İHTİSÂB
İslâm cemiyetinde iyilikleri
emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek suretiyle, sosyal huzuru sağlamak için
yapılan iş; Emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker. Bu vazîfe, müslümanların bir
kısmının yapmasıyla diğerleri üzerinden sakıt olduğu için İslâm devletlerinde
hükümdarlar bu işle vazifeli me’murlar tâyin etmişlerdir. Osmanlılardan önceki
İslâm devletlerinde bu vazifeye hisbe ve bunu yapan me’mura da muhtesib; Osmanlılarda ise bu işe ihtisâb, vazifelisine de ihtisâb ağası
ve muhtesib denilmiştir.
İyilikleri emretmek ve kötülüklerden
vaz geçirmek gayesiyle kurulan bu müesseselerin başında bulunan muhtesib, dînin
hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya
çalışırdı. İslâm ülkesinde müslümanların Cuma namazında câmiye gitmelerine
dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemâat teşkilâtının kurulmasını
sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet
beklemeden evlenen kadınlar, yasak mûsikî âleti çalıp âlem yapanlar, velhâsıl
İslâm’a muhalif hareket edenler hep muhtesibe hesap vermek mecbûriyetindeydiler.
Muhtesib, devleti temsîlen bu
vazifeye getirildiği için geniş bir tâzir (cezalandırma) selâhiyetine de
sâhibdi. Okulları teftiş eder, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek
her türlü harb malzemesinin satışını yasaklardı. Çarşıların nizâm ve intizâmını
sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, dinle alay edenleri takibe, komşu
hakkına tecâvüzü önlemeye, zımmîlere âid binaların müslümanlarınkinden daha
yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan yetkilere sâhibdi.
Muhtesip, herhangi bir şikâyet
beklemeden kendi yetkisini kullanarak bizzat halk içinde dolaşıp gördüğü
uygunsuz hâllere ânında müdâhale ederdi. Bir muhtesibin uygunsuz hareket eden
bir kimse hakkında işlem yapabilmesi için her şeyden önce, yapılan kötü işten
haberdâr olması gerekirdi. “Falanca bu suçu işlemiş olabilir” gibi bir düşünce
veya tecessüsle (kişilerin gizli hâllerini araştırmakla), rastgele kimselerin
lafları ile bir kimse hakkında işlem yapamazdı. Kendisi veya kendisine yardımcı
me’murların şâhid olmalarıyla münkerin işlendiğine bizzat kanâat getirmesi veya
iki âdil müslümanın şehâdet etmesi lâzımdı.
Münkerin işlendiği sabit olduktan
sonra, hatâyı bilmeden işlemiş olma ihtimâli olduğu için ilk önce münâsib bir
şekilde, o işin kötülüğünü münkeri işleyene anlatırdı. Allahü teâlâdan korkmak
lâzım olduğunu söyler, nasîhat ederdi. Tatlı sözden anlamaz, verilen nasîhatla
alay etmeye kalkışan olursa, dil ile ta’zîr eder, “Günahkâr, ahmak, câhil,
Allah’tan korkmaz” gibi sözler söyleyerek azarlardı.
Azarlamak da fayda vermezse, elle
müdâhale ederdi, içkiyi döker, ipek elbiseyi çıkarır, oyun âletini kırar, gasb
edilmiş araziden çıkarır, bunları yapmak için de herhangi bir yerden izin alması
gerekmezdi. Duruma göre dövmekle veya başka bir ceza ile tehdîd eder, bütün
bunlar fayda vermez ve kişi hâlâ münkerde (kötülükte) ısrar ederse döverdi.
Münkeri işleyen; muhtesibe karşı koyar, onu ta’zîr eder, saldırırsa; son çâre
olarak silâh kullandığı da olurdu.
Muhtesibde bâzı şartlar aranırdı.
Her şeyden önce ihtisâb işini üstlenecek kişi yâni muhtesib; müslüman ve mü’min
olmalıydı. Zîra emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker, dînî bir hizmettir.
Muhtesiblik kişilere bir yetki ve hâkimiyet tanıdığından dînin aslını inkâr eden
ve müslüman olmayan kişiler bu vazifeye tâyin edilmez, böylece müslümanların
şerefi gözetilirdi.
