İBRÂHİM HAN
(ö. 1058/1648)
Osmanlı padişahı (1640-1648).Babası.................... :
Ahmed Han-I
Annesi.................... :
Mahpeyker
(Kösem) Sultan
Doğumu.................. : 5 Kasım 1615
Vefâtı...................... :
18 Ağustos
1648
Tahta
Geçişi............ : 9 Şubat 1640
Saltanat
Müddeti..... : 8 sene 5 ay 28 gün
Halîfelik
Sırası.......... : 83
Sultan İbrâhim (Silsilenâme-i Osmâniyye,
İÜ Ktp., nr. 9366, vr. 24a)
Osmanlı pâdişâhlarının on
sekizincisi ve seksen üçüncü İslâm halîfesi. Sultan birinci Ahmed Han’ın oğlu
olup. 5 Kasım 1615 Perşembe günü Mahpeyker (Kösem) Sultan’dan doğdu. Sarayda iyi
bir tahsîl gördü. Ağabeyi sultan dördüncü Murâd’ın ölümünde, hayâtta kalan tek
Osmanlı şehzâdesiydi. Ağabeyinin genç yaşta ölümüne bir türlü inanamadı.
Annesine ve paşalara; “Allahü teâlâ pâdişâh kardeşimin ömrünü uzun etsin. Bize
sultanlık lâzım değildir. Pâdişâh kardeşimizin ömrüne duâcıyız” dedi. Annesinin
ve diğer paşaların ısrarı üzerine ağabeyi sultan dördüncü Murâd’ın nâşını
gördükten sonra, öldüğüne kesin olarak inandı. Daha sonra taht odasına geçti.
Hırka-i seâdet dâiresinden getirilen hazret-i Ömer’in sarığını, sadrâzam Kara
Mustafa Paşa tarafından sultan İbrâhim’in başına Besmele ile sarıldıktan sonra
tahta oturdu ve ellerini açıp; “Elhamdülillah. Yâ Rabbî! Benim gibi zayıf bir
kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoşhâl eyle ve
birbirimizden hoşnûd eyle” diye duâ etti.
Sultan İbrâhim, Kemankeş Kara
Mustafa Paşa’yı sadârette bıraktı. Sultan’ın etrafındaki bâzı değersiz kişiler,
iktidara gelmek için onu kışkırtıyor, sadrâzamın ve diğer ileri gelen değerli
devlet adamlarının aleyhinde sözler sarfediyorlardı. Hâlbuki Kara Mustafa Paşa,
şeyhülislâm Yahyâ Efendi ile beraber Osmanlı Devletinin oldukça düzenli bir
şekilde idare edilmesine yardımcı oluyorlardı.
Batılı bir sanatçının çizimiyle Sultan İbrâhim
(Vanel, III, 544)
Sultan İbrâhim Han’ın tahta geçtiği
ilk senesinde, Mîrgünoğlu hâdisesi vuku buldu. Dördüncü Murâd Han 1635’deki
İran-Revan seferinde Revan kalesini fethettiğinde, kale kumandanı Emir Güneoğlu
(Mîrgünoğlu) Yûsuf Paşa esir edildi. Pâdişâh’tan af dileyen Mîrgünoğlu,
affedilerek, şiîlik propagandası yapmamak şartıyla kendisine paşalık rütbesi ve
Emirgan’da bir konak verildi. Mîrgünoğlu, Murâd Han’ın vefâtına kadar burada
kaldı. İbrâhim Han’ın Osmanlı tahtına geçmesiyle, sözünde durmayıp, bölücü ve
yıkıcı propaganda faaliyetlerine başladı. Mîrgünoğlu’nun sefih, ayyaş ve
ahlâksız hareketleri görülüp, müslümanları aldatmaya çalıştığı tesbit edilince,
İbrâhim Han tarafından îdâm ettirildi (15 Temmuz 1641). Osmanlı sultanının bu
hareketinden sonra, Mîrgünoğlu taraftarları, İbrâhim Han ve hanımı Turhan
Sultan’a çeşitli iftiralarda bulundular, öldürülen Mîrgünoğlu’nu da; “Kesikbaş
evliyâ” diye propaganda âleti yaptılar.
Sultan İbrâhim’in tuğralı bir fermanı
(Aziz Mahmud Hüdâyî Türbesi)
İbrâhim Han iç işlerini kısmen
düzene koyduktan sonra, dıs mes’eleler ile ilgilenmeye başladı. Fransa ve
İngiltere ile olan eski ahidnâmeler yenilendiği gibi pâdişâhı tebrike gelen İran
elçisi ile Kasr-ı Şîrin muahedesi hükümleri te’yîd edildi. Bu arada 1637 yılında
Don nehrinin ağzında bulunan ve Kırım’ın emniyeti bakımından çok önemli olan
Azak kalesi Ruslar tarafından işgal edilmişti. İbrâhim Han Azak’ın geri alınması
için kapdân-ı derya Siyavuş Paşa’yı görevlendirdi. 1641 senesi baharında Siyavuş
Paşa yeniçeri kethüdası Haydar Ağazâde ile beraber hareket etti. Vezir Hüseyin
Paşa, Silistre askerleriyle ve Kırım Han’ı da kendi askerleriyle, karadan
donanmayı desteklemekle vazifelendirildi. Ancak muhasaranın uzaması, barutun
azalması ve yoğun kış şartları yüzünden kale fethedilemeden dönüldü. Ertesi sene
daha, kuvvetli bir ordu, Civan Kapıcıbaşı lakabıyla tanınan sultanzâde Semin
Mehmed Paşa emrinde gönderildi. Mehmed Paşa karadan yola çıkarken, Karadeniz’de
kendisini denizden desteklemesi için bir donanmayı Azak kalesi önlerine yolladı.
Kırım Hanı Mehmed Giray’ın da yardıma gelmesi emredildi. Bu durum üzerine
kuvvetli Osmanlı ordusuna karşı duramıyacağını anlayan Çar, şehri baştan başa
yakıp yıktıktan sonra terketti. Neticede harabe bir şehirle karşılaşan
sultanzâde Mehmed Paşa, kaleyi tamir ettirdikten sonra, Kefe beylerbeyi İslâm
Paşa’yı tamir işlerini devam ettirmek üzere kalede muhafız olarak bırakıp Özi
kalesine çekildi.
Sultan İbrâhim’in Emîrgûneoğlu hakkındaki telhis üzerine hatt-ı hümâyunu (TSMA, nr. E. 7022/18)
Almanya sınırında ise akıncılar
devamlı Avusturya’ya akınlar düzenliyorlardı. 1641’de düzenlenen akında, Osmanlı
akıncıları, Bavyera içlerine kadar ilerledi. Kuzey Bavyera’daki bâzı kasabalar,
Osmanlı hâkimiyetini kabul ettiklerini açıkladı. Kanije beylerbeyi Sokulluzâde
Hasan Paşa ise, Raab ırmağının iki yakasındaki arazinin ve bu arazideki bütün
kasaba ve köylerin Osmanlı toprağı olduğunu belirterek her birinin büyüklüğüne
göre alınacak vergiyi açıkladı. Bu akınlar üzerine İmparator üçüncü Ferdinand,
Zitvatoruk andlaşmasının yenilenmesini istedi. 1642 senesi başlarında Zitvatoruk
andlaşmasına ilâveler yapılarak yenilendi. Aynı senenin yazında kapdân-ı derya
Küçük Piyâle Paşa da İspanya’ya âid İtalya’nın Kalabriya eyâletini ele geçirmek
için bu eyâletin kıyılarını bombaladı.
