İTTİHÂD VE TERAKKÎ
Önce gizli cemiyet olarak kurulan,
ikinci Meşrûtiyetin ilânından sonra siyâsî fırka hâlini alan topluluk. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın dağılmakta olan Osmanlı Devleti’ni toparlaması,
güçlendirip ilerletmesi; başta İngiltere olmak üzere batılı devletleri yeni
plânlar hazırlamağa, Abdülhamîd Han’ı tahttan uzaklaştırmak için teşebbüslerde
bulundurmaya sevketti. Bunun için Osmanlı hâkimiyeti altında asırlardır huzur,
refah ve güven içinde yaşayan gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurları devlete
karşı defalarca kışkırttılar. Avrupa’da meydana gelen ilmî ve teknik gelişmeleri
öğrenmek ve tâkib etmekle vazîfeli gönderilen, fakat Osmanlı Devleti’nin
birliğini bozmaya yönelik Avrupaî fikirlerin etkisinde kalan kimseler de Avrupa
devletleriyle elbirliği ettiler. Gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlarla, sözde
okumuş aydın kimseler, millet ve devlet düşmanlarının kurdukları tuzakların
farkına varan ve karşı tedbirler alan sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan
indirmek ve bu suretle gayelerine ulaşmak için yurt içinde ve yurt dışında
çeşitli gizli cemiyetler kurdular. Çıkardıkları gazetelerle Osmanlı Devleti’nin
ve sultan Abdülhamîd Han’ın aleyhinde neşriyat yaptılar.
Bunlardan biri de 21 Mayıs 1889’da
İstanbul’da İttihâd-ı Osmânî adıyla kurulan daha sonra İttihâd ve Terakkî adını
alan gizli cemiyettir.
Bu cemiyet, Sarayburnu’nda eski
pâdişâh sarayı ile yeni demiryolu garı arkasındaki mesafenin orta yerindeki
askerî tıbbiye mektebinin bahçesinde toplanan Ohrili bir Arnavut olan İbrâhim
Temo, Kafkasyalı Çerkes Mehmed Reşîd, Arabkirli Abdullah Cevdet ve Diyarbakırlı
İshak Sükûtî adındaki dört kişi tarafından kuruldu. Daha sonra katılan
Azerbaycanlı Hüseyinzâde Ali, Konyalı Hikmet Emin, İsmail, İbrâhim ve Mekkeli
Dr. M. Sabri de cemiyetin ilk kurucuları arasında sayılırlar. Cemiyetin
Edirnekapı dışında Aluş Ağa’nın idare ettiği bağda yapılan ilk toplantısında,
kuruculardan başka Şam Mekteb-i tıbbiyesi muallimlerinden Giridli Muharrem,
Askerî tıbbiye talebelerinden Âsaf Derviş ve Şerefeddîn Mağmûmî, adliye
me’murlarından Hersekli Ali Rüşdî ve Seâdet
gazetesi başyazarı İzmirli Ali Şefik de bulundular. Bu toplantıda
cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdî, kâtipliğine Şerefeddîn Mağmûmî, muhâsib
üyeliğe de Âsaf Derviş seçildiler.
Yeni cemiyet, İstanbul’daki sivil,
askerî, bahrî, tıbbî ve diğer yüksek okul talebeleri arasında tarafdar kazanarak
sür’atle büyüdü. İtalyan Karbonari mason teşkilâtını örnek alarak kurulan bu
gizli cemiyet, hücreler hâlinde teşkilâtlandı. Hücre içindeki her üyeye bir sıra
numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrâhim Temo idi.
Cemiyet üyeleri, Galata Fransız
postahânesi aracılığıyla merkezi Paris’te kurulan Jön Türklerle irtibat
kurdular. Cemiyetin üyelerinden olan Bursa maârif müdürü Ahmed Rızâ Bey,
Paris’teki bir sergiyi gezmek bahanesiyle Fransa’ya gidip, Jön Türkler grubuna
katıldı ve geri dönmedi. İttihâd-ı Osmânî cemiyetinin fikirlerini yaymaya
başladı. Çok geçmeden onlar arasında hâkim bir sîmâ oldu. Sultan Abdülhamîd
Han’ı tahttan indirmeyi gaye edinerek kurulan cemiyet, Sultan Abdülhamîd Han’a
karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münâsebetler netîcesinde tanınmaya başladı;
yurt içinde ve dışında şubeler kurarak teşkilâtlandı. Ahmed Rızâ, Avrupa’daki
teşkilâtın adını, Auguste Comte’un pozitivist felsefesinin parolası olan Nizam
ve Terakkî koymak istedi. Jön Türkler bu ismi kabul etmeyip, İstanbul’daki
İttihâd-ı Osmânî cemiyetinin ittihadının da bu cemiyetin isminde yer almasını
istediler. Böylece İstanbul’dakilerin ittihadı ile Ahmed Rızâ’nın Terakkîsi bir
araya getirilerek, cemiyetin adı Terakkî ve İttihâd hâline getirildi ve
cemiyetin yayın organı hüviyetinde olan Meşveret gazetesi çıkarıldı. Daha sonra Cenevre
ve Brüksel’de yayın hayâtına devam eden Meşveret gazetesi yurda gizlice sokuldu.
