KÂNÜN-I ESÂSÎ
Devletin şeklini, çatısını, devlet
içindeki teşrî (yasama), icra (yürütme), kaza (yargı) kuvvetlerinin birbiriyle
münâsebetini, bunların hangi organlar vasıtasıyla kullanıldığını ve ayrıca
ferdin devlete karşı olan haklarını tâyin ve tanzim eden kânun.
Osmanlı Devleti bir İslâm devleti
olması hasebiyle, bütün faaliyetlerini İslâm hukukuna göre düzenlerdi. Bu
hususta temel müracaat kaynakları, fıkıh ve fetva kitapları ile bunların
ışığında değişik şartlara, örf ve âdetlere göre hazırlanan kanunnâmelerdi. Yâni
bu üçü Osmanlı Devleti’nin anayasası durumundaydı (Bkz. Hukuk ve Kanunnâme
maddeleri).
Kanunnâmelerin dışında 1808’de
Sened-i İttifak, 1839’da Gülhâne Hatt-ı hümâyûnu ve 1856’da benzeri Islâhat
fermanları gibi anayasa sayılmayan siyâsî belgeler de çıkarılmışsa da, uygulama
imkânı bulunamamıştır. Bu belgeler siyâsî olup, genelde azınlıkların haklarını
koruduğu için Avrupa devletlerinin baskısı ile çıkarılmıştır. Ancak bu
hareketler, meşrutiyetçi bir rejim arzusunu geliştirmişti. Tanzîmât döneminden
itibaren tahsîl için Avrupa’ya gönderilen şahıslar, batı kültürü ile temasa
geçtiler. Fransız ihtilâlinin ortaya koyduğu liberal fikirlerin etkisinde kalan
gençler, bunları Osmanlı ülkesinde yaymaya çalıştılar. Osmanlı Devleti’nin
siyâsi yapısını değiştirmek için ilk olarak 1865’de kurulan ve üyeleri arasında;
Nâmık Kemâl, Ali Süâvî, Ziya Paşa ve Mısırlı prens Mustafa Fâzıl Paşa gibi
kimselerin bulunduğu Yeni Osmanlılar cemiyeti, Meşrûtiyet idâresinin uygulanması
için çeşitli yollardan faaliyete geçti. Ancak İstanbul’da serbest
çalışamıyacaklarını anlayan cemiyet mensupları, Mustafa Fâzıl Paşa’nın mâlî
yardımı ile 1867’de Fransa’ya kaçtılar. Orada pâdişâh ve Osmanlı hükümeti
aleyhinde faaliyet gösterdiler. Sultan Abdülazîz Han’ın şahsına karşı açtıkları
mücâdele ile birlikte, meşrûtiyet idaresini memlekette hâkim kılmak için
çalışmaya başladılar. Onların bu faaliyetleri, Osmanlı Devleti’ni parçalamak
isteyen dış düşmanların da tahrikleriyle Balkanlarda kaynaşmaya sebeb oldu. Batı
rejim ve müesseselerine hayran olan Midhat Paşa’nın da dâhil olduğu Yeni
Osmanlılar cemiyeti’ne mensub kimseler, başta pâdişâh olmak üzere, yüksek devlet
makamlarını işgal eden bâzı şahsiyetler aleyhine tertiplere giriştiler. Medrese
öğrencilerini tahrik ile; 12 Mayıs 1876’da ayaklandırarak; “Sadrâzam ve
şeyhülislâmı istemeyiz” diye bağırttılar. Asıl maksadları, Midhat Paşa’yı
sadârete getirmekti. İsyan hareketi yaygınlaşınca Mahmûd Nedîm Paşa
sadrâzamlıktan alınıp yerine Mütercim Rüşdî Paşa getirildi. Hüseyin Avni Paşa
seraskerliğe tâyin oldu, kabinede değişiklik yapıldı. Hayrullah efendi de
şeyhülislâmlığa tâyin edildi. Asıl maksadları tahakkuk etmeyince, Midhat Paşa ve
arkadaşları yâni Yeni Osmanlılar cemiyeti mensupları, bunu kâfî görmeyip
Abdülazîz Han’ı tahttan indirme yollarını araştırdılar. Nihayet kurdukları türlü
hile ve tuzaklarla 30 Mayıs 1876’da Sultan’ı tahttan indirip, Topkapı Sarayı’na
hapsettiler ve yerine beşinci Murâd Han’ı geçirdiler. Bir kaç ay sonra da
Abdülazîz Han’ı Fer’iyye Sarayı’nda Kur’ân-ı kerim okurken, bilek damarlarını
kesdirerek şehîd ettiler. Sultan beşinci Murâd, bu işkenceli ölümü işitince
üzüntüden aklî dengesini kaybetti. Hava değişimi için Yıldız kasrına
nakledilerek tedâvî altına alındı. Doktorların, sultan Murâd’ın tedavisine artık
imkân kalmadığını raporla bildirmeleri üzerine, Bâb-ı âlî’de toplanan Vükelâ
hey’eti, sultan Murâd’ın hal’ine ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahta
geçirilmesine karar verdi. Bunun üzerine Mütercim Rüşdî ve Midhat Paşa,
Kâğıthane’ye gelerek Abdülhamîd Han’la görüştüler. Abdülhamîd Han, mevkiinden
başka bir şey düşünmeyen Mütercim Rüşdî Paşa’ya da; “Usûl-i, meşrûtiyet ve
meşverete mübteni olmayacak (dayanmayacak) bir hükümeti kabul etmem” diyerek
muhteşem kol düğmelerini çıkarıp yadigâr vermiştir. Bundan sonra Bâb-ı âlî’de
yapılan cülûs merasiminde okunan Hatt-ı hümâyûn ile Abdülhamîd Han Kânûn-i
esâsî’yi hazırlamak üzere Midhat Paşa’yı vazîfelendirmiştir.
Sultan Abdülhamîd Han’ın bu
fermanından sonra Kânûn-i esâsî çalışmaları hızlandı. Ön hazırlık
olmak üzere yirmiye yakın proje hazırlandı. Çeşitli Avrupa anayasaları tercüme
edildi. Ticâret-i Bahriye zabit kâtibi Es’ad Efendi, Hükûmet-i
meşruta adlı bir broşürü 1876 yılının ilk yarısında neşretti.
Hazırlanan bu projeler içinde en önemli olanı, Midhat Paşa ile Eğinli Küçük Saîd
Paşa’nınki idi. Midhat Paşa’nın elli yedi madde ve dokuz bölüm olarak
hazırladığı Kânûn-ı cedîd adlı proje, dengesiz bir meşrûtiyet rejimi taslağıydı.
