KANİJE MÜDÂFAASI
Mücâhid Gâzi Tiryâki Hasan Paşa’nın
Kanije kalesinde kendinden çok üstün olan haçlı kuvvetlerine karşı, 1601’de
yaptığı şanlı müdâfaa. Kanije 22 Ekim 1600’de Avusturyalıların elinden alınıp
bir serhat, yâni sınır kalesi yapıldı:
Çok önemli bir konuma sâhib bulunan
Kanije’nin, Osmanlıların eline geçmesini bir türlü hazmedemeyen Avusturyalılar,
kaleyi geri alma hazırlıklarına giriştiler. Arşidük Ferdinand kumandasında büyük
bir ordu ile harekete geçtiler.
Düşmanın hazırlıklarını başından
beri casusları vasıtasıyla tâkib eden kale kumandanı Tiryâki Hasan Paşa,
gecesini gündüzüne katarak Kanije’nin noksanlarını tamamladı. Aylarca ihtiyâca
yetecek erzak ve mühimmatı te’min etti. Harplerde güngörmüş dokuz bin yiğidiyle
düşmanı beklemeye başladı.
Nihayet Haçlı ordusunun başkomutanı
Ferdinand, Avusturyalılardan başka; Fransız, İspanya, İtalya, Macar, Papalık,
Malta şövalyelerinden meydana gelen yüz bin kişilik ordusu ve 47 adet ağır
muhasara toplarıyla Kanije’ye yürüdü. Kaleye varmadan önce, Osmanlı’nın gücünü
öğrenmek için 5000 kişilik bir keşif kolu çıkardı. Ömrünü harplerde geçiren
Tiryâki Hasan Paşa, düşmanın niyetini anladığından, askerlerine sâdece tüfekle
karşılık vermelerini emretti ve top kullandırmadı. Çünkü düşmanın kalede top
olduğunu öğrenmelerini istemiyordu.
Öncü komutanının verdiği rapor
üzerine başkomutan Ferdinand, 9-10 Eylül 1601 gecesi muhasarayı başlattı. Haçlı
birlikleri önce tüfek ateşiyle oyalandı. Ancak top menziline girdikleri ve iyece
sokuldukları an, toplar hep birden ateşlendi. Bu müthiş karışıklıkta, binlerce
haçlı askerinin kolu, bacağı havada uçuşmaya başladı. Böylece düşman ordusunun
büyük bir kısmı, imha edildi.
Düşman birbirini çiğneyerek
kaçışmaya başlayınca, bunu fırsat bilen Hasan Paşa, kale kapılarını açıp
yiğitlerini salıverdi. Mücâhidler düşmanı kıra kıra, Kanije suyunun Zigetvar
tarafına atarak geri döndüler.
Aldatıldığını anlayan Ferdinand,
bütün toplarını uygun yerlere dizip şiddetli bir muhasaraya başladı. Hasan Paşa,
her gün başka harp hileleriyle düşmanın karşısına çıkıyordu. Her şeyden önce
sadrâzam Yemişçi Hasan Paşa’ya haber ulaştırmak için lisan bilen cesur birini
göndermeliydi. Bu işe Kara Pençe’yi vazifelendirdi. Düşmanın ortasından büyük
bir maharetle geçen Karapençe Osman, Belgrad yakınlarına yetişen sadrâzam
hazretlerine, bir mektup ulaştırdı. Vaziyeti bütün açıklığıyla öğrenen sadrâzam,
Kanije’ye geleceğini bildirdi...
Fakat yarıyolda, İstolni-Belgrad’ın
düştüğünü öğrendi. Kaledekilerin kılıçtan geçirildiğini ve çocuklara dahi
işkence edildiğini duydu. Bu sebeple oraya gitmeyi tercih ettiğini bildiren,
ikinci bir mektubu Kanije’ye yolladı.
Tiryâki Hasan Paşa, bu ikinci
mektubu gizli tuttu. Tam aksine, ordu-yı hümâyûn’nun yetişmek üzere olduğu
bildirilen, kendisinin yazdığı bir mektubu, askerlerine alenen okuttu. Fedakârca
savaşan gâzîlerin, morallerini yükseltiyordu...