Cemiyetin para ihtiyâcını Paris mason locası karşıladı.
Tıbbiye, harbiye, mülkiye gibi
yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler teşkil eden cemiyetin yurt içindeki
varlığı, 1895 yılındaki ermeni olayları sebebiyle duyuldu. Cemiyetin; Dr. İshak
Sükûtî, Dr. İbrâhim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, Dr. Âkil Muhtar, Tunalı Hilmi
gibi faal üyeleri, yapılan soruşturmalar netîcesinde suçlu bulunarak
dağıtıldılar. Bâzıları çeşitli yerlere sürülen cemiyet üyelerinin bir kısmı yurt
dışına kaçtı. Yurt dışı faaliyetleri Bükreş, Paris, Cenevre ve Kahire’den idare
edilmeye başlandı. 1897 yılında cemiyetin Cenevre ve Kahire şubeleri faaliyete
geçti. Cenevre şubesinin çıkardığı Mîzan ve Osmanlı
gazeteleriyle Kahire şubesinin çıkardığı Kânûn-i
Esâsî ve Hak gazeteleri cemiyetin fikirlerinin
destekçiliğini yaptılar. Bükreş şubesini İbrâhim Temo; Paris şubesini ise, Ahmed
Rızâ idare etti.
Kalabalık bir kitle teşkil etmeyen
ülke dışındaki cemiyet mensupları, sürekli anlaşmazlıklar içindeydi. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han, yurt dışındaki bu muhalifleri ikna veya pasifize etmek
için gerekli tedbirleri aldı. Zâten fikrî ve siyâsî sebeblerden dolayı ikiye
bölünmüş olan İttihâdçıların Cenevre grubunun lideri Mizancı Murâd Bey’le
anlaşması için serhâfiye Ahmed Celâleddîn Paşa’yı vazifelendirerek Avrupa’ya
gönderdi.
Ahmed Celâleddîn Paşa’nın gizli
çalışmaları neticesinde, muhaliflerden büyük bir kısmı muhalefetten çekilerek
İstanbul’a döndüler ve Pâdişâh’ın hizmetine girdiler. Ancak Ahmed Rızâ’nın
çevresinde kalan bir avuç insan, Osmanlı Devleti’ne karşı şiddetli muhalefete ve
basın yoluyla propagandaya devam ettiler. Bu sırada sultan İkinci Abdülhamîd
Han’dan istediği ilgiyi göremeyen eniştesi Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa da ülke
dışına kaçarak, iki oğlu prens Sebahaddîn ve Lütfullah beyle Paris’e gitti.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın ve Osmanlı Devleti’nin aleyhinde faaliyete
başladı. Böylece Avrupa’daki Jön Türk hareketi biraz canlandı. Ancak anlaşmazlık
ve şahsî rekabetler de gittikçe arttı.
4 şubat 1902 târihinde Paris’te,
bütün Jön Türkleri içine alan bir kongre toplandı. Bu kongreye; Prens
Sebahaddîn, Ahmed Rızâ, İsmâil Kemâl, İsmâil Hakkı (Paşa), Hoca Kadri, Halil
Ganem, Mahir Saîd, Yûsuf Akçura, Ferid Bey, Ali Haydar, Hüseyin Sîret, İbrâhim
Temo, Dr. Nâzım, Dr. Refik Nevzat ile Ermeniler ve rumlar adına da bâzı şahıslar
katıldı. Kongrede tâkib edilecek usûl ile ilgili görüş ayrılıkları belirdi.
Ahmed Rızâ ve arkadaşları cemiyetin adını Osmanlı Terakkî ve İttihâd cemiyeti
olarak değiştirip, Paris’te Meşveret’i çıkarmaya devam ettiler. Mısır’da da
Şûrâ-yı
ümmet gazetesini kurdular. Prens Sebahaddîn ve tarafdârları da
Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetini kurup Terakkî gazetesini çıkardılar. İki cemiyet yayın
organlarıyla birbirlerini itham etmeye devam etti. Bir taraftan da tarafdâr
kazanmak için program ve fikirlerini açıklayıp yaymaya koyuldular.
