İBRÂHİM GÜLŞENÎ
(ö. 940/1534)
Halvetiyye-Gülşeniyye tarikatının kurucusu, şair.İbrâhim Gülşenî’nin Maʿnevî’sinin ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2080, vr. 5b-6a)İbrâhim Gülşenî’nin Türkçe divanının ilk iki sayfası (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, Manzum, nr. 379)Evliyanın büyüklerinden. Halvetî
yolunun Gülşenî kolunun kurucusu. İsmi, İbrâhim bin Muhammed, lakabı
Gülşenî’dir. 1426 (H. 830) târihinde Azerbaycan’da doğdu. 1534 (H. 940)
târihinde Mısır’da vefât etti.
Babası Emîr Muhammed, asîl bir Türk
âilesindendir. Küçük yaşta yetim kalan İbrâhim Gülşenî’nin tahsîl ve
terbiyesiyle amcası Seyyid Ali meşgul oldu. Çok zekî ve kabiliyetli olduğundan
ilimde kısa zamanda akranlarını geçti. Zamanın âlimlerinden okuyup din
ilimlerinde mütehassıs oldu. Semerkand ve Tebriz’e gidip Kâdı’l-kudât Mevlâna
Hasan ile görüşüp, hürmet gördü. Kendisine sultan Uzun Hasan tarafından dîvân-ı
hümâyûnda nişancılık vazifesi verildi. Haram ve şüphelilere düşmek korkusuyla
oradan ayrıldı ve Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin vekîli Dede Ömer Rûşenî’nin hizmetine
girerek talebesi oldu. Çetin mücâhedelerde bulundu. Kalb gözü açıldı. Hocasından
icazet ve Gülşenî lakabını aldı. Hocasının emriyle kâmil ve mükemmil (yetişmiş
ve yetiştirebilen bir zât) olarak Tebriz’deki medreselerde dersler verdi.
İbrâhim Gülşenî, Allahü teâlânın
emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçınmaktaki gayreti ve tevazûu ile meşhur
oldu. Kâfirler bile, onun güzel ahlâkını görünce İslâmiyet’i seve seve kabul
ederlerdi. Çok kerâmetleri görüldü.
İbrâhim Gülşenî, Tebriz’de vâz ve
nasîhat ediyordu. Yabancı biri gelip, İbrâhim Gülşenî’ye; “Senin akraban, kâdı
ile işbirliği yaparak bana zulmetti. Yüz elli altınımı aldı” dedi. İbrâhim
Gülşenî vâz ve nasîhati bıraktı. Mes’eleyi araştırdı ve şikâyetçinin haklı
olduğunu anladı. Şemseddîn adındaki kâdıyı huzuruna çağırttı. Kâdıya; “Niçin
haksız yere hükmettin?” deyince; Kâdı, “Sizin yeğeniniz olduğu için, hatırınıza
riâyet ederek bu karârı verdim” dedi. İbrâhim Gülşenî; “Haksız yere karar
verdiğin için bu hâlini her yere muhakkak duyurmak lâzımdır” dedi. Kâdı
Şemseddîn özür diledi. Pişman olduğunu, tövbe ettiğini bildirdi. Çevrede bulunan
kâdılar da araya girip, güçlükle Kâdı Şemseddîn’i bu zor durumdan kurtardılar.
İbrâhim Gülşenî hazretleri, altınları yeğeninden alarak sahibine geri verdi.
Erdebil hânedânına mensub Şah
İsmail, Tebriz’deki Ehl-i sünnet müslümanları ortadan kaldırmak için teşebbüse
geçince, İbrâhim Gülşenî (r. aleyh) bu fitneden kurtulmak için hicret etmek
üzere iken yakalandı ve îdâmına karar verildi. O da; “Cenâb-ı Hak, İbrâhim
aleyhisselâmı Nemrûd’un ateşinden nasıl kurtardı ise, inşâallah bizi de öyle
kurtarır” diyerek tevekkül eyledi. Başına koydukları nöbetçinin ondaki üstün
halleri görüp hayran olmasıyla serbest bırakılıp yol gösterildi. İbrâhim
Gülşenî, oğlu Ahmed Hayâlî’yi de alarak Diyarbakır yoluyla Mısır’a gitti. Yolda
herkesten çok hürmet gördü. Mısır’da daha önce gelip yerleşen hocasının
talebelerinden Tîmûrtaş ve Şahin efendilerle görüşüp hürmet gördü.
Kubbet-ül-Mustafâ denilen yere yerleşip talebe yetiştirmeye başladı. Kısa
zamanda Mısır sultânı Gavri’nin sevgisine kavuştu. Başta Sultan olmak üzere
herkes onun dersine koştu. Hükümdar ona Müeyyediye’de bir medrese yaptırdı.