Bu projede icra yetkisi sâdece pâdişâha verilmesine rağmen, yapılanlardan
pâdişâh sorumsuz olacak ve bütün icrâat onun adına vekiller tarafından
yürütülecekti. Pâdişâhın kânuna uygun emirlerine îtirâz eden ise ceza görecekti.
Proje, sekseni seçimle, kırkı hükümetçe tâyin edilecek yüz yirmi kişilik bir
meclis ihtiva ediyordu. Bu meclis mutlak yasama yetkisine sâhib değildi. Seçilen
meb’ûsların görev süresi üç yıldı. Hükümetçe tâyin edilenler yerinde
bırakılabilirdi. Yapılacak kânunlar, Şûrâ-yı devlette görüşüldükten sonra karâra
bağlanacak ve meclisin tasdikine sunulacaktı. Meclisin tasdikinden sonra icra
makamına arzedilecekti. Pâdişâh tasdik ederse yürürlüğe girecek, reddettiği
takdirde meb’ûslar yenilenmedikçe tekrar görüşülemeyecekti. Görüldüğü gibi,
Midhat Paşanın hazırladığı projeye göre meclisin görevi, sâdece Şûrâ-yı
devletten gelen tasarıları görüşmek ve devletin bütçesini düzenlemek idi. Midhat
Paşa’nın böyle garîb bir “proje hazırlamasını ve devrin Kânûn-i
esasi hakkındaki düşüncesine sultan Abdülhamîd Han, Hâtırât’ında şöyle îzâh ediyor: “Diyorlar ki,
bizde Kânûn-i esâsî’yi kuran Midhat Paşa’dır. Gerçekten o, öteden beri
meşrûtiyet yanlısıydı. Lâkin, ismini ve bâzı kitaplarda medhini işitmekle hâsıl
olmuş bir tarafdârlık... Midhat Paşa, yalnız meşrûtiyet yönetiminin Avrupa’da
sağlamış olduğu faydaları görmüş, fakat bu ümranın (bayındırlık ve medeniyetin)
diğer sebeblerini incelememişti. Sulfato, her hastalığa, her bünyeye yaramadığı
gibi, meşrûtiyet de her millete, her millî bünyeye faydalı olmayacağını sanırım.
O vakit, faydalı olamıyacağını sanırdım, şimdi ise, zararlı olduğuna kâniim.
Midhat Paşa Kânûn-i
esâsî’nin mutlaka îlân edilmesini teklif ettiği zaman, hiç bir
devletin kânûn-i esâsîsini incelememiş ve bu konuda esaslı bir fikir
edinmemişti. Akıl hocası, (ermeni) Odyan efendi ise, o zaman bile bizde mümtaz
bir hukukçu değildi. Hele memleketi hiç tanımazdı. Sanırım ki bu vukufsuzluk
(bilgisizlik) yüzünden Midhat Paşa ile Tâif kalesine kadar beraber gitti.
93’de (1877) Ziya Paşalar, Kemâl
Beyler, Âbidîn Paşalar Kânûn-i esâsî lâyihasını hazırlamaya çalıştıkları gibi,
sır kâtibim Saîd Paşa ve o sırada müşir olan Mekâtib-i harbiyye nâzırı Süleymân
Paşa da, bir lâyiha düzenleyip takdîm ettiler. Ama bu kişilerin hiç biri
arasında fikir birliği yoktu. Kemâl Bey bu konuda, hem Midhat Paşa’ya, hem de
kendi arkadaşları ile Saîd Paşa’ya karşı idi. Bana yirmiye yakın arîza (proje)
verildi. Yıldız Sarayı’nın Harbiye nezâretine aktarılan, evrak arasında
saklıdır. Bu kâğıtların, târihî olmaktan öte bir değeri olmadığı için, yağma
edilmemiş veya satılmamıştır ümidindeyim.
Şunu da söyleyeyim, o zaman havâs
(aydınlar) arasında Kânûn-i esâsî’ye karşı olanlar tarafdâr olanlardan çoktu.
Edhem Paşa, Safvet Paşa ve öteki vezir ve tanınmış devlet adamları, bir millete
hazırlanmadan ceffelkalem (gelişigüzel) tam bir hürriyet verilmesine karşı
idiler. Hatta, Tunuslu Hayreddîn Paşa gibi sözünü esirgemez bir vezir bile
sadrâzamken bana bir ara: “Eclâfı kânun ile silâhlandırmadan önce, bir çok
düşünmek gerekir” demişti. Bu deyim aynen Hayreddîn Paşa’nındır.
Fakat ben o zamanki ceryânın önüne
geçemezdim. Mademki millet, kendi mukadderatını birde kendisi idare etmek
tecrübesinde bulunmak istiyor, milletin istediği olsun dedim ve eldeki lâyihalar
arasında Midhat Paşa’nınkîni küçük bir düzeltme ile onaylayarak bilinen hatt-ı
hümâyûnu çıkardım.”
Hazırlanan bu projeleri; pâdişâh
tarafından tâyin edilen, on altısı mülkiye me’muru, onu ilmiyyeden, ikisi
askeriyeden (ferik) ve üç hıristiyandan müteşekkil Meclis-i mahsûs adlı bir
komisyonca incelenmeye tâbi tutuldu. Bu meclisin başkanı olarak bâzı eserlerde
Server Paşa, bâzılarında ise, Midhat Paşa geçmektedir. Ziya Paşa ile Nâmık Kemâl
de bu komisyonun üyesi idi. Bu arada dış ağırlığı karşısında, mevcûd güçlüklerin
önüne geçilebilir ümidiyle, komisyon tarafından Kânûn-i
esâsî’nin îlânına hazırlık olmak üzere, milletvekillerinin seçimi ve
toplantı tarzı hakkında bir Tâ’limât-ı muvakkete hazırlanarak Meclis-i vükelâya
sunuldu. Meclis-i vükelânın kabul ve Pâdişâh’ın tasdikinden sonra, 28 Ekim 1876
(10 Şevval 1293)’de vilâyetlere bildirildi.
Komisyon uzun müzâkereleri esnasında
Midhat Paşa, her unsurun kendi dilini öğrenip, öğretmekte ve kullanmakta serbest
olmasını istemiş, bu felâkete Eğinli Saîd Paşa ve tarafdârları mâni olmuştur.