Cemiyet, Rumeli’de de hızla
teşkilâtlandı. Yalnız Tiran’da olmak üzere, Köstence, Dobruca, Şumnu, Plevne,
Sofya, Kızanlık, Vidin ve İşkodra’da bir çok şubeler açıldı. İttihâd ve Terakkî
cemiyeti batı dünyâsında Jön Türklerin temsilcisi olarak tanıtıldı.
1906 Eylül’ünde ekseriyeti üçüncü
ordu subaylarından olan; Bursalı Tâhir, Nâki, Edib Servet, Kâzım Nâmi, Ömer
Naci, İsmâil Canbolat, Hakkı Bahâ beyler ile posta ve telgraf idaresi başkâtibi
Mehmed Talat, Rahmi ve Midhat Şükrü beyler tarafından Selanik’te Osmanlı
Hürriyet cemiyeti kuruldu. Sultan Abdülhamîd Han’ı tahttan indirme gayesini
güden, ihtilâlci bir hüviyete sâhib olan ve kurucularının ekseriyetinin mason
olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gaye ile
kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silâhlı
kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak
ihtilâlci bir güç meydana geldi. Bu cemiyet bir yıl sonra Osmanlı Terakkî ve
İttihâd cemiyetinin Paris şûbesiyle birleşme karârı aldı. Böylece Osmanlı
Hürriyet cemiyeti de Terakkî ve İttihâd adını aldı. Hem yurt içinde hem de yurt
dışında faaliyet gösteren Terakkî ve İttihâd cemiyetinin biri Selânik’de, diğeri
Paris’de olmak üzere iki merkez-i umûmîsi ortaya çıktı.
Bu birleşmeden sonra Rumeli’de hızlı
bir şekilde teşkilâtlanan Osmanlı Terakkî ve İttihâd cemiyeti komita
faaliyetlerine girişti. Enver Bey, Tikveş yöresinde; Niyazi ve Eyyûb Sabri
beyler Resne ve Ohri’de; Selâhaddîn ve Hasan Tosun beyler Arnavutluk’ta hürriyet
taburları kurarak tedhiş hareketlerini yaygınlaştırdılar. Bulundukları
bölgelerdeki gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlarla da iş birliği yaparak,
müslüman ahâliyi sultan Abdülhamîd Han’a karşı ayaklanmaya çağırdılar. Durumun
tehlike arz ettiğini gören sultan İkinci Abdülhamîd Han, bu komita
faaliyetlerini bastırmak üzere Makedonya’ya asker sevk etti. Gönderilen askerî
birliklerden de İttihâd ve Terakkî komitacılarına katılanlar olması, cemiyetin
Manastır’da ve Selanik’te hürriyet îlân edeceğine dâir aldığı karârı pâdişâha
bildirmesi, durumu iyice tehlikeli bir hâle soktu. Bu defa sultan İkinci
Abdülhamîd Han, Şemsi Paşa’yı ayaklanmayı bastırmakla vazifelendirdi.
Hazırlıklarını tamamlayan Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908’de Pâdişâh’a son raporunu
vermek üzere girdiği Manastır postahânesinden çıkarken İttihâd ve Terakkî
komitacılarından Bigalı teğmen Atıf tarafından öldürüldü. Dağa çıkan
komitacıların sayısı gittikçe arttı. Komitacılar, 20 Temmuz 1908’de Firzovik’te
halkı meydana toplayarak hürriyet ve meşrûtiyet isteğiyle gösteri yaptı. Bu
vak’alardan sonra Tatar Osman Paşa, İzmir ve civarı redif kuvvetleri de
kendisine verilerek, Manastır ve havalisi fevkalâde kumandanı olarak bu bölgeye
gönderildi. Ohri taburu kumandanı Eyyûb Sabri ve Resne kuvvetleri kumandanı
Niyazi beyler Manastır’da Osman Paşa’nın oturduğu konağı muhasara ederek
kendisini Resne’ye götürdüler.
Durumun nazikliği üzerine Kânûn-i
esasiyi yürürlüğe koyan sultan İkinci Abdülhamîd Han, 23 Temmuz 1908’de İkinci
Meşrûtiyet’i îlân etti. Meşrûtiyetin îlânını tâkib eden günlerde birleştirici
olduğunu îlân eden İttihâd ve Terakkî; Prens Sebahaddîn grubunun mensub olduğu
Teşebbüs-i şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştiğini duyurdu. Partinin
Selanik’teki merkez-i umûmî üyelerinden Ahmed Rızâ, Talât, Hüseyin Kadri, Hayri,
Midhat, Şükrü, Habib, Enver, İsmâil Hakkı, Dr. Bahaeddîn Şâkir ve Nâzım beyler
hükümetin faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Kendileri
kabineye giremedilerse de hükümet üzerinde hâkimiyet kurdular.