Kaleye fazla sokulamayan düşman,
aralıksız top atışları yaparak mücâhîdleri güç durunla düşürüyordu. Muhasara
uzadı. Her gün 2000 gülle yiyen Kanije’nin hâli pek haraptı. Surlar delik deşik
olmuştu. Türkler surlarda açılan gedikleri ancak geceleyin, tamir etmeye
çalışıyorlardı. Fakat işin en kötüsü, barut bitmek üzere idi. Bunu öğrenen
beşinci bölük çavuşlarından Uzun Ahmed, gün görmüş komutanına müracaat etti ve
aralarında şu konuşma geçti: “İzin verirsen paşam, biz burada kendimiz de barut
îmâl edebiliriz.” “Ne dersin evlât?...” “Doğru derim paşa baba...” “Bu nice
olur? “Şu söğüt ağaçlarını görüyor musun paşam?... İşte onlar bizi, daha epeyce
barutsuz komaz!... Yeter ki Mevlâm, seni başımızdan eksik etmesin.” “Ne deyim
oğul... Hemen cenâb-ı Hak yardımcın olsun... Gayri göster
kendini.”
Ahmed çavuş üç gün içinde, hakîkaten
bol barut elde etti. Söğüt ağacının kavı ile, ince kum kullanıyordu. Çalışkan
arkadaşları ile birlikte, bu sırrı kendisine öğreten ustasına Fatihalar
okudular. Osmanlının söğüt ağacına sevgisinin sebebi de gâziler tarafından
böylece öğrenilmiş oldu. Artık daha hızlı patlayan kale topları, gün batana dek
susmak bilmiyordu.
Tam bu sıralarda bir öğle vakti,
düşman mızraklarına takılmış iki kesik baş teşhir edildi... Bunlar, şehîd edilen
Budin beylerbeyi ile kethüdasının başlarıydı. Böylece düşman, kaledekilere
İstolni-Belgrad’ı ele geçirdiklerini ve kendilerine hiç bir yerden yardım
gelmiyeceğini îmâ etmek istiyorlardı. Şımarık haçlı şövalyeleri, sevinçlerinden
hora tepiyorlar, bağırıp çağırıyorlardı. Bunları gören Türk askerlerinin,
maneviyâtı bozuluyordu. Tiryâki Hasan Paşa, askerlerinin maneviyâtını düzeltmek
için; “Gâzilerim!.. Yiğitlerim!.. Bu şehîd kardeşlerimiz asla ve kafa, Budin
beylerbeyi ve kethüdası olamaz. Bilirsiniz ki, her ikisi de, kırk yıllık
dostlarımızdır. Onları bizden iyi kim tanıyabilir? Üstelik koca Osmanlı ordusu
buralarda iken, bir beylerbeyinin başı nasıl uçurulabilir? Daha bizim kaleyi
bile düşüremezken, bu kefereler!.. Karapençe’yi gönderelim, doğrusunu öğrenip
gelsin. Doğru olsa bile biz Allah için cihâd ediyoruz. Pâdişâhımız sağ olsun!..”
gibi sözlerle mücâhidlerin endişelerini giderdi. Çünkü Peygamber efendimiz
buyurmuşlardı ki: “Harp,
hud’adır...” Yâni harb hiledir. Îcâbederse, yalan
dahi söylenebilirdi...
O günden sonra İstolni-Belgrad’ı
zapteden Arşidük Mathias’ın kumandasındaki Avusturya ordusu da, Kanije
muhasarasına katıldı. Hasan Paşa’ya teslim olmalarını teklif ettilerse de, topla
cevap verdi. Bunun üzerine düşman, köprüler hazırlayarak sabahın erken
saatlerinde umûmî bir hücuma girişti. Kalabalık haçlı sürüsü dalga dalga kale
bedenlerine saldırıyordu, buna mukabil Kanije arslanları, canlarını feda ederek
düşmanı içeri sokmuyorlardı. Tiryâki Hasan Paşa ise, daralan gâzilerin yanına
koşuyor: “Gâzilerim!.. Evlâdlarım! Bugün yiğitlik günüdür. Mertlik demidir.