Vazifelerinden bir kısmı, ânında
müdâhaleyi gerektirecek cinsten olan muhtesibin, bütün bu işleri yaparken bilgi
ve kudret gibi iki melekeye sâhib olması lâzımdı. İnsanların başka müdâhaleye
lüzum kalmadan, kendiliklerinden münkeri (kötülüğü) terk etmeleri için, muhtesib
tâyin edilecek kişilerin akıllı, zekî, ilim sahibi, yüzü nurlu, heybetli ve
vakar sahibi kimselerden seçilmeleri gerekirdi.
Erkek ve mükellef olmalıdır. Buluğ
çağına gelmemiş, âkil-bâliğ olmamış bir çocuğun emir ve yasaklara riâyet etmesi,
gerekli ikazlarda bulunması caiz olmakla beraber henüz bunlardan sorumlu
değildir. Üstelik bil-fiil men etmek ve meşru olmayan bir şeyi ortadan
kaldırmak, devlet otoritesini temsil eden me’murun yapabileceği bir iş
olduğundan bu vazîfe çocuğa verilemezdi.
Muhtesibin sâdece dînî emir ve
yasakların yanında me’muriyetini ilgilendiren iktisadî konuları da bilmesi
şarttı. İlmiyle âmil olan muhtesibin bildiği şeyleri öncelikle kendi nefsine
tatbik etmesi çok önemliydi. Aksi hâlde yâni kendi bildiği ile amel etmeden
başkasının amel etmesini istemesi, cemiyet üzerinde menfî te’sirlerin meydana
gelmesine sebeb olurdu. Her fiil ve sözünde Allahü teâlânın rızâsını gözetmeli,
riya ve gösteriş gibi başkasına yaranmaya sebeb olacak kötü huylardan uzak
bulunmalıydı.
Muhtesib, verâ ve takva sahibi
olmalıydı. Çünkü bildikleri ile amel etme önemli ölçüde buna bağlıdır. Ancak
böyle bir özelliğe sâhib olan kimseler vazifelerini kötüye kullanmazlar. Bâzı
kişilerin kötülüklerinden men edilmesine ilim ve takva kâfî gelmeyebileceğinden,
böyle durumlarda yavaş ve yumuşak davranmak gerekir, bunun için güzel ahlâka da
sâhib olması lâzımdı.
Osmanlı Devleti’nde muhtesiblik
yüksek bir makam kabul ediliyordu. Her ne kadar bu makam, devlet teşkilâtında
uygulanan iltizâm usûlünden dolayı bir çeşit satın alınan bir hizmet görünümünde
ise de, mâlî imkân bakımından bu makamı satın alabilecek kudrete sâhib herkese
verilmiyordu. Zîrâ bu muhtesiblik (ihtisâb ağalığı) bir kişiye verilirken;
“İhtisâb ağası olan kimesne meçhulü’l-hâl (huyu, yaşayışı, inancı bilinmeyen)
kimesne olmayıp, hüsn-i hâl ile ma’rûf (iyi özellikler, iyi halleriyle tanınmış)
ve istikâmet ile mevsûf (doğrulukla vasıflanmış) bir kimesne ola” perensibinden
hareket ediliyordu. Bu sebeple de ancak istenilen vasıflara hâiz olanlara bu
görev veriliyordu.
Osmanlı idarî teşkilâtında pek çok
me’mûriyet hizmetinde olduğu gibi ihtisâbda da vazîfe süresi prensip olarak bir
seneydi. Bu şekilde bir kişi aynı işde uzun süre tutulmayarak sûistimâllerin
önüne geçilirdi. İltizâm usûlü ve bir sene müddetle ihale olunan bu vazife
karşılığında, tâlib olandan bedel-i mukâtaa adıyla bir meblağ alınarak eline bir
berât verilirdi.
Osmanlı devlet teşkilâtının geniş
kadrosu içinde yer alan ve hemen hemen bütün müslüman devletlerde muhtesib diye
isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı şekilde
isimlendirdiler. Bununla beraber bâzan ihtisâb emîni bâzan da ihtisâb ağası diye
isimlendirildiği oldu. 1826 senesinde ihtisâb nezâretinin kurulmasından sonra
ise ünvân olarak, ihtisâb nâzırı kullanıldı.