Yine, Pâdişâh’a muhâkemesiz sürgüne gönderme yetkisini veren 113. maddeyi Midhat
Paşa bütün muhalefete rağmen koydurmuştu. Bu sırada, müzâkereler devam ederken
1876 Ekim ayında İstanbul sokaklarında gösteriler yapıldı. Durumu, hey’et-i
vükelâya götüren Midhat Paşa elebaşlarını muhâkemesiz sürmek istemişti. Sultan
Abdülhamîd Han, muhâkemesiz sürgün etmenin tanzîmât ilkelerine aykırı olduğunu
belirterek tasdîk etmek istememişse de Midhat Paşa’nın ısrarı üzerine tasdîk
etmişti. 113. maddeyi Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa’nın koydurduğu da bâzı târih
kitablarında geçmektedir. Uzun münâkaşalardan sonra komisyon yüz kırk maddelik
bir projeyi Pâdişâh’a takdîm etti.
Abdülhamîd Han, hazırlanan projenin
bir defa da hey’et-i vükelâca görüşülmesini istedi. Netîcede Midhat Paşa’nın
konağındaki uzun münâkaşalardan sonra yüz on dokuz maddeye indirilip, Pâdişâh’a
takdîm edildi. Sultan da kendisine sunulan projede bâzı tadilât yapıp, tasdîk
ettikten sonra îlân edilmek üzere daha dört günlük bir sadrâzam olan Midhat
Paşa’ya gönderdi. Kânûn-i Esâsî, 23 Aralık 1876 (6 Zilhicce 1293)’de Bâb-ı
âlî’de yapılan merasimle îlân edildi. Bu maksadla yüz pare top atıldı. Bu sırada
toplantı hâlindeki Tersane konferansında bulunan hâriciye nâzırı Safvet Paşa,
top seslerini işitir işitmez ayağa kalktı ve; “Bu işittiğimiz top sesleri
Kânûn-i esâsî’nin îfânını tebşir etmektedir (müjdelemektedir) demiş ve gayr-i
müslimlerin haklarının müslümanlarla eşit hâle getirildiğini belirtmiştir.
“Artık ictimâmız (toplantımız) zâid kalır (lüzumsuz olur)” demişse de hiç
ehemmiyet verilmemiş ve toplantı devam etmiştir. Toplantıdan sonra Safvet Paşa
Bâb-ı âlî’ye döndüğünde, Midhat Paşa’nın merakla; “Ne dediler, ne dediler?”
sorusuna karşı; “Ne diyecekler çocuk oyuncağı dediler” cevâbını vermiştir (Bkz.
Tersâne Konferansı).
Midhat Paşa meşrûtiyeti sultan
Âbdülhamîd’e karşı, milletler arası bir andlaşma ile te’minât altına aldırmak
için Avrupa devletleri ile bir rejim muahedesi imzalamaya kalkıştı. Bunun için
de nâfiâ müsteşarı olan akıl hocası Odyan Efendi’yi, me’mûriyet-i mahsûsa ile
Avrupa’ya gönûerdi. Böylece Kânûn-i esâsî’yi Avrupa devletlerinin kefaleti
(garantisi) altına almak istemişti. Londra’da İngiliz Hâriciye nâzırı Lord Derby
ile görüşen Odyan Efendi; “Osmanlı Devleti’nın meşrutî idareyi devletler arası
bir şekle koyabileceğini ve bu hususta hükümetler tarafından taleb olunacak her
nevî te’minâtı Bâb-ı âlî’nin verebileceğini söyledi. Odyan Efendi’ye bir kaç gün
sonra cevâb veren Lord Derby; bu işin Osmanlı Devleti’nin bir iç mes’elesi
olduğunu, Avrupa devletlerinin karışamayacaklarını söyledi. Midhat Paşa bu
hâince teklifini Tersane konferansında da tekrarlamışsa da kabul edilmemiştir.
Buradan Midhat Paşa’nın idaresini Avrupa devletlerinin kefaleti altına sokan bir
devletin; artık istiklâlinden, bağımsızlığından eser kalmayacağını ve yabancı
te’mînâtı altındaki hürriyetin esaretten daha kötü olduğunu anlamayacak, takdîr
edemeyecek kadar şahsî ihtirasa kapıldığı veya ihanet içinde olduğu
anlaşılmaktadır. Bunun başka türlü îzâhı mümkün değildir.
Kânûn-i esâsî’nin kabul ve îlân
edilmesinden sonra daha önce düzenlenen Tâlîmât-ı müvakkate’ye göre, 1877
yılının başında ilk meb’ûs seçimleri yapıldı. Yapılan seçimler sonunda altmış
dokuzu müslüman, kırk altısı gayr-i müslim olmak üzere 115 kişiden müteşekkil
Meclis-i meb’ûsan ile, kırk kişi yerine yirmi altısı tâyin edilen Â’yân
meclisinden meydana gelen Meclis-i umûmî 20 Mart 1877 (4 Rebîulevvel 1294)’de
Dolmabahçe Sarayı’nın muâyede salonunda Pâdişâh’ın nutku ile açıldı. Gayr-i
müslim ve azınlıkların daha etkili olduğu Meclis-i umûmî, elli ictimâdan
(toplantıdan) sonra, 28 Haziran 1877’de, normal müddetinden on gün sonra
dağıldı. Meclis-i umûmî’nîn ikinci devresi 13 Aralık 1877’de başlayıp, 16 Şubat
1878’e kadar sürdü. Bu sırada doksanüç harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus harbi
başlamış, Ruslar Tuna’yı aşıp, Plevne’yi Gâzi Osman Paşa’nın şanlı müdâfaasına
rağmen ele geçirdikten sonra, Balkanlarda Şıpka önlerine gelmişler ve Sofya
üzerine yürümeye hazırlanmışlardı. Doğuda da Erzurum’u kuşatmışlardı.
Karadağlılar ise çıkardıkları karışıklıklarla Bosna ve Hersek havalisini kana
boğmakta idiler. Meclis-i meb’ûsan ise yaptığı tartışmalı ve gürültülü
toplantılarda memleket faydasına olan kararlar almak şöyle dursun, ülkenin
durumunu daha çok tehlikeye sokacak tartışmalara girmişti. Bunun üzerine, sultan
İkinci Abdülhamîd Han, Kânûn-i esâsî’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak
Meclis-i meb’ûsân’ın feshine karar verdi ve bu karârı 14 Şubat 1878 tarihli
toplantıda okuttu ve meb’ûslar dağıldılar. Böylece Birinci Meşrûtiyet denilen
dönem bitti. Bu suretle ilk milletvekillerinin vazifeleri sona erdi. Ancak
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Âyân üyelerinin vazifelerine son vermedi. Meclis-i
meb’ûsânı Kânûn-i esâsî’nin 43. maddesindeki yetkilerine dayanarak toplantıya
çağırmadı. Yürürlükte olan Kânûn-i esâsî’nin uygulamasına otuz sene beş ay dokuz
gün ara verildi (Bkz. Meclis-i Umûmî).