Sultan İbrâhim’in şaki Kayalıoğlu hakkındaki telhis üzerine hatt-ı hümâyunu (TSMA, nr. E. 7022/11)
Dış münâsebetlerde bir çok problemin
halledildiği sırada, Nâsûh Paşazade Hüseyin Paşa hâdisesi ortaya çıktı. O zamana
kadar serhadlerde bulunan tuğrakeş vezirler, lüzumu hâlinde pâdişâh adına tuğra
çekebiliyorlardı. Fakat son zamanlarda vezirlerin çoğalması ve bâzılarının
içlerinde ehliyetsiz olması yüzünden serhat vezirlerinin tuğra çekmeleri
yasaklandı (1643). Erzurum beylerbeyi Nâsuh Paşazade Hüseyin Paşa vezîriâzam
ağasıyle gönderilen fermana itaat etmiyerek isyân etti. Bunun üzerine Hüseyin
Paşa’nın cezalandırılması için eski Sivas vâlisi görevlendirildi. Sivas vâlisi
İbrâhim Paşa, Kayseri yakınlarında Hüseyin Paşa ile karşılaştı ve mağlûb olarak
öldü. Hüseyin Paşa, bundan sonra etrafına topladığı kuvvetlerle, dâvam vardır
diyerek İstanbul’a doğru hareket etti ve İzmit’te üzerine gönderilen kuvvetleri
dağıttı. Nâsuh Paşazade buradan Üsküdar’a geldi ise de büyük kuvvetlerle
karşılaşınca kurtuluşu kaçmakta buldu ve gemiyle Karadeniz’den Rumeli’ye geçerek
Rusçuk’a gitti. Ancak Kırım’a gitmek isterken Edirne Sarayı bostancıbaşısı Sinân
Ağa tarafından yakalanarak İstanbul’a gönderildi. Daha sonra îdâm edildi (26
Haziran 1643). Bir süre sonra da Kemankeş Kara Mustafa Paşa, hakkında çıkan
dedikodular yüzünden sadrâzamlıktan alındı. Yerine Civankapıcıbaşı sultanzâde
Semin Mehmed Paşa getirildi.
Sultan İbrâhim devrine ait 1049 (1639-40) tarihli gümüş beş akçeliğin ön ve arka yüzleri
(İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Teşhir nr. 1695)
1644 senesinde İbrâhim Çelebi adında
bir şahsın büyük bir yolcu gemisi İskenderiyye’ye gidiyordu. Gemide; eski
kızlarağası Sünbül Ağa, Mısır kâdılığına tâyin edilmiş Bursalı Mehmed Efendi,
velîahd şehzâde Mehmed’in süt annesi Zafîre Hâtûn da bulunuyordu. İbrâhim
Çelebi’nîn gemisiyle birlikte orta büyüklükte iki ve küçük yedi Türk yolcu
gemisi de İskenderiyye’ye hareket etti. Sünbül Ağa’nın servetini haber alan
Malta’nın Saint-Jean korsanları altı kadırgayla, Türk gemilerinin yolunu kesti.
Çok kanlı geçen çarpışmada Sünbül Ağa, muhafızları ve İbrâhim Çelebi şehîd;
Mısır kâdısı Mehmed Ağa esir düştü. Bir müddet sonra Mehmed Ağa fidye ödeyerek
kurtuldu. Maltalılar, ganimetlerin bir kısmını Malta’ya götürürken bir kısmını
da Girid’e götürüp Hanya’da satışa çıkardılar. Venedik bu satıştan vergi aldı.
Bu durum Osmanlı-Venedik andlaşmasının şartlarına aykırıydı.
Bu hâdiseler üzerine sultan İbrâhim,
Girid’in fethini kararlaştırdı. Sefer hazırlıkları için kapdân-ı derya Yûsuf
Paşa görevlendirildi. Yapılan hazırlıkların, Malta üzerine düzenlenecek sefer
için olduğu ince bir Türk propagandası ile Avrupa’ya duyuruldu. Sultan İbrâhim
her gün tersaneye giderek hazırlıkları kontrol etti. 19 Nisan 1645 günü sözde
Malta üzerine yapılacak sefer resmen îlân edildi. Yetmiş binden fazla asker
taşıyan donanma, 106 harb ve 300 nakliye gemisinden meydana gelmişti. 30 Nisan
1645’de İstanbul’dan ayrılan donanma, 21 Mayıs’ta Sakız adasına geldi ve
gemilerle geçirilen Anadolu askeri donanmaya alındı. Rumeli askeri ise, Termis
limanında donanmaya katıldı. 8 Haziran’da Navarin’e gelen donanmaya Tunus ve
Trablus beylerbeyi de katıldı. 20 Haziran günü donanma Sakız adasından denize
açıldı. Bütün donanma personeli seferin Malta üzerine olduğunu zannediyordu.
Donanma denize açıldıktan bir süre
sonra kapdân-ı derya Yûsuf Paşa, bütün kaptanları toplıyarak seferin Girid
üzerine olduğunu bildiren hatt-ı hümâyûnu açıp okudu ve Girid’in Hanya burnu
üzerine hareket emri verdi. 25 Haziranda donanma Hanya limanına girdi ve iki gün
sonra şehir muhasara edildi. Yirmi iki gün süren muhasaradan sonra, kale sulh
ile teslim oldu. Venedikliler yapılan andlaşmaya göre can ve mallarına
dokunulmadan Türk gemileriyle Kandiye kalesine nakledildi (19 Ağustos 1645).
Durum İstanbul’a bildirilince, zafer üç gün üç gece şenliklerle kutlandı.
Hanya’nın Osmanlılar tarafından fethi, Avrupa’da büyük akisler uyandırdı.
Almanya ve İtalya, asker göndererek Venedik’e yardım etmek karârını verdiler.
Büyük Venedik donanması Girid sularında dolaştığı hâlde, Osmanlı donanması ile
karşılaşmamaya dikkat ediyordu. Yûsuf Paşa, on iki bin asker ile Hanya kalesi
muhafızlığına Rumeli beylerbeyi Küçük Hasan Paşa’yı bırakarak, 21 Ekim günü
Girid’den ayrıldı.
Sultan İbrâhim Han, bir süre sonra
Hanya muhafızlığına Deli Hüseyin Paşa’yı tâyin etti. 2 Şubat 1646’da Hanya’ya
varan Hüseyin Paşa, batı Girid’i tamamen ele geçirmek için derhâl harekâta
başladı ve kısa zamanda Hanya’nın çevresini ele geçirdi. 7 Nisan’da Venedikliler
İstanbul’dan Girid’e yardım gitmesine mâni olmak için Çanakkale boğazına kadar
ilerleyip Bozcaada’ya asker çıkardılar ise de, bir kaç gün sonra Rumeli
beylerbeyi Küçük Hasan Paşa tarafından adadan atıldılar. Diğer taraftan Hüseyin
Paşa, Resmo kalesini ele geçirdikten sonra Kandiye’yi kuşattı. Uzun süren
muhasara sonunda, Osmanlı ordusu yardım alamaması neticesinde zor durumda kaldı.
Bu arada sultan İbrâhim’in hal’i meydana geldi. Girid savaşları dördüncü Mehmed
Han devrinde de devam etti (Bkz. Girid Savaşları).