Düşman çok fakat îmânı yok. Hamdolsun hepimizin göğsü îmân nuru ile doludur,
ölürsek şehîd olur Cennet’e gideriz. Kalanlarımız Gâzilik rütbesiyle şereflenir.
Dînimiz uğruna Hak yoluna cihâd ediyoruz. Düşman kırıldı, artık kaçmaya yüz
tuttu... Pâdişâhımızın ekmeği hepinize helâl olsun! Vurun yiğitlerim! Koman
gâzilerim! Zafer sizindir!..” diyerek askeri teşvik ediyordu.
Zaman zaman küffâr sürüsünün kale
bedenlerine kadar çıktıkları görülüyor, burçlar üzerinde göğüs göğüse
çarpışmalar oluyordu. Osmanlı yiğitlerinin her biri birer ateş parçası
kesilmişti. Nereye düşse yakıyordu. İhtiyar kumandanları Hasan Paşa’nın
teşvikiyle, hepsi de sanki seyyar bir kale hâline gelmişti.
O umûmî taarruzda düşman, bir
rivayete göre 18 bin ölü vererek perişan bir hâlde geri çekilmek zorunda kaldı.
Kumandanlarından papa sekizinci Glement’in yeğeni Aldobrandini de öldürülmüştü.
Bu haber, Osmanlı mücâhidlerini çok sevindirdi. Kanije kartalı Hasan Paşa,
askerlerine hitaben: “İşte görüyorsunuz!.. Dünkü iki şehîd kardeşimize karşılık
bugün, binlerce küffâr ve koskoca Rimpapa’nın yeğeni telef edildi. Hem
biliyorsunuz bu muhasara, 12 Rebî’ül-evvel gecesi başladı... O gece,
Peygamberler sultânı Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz dünyâyı
teşrîf ettiler. Cenâb-ı Hak, öyle mübarek bir gece hürmetine, müslüman
kullarını, küffâr karşısında mağlûb ve gamlı eylemez inşâallah. Yeter ki,
hepimiz, îmanımızı ve kılıçlarımızı kavi tutalım...” diyerek askerin
maneviyâtını yükseltti.
Ancak kalenin durumu ciddi ve
nâzikti. Arşidük Ferdinand her ne pahasına olursa olsun kış esnasında bile
kaleyi muhasara edip, almaya çalışıyordu. Bunun için askeri barındıracak
siperler ve yer altı mahfelleri yaptırdı. Muhtelif tahrip ve işgal vasıtalarıyla
hücum ederek kaleyi delik deşik ediyor fakat bir türlü düşürmeye muvaffak
olamıyordu. Bu sırada kale müdafii dört bin kadardı.
Muhasaranın devam ettiği günlerde
Tiryâki Hasan Paşa’nın içoğlanlarından aslen Macar olan iki kilercinin kaçması,
kale halkını ıstıraba düşürdü. Handan ve Kenan ismindeki içoğlanları Ferdinand’a
giderek kale ahvâlini bildirmişlerdi.
Hasan Paşa ise kaledekilere: “Hiç
telâş etmeyin, onların hesabı görülür” diye teselli verdi ve bir kaç tutsak
yakalanmasını emretti. Hasan Paşa, yakalanıp getirilen tutsaklara; “Kralınıza
iki adamımı gönderdim buluştu mu?” diye sordu. Onlarda adamların kralla
buluştuğunu ve kralı her yönüyle perişan hâle gelmiş kale üzerine yürünmesi için
teşvik ettiğini bildirdiler. Bunun üzerine Hasan Paşa bunların da başlarının
kesilmesini emrederek, Kara Ömer Bey’e teslim etti. Ömer Bey de güya paşasından
habersiz olarak bu tutsaklara; “Ben sizdenim evvelki esirleri dahi ben
kurtardım. O iki oğlanı Paşa, kendisi bilerek gönderdi. Bundan maksadı, kalenin
kötü durumundan bahisle kralı kışkırtmaya teşvik içindir. Kalede bir yıllık
zahire ve barut vardır ve Zigetvar’da olan kuvvetler de yardıma gelmek üzeredir”
dedikten sonra kum dolu çuvalları barut çuvalı olarak gösterip, ellerine birer
mikdâr beyaz ekmek vererek salıverdi.