Osmanlılarda İhtisâb vazifesini
yapmakla ilk defa kimin ve ne zaman tâyin edildiği bilinmemekle beraber, Âşıkpaşa
Târihî’nde bildirildiğine göre; ilk uygulama Osman Gâzi’nin; “Her kim
pazara bir yük getire, sata iki akçe virsün ve satmazsa hiç birşey virmesün”
emriyle başlamıştır. Kenz-ül-Küberâ’daki kayda göre ise Germiyan ve
Osmanoğullarında muhtesibe mühim yer verilmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
İstanbul’u fethinden sonra ise şehrin, ticarî, iktisâdi ve buna paralel olarak
içtimaî nizâmını sağlamak ve diğer hizmetleri görmek üzere tâyin ettiği
hâkimlerden sekizincisi ihtisâb ağasıydı iktisadî hayattaki vazifeleri ise bir
kanunnâme ile şöyle belirtilmişti: “Bütün san’at ehline hükmedip ta’zîr ve
cezalandırma, alış-verişde hîle edenleri tekdir ve tenbihe me’mûr...” Bu şekilde
kâdısı bulunan şehir ve kasabaya, kâdıya bağlı olarak bir de muhtesib tâyin
edilmiş, Osmanlı cemiyet hayâtında şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve
kurulu sosyal düzeni korumak için tedbirler alınmıştı. Bunun yanında zarûrî
günlük ihtiyâç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini
sağlamak için esnaf ve diğer ticâret erbabı kontrol altında tutulmuştu. Geniş
yetki ve selâhiyetlere sahip bulunan muhtesib, bütün bu vazifeleri tek başına
yerine getiremezdi. Onun için muhtesibler ilk zamanlardan itibaren kendilerine
bağlı olarak çalışan bir takım yardımcılar kullandılar. Değişik mesleklere
mensup kimseler arasından seçilen bu yardımcılara arif, emîn, gulâm, avn ve
haberci gibi isimler veriliyordu. Bunların seçimi de bizzat muhtesib tarafından
yapılıyordu. Yardımcıların vazifelerini ifâda titizlik göstermeleri, hareket ve
davranışlarında ölçülü davranmaları gerekiyordu. Aksi hâlde; muhtesib tarafından
derhâl vazifelerine son verilirdi.
Şehirler büyüyüp, iktisâdi hayât
geliştikçe hüddâm-ı ihtisâb denilen muhtesib yardımcıları da çoğaldı. Bundan
dolayı daha önceleri bir veya bir kaç kişi olan yardımcı sayısı şehrin büyüklüğü
ölçüsünde gittikçe arttı. Özellikle yeni yeni ortaya çıkan san’at ve meslekler,
bu artışlarda mühim rol oynadılar. 1480’lerde Bursa muhtesibi tarafından
bezzâzistanda sâdece kumaş ölçücülüğü yapmak için İlyasoğlu Pîrî adında birinin
emîn tâyin edildiği görülmektedir.
Osmanlı devlet teşkilâtında köklü
değişikliklerin yapıldığı sultan İkinci Mahmûd Han zamanında 1826 yılında
yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra şehir idaresinde bir boşluk doğdu. Bunu
gidermek için de daha geniş selâhiyetlerle kontrolü sağlayacak yeni bir idâri
sistemin kurulması gerektiğinden, ihtisâb nâzırlığı kurularak, başlangıçta
muhtesîb, ihtisâb ağası veya ihtisâb emîni ünvânı ile ihtisâb işine bakan kimse
de ihtisâb nâzırı ünvânını aldı. Her türlü inzibatî görevi üstlenen bu
teşkilâta, bostancıbaşı, mimarbaşı, hamam ve hamallar yazıcısı gibi
vazifelilerle, mahallelerin nüfûs kayıt ve yoklamasını yapan mahalle
mukayyidleri, bâzan da mahalle imâmları yardımcı görevli kabul edildi.
1845’de şurta (polis) ve 1846’da
zaptiye müşirliği kurulduğundan, ihtisâb nezâretinin bir kısım vazife ve
selâhiyetleri yeni kurulan bu müesseselere devredildi. Nezâret ise, sâdece narh
ve esnaf işine bakar oldu. Nezâretin yetkilerinin sınırlanarak başka
müesseselere devredilmesi ve memleketin içinde bulunduğu durum, bir çok
aksaklıkların meydana gelmesine sebeb olunca, bâzı tedbirler alındı. 1854’de
yapılan bir resmî tebliğ ile İstanbul Şehremaneti (Belediye) idaresi kuruldu ve
ihtisâb nezâreti lağvedildi.