Sultan İbrâhim Han, Kara Mûsâ
Paşa’nın ölümü ile, 21 Eylül 1647 günü sadâret makamına Hezârpâre Ahmed Paşa’yı
getirdi. Bir süre sonra Ahmed Paşa’ya karşı Anadolu’da ve İstanbul’da muhalefet
başladı. 20 Mayıs 1648’de, isyân eden Sivas beylerbeyi Varvar Ali Paşa, Çerkeş
kasabasında öldürüldü. Fakat muhalefet gittikçe artıyordu. Girit’in fethinin
tamamlanamaması, Venedik donanması Ege denizinde dolaştığı hâlde
uzaklaştırılamaması yüzünden memnuniyetsizlik arttı. Pahalılığın artması ve 29
Mayıs 1648 günü İstanbul zelzelesi, durumu zor bir hâle soktu. Sadrâzamın,
yeniçeri ağalarından bâzı lüzumsuz isteklerde bulunması üzerine, ağalar sert
cevap verdiler. Bunun üzerine sadrâzam bu ağaları ortadan kaldırmak istedi.
Ağalar, bâzı devlet adamları tarafından isyâna kışkırtıldılar ve Kara Murâd
Ağa’nın evinde toplanarak, sultan İbrâhim’i tahttan indirmeye yemîn ettiler.
Derhâl oradan ayrılarak bütün ocak odabaşılarını ve ihtiyarlarını Orta Câmi
önünde topladılar. Orada Sultânın hal’i hiç konuşulmayıp; “Bu fesatları
Pâdişâh’a yaptıran vezirdir. Onu aradan çıkarıp iyi bir şahsı vezir tâyin
edelim” diye karâra varıldı. Bütün ağaların ortak karârı ile yazılan tezkere,
şeyhülislâma, Kara Murâd Ağa tarafından götürüldü. Şeyhülislâm durumun
ehemmiyetini ve vehâmetini derhâl anladı. Kara Murâd Ağa, Şeyhülislâmdan bütün
ulemânın Fâtih Câmii’nde toplanmasını istedi.
Fâtih Câmii’nde toplanan ağalar,
ulemâya; sadrâzam Ahmed Paşa’ya adam gönderelim câmiye gelsin, durumun ahvâlini
söylesin diye teklifte bulundu. Şeyhülislâm da çavuşbaşı Eğri Boyun’a sadrâzamı
çağırmasını söyledi. Bu sırada sultan İbrâhim de ağaların hareketlerini
öğrenince şeyhülislâma bir kişi göndererek, dağılmalarını bildirdi. Gelen kişiye
Şeyhülislâm; “Veziri bize teslim etmezse bu ağalar dağılmaz” dedi. Ağalar Orta
Câmi’ye gittiler ve sadrâzam Ahmed Paşa’nın yerine Mevlevi Mehmed Paşa’nın
sadâret makamına getirilmesini istediler ve Mehmed Paşa’ya bu isteklerini zorla
kabul ettirdiler. Durumun vehâmetini kavrayan sultan İbrâhim; “Cemiyet dağılsın.
İstekleri ne ise kabul olunacak, Mehmed Paşa ile Şeyhülislâm gelsin” diye emir
gönderdi. Sultan, huzuruna gelen Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm’a, Ahmed Paşa’yı
azletmeyi kabul ettiğini söyledi. Fakat dâmâdı olduğu için öldürülmesine razı
olmadı. Bunun üzerine ağalar, sultan İbrâhim’i hal’ etmeye karar verdiler.
Sadrâzam Ahmed Paşa ise, bir dostunun evine saklandı. Fakat dostu derhâl Mehmed
Paşa ya haber gönderdi. Ahmed Paşa tevkif edildikten sonra, cellatbaşı Kara Ali
tarafından kemendle boğuldu. Nâşı Sultanahmed meydanına atıldı. Âsîler, Ahmed
Paşa’yı parçaladılar. Bir kaç saat sonra sabık sadrâzamın sâdece kemikleri
kaldı. Bu yüzden Ahmed Paşa Hezârpâre (bin parça) diye târihe geçti.
Ertesi gün tekrar Fâtih Câmii’nde
toplanan âsîler, daha sonra Sultanahmed meydanına gittiler. Pâdişâh’ı ayak
dîvânına çağırdılar, fakat bu istek reddedildi. Velîahd şehzâde Mehmed’i tahta
geçirmek isteyen âsîler, sarayı savunmakla görevli bostancıbaşıyı elde ettiler,
öğleden sonra saraya giren âsîler, velîahd şehzâdeyi tahta geçirdiler. Sultan
İbrâhim, tahttan indirildiğini bildiren ulemâ ile uzun bir münazarada bulundu ve
yaptıklarının memlekete ihanet olduğunu yüzlerine karşı söyledi. Hey’etin
başında olan kazasker Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi, Sultan’a çok sert
cevaplar verdi ve o târihe kadar bir pâdişâhın huzurunda ağıza alınmamış
tâbirler kullandı. Sonra İbrâhim Han, iki câriyesi ile beraber bir odaya
hapsedildi ve o zamana kadar görülmedik bir şekilde bu odanın kapıları ve
pencereleri örüldü, ancak lüzumlu şeylerin alınıp verilmesi için bir delik
bırakıldı. Böylece Sultan İbrâhim adetâ diri diri mezara gömülmüş oldu. Hal’
işine karışmamış olan sipâhîler arasında sultan İbrâhim’in tekrar tahta
çıkarılması dedikoduları dolaşmaya başlaması üzerine tahttan indirenler dehşete
düştüler. Zîrâ sultan İbrâhim’in intikamı müthiş olurdu. Bundan dolayı sultan
İbrâhim’i ortadan kaldırmaya karar verdiler. Katlinin vâcib olduğuna dâir
şeyhülislâmdan alınan fetva üzerine sadrâzam Mehmed Paşa, şeyhülislâm Abdurrahîm
Efendi ve yeniçeri ağası, Sultan İbrâhim’in mezara benzeyen odasının kapısını
kırarak içeri girdiler. Sultan İbrâhim, saray hizmetçilerinin göz yaşları
içerisinde cellat başı Kara Ali’nin attığı bir kemend ile boğduruldu (18 Ağustos
1648). Daha sonra Nâşı hasoda avlusuna çıkarıldı. Sami Hüseyin Efendi yıkadı.
Ayasofya Câmii’nde kılınan cenaze namazından sonra, birinci Mustafa Han’ın
yanına defnedildi.
Sultan İbrâhim, çok cömert ve
lütufkâr olup, fakirlere, âcizlere çok ihsânlarda bulunurdu. Devrinde mâliye
düzeltilip, mîlletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar
çıkarıldı. Pâdişâh dîvân müzâkereleri ile çok alâkadar oldu. Aynı hassasiyetle
idareciler ve eyâletler üzerinde de durdu. Eyâletlerden haber alamamaktan büyük
üzüntü duyardı. Her olan bitenden doğru olarak haber almak isterdi. Bu suretle
sadrâzamın kendiliğinden bir iş yapmasına asla müsâade etmezdi. Eyâletlerin
maddî durumunun tesbiti, beylerin zâlim olmamasına, halka zulüm yapılmamasına,
çok dikkat ederdi. İdarecilerin bulundukları yerlerden ayrılmalarını arzu
etmezdi. Tâyin edilen paşaların derhâl oraya gidip göreve başlamasını isterdi.