23 Temmuz 1908’de sultan İkinci
Abdülhamîd Han tarafından tekrar yürürlüğe konuldu. Kânûn-i esâsî’nin yeniden
uygulamaya konulması ve İkinci Meşrûtiyet’in îlânı üzerine Osmanlı Devleti’nin
bünyesinde bulunan gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlarda filizlenip yeşermiş
olan bağımsızlık fikirleri, asırlardır Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına ve
yıkılmasına çalışan Rusya ve hıristiyan Avrupa devletlerinin tahrikleri,
Avrupa’ya devlet parasıyla tahsîle gönderilip, yabancı fikirlerin te’sirinde
kalarak Pâdişâh’a, Osmanlı Devleti’ne ve Bâb-ı âlî hükümetlerine karşı çıkan
sözde aydınlardan meydana gelen İttihâd ve Terakkî Komitesi’nin, halkı, pâdişâh
ve hükümet aleyhine kışkırtması ve ordu içindeki subayların grublara ayrılması
gibi hususlar, memlekette otorite boşluğuna yol açtı. İleri görüşlü bir devlet
adamı olan sultan İkinci Abdülhamîd Han, doğması muhtemel tehlikeleri önlemek
maksadıyla 26 Temmuz 1908’de şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi tarafından kaleme
alınıp, gazetelerde yayınlanan bir îlânla Kânûn-i esâsî hükümlerine göre, gerek
İstanbul’da gerek diğer vilâyetlerde Kasım ayı başında meb’ûs (milletvekili)
seçimlerinin yapılacağını ve bu husûsda yetkili makamlara gereken teblîgâtın
yapıldığı bildirildi. Fakat gayeleri, mevcut devleti ve nizâmı yıkmak olan
İttihâd ve Terakkîciler ile gayr-i müslim unsurlar, meşrûtiyetin verdiği
serbestlikten istifâde ederek, her gün yeni bir tertip ve hîleye başvurdular. Bu
tahrikler neticesinde gösteri ve yürüyüşler yaygınlaştı. Meşrutî sistemin
gereği, kurulan siyâsî parti didişmeleri ve başlangıcından beri pâdişâh ve Bâb-ı
âlî hükümetleri aleyhinde neşriyat yapan gazetelerin tutumları da memleketin
içinde bulunduğu durumun kötüye gitmesine sebeb oldu.
1908 yılının Kasım ve Aralık
aylarında milletvekili seçimleri yapıldı. Bu seçime İttihâd ve Terakkî
fırkasıyla, Ahrâr fırkası katıldı. Ordu içindeki subaylardan destek alan İttihâd
ve Terakkî fırkası, rakîbinin seçimlerde başarı sağlamaması için her çeşit
tedbire başvurdu. Hattâ etkisi altında bulundurduğu hükümet ve idare
mekanizmalarından faydalanmak suretiyle, şiddet ve baskıya başvurmaktan geri
kalmadı. Bu teşebbüslerinde de başarılı olarak, İttihâd ve Terakkî fırkasının
çoğunluğuna dayanan bir Meb’uslar meclisi teşekkül etti. Kânûn-i esâsî gereğince
pâdişâh tarafından seçilen Âyân meclisi ile birlikte Meclis-i meb’ûsân 4 Aralık
1908’de açıldı. Kısa bir müddet içinde kurulan hükümetlerle İttihâd ve Terakkî
fırkasının arası açıldı. İngilizlerin ve İttihâd ve Terakkî komitesinin
kışkırtmaları neticesinde meydana gelen 31 Mart vak’asından sonra sultan İkinci
Abdülhamîd Han hal’ edilerek tahttan indirildi ve Selânik’e gönderildi. Yerine
de sultân beşinci Mehmed Reşâd getirildi.
Sultân İkinci Abdülhamîd Han’ın
tahttan indirilmesinden, sonra toplanan Meclis-i meb’usan, Kânûn-i esâsî
üzerinde değişiklik yapılmasını kararlaştırdı. Yapılacak bu değişiklikleri
tesbit etmek üzere bir komisyon kuruldu. Komisyonun hazırladığı değişiklik
tasarıları, meclisin 3 Mayıs 1909 günkü oturumunda görüşmeye başlandı. Meb’ûslar
meclisi’nde kabul edilen değişiklikler, Âyân meclisi’nden geçtikten ve Pâdişâh
tarafından tasdîk olunduktan sonra kesinleşti. Bu değişikliklerin tamâmı İttihâd
ve Terakkî fırkasıncâ teklif edilip, aynı partinin Meclis-i meb’ûsan’daki hâkim
çoğunluğu tarafından kabul olundu. Pek çok tartışmalarla geçen bu değişiklikler
esnasında, başka teklifler iltifat görmedi.
Bu sırada Kânûn-i esâsî’nin 3, 6, 7,
10, 12, 27, 28, 29, 30, 35, 36, 38, 43, 44, 53, 55, 76, 77, 80, 113, 118, 119,
120, 121, numaralı maddeleri de değiştirildi. Bu değişiklik, ana hatlarıyla
Osmanlı Devleti’nin şeklinde bir değişmeye sebeb olmadı.
Buna göre, daha önce olduğu gibi
devletin dîni İslâm olarak kabul edilmiş, devletin başında bulunan pâdişâhın
dînî ve dünyevî olmak üzere iki sıfatı hâiz olduğu, yâni pâdişâhın hem devlet
başkanı hem de halîfe olduğu kabul ediliyordu. Kânûn-i
esâsî’nin üçüncü maddesinin ikinci fıkrasındaki şer’î şerîf
hükümlerine riâyeti sağlama hususunda yemin mükellefiyetini pâdişâha yüklemişti.
Yedinci maddede ise, hutbelerde pâdişâhın nâmının zikr olunacağı, şeyhülislâmın
pâdişâh tarafından tâyin edileceği ve kendisinin ahkâm-ı şer’iyyenin korunması
ve uygulanmasıyla mükellef olduğu bildiriliyordu.
Meclisin feshi, toplanma müddeti,
vekillerin tâyini ve sorumluluğu, vekiller ile meclis arasında çıkabilecek
ihtilâfların halli sureti, kânun teklif ve görüşmesi, meclisde kabul olunan
kânunların yürürlüğe konulması gibi mes’eleler daha serbest esaslara bağlandı.