Tecrübesizliklerinden dolayı kabineleri doğrudan doğruya kurmak yerine kontrol
altında bulundurmayı tercih ettiler. 4 Ağustos 1908’de kurulan meşrûtiyetin ilk
kabinesi olan Saîd Paşa hükümeti, İttihâd ve Terakkî’nin baskısına dayanamıyarak
13 Ağustos’ta çekilmek zorunda kaldı. İkinci defa kurulan Saîd Paşa hükümeti ise
beş gün dayanabildi. İttihâd ve Terakkî iktidar olmamıştı ama hükümeti ve
hükümetin icrâatını kendisi tâyin ediyordu. 21 Ağustos’da İttihâd ve Terakkî’nin
baskısıyla Kâmil Paşa hükümeti kuruldu. Hükûmetlerdeki istikrarsızlık, İttihâd
ve Terakkî’nin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetleri
üzerine, 5 Ekim’de Bulgaristan bağımsızlığını îlân etti. Ertesi gün Avusturya,
Bosna-Hersek’i ilhak etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.
Meşrûtiyetin ilânından sonra ülkeye
dönen Prens Sebahaddin Bey grubu, İttihâd ve Terakkî ile birlikte hareket etmeyi
reddederek kendi görüşleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başladılar. Adem-i
merkeziyetçi görüşleri sebebiyle İttihâd ve Terakkî’den bekledikleri iltifatı
göremediler. İttihâd ve Terakkî ile tamamen irtibatı kesen Prens Sebahaddîn Bey,
14 Eylül’de Ahrâr fırkasının kurulmasını destekledi. Kısa zamanda muhalefetin
sesi hâline gelen Ahrâr fırkası, İttihâd ve Terakkî’nin gizli kapaklı yönetim
modeliyle iktidar tekelciliğinin ve gizliliğinin sonunda bir istibdâd meydana
gelebileceği konusunu işledi. İdarî ve siyâsî mes’ûliyetten uzak olan İttihâd ve
Terakkî’nin devlet işlerine karışmasını, hükümeti ve milleti tahakkümü altına
almasını, orduyu siyâsete karıştırmasını tenkid etti.
İttihâd ve Terakkî’nin, Kâmil Paşa
hükümeti üzerinde şiddetli baskı kurmak istemesi yüzünden, Kâmil Paşa ile
İttihâd ve Terakkî’nin arası açıldı. 18 Ekim-8 Kasım 1908 târihleri arasında
İttihâd ve Terakkî’nin kongresi toplandı ve cemiyet için yeni bir siyâsî program
hazırlandı. Kongre sonunda yayınlanan 13 maddelik bildiride, cemiyetin siyâsî
fırka (parti) hâline geldiği îlân edildi. Gayr-i müslim ve Türk olmayan
unsurlarla, aslında İttihâdcı zihniyette olmayan Türk unsurunun da desteğiyle,
1908 yılı sonlarına doğru yapılan seçimi İttihâd ve Terakkî kazandı. 17 Aralık
1908’de sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın konuşmasıyla yeni seçilen Meclis-i
meb’ûsân açıldı. Sadrâzam Kâmil Paşa’nın hükümette bâzı değişiklikler yapması,
İttihâd ve Terakkî’nin Bâb-ı âlî’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle,
İttihâd ve Terakkî ile Sadrâzam’ın ve Bâb-ı âlî’nin arası iyice açıldı. 14 Şubat
1909’da Meclis-i meb’ûsânda yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rızâ, Talat, Câvit
ve Enver Bey gibi ittihâdcıların faaliyetleri sonucu Kâmil Paşa hükümeti
düşürüldü. Sadrâzamlığa Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihâd ve Terakkî’ye
karşı gerek meclis içi, gerekse meclis dışı muhalefet şiddetlendi. Meclis
içinde, çok az üyesi bulunan Ahrâr fırkası, Meclis dışında ise Serbesti gazetesi muhalefet çalışmalarını
sürdürdü. Bu gazete, eski me’murlardan şantaj yoluyla para alındığını gösteren
belgeler ve makaleler yayınladı. Siyâsî rakîblerine karşı tedhiş yoluna baş
vuran İttihâdçılar, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi
Sirkeci postahânesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin
cenaze töreni ittihâdcıların aleyhinde bir gösteri mâhiyetinde cereyan etti.
Derviş Vahdetî ve arkadaşları tarafından kurulan İttihâd-ı Muhammedi cemiyeti ve
yayın organı olan Volkan gazetesi de, İttihâd ve Terakkî aleyhinde
faaliyet gösterdiler. İttihâd ve Terakkî’nin ordu içinde kendisine karşı olan,
milletini, dînini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahanesiyle
tasfiye etmesi, orduda huzursuzluklara yol açtı. İttihâd ve Terakkî’nin
Pâdişâh’a ve hilâfet makamına karşı olan sevimsiz hareketleri de sağduyu sahibi
müslüman ahâlide nefret uyandırdı.