Halka zulüm yapan ister idareci,
ister halktan olsun, onunla mücâdele eder, ortadan kaldırılmasına kadar giderdi.
Eşkıya denilen kimse ve maiyyetlerinin durumunu tâkib eder, gerekli tedbirlerin
alınması için emirler verirdi. Bu hususta hiç müsamaha göstermezdi.
Sultan İbrâhim, hazîne gelirlerinin
tahsilinde çok titiz davrandığı gibi sarf için de öyle hareket ederdi.
Kapıkulunun maaşlarının zamanında verilmesine, yeniçeri sayımlarının dikkatli
yapılmasına ihtimam gösterirdi.
İbrâhim Han devrine kadar uzanan
Osmanlı kaynaklarında bir tanesi hâriç, bu Sultânın aklî muvâzenesinin bozuk
olduğuna dâir hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, İbrâhim Han’ın meziyet ve
icrâatlarından övgüyle söz etmekte, bedenî bir kusuruna dâir herhangi bir îmâda
bile bulunmamaktadır. Ancak son zamanlarda yazılmış bâzı kitaplar, İbrâhim Han
için “Deli” lakabını kullanmaktadır. Bu lakap, Karaçelebizâde Abdülazîz’in
yazdığı Zeyl-i Ravzat-ül-Ebrâr kitabında geçmektedir. Ancak bu Karaçelebizâde,
sultan İbrâhim’in tahttan indirilmesinde ve daha sonra öldürülmesinde başrolü
oynayanlardan biri olduğundan, Sultan’ı itham edici sözleri şahsî kalmakta ve
târih için muteber kabul edilmemektedir. Ayrıca muteber kitaplarda, bu
Karaçelebizâde’nin son derece kindar tabiatlı olduğu dikkat çekilmektedir.
Sultan İbrâhim Han’ı “Deli” ve
“Gaddar” lakabı ile anan ve adının öyle yayılması için çalışanlardan büyük bir
kısmı da, İbrâhim Han’ın, memleketin huzuru için öldürttüğü İranlı şiî Kesikbaş
Mîrgünoğlu’nun adamlarıdır.
İbrâhim Han’ın hanımları Hadîce
Turhan Sultan, Sâlihâ Dilâşup, Hadîce Muazzez, Hümâşah’dır. Mehmed, Ahmed,
Orhan, Bâyezîd, Cihângir ve Murâd isimlerinde altı erkek çocuğu, Ümmü Gülsüm,
Beyhan, Âtike, Gevher Hatun ve Ayşe isimlerinde beş kızı olmuştur.
Babası.................... :
Ahmed Han-I
Annesi.................... :
Mahpeyker
(Kösem) Sultan
Doğumu.................. : 5 Kasım 1615
Vefâtı...................... :
18 Ağustos
1648
Tahta
Geçişi............ : 9 Şubat 1640
Saltanat
Müddeti..... : 8 sene 5 ay 28 gün
Halîfelik
Sırası.......... : 83
İÜ Ktp., nr. 9366, vr. 24a)
Osmanlı pâdişâhlarının on
sekizincisi ve seksen üçüncü İslâm halîfesi. Sultan birinci Ahmed Han’ın oğlu
olup. 5 Kasım 1615 Perşembe günü Mahpeyker (Kösem) Sultan’dan doğdu. Sarayda iyi
bir tahsîl gördü. Ağabeyi sultan dördüncü Murâd’ın ölümünde, hayâtta kalan tek
Osmanlı şehzâdesiydi. Ağabeyinin genç yaşta ölümüne bir türlü inanamadı.
Annesine ve paşalara; “Allahü teâlâ pâdişâh kardeşimin ömrünü uzun etsin. Bize
sultanlık lâzım değildir. Pâdişâh kardeşimizin ömrüne duâcıyız” dedi. Annesinin
ve diğer paşaların ısrarı üzerine ağabeyi sultan dördüncü Murâd’ın nâşını
gördükten sonra, öldüğüne kesin olarak inandı. Daha sonra taht odasına geçti.
Hırka-i seâdet dâiresinden getirilen hazret-i Ömer’in sarığını, sadrâzam Kara
Mustafa Paşa tarafından sultan İbrâhim’in başına Besmele ile sarıldıktan sonra
tahta oturdu ve ellerini açıp; “Elhamdülillah. Yâ Rabbî! Benim gibi zayıf bir
kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoşhâl eyle ve
birbirimizden hoşnûd eyle” diye duâ etti.
Sultan İbrâhim, Kemankeş Kara
Mustafa Paşa’yı sadârette bıraktı. Sultan’ın etrafındaki bâzı değersiz kişiler,
iktidara gelmek için onu kışkırtıyor, sadrâzamın ve diğer ileri gelen değerli
devlet adamlarının aleyhinde sözler sarfediyorlardı. Hâlbuki Kara Mustafa Paşa,
şeyhülislâm Yahyâ Efendi ile beraber Osmanlı Devletinin oldukça düzenli bir
şekilde idare edilmesine yardımcı oluyorlardı.
(Vanel, III, 544)
Sultan İbrâhim Han’ın tahta geçtiği
ilk senesinde, Mîrgünoğlu hâdisesi vuku buldu. Dördüncü Murâd Han 1635’deki
İran-Revan seferinde Revan kalesini fethettiğinde, kale kumandanı Emir Güneoğlu
(Mîrgünoğlu) Yûsuf Paşa esir edildi. Pâdişâh’tan af dileyen Mîrgünoğlu,
affedilerek, şiîlik propagandası yapmamak şartıyla kendisine paşalık rütbesi ve
Emirgan’da bir konak verildi. Mîrgünoğlu, Murâd Han’ın vefâtına kadar burada
kaldı. İbrâhim Han’ın Osmanlı tahtına geçmesiyle, sözünde durmayıp, bölücü ve
yıkıcı propaganda faaliyetlerine başladı. Mîrgünoğlu’nun sefih, ayyaş ve
ahlâksız hareketleri görülüp, müslümanları aldatmaya çalıştığı tesbit edilince,
İbrâhim Han tarafından îdâm ettirildi (15 Temmuz 1641). Osmanlı sultanının bu
hareketinden sonra, Mîrgünoğlu taraftarları, İbrâhim Han ve hanımı Turhan
Sultan’a çeşitli iftiralarda bulundular, öldürülen Mîrgünoğlu’nu da; “Kesikbaş
evliyâ” diye propaganda âleti yaptılar.
(Aziz Mahmud Hüdâyî Türbesi)
İbrâhim Han iç işlerini kısmen
düzene koyduktan sonra, dıs mes’eleler ile ilgilenmeye başladı. Fransa ve
İngiltere ile olan eski ahidnâmeler yenilendiği gibi pâdişâhı tebrike gelen İran
elçisi ile Kasr-ı Şîrin muahedesi hükümleri te’yîd edildi. Bu arada 1637 yılında
Don nehrinin ağzında bulunan ve Kırım’ın emniyeti bakımından çok önemli olan
Azak kalesi Ruslar tarafından işgal edilmişti. İbrâhim Han Azak’ın geri alınması
için kapdân-ı derya Siyavuş Paşa’yı görevlendirdi. 1641 senesi baharında Siyavuş
Paşa yeniçeri kethüdası Haydar Ağazâde ile beraber hareket etti. Vezir Hüseyin
Paşa, Silistre askerleriyle ve Kırım Han’ı da kendi askerleriyle, karadan
donanmayı desteklemekle vazifelendirildi. Ancak muhasaranın uzaması, barutun
azalması ve yoğun kış şartları yüzünden kale fethedilemeden dönüldü. Ertesi sene
daha, kuvvetli bir ordu, Civan Kapıcıbaşı lakabıyla tanınan sultanzâde Semin
Mehmed Paşa emrinde gönderildi. Mehmed Paşa karadan yola çıkarken, Karadeniz’de
kendisini denizden desteklemesi için bir donanmayı Azak kalesi önlerine yolladı.