Buna göre meclisin feshi salâhiyeti yine pâdişâha bırakıldı. Ancak bu selâhiyet,
feshi müteakip üç ay içinde yeni meclisin toplanması şartıyla idi ve feshe Âyân
meclisinin de muvafakat etmesi maddesi de yer almıştı. Vükelâ (bakanlar) ile
meb’ûslar (milletvekilleri) arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktığı zaman;
vekiller görüşünde ısrar edince, meb’ûslar tarafından kesin olarak ikinci defa
reddedilirse, vekifler ya meb’ûsların karârını kabul eder veya istifaya mecbur
olurlar. Pâdişâh, meclisi feshedebilir. Ancak yeni Meb’ûslar hey’eti evvelki
hey’etin görüşünde sebat ve ısrar ederse Meclis-i meb’ûsan’ın rey ve karârının
kabulü mecburîdir.
Yapılan bir değişikliğe göre de,
daha önce vekiller yalnız pâdişâha karşı mes’ûl iken, Meclis-i meb’ûsan’a karşı
da sorumlu olması hükmü getirildi. Açılan gensoru sonunda Meclis-i meb’ûsan’ın
çoğunluğunun güven oyunu almayan vekilin düşeceği hükme bağlandı.
Meclisin toplanma süresi dört aydan
altı aya çıkarıldı. Meclis-i umûmî’nin iki hey’eti (Meclis-i meb’ûsan, Meclis-i
âyân) Kasım ayı başında çağrılmaya gerek olmadan kendiliğinden toplanır.
Pâdişâhın iradesiyle açılır, yine pâdişâhın iradesiyle kapanır hükmü getirildi.
Daha önce meclislerce kabul edilen bir kânun tasarısının kanunilik kazanabilmesi
için pâdişâh tarafından tasdîk edilmesi gerekmekteydi. Bu değişiklikte;
meclisler tarafından görüşülüp kabul edilen kânun tasarısı, pâdişâh tarafından
tasdik edilirse kanunlaşır. Ancak iki ay içinde ya tasdik olunur veya tedkîk
edilmek üzere bir kere daha iade edilir. İade olunan kânun tekrar görüşülünce,
üçte iki oy çokluğu ile kabulü şartı vardır. Âcil olduğuna karar verilen
kânunlar ise, on gün içinde ya tasdîk veya iade olunur.
Kânûn-i esâsî’nin Midhat Paşa’nın
vazifeden alınarak yurt dışına sürgün edilmesine sebeb olan; “Hükümetin
emniyetini ihlâl ettikleri zabıta idâresinin soruşturması ile sabit olan
kimseleri, Osmanlı ülkesi dışına sürgün edebilmek yetkisini pâdişâha tanıyan
113. maddesinin ikinci fıkrası kaldırıldı. Ayrıca basının sansüre tâbi
tutulmayacağı, toplanma ve dernek kurma hakkı da Kânûn-i esâsî’de yer aldı.
Kânûn-i esâsî üzerindeki bir kısım
değişiklikler de 1911-1914 senelerinde olmuştur.
1911 yılı Kasım ayında İstanbul’da
yapılan ara seçimi İttihâd ve Terakkî fırkası kaybetti. Bu seçimi kazanan
Hürriyet ve İtilâf fırkası, mecliste, hükümetin Trablusgarb’ı savunmadaki
başarısızlığı ile ilgili bir genel soruşturma istedi. Bâzı İttihâdçı meb’ûslar
da muhalefete katıldı. Meclisin kontrollerinden çıkmak üzere olduğunu gören
İttihâd ve Terakkî fırkası ileri gelenleri, sadrâzam Saîd Paşa’dan meclisi fesh
etmesini istediler. Bunu yapmak için Kânûn-i esâsî’nin 7 ve 35. maddelerini
değiştirerek, pâdişâha, meclisle kabîne arasında bir tartışma olmadan da meclisi
fesh hakkı yeniden verilmek istendi. Hürriyet ve İtilâf fırkası, pâdişâhın
yetkisini güçlendirmek için bu tedbîrin alınmasını daha önce kendisi
istediğinden karşı çıkmadı. Buna rağmen değişiklik teklifi mecliste reddedildi.
Böylece meclisle kabîne arasında görüş ayrılığı çıktı. Bu durum değiştirilmek
istenen 35. madde ile çözüldü ve pâdişâh 18 Ocak 1912’de Meclis-i meb’ûsanı fesh
etti.
Sopalı seçim olarak anılan yeni bir
umûmî seçim yapılarak ikinci yasama yılı 18 Nisan 1912’de başladı. 15 Mayıs
1912’de Kânûn-i esâsî’de yapılması istenen değişiklik tasarıları tekrar meclise
getirildi. 7-35 ve 43. maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili tasarılar kolayca
meclisden geçti. Fakat Meclis-i âyân’dan ve pâdişâhın tasdikinden geçmesi bâzı
siyâsî olaylar sebebiyle kaldı. Ordu içinde bulunan Halâskârân-ı zâbitân
grubunun baskıları sonucu Temmuz 1912’de Saîd Paşa hükümeti istifa etti. Saîd
Paşa’nın istifası üzerine Gâzi Ahmet Muhtar Paşa hükümeti kuruldu. Meclis-i
meb’ûsan’da memleket ve millet faydasına olan kânunlar çıkmaması ve kısır
tartışmaların uzaması üzerine Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, 5 Ağustos 1912’de meclisi
feshettirdi ve yeniden milletvekili umûmî seçimlerinin yapılması
kararlaştırıldı. Fakat Balkan savaşının patlak vermesi üzerine genel seçimler
te’hir edildi. Memlekette örfi idare (sıkıyönetim) îlân edildi.
23 Ocak 1913’de meydana gelen kanlı
Bâb-ı âlî baskını üzerine iktidara gelen İttihâd ve Terakkî, 1911 yılındaki
Kânûn-i esâsî değişiklik tasarısını kabul ettirdi. Böylece ikinci önemli Kânûn-i
esâsî değişikliği oldu. Bu değişikliğe 1911 tadilâtı denilmiştir.
1915’de yapılan bir değişiklikle
meb’ûsların tahsilat (maaş) ve harcırah mes’eleleri düzenlendi. 10 Mart 1916’da
yapılan bir değişiklikle 35. madde tamamen kaldırıldı. Meclisin feshi doğrudan
doğruya 7. maddedeki pâdişâhın yetkileri arasına alındı. 1916’da yapılan diğer
bir değişiklikle de seçme ve seçilme muamelelerinde yeni düzenlemeler getirildi.