İttihâd ve Terakkî, Pâdişâh’a sâdık
birinci orduya güvenmeyerek Selânik’deki üçüncü ordudan avcı taburları getirtti.
İttihâdcılar tarafından tertib edilen ve Selânikten getirilip Derviş Vahdeti
isminde bir kimse tarafından “Din elden gidiyor” “Şeriat isteriz” gibi
sloganlarla kışkırtılan avcı taburları tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31
Mart Vak’ası üzerine İttihâd ve Terakkî tarafından, Selanik’ten Bulgar, Sırb,
Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu hareket ordusu İstanbul’a getirildi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Selanik’ten gelen hareket ordusuna karşı koymak
isteyen kendisine sâdık kumandanlara, çarpışılmaması, müslüman kanı dökülmemesi
için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve
sâdık subaylar, gelen hareket ordusunu darmadağınık edebilirdi. Fakat Sultan,
kardeş kanının dökülmesini istemedi. İttihâd ve Terakkî’nin önderliğinde
İstanbul’a giren hareket ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler.
Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigârları ve dünyânın en
zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler. Pâdişâh’ın
arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, İttihâd ve
Terakkî ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük
olan kardeşi Muhammed Reşâd getirildi.
İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri,
sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı lekeliyecek bir suç bulamadılar. Milletin,
hükümdarı saydığını görerek öldürmeye de cesaret edemediler. Hemen o gece,
kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selânik’e götürdüler.
Oradaki Alâtini köşküne habs ettiler. Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa
istifa edip Tevfik Paşa sadrâzam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra
Adana’da ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına
saldıran ermeniler; İttihâd ve Terakkî’nin seyirci kaldığı hâdiselerde 1850
müslüman-Türk’ü öldürdüler.
Halkın bir araya gelmesiyle ermeni
isyânı bastırıldı. Adana’ya vâli tâyin edilen İttihâd ve Terakkî ileri
gelenlerinden Cemâl Paşa da, Avrupalılara şirin görünmek için ermenîlerle
birlikte hareket ederek yüzlerce müslümanı asıp kesti.
31 Mart ayaklanmasının
bastırılmasından ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinden
sonra duruma hâkim olan İttihâd ve Terakkî, bütün fırkaları lağv ederek muhalif
olanları tevkif ettirdi. Bu arada hiç bir kabahatleri olmadığı hâlde, sâdece
cemiyete karşı oldukları zannedilen bir çok zabit de tutuklanarak Bekirağa
bölüğüne hapsedildi. İstanbul’da örfî idare (sıkıyönetim) îlân edilerek Dîvân-ı
harb-i örfîlerle (sıkıyönetim mahkemesi) birlikte darağaçları kuruldu.
Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında suçsuzlar da îdâm edildi. Eski devre
âid devlet adamlarından pek çok kimse çeşitli yerlere sürüldü. İttihâd ve
Terakkî erkânının devlet işlerini, doğrudan doğruya ellerine almak istemeleri
üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa sadrâzamlıktan istifa etti. Yerine Hüseyin
Hilmi Paşa tekrar sadrâzam oldu. İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenlerinden
genç, tecrübesiz ve maceracı Talat Bey de bu kabînede dâhiliye nâzırlığına
getirildi. İttihâd ve Terakkî’nin keyfî baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi
Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidardan sonra tekrar istîfâ etti, Sadâret makamına
getirilen Roma sefîri Hakkı Paşa kabînesinde, hareket ordusunun diktatör
kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, harbiye nâzırı olarak vazîfe aldı.
Muhaliflerine karşı sert tedbirler
alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihâd ve Terakkî, Sadâ-yı
Millet gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın Balkan siyâsetinin esâsı olan Bulgar ve Rum
kiliseleri arasındaki rekabete son veren İttihâd ve Terakkî, güya Makedonya’daki
unsurlar arasındaki ihtilâfı gidermek bahanesiyle kiliseler kânununu çıkardı.
Netîcede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiç bir ihtilâf bırakmayarak,
bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifakı kurmalarına yol açtı. 1 Nisan
1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs 1910’da da Girid meclisi Yunan
kralına bağlılık yemîni etti.