Kırım Hanı Mehmed Giray’ın da yardıma gelmesi emredildi. Bu durum üzerine
kuvvetli Osmanlı ordusuna karşı duramıyacağını anlayan Çar, şehri baştan başa
yakıp yıktıktan sonra terketti. Neticede harabe bir şehirle karşılaşan
sultanzâde Mehmed Paşa, kaleyi tamir ettirdikten sonra, Kefe beylerbeyi İslâm
Paşa’yı tamir işlerini devam ettirmek üzere kalede muhafız olarak bırakıp Özi
kalesine çekildi.
Almanya sınırında ise akıncılar
devamlı Avusturya’ya akınlar düzenliyorlardı. 1641’de düzenlenen akında, Osmanlı
akıncıları, Bavyera içlerine kadar ilerledi. Kuzey Bavyera’daki bâzı kasabalar,
Osmanlı hâkimiyetini kabul ettiklerini açıkladı. Kanije beylerbeyi Sokulluzâde
Hasan Paşa ise, Raab ırmağının iki yakasındaki arazinin ve bu arazideki bütün
kasaba ve köylerin Osmanlı toprağı olduğunu belirterek her birinin büyüklüğüne
göre alınacak vergiyi açıkladı. Bu akınlar üzerine İmparator üçüncü Ferdinand,
Zitvatoruk andlaşmasının yenilenmesini istedi. 1642 senesi başlarında Zitvatoruk
andlaşmasına ilâveler yapılarak yenilendi. Aynı senenin yazında kapdân-ı derya
Küçük Piyâle Paşa da İspanya’ya âid İtalya’nın Kalabriya eyâletini ele geçirmek
için bu eyâletin kıyılarını bombaladı.
Dış münâsebetlerde bir çok problemin
halledildiği sırada, Nâsûh Paşazade Hüseyin Paşa hâdisesi ortaya çıktı. O zamana
kadar serhadlerde bulunan tuğrakeş vezirler, lüzumu hâlinde pâdişâh adına tuğra
çekebiliyorlardı. Fakat son zamanlarda vezirlerin çoğalması ve bâzılarının
içlerinde ehliyetsiz olması yüzünden serhat vezirlerinin tuğra çekmeleri
yasaklandı (1643). Erzurum beylerbeyi Nâsuh Paşazade Hüseyin Paşa vezîriâzam
ağasıyle gönderilen fermana itaat etmiyerek isyân etti. Bunun üzerine Hüseyin
Paşa’nın cezalandırılması için eski Sivas vâlisi görevlendirildi. Sivas vâlisi
İbrâhim Paşa, Kayseri yakınlarında Hüseyin Paşa ile karşılaştı ve mağlûb olarak
öldü. Hüseyin Paşa, bundan sonra etrafına topladığı kuvvetlerle, dâvam vardır
diyerek İstanbul’a doğru hareket etti ve İzmit’te üzerine gönderilen kuvvetleri
dağıttı. Nâsuh Paşazade buradan Üsküdar’a geldi ise de büyük kuvvetlerle
karşılaşınca kurtuluşu kaçmakta buldu ve gemiyle Karadeniz’den Rumeli’ye geçerek
Rusçuk’a gitti. Ancak Kırım’a gitmek isterken Edirne Sarayı bostancıbaşısı Sinân
Ağa tarafından yakalanarak İstanbul’a gönderildi. Daha sonra îdâm edildi (26
Haziran 1643). Bir süre sonra da Kemankeş Kara Mustafa Paşa, hakkında çıkan
dedikodular yüzünden sadrâzamlıktan alındı. Yerine Civankapıcıbaşı sultanzâde
Semin Mehmed Paşa getirildi.
(İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Teşhir nr. 1695)
1644 senesinde İbrâhim Çelebi adında
bir şahsın büyük bir yolcu gemisi İskenderiyye’ye gidiyordu. Gemide; eski
kızlarağası Sünbül Ağa, Mısır kâdılığına tâyin edilmiş Bursalı Mehmed Efendi,
velîahd şehzâde Mehmed’in süt annesi Zafîre Hâtûn da bulunuyordu. İbrâhim
Çelebi’nîn gemisiyle birlikte orta büyüklükte iki ve küçük yedi Türk yolcu
gemisi de İskenderiyye’ye hareket etti. Sünbül Ağa’nın servetini haber alan
Malta’nın Saint-Jean korsanları altı kadırgayla, Türk gemilerinin yolunu kesti.
Çok kanlı geçen çarpışmada Sünbül Ağa, muhafızları ve İbrâhim Çelebi şehîd;
Mısır kâdısı Mehmed Ağa esir düştü. Bir müddet sonra Mehmed Ağa fidye ödeyerek
kurtuldu. Maltalılar, ganimetlerin bir kısmını Malta’ya götürürken bir kısmını
da Girid’e götürüp Hanya’da satışa çıkardılar. Venedik bu satıştan vergi aldı.
Bu durum Osmanlı-Venedik andlaşmasının şartlarına aykırıydı.
Bu hâdiseler üzerine sultan İbrâhim,
Girid’in fethini kararlaştırdı. Sefer hazırlıkları için kapdân-ı derya Yûsuf
Paşa görevlendirildi. Yapılan hazırlıkların, Malta üzerine düzenlenecek sefer
için olduğu ince bir Türk propagandası ile Avrupa’ya duyuruldu. Sultan İbrâhim
her gün tersaneye giderek hazırlıkları kontrol etti. 19 Nisan 1645 günü sözde
Malta üzerine yapılacak sefer resmen îlân edildi. Yetmiş binden fazla asker
taşıyan donanma, 106 harb ve 300 nakliye gemisinden meydana gelmişti. 30 Nisan
1645’de İstanbul’dan ayrılan donanma, 21 Mayıs’ta Sakız adasına geldi ve
gemilerle geçirilen Anadolu askeri donanmaya alındı. Rumeli askeri ise, Termis
limanında donanmaya katıldı. 8 Haziran’da Navarin’e gelen donanmaya Tunus ve
Trablus beylerbeyi de katıldı. 20 Haziran günü donanma Sakız adasından denize
açıldı. Bütün donanma personeli seferin Malta üzerine olduğunu zannediyordu.
Donanma denize açıldıktan bir süre
sonra kapdân-ı derya Yûsuf Paşa, bütün kaptanları toplıyarak seferin Girid
üzerine olduğunu bildiren hatt-ı hümâyûnu açıp okudu ve Girid’in Hanya burnu
üzerine hareket emri verdi. 25 Haziranda donanma Hanya limanına girdi ve iki gün
sonra şehir muhasara edildi. Yirmi iki gün süren muhasaradan sonra, kale sulh
ile teslim oldu. Venedikliler yapılan andlaşmaya göre can ve mallarına
dokunulmadan Türk gemileriyle Kandiye kalesine nakledildi (19 Ağustos 1645).
Durum İstanbul’a bildirilince, zafer üç gün üç gece şenliklerle kutlandı.