Salıverilen esirlerden ve yine Hasan
Paşa’nın gizlice ordugâha bıraktırdığı mektuplardan iki içoğlanın casus olduğuna
kanâat getiren Ferdinand, bunları îdâm ettirdikten sonra başlarını kalede
bulunanlara göstererek; “Baka Hasan Paşa al Handan ile Kenan oğlanların başını.
Serdâra gönderdiğin mektubun dahi elimize geçti ve ahvâl bilindi” deyince,
duruma vâkıf olan kaledekıler gülüşmeye başladılar.
Arşidük Ferdinand kaleyi ele
geçirmek için yeni plânlar yaparken kış da bütün şiddetiyle bastırmış
bulunuyordu. Tiryâki Hasan Paşa artık serdârın gelmiyeceğine kanâat getirerek
Kış şartlarından istifâde ile Ferdinand’ın kuvvetlerine son darbeyi vurmak
istedi. Kara Ömer Bey’e, üç yüz kişi vererek donmuş olan Berk suyunu geçirip
düşman üzerine baskın yaptıran Hasan Paşa, Öte yandan kaledeki topları da hep
birlikte ateşleterek düşman ordugâhını alt üst etti. Birbirine giren düşman
kuvvetleri, her şeyi bırakıp kaçmaya başladılar. Hasan Paşa beş yüz kişilik
diğer bir hücum kuvvetiyle baskına devam etti. Düşman ordugâhından elde ettiği
barut, top ve sâireyi kaleye almayı ihmâl etmedi. Kısa zamanda on sekiz bin
düşman öldürüldü. Hasan Paşa kalede altı yüz kişi bırakıp bizzat çıkarak düşman
siperlerini zabt ettirdi, kırk beş top ele geçirildi.
Haçlılar, Hasan Paşa’nın yanında pek
az bir kuvvetin bulunduğunu görüp takip olunmadıklarını anlayınca, kaleden
uzakta bir yerde bulunan Arşidük Ferdinand’ın da teşvikiyle büyük bir kuvvetle
dışarıda metriste bulunan Hasan Paşa’nın üzerine saldırdılar. Hasan Paşa,
düşmandan aldığı topları atışa hazır hâle getirmişti. Yanında bulunanlara
cesaret verip, fırsat bizimdir dedikten sonra, topları ateşleyerek Arşidük’ün
alaylarını perişan etti. Atlıları kaçabildiyse de yayaları kırıldı. Bu defa
Hasan Paşa’nın yiğitleri otuz bin düşmanı öldürdüler. Daha sonra Ferdinand’ın
karargâhına kadar yaklaşan Hasan Paşa, uzaktan top atışı ile Arşidük’ün otağını
parçaladı. Askerini göğüs goğüse harbe sokmak istemeyen Hasan Paşa, böylece
fazla zâyiât vermek istemiyor ve Avusturya kuvvetlerini çenber altına almak
istiyordu. Kaçış yolunun kesileceğini anlayan Arşidük Ferdinand ise, büyük bir
dehşete düşerek yüz kadar adamıyla kaçmaya başladı. Bunu gören düşman ordusunda
umûmî bir panik baş gösterdi. Arşidük’ün karargâhı, bütün eşyası, hazîneleri
meydanda kaldı. Hasan Paşa üç bin kişilik bir kuvveti, düşman karargâhını fethe
gönderdi ve düşmanı tamamen temizlemedikçe katiyen ganimete el uzatmamalarını
sıkı sıkıya, tenbih etti.
Tiryâki Hasan Paşa, karargâhın
düşmandan tamamen temizlendiğini haber alınca, Arşidük’ün otağına doğru gitti.