Muhtesibin Görevleri:
Osmanlılarda muhtesibin vazifelerini
genel olarak üç grupta toplamak mümkündür.
1- Muhtesibin
iktisâdi ve içtimaî hayatla ilgili vazifeleri: Muhtesib özellikle
esnaf teşkîlâtlarını kontrol eder, mahallî pazarların organizasyonu ile meşgul
olurdu. Kâdı veya dîvân tarafından tesbit edilmiş bulunan fiyatların uygulanıp
uygulanmadığını kontrol, satış mahallerini teftiş eder, lonca âzalarının tâbi
olduğu ve ihtisâb rüsumu denilen vergilerin satıcı ve san’atkârlardan toplanıp
toplanmadığını da kontrol edip esnafa nezâret ederdi.
Herhangi bir mesleğe intisâb edip
dükkan açmak, öncelikle muhtesibin iznine bağlıydı. İhtisâb ağası, her türlü
esnaf ve san’atkârın, kethüda ve yiğitbaşıları vasıtasıyla kefillerini tesbit
ederek isim ve eşkâllerini deftere yazar, ondan sonra çalışma izni verirdi.
İstanbul’a dışardan gelip esnaflık yapmak isteyenlere ise izin vermezdi.
Emrindeki kol oğlanları vasıtasıyla
vergi toplardı. Bu vergilerin bir kısmı san’atkâr ve tüccarlardan bir kısmı da
tüketilen ve ihraç edilen bütün mallar üzerinden alınmaktaydı. Bunlar; günlük
ihtiyâç maddesi satan dükkan sahiplerinden alınan yevmiye-i dekâkîn vergisi,
üretimi yapılan kumaş, nal, bakır, tepsi, mücevherat vb. emtiadan kalite
kontrolü yapılıp damgalandıktan sonra alınan damga vergisi; şehir pazarlarındaki
alım-satımlardan alınan bâc-ı bazâr vergisi, gıda maddesi, saman, odun, odun
kömürü, inşâat kerestesi, tuğla, küp, hasır, yem, taş, demir vb. emtiayı getirip
limanlara boşaltan ve liman hizmetlerinden faydalanan gemilerden alınan gemi
ihtisâbiyesi vergisi; lonca azaları ile sebze, peynir, yoğurt, turşu, pasta,
şekerleme, pastırmacılardan vb. senede bir veya iki defa kabala olarak alınan
resm-i bitirme vergisi ve cerîme, bâyiiyye (pazar yerlerine gönderilen madde ve
eşyadan gümrük ihtisâb resminden başka olarak alınan resim), evlenme, kapı
hakkı, hakk-ı kapan, kışlak, hakk-ı dümen ve mîzân gibi vergiler alınırdı.
Muhtesib aynı zamanda değişik
isimler altında topladığı bu vergilerin büyük bir kısmını, hazîne adına hak
sahibi kimselere (savaşta yaralanmış asker, şehîd yetimlerine vb.) bir nevi
emekli maaşı olarak veriyor, bir kısmını da emrinde çalışanlar ile diğer
masraflara harcıyordu.
İstanbul’dan kara ve deniz yoluyla
taşraya gidenler nüvvâbdan olursa, kazasker tezkirecilerinden, esnafdan iseler
kethüdalarından, diğerleri mahalle imâmlarından, gayr-i müslimler de
patrikhânelerinden; isim, şöhret ve eşkâllerini belirten, ayrıca kefaleti
bildiren mühürlü bir ilmühaber alıp, İstanbul mahkemesine ibraz edip, oradan
tezkire almak zorundaydılar. Taşradan İstanbul’a yâhud başka bir yere
gideceklerin mahallî nâiblerden tezkire almaları gerekiyordu. Muhtesibler
böylece şehirlere gelip gidenleri bu tezkireler vasıtasıyla sıkı bir tâkib
altında tutarak, hem asayişin korunmasını sağlıyorlar, hem de isteyen herkesin
köyleri terkedip şehre, şehri terkedip, köylere yerleşmelerini önleyerek, vergi
ve zirâatin aksamamasını sağlıyorlardı, özellikle, güzelliği dillere destan olan
İstanbul’a, Anadolu ve Rumeli’den esas mesleklerini ve zirâati bırakıp
gelenlerin ve işsiz güçsüz takımının gelip yerleşmemesi için mahallelerde arada
sırada yoklamalar yapılır, muntazam tutulan nüfus defterlerinde olmayanlar
geldikleri yere gönderilirlerdi.