Hanya’nın Osmanlılar tarafından fethi, Avrupa’da büyük akisler uyandırdı.
Almanya ve İtalya, asker göndererek Venedik’e yardım etmek karârını verdiler.
Büyük Venedik donanması Girid sularında dolaştığı hâlde, Osmanlı donanması ile
karşılaşmamaya dikkat ediyordu. Yûsuf Paşa, on iki bin asker ile Hanya kalesi
muhafızlığına Rumeli beylerbeyi Küçük Hasan Paşa’yı bırakarak, 21 Ekim günü
Girid’den ayrıldı.
Sultan İbrâhim Han, bir süre sonra
Hanya muhafızlığına Deli Hüseyin Paşa’yı tâyin etti. 2 Şubat 1646’da Hanya’ya
varan Hüseyin Paşa, batı Girid’i tamamen ele geçirmek için derhâl harekâta
başladı ve kısa zamanda Hanya’nın çevresini ele geçirdi. 7 Nisan’da Venedikliler
İstanbul’dan Girid’e yardım gitmesine mâni olmak için Çanakkale boğazına kadar
ilerleyip Bozcaada’ya asker çıkardılar ise de, bir kaç gün sonra Rumeli
beylerbeyi Küçük Hasan Paşa tarafından adadan atıldılar. Diğer taraftan Hüseyin
Paşa, Resmo kalesini ele geçirdikten sonra Kandiye’yi kuşattı. Uzun süren
muhasara sonunda, Osmanlı ordusu yardım alamaması neticesinde zor durumda kaldı.
Bu arada sultan İbrâhim’in hal’i meydana geldi. Girid savaşları dördüncü Mehmed
Han devrinde de devam etti (Bkz. Girid Savaşları).
Sultan İbrâhim Han, Kara Mûsâ
Paşa’nın ölümü ile, 21 Eylül 1647 günü sadâret makamına Hezârpâre Ahmed Paşa’yı
getirdi. Bir süre sonra Ahmed Paşa’ya karşı Anadolu’da ve İstanbul’da muhalefet
başladı. 20 Mayıs 1648’de, isyân eden Sivas beylerbeyi Varvar Ali Paşa, Çerkeş
kasabasında öldürüldü. Fakat muhalefet gittikçe artıyordu. Girit’in fethinin
tamamlanamaması, Venedik donanması Ege denizinde dolaştığı hâlde
uzaklaştırılamaması yüzünden memnuniyetsizlik arttı. Pahalılığın artması ve 29
Mayıs 1648 günü İstanbul zelzelesi, durumu zor bir hâle soktu. Sadrâzamın,
yeniçeri ağalarından bâzı lüzumsuz isteklerde bulunması üzerine, ağalar sert
cevap verdiler. Bunun üzerine sadrâzam bu ağaları ortadan kaldırmak istedi.
Ağalar, bâzı devlet adamları tarafından isyâna kışkırtıldılar ve Kara Murâd
Ağa’nın evinde toplanarak, sultan İbrâhim’i tahttan indirmeye yemîn ettiler.
Derhâl oradan ayrılarak bütün ocak odabaşılarını ve ihtiyarlarını Orta Câmi
önünde topladılar. Orada Sultânın hal’i hiç konuşulmayıp; “Bu fesatları
Pâdişâh’a yaptıran vezirdir. Onu aradan çıkarıp iyi bir şahsı vezir tâyin
edelim” diye karâra varıldı. Bütün ağaların ortak karârı ile yazılan tezkere,
şeyhülislâma, Kara Murâd Ağa tarafından götürüldü. Şeyhülislâm durumun
ehemmiyetini ve vehâmetini derhâl anladı. Kara Murâd Ağa, Şeyhülislâmdan bütün
ulemânın Fâtih Câmii’nde toplanmasını istedi.
Fâtih Câmii’nde toplanan ağalar,
ulemâya; sadrâzam Ahmed Paşa’ya adam gönderelim câmiye gelsin, durumun ahvâlini
söylesin diye teklifte bulundu. Şeyhülislâm da çavuşbaşı Eğri Boyun’a sadrâzamı
çağırmasını söyledi. Bu sırada sultan İbrâhim de ağaların hareketlerini
öğrenince şeyhülislâma bir kişi göndererek, dağılmalarını bildirdi. Gelen kişiye
Şeyhülislâm; “Veziri bize teslim etmezse bu ağalar dağılmaz” dedi. Ağalar Orta
Câmi’ye gittiler ve sadrâzam Ahmed Paşa’nın yerine Mevlevi Mehmed Paşa’nın
sadâret makamına getirilmesini istediler ve Mehmed Paşa’ya bu isteklerini zorla
kabul ettirdiler. Durumun vehâmetini kavrayan sultan İbrâhim; “Cemiyet dağılsın.
İstekleri ne ise kabul olunacak, Mehmed Paşa ile Şeyhülislâm gelsin” diye emir
gönderdi. Sultan, huzuruna gelen Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm’a, Ahmed Paşa’yı
azletmeyi kabul ettiğini söyledi. Fakat dâmâdı olduğu için öldürülmesine razı
olmadı. Bunun üzerine ağalar, sultan İbrâhim’i hal’ etmeye karar verdiler.
Sadrâzam Ahmed Paşa ise, bir dostunun evine saklandı. Fakat dostu derhâl Mehmed
Paşa ya haber gönderdi. Ahmed Paşa tevkif edildikten sonra, cellatbaşı Kara Ali
tarafından kemendle boğuldu. Nâşı Sultanahmed meydanına atıldı. Âsîler, Ahmed
Paşa’yı parçaladılar. Bir kaç saat sonra sabık sadrâzamın sâdece kemikleri
kaldı. Bu yüzden Ahmed Paşa Hezârpâre (bin parça) diye târihe geçti.
Ertesi gün tekrar Fâtih Câmii’nde
toplanan âsîler, daha sonra Sultanahmed meydanına gittiler. Pâdişâh’ı ayak
dîvânına çağırdılar, fakat bu istek reddedildi. Velîahd şehzâde Mehmed’i tahta
geçirmek isteyen âsîler, sarayı savunmakla görevli bostancıbaşıyı elde ettiler,
öğleden sonra saraya giren âsîler, velîahd şehzâdeyi tahta geçirdiler. Sultan
İbrâhim, tahttan indirildiğini bildiren ulemâ ile uzun bir münazarada bulundu ve
yaptıklarının memlekete ihanet olduğunu yüzlerine karşı söyledi. Hey’etin
başında olan kazasker Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi, Sultan’a çok sert
cevaplar verdi ve o târihe kadar bir pâdişâhın huzurunda ağıza alınmamış
tâbirler kullandı. Sonra İbrâhim Han, iki câriyesi ile beraber bir odaya
hapsedildi ve o zamana kadar görülmedik bir şekilde bu odanın kapıları ve
pencereleri örüldü, ancak lüzumlu şeylerin alınıp verilmesi için bir delik
bırakıldı. Böylece Sultan İbrâhim adetâ diri diri mezara gömülmüş oldu. Hal’
işine karışmamış olan sipâhîler arasında sultan İbrâhim’in tekrar tahta
çıkarılması dedikoduları dolaşmaya başlaması üzerine tahttan indirenler dehşete
düştüler. Zîrâ sultan İbrâhim’in intikamı müthiş olurdu. Bundan dolayı sultan
İbrâhim’i ortadan kaldırmaya karar verdiler. Katlinin vâcib olduğuna dâir
şeyhülislâmdan alınan fetva üzerine sadrâzam Mehmed Paşa, şeyhülislâm Abdurrahîm
Efendi ve yeniçeri ağası, Sultan İbrâhim’in mezara benzeyen odasının kapısını
kırarak içeri girdiler. Sultan İbrâhim, saray hizmetçilerinin göz yaşları
içerisinde cellat başı Kara Ali’nin attığı bir kemend ile boğduruldu (18 Ağustos
1648). Daha sonra Nâşı hasoda avlusuna çıkarıldı. Sami Hüseyin Efendi yıkadı.
