı-İngiliz İktisadî Münâsebetleri;
cild-1, sh. 6. v.d.
9) İmtiyâzât (H. İnalcık, Encyclopedia of
Islam New Edition); cild-3, sh. 1179
Yorumlar
Yorum Gönder