21 Mart 1918’de yapılan bir değişiklikle de seçimle ilgili bâzı yeniliklere yer
verildiği gibi, savaş hâlinde yasama döneminin uzatılabilme hükmü getirildi.
1876 yılından 1924 yılına kadar 48
yıl yürürlükte kalan ve Pâdişâhın yetkilerini ve meşrûtiyeti kabul eden Kânûn-i
esâsî, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti devrinde de uygulandı.
1921 yılındaki çıkarılan Teşkîlât-ı esâsiye kanunuyla birlikte yürürlükte
bulunan Kânûn-i esâsî, 1924 Anayasasının kabulüyle fiilen
yürürlükten kalktı. Bu husus 1924 Anayasasının (Teşkîlât-ı esâsiye kânunu) 104.
maddesiyle açıklanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde bir dönem
uygulanan Kânûn-i esâsî 121 maddeden ibarettir.
Birinci maddeden yedinci maddeye
kadar olan birinci kısım, Memâlik-i Devlet-i Osmaniye başlığını taşımaktadır.
Osmanlı Devleti’nin ülkesi ile bütünlüğü, başşehrinin İstanbul olduğu, saltanat
ve hilâfetin Osmanlı sülâlesinden olan en büyük evlâda âid olduğu ve Osmanlı
pâdişâhının yetkileri hükme bağlanmıştır.
İkinci kısım ise, Tebea-i Devlet-i
Osmaniye’nin Hukûk-ı Umûmiye’si başlığını taşımaktadır. Sekizinciden yirmi
altıncı maddeye kadar olan kısımdır. Bu maddelerde Osmanlı Devleti tebeasının
hak ve hürriyetleri sayılmakta ve hükme bağlanmaktadır. Bu bölümde yer alan
hükümlere göre Osmanlı Devleti tebeasının şahsî hürriyetleri vardır, fertler
başkalarının hürriyet haklarına tecâvüz edemezler. Şahsî hürriyetler her türlü
tecâvüzden korunmuştur. Hiç bir kimse kânunun tâyin ettiği sebeb ve suretten
başka bir bahane ile cezâlandırılamaz. Osmanlı Devleti’nin dîni İslâm’dır.
Matbûât kânun dâiresinde serbesttir. Osmanlı tebeası nizâm ve kânunlar
çerçevesinde ticâret ve san’at için her nevî şirketler kurabilir. Osmanlı
tebeası olan kişiler gerek fert, gerekse toplu olarak şahısları ve kamuyu
ilgilendiren konularda kânun ve nizâmlara aykırı gördükleri maddelerden dolayı
işin merciine veya Meclis-i umûmî’ye dilekçe verebilirler. Me’murları,
yaptıkları yanlış icrâattan dolayı şikâyet edebilirler. Bütün okullar devletin
gözetimi altında olup, öğretim serbesttir. Bütün Osmanlılar kânun karşısında din
ve mezhep hâlleri dışında hak ve vazifeler yönünden eşittirler. Devletin resmî
dili Türkçe’dir. Vergiler özel kânunlarına göre bütün tebea arasında herkesin
kudretine göre belirtilir. Mülkiyet hakkı garanti altına alınmıştır. Umûmun
menfeati sabit olmadıkça, kânun gereğince değer pahası peşin verilmedikçe,
kimsenin tasarrufunda olan mülkü alınamaz. Osmanlı memleketleri içinde herkesin
mesken dokunulmazlığı vardır. Kânunun tâyin ettiği hâller dışında bir sebebe
dayanılarak hükümet tarafından zorla hiç kimsenin meskenine ve menziline
girilemez. Hiç kimse, kânuna göre mensûb olduğu mahkemeden, başka bir mahkemeye
gitmeye zorlanamaz. Müsadere, angarya ve cerime yasaktır. Ancak muhârebe
esnasında usulen tâyin olunacak vergiler ve hâller bunun dışındadır. Kânun
gereği olmadıkça vergi ve rüsumat nâmı altında ve başka bir adla kimseden bir
akçe alınamaz. İşkence vesâir her türlü eziyet kesin olarak yasaktır.
Üçüncü kısım Vükelâ-yı Devlet
başlığını taşımaktadır. Yirmi yediden otuz sekizinci maddeye kadardır. Bu
maddelerde sadrâzam ve vekillerin (bakanların) hukukî durumu, vekiller
hey’etinin pâdişâh ve meclis karşısındaki durumları tanzim edilmiştir. Bu
kısımda yer alan maddelerden bâzıları şöyledir: Sadrâzam ve şeyhülislâm, pâdişâh
tarafından tâyin edildiği gibi diğer vekiller de pâdişâh iradesiyle tâyin
olunurlar. Meclis-i vükelâ, sadrâzamın başkanlığı altında toplanır. Vekillerden
her biri dâiresine âid olan işlerden icrası me’zûniyeti altında olanları kendisi
icra eder. İcrası me’zûniyeti altında olmayanları ise sadrâzama arz eder,
sadrâzam bu işlerden müzâkereye muhtâc olanları Meclis-i vükelâ’nın müzâkeresine
sunar. Alınan karâra göre gereğini yerine getirir. Vekiller, me’mûriyetleriyle
ilgili hâllerden ve uygulamalardan sorumludur. Vekillerin me’mûriyetiyle ilgili
mes’elelerden dolayı şikâyet edilirse, yapılan soruşturma ve ilgili vekilin
savunmasına göre Meclis-i vükelâ genel kurulunda görüşülür. Toplantıda bulunan
üyelerin üçte iki çoğunluğunun karârıyla yargılanmak üzere sadâret makamına arz
edilir. Konuyla ilgili İrâde-i seniyye üzerine durum Dîvân-ı Âlî’ye havale
edilir. Ve o vekil, Dîvân-ı Âlî’de yargılanır. Bu yargılama usûlü vekillerin
vazîfeleriyle ilgili hususlardadır. Me’mûriyetleri dışında ve şahıslarını
ilgilendiren her çeşit dâvalarda diğer Osmanlılar gibi bu hususların
yargılanmasına âid umûmî mahkemelerde yargılanır.
Vekiller hey’eti bâzı şartların
zuhur etmesi hâlinde, kânun hüküm ve kuvvetinde kararnameler düzenleyebilir.