Ayasofya Câmii’nde kılınan cenaze namazından sonra, birinci Mustafa Han’ın
yanına defnedildi.
Sultan İbrâhim, çok cömert ve
lütufkâr olup, fakirlere, âcizlere çok ihsânlarda bulunurdu. Devrinde mâliye
düzeltilip, mîlletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar
çıkarıldı. Pâdişâh dîvân müzâkereleri ile çok alâkadar oldu. Aynı hassasiyetle
idareciler ve eyâletler üzerinde de durdu. Eyâletlerden haber alamamaktan büyük
üzüntü duyardı. Her olan bitenden doğru olarak haber almak isterdi. Bu suretle
sadrâzamın kendiliğinden bir iş yapmasına asla müsâade etmezdi. Eyâletlerin
maddî durumunun tesbiti, beylerin zâlim olmamasına, halka zulüm yapılmamasına,
çok dikkat ederdi. İdarecilerin bulundukları yerlerden ayrılmalarını arzu
etmezdi. Tâyin edilen paşaların derhâl oraya gidip göreve başlamasını isterdi.
Halka zulüm yapan ister idareci,
ister halktan olsun, onunla mücâdele eder, ortadan kaldırılmasına kadar giderdi.
Eşkıya denilen kimse ve maiyyetlerinin durumunu tâkib eder, gerekli tedbirlerin
alınması için emirler verirdi. Bu hususta hiç müsamaha göstermezdi.
Sultan İbrâhim, hazîne gelirlerinin
tahsilinde çok titiz davrandığı gibi sarf için de öyle hareket ederdi.
Kapıkulunun maaşlarının zamanında verilmesine, yeniçeri sayımlarının dikkatli
yapılmasına ihtimam gösterirdi.
İbrâhim Han devrine kadar uzanan
Osmanlı kaynaklarında bir tanesi hâriç, bu Sultânın aklî muvâzenesinin bozuk
olduğuna dâir hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, İbrâhim Han’ın meziyet ve
icrâatlarından övgüyle söz etmekte, bedenî bir kusuruna dâir herhangi bir îmâda
bile bulunmamaktadır. Ancak son zamanlarda yazılmış bâzı kitaplar, İbrâhim Han
için “Deli” lakabını kullanmaktadır. Bu lakap, Karaçelebizâde Abdülazîz’in
yazdığı Zeyl-i Ravzat-ül-Ebrâr kitabında geçmektedir. Ancak bu Karaçelebizâde,
sultan İbrâhim’in tahttan indirilmesinde ve daha sonra öldürülmesinde başrolü
oynayanlardan biri olduğundan, Sultan’ı itham edici sözleri şahsî kalmakta ve
târih için muteber kabul edilmemektedir. Ayrıca muteber kitaplarda, bu
Karaçelebizâde’nin son derece kindar tabiatlı olduğu dikkat çekilmektedir.
Sultan İbrâhim Han’ı “Deli” ve
“Gaddar” lakabı ile anan ve adının öyle yayılması için çalışanlardan büyük bir
kısmı da, İbrâhim Han’ın, memleketin huzuru için öldürttüğü İranlı şiî Kesikbaş
Mîrgünoğlu’nun adamlarıdır.
İbrâhim Han’ın hanımları Hadîce
Turhan Sultan, Sâlihâ Dilâşup, Hadîce Muazzez, Hümâşah’dır. Mehmed, Ahmed,
Orhan, Bâyezîd, Cihângir ve Murâd isimlerinde altı erkek çocuğu, Ümmü Gülsüm,
Beyhan, Âtike, Gevher Hatun ve Ayşe isimlerinde beş kızı olmuştur.
EKMEK KUYRUĞU
Bir gün sultan İbrâhim tebdîl-i
kıyafet ile İstanbul’da dolaşıyordu. Halkın ekmek almak için fırın önünde kuyruk
olduğunu görünce, saraya döner dönmez sadrâzama; “Sen ki lalamsın, İstanbul’da
tebdîl-i kıyafet gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm.
Tebea-i şâhânemden hiç birisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine
rızâ-yı şahanem yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın... Ve illâ başın keserim” diye
yazdı.
Bir gün sultan İbrâhim tebdîl-i
kıyafet ile İstanbul’da dolaşıyordu. Halkın ekmek almak için fırın önünde kuyruk
olduğunu görünce, saraya döner dönmez sadrâzama; “Sen ki lalamsın, İstanbul’da
tebdîl-i kıyafet gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm.
Tebea-i şâhânemden hiç birisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine
rızâ-yı şahanem yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın... Ve illâ başın keserim” diye
yazdı.
BEN PÂDİŞÂHIM!
Sultan İbrâhim, bâzan Edirne’ye
gider, bâzan da İstanbul’da ayak dîvânı yapıp halkın şikâyetlerini dinlerdi. Bir
seferinde Edirne’ye gittiğinde şöyle tellâl bağırttı: “Pâdişâh fermanıdır,
duyduk duymadık demeyin! Yarın ayak dîvânı olacaktır. Kimin kimden şikâyeti
varsa gelsin, Pâdişâh efendimize söylesin. Duyduk duymadık demeyin!” Ertesi gün
ayak dîvânı oldu ve Pâdişâh halkın karşısına çıktı. Kalabalığa; “Ben dâhil,
kimseden şikâyetiniz var mı?” diye sordu. Halktan biri ileri çıktı. Pâdişâh’ı
selâmladıktan sonra; “Pâdişâh’ım! Benim şikâyetim vardır” deyince, Sultan;
“Söyle de tedbir edelim. Şikâyetinde haklıysan haksızı cezalandıralım” dedi. O
adam; “Pâdişâh’ım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp
çoluğum-çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken en
varlıksızı oldum. Bir lokmaya muhtaç hâle geldim. Sözümü doğrulayacak şâhidlerim
vardır” dedi. Pâdişâh şâhidleri de dinledikten sonra, Kerim Ağa’yı buldurup
getirtti ve ona; “Ağa! Hakkında şikâyet var. Eşkıyalığa bulaşıp mazlumları
soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?” diye sordu. Ağa özür
dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. Pâdişâh’ın kendisine bir şey
yapamıyacağını sanıyordu. Çünkü yandaşlarına güveniyordu. Özellikle de yeniçeri
olmasına güveniyordu; “Pâdişâh’ım ben yeniçeriyim” diye bağırması üzerine,
sultan İbrâhim öfkeyle tahtından kalkıp, adamın yakasından tutarak yere çarptı
ve; “Bre densiz! Sen yeniçeri isen ben de Pâdişâhım!” dedi. Orada ağayı
cezalandırıp haklıya hakkını teslim etti.