Bu sırada, harbiye nâzırı olan
Mahmûd Şevket Paşa, Trablus’daki askeri Yemen’e sevk etmek, bir çok ihtarlara
rağmen mühimmatı da İstanbul’a getirmek suretiyle bu bölgeyi müdâfâdan mahrum
hâle getirdi. İtalyanların teşebbüsleri üzerine Trablusgarb vâli ve kumandanı
Müşir İbrâhim Paşa da vazîfeden azledilerek bu vilâyet kumandansız ve vâlisiz
bırakıldı. Roma hükümeti de bu vaziyetten istifâdeyle İttihâd ve Terakkî’nin
Trablusgarb ve Bingâzi’deki halkı İtalyanlar aleyhinde tahrik etmesini ve
Osmanlı vapurlarıyla oralara asker ve mühimmat sevk olunduğunu iddia ile 23
Eylül 1911’de verdiği bir ültimatomla
Trablus ve Bingâzi’nin boşaltılmasını ve teslim edilmesini istedi. Daha sonra da
harb ilân etti. Ciddî bir tedbîr alınmadığı için Trablusgarb’ın elden çıkmasına
sebeb olundu. Harb ilânını bildiren ültimatom geldiğinde, İttihâdcıların
hâriciye nâzırı, İtalyan sefîri ile satranç oynamakta idi.
Sadrâzamlığı sırasında; Çırağan
Sarayı yangını, Bâb-ı âlî yangını, Arnavutluk isyânı, Girid’in Yunanistan’a
iltihâkı, Trablusgarb’ın İtalyanlarca işgal edilmesi gibi felâketlerin vuku
bulduğu Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Âyân
reisi Küçük Saîd Paşa sadrâzam oldu.
İttihâd ve Terakkî’nin içeride
uyguladığı partizan ve baskıcı politika ile dışarıda uyguladığı tavizci politika
sebebiyle muhalefet gittikçe fazlalaştı. 1911 yılı başlarında kendi içinde
meydana gelen Hizb-i cedîd hareketi de muhalefete katıldı. 21 Kasım 1911’de
bütün muhalefet gruplarının ve fırkalarının bir araya gelmesiyle Hürriyet ve
İtilâf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra girdiği İstanbul’daki
meb’ûs seçiminde başarı göstermesi, İttihâd ve Terakkî’ye karşı muhalefetin
güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’ûsândaki hâkimiyetin elinden çıkmakta
olduğunu gören İttihâd ve Terakkî, Kânûn-i esâsîde değişiklikler yaparak
hükümetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükümetle meclis-i meb’ûsânın
arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükümetler ard arda istifa etmek
zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle Meclis-i meb’ûsân feshedilerek tekrar seçime
gitme karârı ahndı. “Sopalı seçimler” diye bilinen ve İttihâd ve Terakkî’nin
çeşitli tedhiş hareket ve hileleriyle yapılan 1912 seçimlerinde, çoğunluğu yine
İttihâd ve Terakkî elde etti. Meclisde ekseriyeti elde eden İttihâd ve
Terakkî: hükümete kendi adamlarını getirmek suretiyle baskı rejimini
iyice arttırdı.
Muhalefetin desteğiyle, ordu içinde
İttihâd ve Terakkîye karşı olan subaylar tarafından Halâskârân-ı zâbitân grubu
kuruldu. Bu grub, hükümete gizli tehdîd ve baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de
Saîd Paşa sadrâzamlıktan istifa etti. Bu sırada meydana gelen bâzı iç ve dış
hâdiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen İttihâd ve Terakkî iktidara tâlib
olmayınca, 21 Temmuz’da partilerüstü görünümde olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa
hükümeti kuruldu.
Aslında İttihâd ve Terakkî’ye karşı
bir tepki hükümeti olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükümeti bu fırkaya karşı
gittikçe sertleşti. Bir bahaneyle Meclis-i meb’ûsânı fesh ettirdi. Bu sırada
meclis dışında kalan İttihâd ve Terakkî’nin tahrik ve teşvîkleriyle yapılan
gösterilerden sonra Balkan harbi başladı. Ordunun siyâsete sokulması ve
subayların İttihâdcı-îtilâfçı olarak ikiye bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu
Balkan harbinde bütün cephelerde kısa zamanda yenilgiye uğradı. Osmanlı orduları
ancak Çatalca hattında tutunabildiler. Kısa bir müddet sonra Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa’nın sadrâzamlıktan istifa etmesi üzerine Kâmil Paşa hükümeti kuruldu. Yeni
hükümet döneminde Balkan harbinin felâketli neticeleri devam etti. Kâmil Paşa
hükümetinin de aleyhinde propaganda yapan İttihâd ve Terakkî, normal yollardan
iktidara gelemeyeceğini anlayınca hükümete karşı darbe plânladı. 23 Ocak 1913’de
Bâb-ı âlî baskını diye bilinen kanlı bir baskın düzenleyerek iktidara el koydu.