Meclis-i Umûmî toplantı hâlinde bulunmadığı zamanlarda, devleti bir tehlikeden
kurtarmak veya genel güvenliği muhafaza etmek için bir zaruretin ortaya çıkması
ve bunun için meclisin davet ile toplanmasına imkân olmadığı hâllerde, Kânûn-i
esâsî hükümlerine aykırı olmamak şartıyla, vekiller hey’eti tarafından bir
kararname çıkarılabilir. Bu kararname, Meclis-i meb’ûsan’ın toplanarak
verecekleri karâra kadar kânun hüküm ve kuvvetindedir.
Dördüncü kısım, otuz dokuzdan kırk
birinciye kadar olan maddeler, Me’mûrîn başlığını taşımaktadır. Bu maddelerde;
me’murların sâhib olduğu hukukî te’mînâttan, kânûnî şartlara uygun olarak tâyin
edilen bu kimselerin kanunen azillerini gerektiren hareketi gerçekleşmedikçe
veya kendileri istifa etmedikçe veya devletçe zarurî bir sebeb görülmedikçe
azlolunamıyacağı, değiştirilemediği için; her me’murun özel nizâm ile tâyin
olunan vazifesi dâiresinde sorumlu olduğu, me’murun âmire itaatinin kânun
dâiresi dışına taşamıyacağı, âmirinin kânuna aykırı emirlerine itaat etmesi
hâlinde sorumluluktan kurtulamıyacağı bildirilmektedir.
Beşinci kısım ise, kırk ikinciden
elli dokuzuncu maddeye kadar olup, Meclis-i Umûmî başlığını taşımaktadır.
Osmanlı Devleti’nin parlamentosu olan Meclis-i umûmî’nin, Hey’et-i âyân ve
Hey’et-i meb’ûsan’dan meydana geldiğini hükme bağlamaktadır (Bkz. Meclis-i
Umûmî). Meclis-i umûmî’nin her iki hey’eti, Kasım ayının başında toplanır,
pâdişâhın iradesiyle açılır ve Mart başında yine pâdişâhın iradesiyle kapanır.
Bu hey’etlerden biri diğerinin toplanmadığı zamanlarda toplanıp karar alamaz.
Meclis-i umûmî üyeliğine seçilen ve tâyin edilen kimse, meclisin açılış gününde
sadrâzam huzurunda ve o gün hazır bulunmayan olur ise, mensup olduğu hey’et
toplandığı zamanda başkanları huzurunda, pâdişâhın şahsına ve vatanına sadâkat
ve Kânûn-i
esâsî hükümlerine ve kendisine verilen vazifeye riâyet edip, aksine
hareket etmekten kaçınacağına yemîn ettirilir. Meclis-i umûmî üyeleri görüş ve
mütâlâalarını beyân etmekte serbesttirler. Meclis-i Umûmî üyelerinden herbirinin
hiyânet ve Kânûn-i esâsî’yi bozmaya ve ortadan kaldırmaya yönelik hareketlerde
bulunduğuna dâir hey’ette hazır bulunan üyelerin üçte iki çoğunluğu ile karar
verilirse, yahut kanunen hapis veya’sürgünü gerektiren bir ceza ile mahkûm
olursa, üyelik sıfatı ortadan kalkar ve bu fiillerin yargılanması ile
cezalandırılması âid olduğu mahkeme tarafından görülüp hükme bağlanır. Bir
kimse, iki hey’ete birden üye olamaz. Yeni kânun çıkarılması veya mevcut
kânunlardan birinin değiştirilmesinin teklîfi vekiller hey’etine âiddir. Bunun
dışında Hey’et-i âyân ve Hey’et-i meb’ûsan’ın da kânun teklif etme yetkileri
vardır, kânun tasarıları evvelâ Hey’et-i meb’ûsan’da daha sonra Hey’et-i âyân’da
görüşülür ve karâra bağlanır. Kânun tasarılarının her iki hey’etin müzâkere ve
kabulünden geçmesi gereklidir. Her iki mecliste de oylanıp karâra bağlanan kânun
tasarıları, hükümlerinin icrası için pâdişâhın irâdesine sunulur. Kânun, İrâde-i
seniyye üzerine uygulanmak kabiliyeti kazanır.
Âyân ve Meb’ûsan hey’etlerinden biri
tarafından reddedilen kânun tasarıları, o senenin toplantı müddetince tekrar
görüşülmez. Bu hey’etlerdeki görüşmelerde Türkçe konuşulur. Her hey’etin iç
işlerini kendi başkanı yürütür.
Altıncı kısım, altmışdan altmış
dördüncü maddeye kadar olup, Hey’et-i âyân başlığını taşır. Bu kısımda Âyân
meclisi’nin statüsü düzenlenmiştir.
Yedinci kısım, altmış beşinciden
sekseninci maddeye kadar olup, Hey’et-i meb’ûsan başlığını taşır (Bkz. Meclis-i
Umûmî).
Sekizinci kısım; seksen birinciden,
doksan birinci maddeye kadar olup, Mehâkim başlığını taşır. Hâkimlerin ve
mahkemelerin durumunu düzenleyen bu kısma göre; hâkimler vazifeden alınamazlar.
Ancak istifa ederlerse istifaları kabul olunur. Mahkemelerde her türlü yargılama
alenî olarak yapılır. Ancak kânûnen açıklanan bâzı sebebler dolayısıyle muhakeme
gizli yapılabilir. Herkes mahkeme huzurunda haklarını korumak için lüzumlu
gördüğü meşru vâsıtaları kullanabilir. Bu mahkeme kendi vazife sahası ile ilgili
bir dâvanın yürütülmesinden ne suretle olursa olsun kaçınamaz. Her dâva âid
olduğu mahkemede görülür. Şahıslar ile hükümet arasındaki dâvalar dahî umûmî
mahkemelere âiddir. Mahkemeler bağımsız olup, her türlü müdâhaleden
korunmuşlardır. Ceza işlerinde umûmun haklarını korumaya me’mur Müdde-i umûmîler
(savcı) bulunacak, bunların vazifeleri ve dereceleri kânun ile belirlenecektir.