Otağın içerisinde etrafı altın ve gümüş parmaklıklı, başları mücevherli ve
direklerinin başı elmaslı bir taht vardı. Tahtın iki tarafında kadife örtülü
sırma saçaklı on iki koltuk bulunuyordu. Tahtın önünde tahminen dört metre
uzunluğunda yemek masası konmuştu. Arşidük’ün otağına girince bunları gören
Hasan Paşa iki rek’at şükür namazı kıldı ve duâ edip ağladı. Bu muzafferiyetin
Allahü teâlânın inayeti ve hazret-i Peygamberin mûcizâtı eseri olduğunu
söyledikten sonra, feth ve nusret alâmeti olarak Arşidük’ün tahtını ortadan
kılıçladı ve sonra geçip oturdu. Diğer beyler ve ağalar da derecelerine göre
koltuklara oturdular. Tiryâki Hasan Paşa hepsine hitaben, sabır ve sebatın
neticesinin ve birlikte hareketin ve kumandana itaatin böyle bir zafere yol
açtığını anlatarak nasihat etti.
Zaferi müteâkib gerek çadırlara ve
gerek Ferdinand’ın karargâhına girdikleri zaman yağmaya hakkı olan askerin;
ganimet mallarına kafiyen el vurmayıp, kumandanın taksim etmesi için sabaha
kadar bekleyişi dikkate şâyân bir davranış oldu.
Hasan Paşa, üç ay kadar süren Kanije
muhasarası neticesinde elde ettiği harp levâzımatını, iki ayda ancak kaleye
nakledebildi. Muhasara esnasında mühim hizmeti görülen Kara Ömer Bey’e, kendi
dirliği olan Peçuy sancağını verdi.
VAZİFEMİZİ YAPTIK!..
Kanije müjdesinin İstanbul’a
bildirilmesi üzerine, büyük şenlikler yapıldı. Tiryâki Hasan Paşa’nın tevcih
ettiği bütün vazifeler kabul olunduğu gibi. Pâdişâh, kendisine vezirlik berâtı
ile beraber, hizmetini takdir yollu birhat-ı hümâyûn gönderdi.
Cihân pâdişâhı üçüncü Mehmed Han, bu
fermanda, Kanije müdâfîlerini tebrikle, hadsiz duâda bulunuyordu.
“Yerin ve göğün sahibi olan yüce
Allah’a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti’ne senin gibi paşalar ve askerlerin
sayesinde, nice zaferler nâsib eyledi...
Sevgili Peygamberimize salât ve
selâm olsun ki, seni ve Devlet-i âliyye askerlerini, kendi yolunda cihâd
eylerken görürüz...
Şanlı Kanije serencâmınızı
(serüvenlerinizi) bütün tafsilatıyla öğrendim...
Berhudar olasınız, iki cihânda
yüzleriniz ak ola...
Sana, vezirlik (meraşallık rütbesi)
verdik. Helâl olsun.
Seninle bile bulunan askerlerim
dahi, manevî oğullarımdır. Cümlesinden yüce Mevlâ razı olsun.
Ettiğiniz bilcümle tedâbir (tedbirli
işleriniz) makbûl-i hümâyûnumdur.
Her birinizi, Hak teâlâ hazretlerine
ısmarlıyorum...” diye yazıyordu.
Göz yaşları ile pâdişâh fermanını
okuyan Tiryâki Hasan Paşa şöyle diyordu:
“Sâdece vazifemizi edâ eylememiz
sebebiyle, pâdişâhımız efendimiz, bizim gibi bir pîr-i fâniye vezâret rütbesi
lütfetmişler... Bizler cümlemiz Allah, millet ve devlet yoluna fedâyız...
Cenâb-ı Hak, heman devletimize ve milletimize zeval
vermesin...”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi: cild-3,
sh. 205
2) Büyük Türkiye Târihî; cild-5, sh.
64
3) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-8,
sh. 12
4) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3,
kısım-1, sh. 83
5) Târihi Nâimâ; cild-1, sh. 264
6) Târihi Peçevî; cild-2, sh. 224
7) Kanije Müdâfaası (G.K. Harp Târihi
Yayını)
8) Gazâvât-ı Tiryâki Hasan Paşa
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh.
118
Yorumlar
Yorum Gönder