Sadrâzam Kâmil Paşa’nın zorla istifa ettirilmesi üzerine, İttihâdcı olan Mahmûd
Şevket Paşa sadârete getirildi. Her işte kendi bildiğine göre hareket eden
Mahmûd Şevket Paşa da 11 Haziran 1913’de İttihâdçılar tarafından meçhul bir
şekilde öldürtüldü. Mahmûd Şevket Paşa’nın ölümünden sonra Saîd Halim Paşa’nın
sadrâzam olmasıyla İttihâd ve Terakkî tam iktidar oldu. İttihâd ve Terakkî’ye
faal olarak bizzat hizmet eden Saîd Halim Paşa hükümetinin bütün üyeleri
ittihâdcı idi. Saîd Halîm Paşa’nın 3 sene 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine
gelen Talat Paşa’nın bir buçuk senelik sadâret zamanlarında memleket
karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve habs korkusu içinde yaşadı. Can, mal ve namus
emniyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı moda olmaya başladı. Her vilâyette zâlimler,
ırz düşmanları türedi.
1914 yılında yapılan seçimleri de
kazanan İttihâd ve Terakkî, bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı Devleti’ni
Harb-i umûmî diye bilinen Birinci Dünyâ harbine soktu. Hiç bir mecburiyet yok
iken ve Osmanlı ordusunun güçsüz, silâhsız ve techîzâtsız olduğu bir dönemde
Talât, Enver ve Cemâl gibi İttihâd ve Terakkî paşalarının çeşitli hülyâlarıyla
girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde devam etti.
1914-1918 yılları arasında devam eden Birinci Dünyâ harbinde pek çok vatan
toprağı elden gitti; yüz binlerce müslüman-Türk evlâdı şehîd düştü. Savaşın
mağlûbiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de sadrâzam Talat Paşa istifa
etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrâzamlığa getirildi. Böylece on seneden az
bir zaman zarfında sultan Abdülhamîd’den devr alınan üç kıt’aya yayılmış altı
yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtiras ve cehalet ile târihin
sinesine gömen ve birinci derecede mes’ûl olan İttihâd ve Terakkî, iktidardan
uzaklaştı. Şahsî ihtiras ve ikbâl için bir milleti harbe sokarak müslüman-Türk
evlâdlarından en az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya
kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehîd olmalarına sebeb
olan İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelenleri, bir kaç milyon kilometre kare
olarak devraldığı bir memleketi bir kaç yüz bin kilometre kareye kadar
küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak
kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemâl paşalar ile doktor Bahaddîn Şâkir,
doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros mütârekesini imza ettikten bir gün sonra
gece yarısı koca Osmanlı Devleti’ni yıktıkdan sonra, ihanetlerine bir yenisini
ekliyerek kaçtılar.
Sultan Abdülhamîd Han’ı tahttan
indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan, çıkardığı kiliseler kanunuyla
Balkanlardaki hıristiyanların birlik kurmalarını sağlayan ve Balkanların Osmanlı
Devleti’nden kopmasına sebeb olan, Bâb-ı âlî baskınını düzenleyen ve milleti
zulüm ve tedhiş ile idare eden, Sarıkamış faciasında on binlerce
müslüman-Türk’ün canına kıyan, mecnûnâne bir hareketle Kanal seferini açarak
Filistin ve Suriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların elden çıkmasına sebeb
olan, dört senelik Birinci Dünyâ harbi müddetince Anadolu’da halkı; açlık,
sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihâd ve Terakkî ileri gelenlerinden Enver
Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemâl Paşa da Tiflis’de işbirlikçileri
ve müslüman Türk’e tercih ettikleri ermeniler tarafından öldürüldüler.
İlk önce gizli bir cemiyet şeklinde
kurulup, yurt içinde ve yurd dışında teşkilâtlanan, Abdülhamîd Han’ı tahttan
indirmek için Osmanlı ve İslâm düşmanlarıyla işbirliği yaparak komitacılık
faaliyetlerinde bulunan İttihâd ve Terakkî, 1908 ile 1918 arasında yapılan
seçimlerden 1908, 1912 ve 1914 senelerinde yapılan üç genel seçimi kazandı. İlk
zamanlar Osmanlıcı ve İttihâd-ı anâsırcı bir çizgi izlediği ve daha sonraki
dönemlerde, bünyesinde Türk olmayanlara yer verdiği hâlde, Türkçü ve milliyetçi
bir çizgi tâkib eder göründü. Doğrudan cemiyete âid ve bağlı gazeteler olarak
Selânik’de çıkan İttihâd ve Terakkî, Hürriyet, Rumeli, İstanbul’da
yayınlanan Tanin ile Şûrâ-yı
ümmet gazetelerinin yanında bağımsız fakat İttihâd ve Terakkî’nin
destekçisi Hüviyetindeki Tasvîr-i Efkâr, Tercümân-ı Hakikat gazeteleri ile
fırkaya eğilimli İstiklâl, Hak, Hâdisât, Vakit gazeteleri yanında
Kalem,
Karagöz ve haftalık Şûrâ-yı ümmet gibi mîzâh gazeteleri; Türkçülere
âid yayın organlarından; Türk Yurdu, İslâm mecmuası, Yeni mecmua İttihâd
ve Terakkî’nin fikirlerini desteklediler.