Dokuzuncu kısım ise; doksan ikinci
ve doksan beşinci maddeler arasında olup, Dîvân-ı Âlî başlığını taşımaktadır. Bu
maddelere göre Dîvân-ı Âlî; vekilleri, temyiz mahkemesi başkanları ile
üyelerini, kendi üyelerini bâzı suçları işlemeleri hâlinde yargılayan yüksek bir
mahkemedir. Yargılayacağı suçlar da; pâdişâhın şahsı ve hakları aleyhinde
harekete ve devleti bir tehlike hâline götürmeye teşebbüs etmektir. Dîvân-ı Alî,
İtham dâiresi ve Hüküm dîvânı olmak üzere iki dâireye ayrılmıştır. İtham dâiresi
dokuz üyeden meydana gelir. Hüküm dîvânı ise. yirmi bir kişiden ibarettir. İtham
dâiresi hakkında şikâyet vâki olan kimsenin itham edilip edilmediğine üçte iki
çoğunlukla karar verir. İtham Dâiresi’nde bulunanlar Hüküm dîvânı’nda
bulunamazlar. Hüküm dîvânı, İtham dâiresi tarafından muhakemesi lâzım olduğuna
karar verilmiş dâvalar hakkında, mevcud kânunlara uyarak ve kesin olarak hüküm
verir. Kararları bütün üyelerin üçte iki çoğunluğuyla alınır.
Onuncu kısım ise; doksan altıdan yüz
yedinci maddeye kadar olup Umûr-i Mâliye başlığını taşımaktadır. Bu maddelerde
mâlî işleri düzenleyen hükümler mevcûddur. Kısaca özetlemek gerekirse; vergi
ancak kânun ile tesbit edilir ve toplanır. Devletin bütçe kânunu, gelir ve
giderleri yaklaşık olarak gösteren kânundur. Bütçe kânunu, Meclis-i umûmî’de
madde madde görüşülür ve tasdîk olunur, özel bir kânun ile belirtilmedikçe bütçe
dışında sarfiyat yapılmaz. Bütçe kânununun hükmü bir sene geçerlidir. Kesin
hesap kânunu tasarısı ilgili senenin bitmesinden îtibâren en geç dört yıl sonra
Meclis-i umûmî’ye verilir, Devlet gelirlerinin toplanmasına ve sarf edilmesine
me’mur olan kimselerin yaptığı işlemleri tedkîk ve murâkabe için bir Dîvân-ı
muhasebat (Sayıştay) kurulacaktır. On iki kişiden meydana gelen Dîvân-ı
muhasebat üyeleri, Hey’et-i meb’ûsân’dan ekseriyetle vazifeden alınmasının
lüzumu tasdîk edemedikçe, hayât boyu vazife yapıp, pâdişâh tarafından tâyin
edileceklerdir.
On birinci kısım; Vilâyet başlığını
taşımakta olup, yüz sekizinciden, yüz on ikinciye kadar olan maddelerden meydana
gelmiştir. Bu hükümlere göre; vilâyetlerin idaresi, Usûl-i tevsi-i me’zûniyet
(yetki genişliği) ve vazifelerin ayrılması (tefrik-i vezâif) esasları üzerine
kurulmuştur. Vilâyet, liva ve kaza merkezlerinde olan idare meclisleriyle yılda
bir defa vilâyet merkezinde toplanan umûmî meclis üyelerinin seçimi sureti özel
bir kânunla genişletilecektir. Belediye işleri İstanbul ve taşrada seçimle
teşkil olunacak belediye meclisleri daireleriyle idare olunacak ve bu dâirelerin
teşkili şekli ve görevleri ile üyelerinin seçimi tarzı özel kânun ile tâyin
kılınacaktır.
On ikinci ve son kısmı teşkil eden
yüz on üçüncüden yüz yirmi birinciye kadar olan Mevâd-ı Şifâ başlığını
taşımaktadır. Bu kısımda yer alan hükümlere göre; memleketin bir tarafında
ihtilâl zuhur edeceğini gösteren işaretler görüldüğü hâlde, hükümetin o mahalle
mahsus olmak üzere, geçici olarak örfî idare (sıkıyönetim) îlân etmeye hakkı
vardır. Örfî idare, kânunların ve mülkî nizâmların geçici olarak yürürlükten
kaldırılmasından ibaret olup, örfî idare altında bulunan mahallin idaresi özel
bir kânuna göre düzenlenecektir. Hükümetin emniyetini ihlâl ettikleri idâre-i
zâbıta’nın soruşturmasıyla sabit olanları, hükümdar Osmanlı ülkesi hudutları
dışına sürgün edebilir.
Bütün Osmanlılara ilk öğretim
mecburî olacaktır. Kânûn-i esâsî’nin hiç bir maddesi hiç bir sebeb ve bahane ile
yürürlükten kaldırılamaz. Kânûn-i esâsî’nin ancak bâzı maddeleri bâzı şartlara
riâyet edilmek suretiyle değiştirilebilir. Bir kânun maddesinin yorumu yapılmak
gerekince, bu kânun adlî konularla ilgiliyse Temyiz mahkemesine, idarî konularla
ilgiliyse Şûrâ-yı Devlet’e, Kânûn-i esâsî ile ilgiliyse Hey’et-i âyân’a aittir.
Hâlen yürürlükte bulunan kânun ve âdetler ileride çıkarılacak kânunlar ve
nizamlar ile değiştirilmedikçe veya tamamen kaldırılmadıkça yürürlükte kalırlar.
Yukarıda kısaca özetlenen ve çeştili
Avrupa anayasalarından mülhem olarak hazırlanan; devlet’in dîni yapısını da
te’yîd eden Kânûn-i esâsî’de pâdişâhın yetki ve selâhiyetleri
sınırlandırılmıştır. Fakat yetkilerinin paylaşılmasına rağmen, devlet işlerinde
son söz yine pâdişâhındır. Pâdişâh vekiller üzerinde doğrudan doğruya hâkim ve
icra kuvvetinin hukukî ve fiilî başkanıdır. Vekiller ise Meclis-i umûmî’ye karşı
değil, pâdişâha karşı sorumludurlar ve teker teker pâdişâh tarafından tâyin ve
azledilirler.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4,
sh. 293
2) Mir’ât-ı hakikat; sh.
202
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh.
136
4) Amme Hukukumuzun Anahatları (R.G. Okandan,
İstanbul-1977); sh. 134
5) Abdülhamîd-i Sânı Devri ve Saltanatı; sh.
115
6) Abdillhamîd’in Evâil-i Saltanatı; sh.
96
7) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-13, sh.
43
8) Hâtırât-ı Abdülhamîd Han; sh.
20
9) Modern Türkiye’nin Doğuşu; sh.
162
10) Mufassal
Osmanlı Târihi; cild-6, sh. 3289
11) Türkiye’de
çağdaşlaşma; sh. 299
12) Üss-i İnkılâb;
cild-2, sh. 321
13) Osmanlı Târihi;
(E. Z. Karal); cild-8, sh. 218
Yorumlar
Yorum Gönder