Osmanlı Devleti’nde cemiyetin sosyal
sınıflarını tesbite ve onları tanımaya yarayan bir kıyâfetler kanunu vardı. Bu
sistem sayesinde toplumda disiplin sağlandığı gibi, fiyatların başıboş bir
şekilde yükselmesi de önleniyordu. Bu yüzden herkes kendi sınıfı için tahsis
edilip belirlenen kıyafetlerinden başkasını giyemezdi. Bilhassa farklı dinlerden
olanların kendileri için tesbit edilen özel kıyafetlerden başka bir şekilde
giyinmemeleri, kolaylıkla tanınmalarına sebeb olduğu için önem taşıyordu.
Özellikle yahûdî ve hıristiyanların müslümanlara âid kıyafetlerle dolaşmaları
yasak olduğundan, muhtesiblerin bu uygulamayı devamlı kontrol etmeleri
gerekiyordu.
Bunların yanında inhisârları
(tekelleri) kırmak, herkesin üreticiden mal alıp fahiş fiyatlarla satmamaları
için, üreticiden mal almaya izin belgesi olan ruhsat tezkiresini vermek,
dışarıdan askere yazılmak için gelen, fakat yaşları küçük olduğundan mümkün
olmayan çocukları esnaf yanına çıraklığa yerleştirmek, ihtiyâç duyulan yerlere
bölgesinden zahîre göndermek, posta hizmetlerini görmek, hekim ve hastaların
durumları ile yakından ilgilenerek yol ve sokak kaldırımlarını tamir etmek,
evlenen gayr-i müslimlerden resm-i ruhsatiyye vergisi almak, bahçe-i âmire
mahsûlünün satılması için yapılan dükkanların kirasını almak gibi görevleri
vardı.
2-
Muhtesibin dînî hayatla ilgili vazîfeleri: Büyük ölçüde iktisadî hayatla ilgili
bulunmasına rağmen, muhtesib, aynı zamanda dînî vazifeleri de olan bir
yetkiliydi. Bu yönüyle o, meşru olmayan, dînin kötü ve çirkin kabul ettiği her
türlü davranışa karşı derhâl harekete geçmek zorundaydı. Ahlâkın bozulmamasını
sağlamak, umûmî yerlerde din ve geleneklere uygun olmayan davranışlara meydan
vermemek gibi vazîfelerle mükellefti. Muhtesibler, namazın şartlarını yerine
getirmeyen imâmları kontrol edip vazîfeden alır ve cemâate devam etmeyenleri
uyarırlardı. İçki kullananları, talih oyunları ile uğraşanları, fuhşiyatla
iştigâl edenleri hesaba çekerlerdi. Bilhassa dînî yönde müslümanları rencide
edebilecek davranışlara manî olmak muhtesibin vazifeleri arasındaydı. Hattâ
standartlara uygun mezar kazmayanlar ile mezarlıklarda hayvan otlatanlar bile
muhtesib tarafından sorguya çekilip cezalandırılırlardı.
3-
Adlî vazifeleri: Muhtesib, Osmanlı adaleti
mekanizmasında kâdının yetkisi dâhilinde iş gören bir görevliydi. Kapalı veya
açık bütün pazarları devamlı kontrol eder, ihtisâb nizâmına aykırı hareketini
gördüğü kişileri kusurlarının ağırlığı derecesinde cezalandırırdı. Bu cezalar
falakaya yatırıp dövmek, değnek ve falakadan ziyâde terbiye edilmesi gerekenleri
habse göndermek, sürgüne gönderilmesi gerekli ise bâb-ı âlî’ye bildirmek
şeklinde özetlenebilir. Özellikle falakaya yatırıp döğme cezası suçun
işlendiğinin tesbit edildiği anda, sıcağı sıcağına halkın içinde
gerçekleştirilir, dövülenin nefsine çok ağır geldiği için çok te’sirli olurdu.