Sultan İbrâhim, bâzan Edirne’ye
gider, bâzan da İstanbul’da ayak dîvânı yapıp halkın şikâyetlerini dinlerdi. Bir
seferinde Edirne’ye gittiğinde şöyle tellâl bağırttı: “Pâdişâh fermanıdır,
duyduk duymadık demeyin! Yarın ayak dîvânı olacaktır. Kimin kimden şikâyeti
varsa gelsin, Pâdişâh efendimize söylesin. Duyduk duymadık demeyin!” Ertesi gün
ayak dîvânı oldu ve Pâdişâh halkın karşısına çıktı. Kalabalığa; “Ben dâhil,
kimseden şikâyetiniz var mı?” diye sordu. Halktan biri ileri çıktı. Pâdişâh’ı
selâmladıktan sonra; “Pâdişâh’ım! Benim şikâyetim vardır” deyince, Sultan;
“Söyle de tedbir edelim. Şikâyetinde haklıysan haksızı cezalandıralım” dedi. O
adam; “Pâdişâh’ım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp
çoluğum-çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken en
varlıksızı oldum. Bir lokmaya muhtaç hâle geldim. Sözümü doğrulayacak şâhidlerim
vardır” dedi. Pâdişâh şâhidleri de dinledikten sonra, Kerim Ağa’yı buldurup
getirtti ve ona; “Ağa! Hakkında şikâyet var. Eşkıyalığa bulaşıp mazlumları
soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?” diye sordu. Ağa özür
dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. Pâdişâh’ın kendisine bir şey
yapamıyacağını sanıyordu. Çünkü yandaşlarına güveniyordu. Özellikle de yeniçeri
olmasına güveniyordu; “Pâdişâh’ım ben yeniçeriyim” diye bağırması üzerine,
sultan İbrâhim öfkeyle tahtından kalkıp, adamın yakasından tutarak yere çarptı
ve; “Bre densiz! Sen yeniçeri isen ben de Pâdişâhım!” dedi. Orada ağayı
cezalandırıp haklıya hakkını teslim etti.
Sultan İbrâhim Han Devri Kronolojisi
30 Ağustos 1640 : Büyük İstanbul
Yangını
15 Temmuz 1641 : Emir Güneoğlu’nun îdâmı.
2 Ocak 1642 : Şehzâde Mehmed’in doğumu.
3 Şubat 1642 : Semin Mehmed Paşa’nın Azak seferine
tâyin edilmesi.
15 Nisan 1642 : Şehzâde Süleymân’ın doğumu.
25 Şubat 1643 : Şehzâde Ahmed’in doğumu.
26 Haziran 1643 : Nâsuh Paşazade gailesi.
31 Ocak 1644 : Kara Mustafa Paşa’nın azli ve Semin
Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesi.
27 Şubat 1644 : Büyük âlim şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin
vefâtı.
19 Nisan 1645 : Girid seferine karar verilmesi.
30 Nisan 1645 : Donanmanın Girit seferi için
İstanbul’dan ayrılması.
24 Haziran 1645 : Girid’e asker çıkarılması ve Turlulu
kalesinin fethi.
27 Haziran 1645 : Hanya kalesinin teslim olması.
19 Ağustos 1645 : Hanya kalesinin muhasarası.
26 Kasım 1645 : Donanmanın İstanbul’a dönmesi.
17 Aralık 1645 : Sâlih Paşa’nın sadârete getirilmesi.
9 Mart 1646 : Kisama kalesinin fethi.
22 Temmuz 1646 : Aprikorno kalesinin fethi.
11 Ekim 1646 : Milipotamo kalesinin fethi.
15 Kasım 1646 : Resmo kalesinin
fethi
7 Temmuz 1647 : Kandiye kalesinin muhasarası.
16 Eylül 1647 : Kara Mûsâ Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
21 Eylül 1647 : Hezârpâre Ahmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
19 Şubat 1648 : Kandiye önlerinde büyük bir zafer
kazanılması.
20 Mayıs 1648 : Hükümete karşı isyân eden Sivas vâlisi
Varvar Ali Paşa’nın îdâmı.
7 Ağustos 1648 : Sofu Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
8 Ağustos 1648 : Sultan İbrâhim Han’ın hal’i.
18 Ağustos 1648 : Sultan İbrâhim Han’ın öldürülmesi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi (İ. H.
Danişmend); cild-3, sh. 387
2) Târih Dünyâsı; cild-2, sh. 434, 479, 498,
561, 611, 657, 701, 739, 852
3) Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-5, sh.
301
4) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-10,
sh. 11
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh.
45
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Danışman);
cild-9, sh. 209
7) Nâimâ Târihi; cild-4, sh. 50, cild-3, sh.
426
8) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3,
kısım-1, sh. 209
9) Târih-i Gılmânî; sh.
365
10) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-, sh. 365
30 Ağustos 1640 : Büyük İstanbul
Yangını
15 Temmuz 1641 : Emir Güneoğlu’nun îdâmı.
2 Ocak 1642 : Şehzâde Mehmed’in doğumu.
3 Şubat 1642 : Semin Mehmed Paşa’nın Azak seferine
tâyin edilmesi.
15 Nisan 1642 : Şehzâde Süleymân’ın doğumu.
25 Şubat 1643 : Şehzâde Ahmed’in doğumu.
26 Haziran 1643 : Nâsuh Paşazade gailesi.
31 Ocak 1644 : Kara Mustafa Paşa’nın azli ve Semin
Mehmed Paşa’nın sadârete getirilmesi.
27 Şubat 1644 : Büyük âlim şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin
vefâtı.
19 Nisan 1645 : Girid seferine karar verilmesi.
30 Nisan 1645 : Donanmanın Girit seferi için
İstanbul’dan ayrılması.
24 Haziran 1645 : Girid’e asker çıkarılması ve Turlulu
kalesinin fethi.
27 Haziran 1645 : Hanya kalesinin teslim olması.
19 Ağustos 1645 : Hanya kalesinin muhasarası.
26 Kasım 1645 : Donanmanın İstanbul’a dönmesi.
17 Aralık 1645 : Sâlih Paşa’nın sadârete getirilmesi.
9 Mart 1646 : Kisama kalesinin fethi.
22 Temmuz 1646 : Aprikorno kalesinin fethi.
11 Ekim 1646 : Milipotamo kalesinin fethi.
15 Kasım 1646 : Resmo kalesinin
fethi
7 Temmuz 1647 : Kandiye kalesinin muhasarası.
16 Eylül 1647 : Kara Mûsâ Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
21 Eylül 1647 : Hezârpâre Ahmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
19 Şubat 1648 : Kandiye önlerinde büyük bir zafer
kazanılması.
20 Mayıs 1648 : Hükümete karşı isyân eden Sivas vâlisi
Varvar Ali Paşa’nın îdâmı.
7 Ağustos 1648 : Sofu Mehmed Paşa’nın sadârete
getirilmesi.
8 Ağustos 1648 : Sultan İbrâhim Han’ın hal’i.
18 Ağustos 1648 : Sultan İbrâhim Han’ın öldürülmesi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi (İ. H.
Danişmend); cild-3, sh. 387
2) Târih Dünyâsı; cild-2, sh. 434, 479, 498,
561, 611, 657, 701, 739, 852
3) Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-5, sh.
301
4) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-10,
sh. 11
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh.
45
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Danışman);
cild-9, sh. 209
7) Nâimâ Târihi; cild-4, sh. 50, cild-3, sh.
426
8) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3,
kısım-1, sh. 209
9) Târih-i Gılmânî; sh.
365
10) Kâmûs-ül-a’lâm;
cild-, sh. 365






Yorumlar
Yorum Gönder