Talat, Saîd Halîm, Enver, Cemâl,
Halil ve Nuri paşalar, Babanzâde İsmâil Hakkı, Seyid, Hacı Âdil, İsmâil Hakkı,
Hüseyin Câhid (Yalçın), Ahmed Rızâ, Halil (Menteşe), Ziya (Gökâlp), Midhat Şükrü
(Bleda), Ömer Nâci, Ahmed Şükrü, Dr. Nâzım, Câvit, Bahaddîn Şâkir, (Kara) Kemâl,
(Küçük) Talat beyler ve Hâfız İbrâhim, Emrullah, Hayri, şeyhülislâm Mûsâ Kâzım
efendilerle Emanoel Karaso ve Hallaçyan gibileri İttihâd ve Terakkî’nin ileri
gelen elemanlarındandı.
On seneye yakın bir müddet iktidarda
kalan, koskoca Osmanlı Devleti’nin yağma edilmesine sebeb olan İttihâd ve
Terakkî’nin son kongresi, Birinci Dünyâ harbinin mağlûbiyetle bitmesinden sonra
14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede kendini feshederek, târihe karıştığını
ilân etti. Bâzı İttihâdçılar birleşerek Teceddüd fırkasını kurdular. Resmî ve
kânûnî olarak târihe karışan İttihâd ve Terakkî’nin mensubları kendilerine yeni
yollar aramaya devam ettiler. Daha sonra İttihâdcılara karşı sert tedbirler
alındı. Kurulan Dîvân-ı harb-i örfî tarafından yargılandılar. Tevfik Paşa
hükümetince, İttihâd ve Terakkî’nin mallarına el kondu. Bir kısım malları ise
Teceddüt fırkasına devredildi. Yurt dışına kaçanların gıyaben cezalandırılmaları
sırasında bir kısmı da mahkûm edilerek Bekirağa bölüğüne habs edildiler. Daha
sonra da Malta’ya sürüldüler. Ancak Müdâfaa-i Hukuk cemiyetleri olarak fiilen
istiklâl savaşı sırasında faaliyet gösterdiler. Partizanlık, mizaçları hâline
geldiği için, millet düşmanla çarpışırken onlar siyâsî hesap peşindeydiler.
Cemiyetleri yok oldu ise de, geride zihniyetleri kaldı. Ülkedeki halk
düşmanlığı, bölücülük, jurnalcilik hastalıkları, İttihadçıların cemiyetimize
adapte ettiği kötü örneklerden sâdece bir kaçıdır.
Cemiyet; kuruluş, teşkilatlanması ve
faaliyet bakımından farklı özellikler taşıyordu. Abdülhamîd Han’a karşı gizli
olarak kurulan cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten merkez-i
umûmî (genel merkez), üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrûtiyet îlân edildikten
sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merasimlerine benzer usûllerle
cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler,
Tahlif hey’eti (yemin kurulu) önünde yemîn ederlerdi. Hey’et başkanı, önce
cemiyetin gayesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır,
sonra merkez-i umûmînin hazırladığı yemîni okurdu. Aday üye, inandığı dînin
kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı.
Cemiyete giren üye, teşkilâtın gayesi uğruna gerektiğinde canını fedaya hazır
olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri
yerine getirmek için fedaî şubeleri kurulmuştu. Fedaîler görev sırasında
öldükleri takdirde, cemiyet, ailelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin
amaçlarına aykırı hareket eden üyeler için merkez hey’etleri, yargıç kurulları
gibi yargılama yaparlar ve suçluyu cezalandırırlardı. Cinayetten hüküm giyenler
ölüm cezasına çarptırılırdı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Siyâsî Partiler (T. Zafer Tunaya); cild-1,
sh. 21, cild-2, sh. 51, 52
2) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd Terakkî (A.
Bedevî Kuran)
3) İttihâd Terakkî ve Jön Türkler (Şükrü
Hanioğlu)
4) İttihâd ve Terakkî 1908-1912 (Firûz Ahmed,
İstanbul 1988)
5) The Young Türks Prelude to the Revolution
of 1908 (Ramsaur)
6) Eshâb-ı Kiram; sh.
135
7) İttihâd ve Terakkî içinde dönenler (S.N.
Tansu)
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-9, sh.
21
Yorumlar
Yorum Gönder