Muhtesib bundan başka, bilhassa yalancı şâhidlik edenleri cezalandırır,
borçlarını zamanında ödemeyenlerden icra yoluyla borcun tahsilini bizzat
uygulardı.
Muhtesib cezaları uygularken, kendi
veya me’murları tarafından görülmüş ve açık ve sarîh dâvalara baktığından şâhid
ve delîle gerek duymaz, rahat hareket edebilirdi.
FAZLA YÜK VURMAYALAR!..
Muhtesip Mehmed Çavuş’un müracaatı
üzerine sultan üçüncü Murâd Han’ın verdiği ferman:
“İstanbul kâdısına hüküm ki, şu anda
İstanbul muhtesibi olan Mehmed Çavuş mektup gönderip şehir içinde at
hamallarının; zayıf, kemikleri çıkmış, sakat ve nalsız, semerleri harap beygir
ve katırlarına takâtlerinden fazla yük vurdukları, hayvancıkların yıkılıp helak
olduğunu haber vermiştir. Adı geçen hamallar taifesinin hayvanlarını besleyip,
sakat ve zayıf hayvanlara tahammülünden fazla yük vurmayıp, hayvanlarını katar
hâlinde yularlarından çekerek yola çıkmaları için hamallara ve kethüdalarına
tenbîh olunması hakkında emr-i şerifimi istemektedir. Bu hususta buyurdum ki:
Emrim sana ulaşınca, adı geçen hamal taifesini kethüdaları ile birlikte
toplayıp, cümlesine tenbîh ve te’kit eyleyesin ki, bundan sonra hayvanlarını
besleyip, sakat ve zayıf hayvanlara taşıyabileceğinden fazla yük vurmayıp ve yük
ile yolda giderken hayvanlar birden çok ise birbirine katarlayıp kendileri sürüp
arkalarından yürümeyeler.
Ve eskiden beri İstanbul’da her
iskelenin hamallarına yük alıp gittikleri mahallerin mesafesine göre hamallık
akçesi tâyin olunmuş iken, şimdi onu yeterli bulmayıp iki-üç mertebe fazla akçe
alırlarmış. İmdi bu hususa da tam bir ihtimamla mukayyed olup teşbih edesin ki,
önceden tâyin olunan hamallıktan fazla bir akçe almayıp, eski âdet üzere semtine
göre ücret aldırasın.
Şöyle ki, tenbihden sonra bu emr-i
şerifime aykırı işler zuhur ettiği takdirde her kim olursa olsun doğruluğunu
anladıktan sonra ismiyle yazıp arz eyleyesin ki, diğerlerine ibret olması için
haklarından geline. Amma ücretin az alınması emredildi diye yük almak
istemeyenleri de yola getirip mâni olasın. Ve bu bahane ile hamallar kethüdası
veya diğer hamal temsilcilerinden para istemek ve tâkib garazi ile hamallığı
bırakmalarına da meydan vermeyesin.
Bu emr-i şerifim mucibince amel eden
hamallara hiç kimse müdâhale eylemeye ve hükm-i şerifimin suretini ayni ile
sicill-i mahfuza kayd eyleyesin ki. mazmûn-ı hümâyûn ile amel oluna deyû hüküm
yazılmıştır. Rebîülâhir 995 (Mart 1587).”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mevzûât-ül-ulûm (Tasköprülüzâde); cild-2,
sh. 1188
2) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-6, sh.
108
3) Gunyet-üt-tâlibîn (Seyyid Abdülkâdir-i
Geylânı, İstanbul-1981); sh. 79
4) Miftâh-us-Seâde; cild-3, sh.
301
5) Osmanlılarda İhtisâb Müessesesi (Yrd. Doç.
Dr. Ziyâ Kazıcı, İstanbul-1987)
6) XIX. Yüzyılın ilk Yarısında Ankara (Dr.
Rıfat Özdemir, KTB); sh. 202
7) Târih Deyimleri ve Terimleri; cild-2, sh.
40
8) Onuncu Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayâtı (Ahmed
Refik. KTB); sh. 99
9) Şeyfoğlu Kenz-üt-küberâ (Kemâl Yavuz); sh.
125
Yorumlar
Yorum Gönder