Gülşenî (r. aleyh) oraya yerleşip Gülşeniyye yolunu anlatmaya başladı.
Yavuz Sultan Selîm Han Mısır’ı
fethettiğinde İbrâhim Gülşenî hazretleri onu; “Azîzim, hayr-ı mukaddem ömrümün
yârı safa geldin. Keremler eyledin. Gönlümün sultânı safa geldin” diyerek
karşılamıştır. Sultan Selîm Han, Ehl-i sünnet büyüğü olan İbrâhim Gülşenî’ye çok
saygı ve hürmet gösterdi. Pek çok yeniçeri ve sipâhî sohbetiyle şereflendi ve
duâsına kavuştu.
İbrâhim Gülşenî’nin nâmı her yere
yayıldı. Yavuz’dan sonra zamanın sultânı Kânûnî Sultan Süleymân Han onu
İstanbul’a dâved edip çok hürmet gösterdi. Çıkrıkçılar başındaki Atik İbrâhim
Paşa Câmii’nde vâz edip kısa zamanda İstanbulluların gönüllerinde taht kurdu.
Gülşenî’ye devlet erkânından ve halktan pek çok kimse talebe oldu. Pâdişâh,
şeyhülislâm, âlimler ve evliyâ onun ilimdeki üstünlüğünü takdir ettiler. İbrâhim
Gülşenî, Sultan’dan izin alıp tekrar Mısır’a döndü. Vefâtından sonra yolunu oğlu
Ahmed Hayalî devam ettirdi.
İbrâhim Gülşenî Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sine benzer ve eş olarak, Kırk gün içinde
kırk bin beytlik Farsça bir mesnevî yazdı ki Mânevi
ismini verdiği bu kitabı çok kıymetlidir. Ayrıca Arabî, Fârisî ve Türkçe dîvânları,
Rûznâme ve Kenz-ül-cevâhir adlı eserleri vardır.
İbrâhim Gülşenî (r. aleyh) buyurdu
ki: “İşi Hak teâlâya havale etmek iyidir. Kin tutup, öfkelenerek bir müslümana
zarar vermeye kalkmak, hattâ uğradığı bir zarara sevinmek caiz
değildir.”
İbrâhim Gülşenî’nin geleceğini ve
onun çok büyük bir âlim ve velî olacağını, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri
iki yüz elli sene önce, Allahü teâlânın izniyle kerâmet olarak bildirmiştir.
Arapça ve Farça şiirlerinin yanında,
Türkçe şiirleri de vardır. Bilhassa Dîvân’ı 24.000 beyti bulmaktadır. O, bu
şiirlerinde tarikat neşvesi içinde ve bir mürşid olarak açık bir dil
kullanmıştır. Bu bakımdan Türk tekke edebiyatı içinde müstesnâ bir yeri vardır.
Evliyanın büyüklerinden. Halvetî
yolunun Gülşenî kolunun kurucusu. İsmi, İbrâhim bin Muhammed, lakabı
Gülşenî’dir. 1426 (H. 830) târihinde Azerbaycan’da doğdu. 1534 (H. 940)
târihinde Mısır’da vefât etti.
Babası Emîr Muhammed, asîl bir Türk
âilesindendir. Küçük yaşta yetim kalan İbrâhim Gülşenî’nin tahsîl ve
terbiyesiyle amcası Seyyid Ali meşgul oldu. Çok zekî ve kabiliyetli olduğundan
ilimde kısa zamanda akranlarını geçti. Zamanın âlimlerinden okuyup din
ilimlerinde mütehassıs oldu. Semerkand ve Tebriz’e gidip Kâdı’l-kudât Mevlâna
Hasan ile görüşüp, hürmet gördü. Kendisine sultan Uzun Hasan tarafından dîvân-ı
hümâyûnda nişancılık vazifesi verildi. Haram ve şüphelilere düşmek korkusuyla
oradan ayrıldı ve Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin vekîli Dede Ömer Rûşenî’nin hizmetine
girerek talebesi oldu. Çetin mücâhedelerde bulundu. Kalb gözü açıldı. Hocasından
icazet ve Gülşenî lakabını aldı. Hocasının emriyle kâmil ve mükemmil (yetişmiş
ve yetiştirebilen bir zât) olarak Tebriz’deki medreselerde dersler verdi.
İbrâhim Gülşenî, Allahü teâlânın
emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçınmaktaki gayreti ve tevazûu ile meşhur
oldu. Kâfirler bile, onun güzel ahlâkını görünce İslâmiyet’i seve seve kabul
ederlerdi. Çok kerâmetleri görüldü.
İbrâhim Gülşenî, Tebriz’de vâz ve
nasîhat ediyordu. Yabancı biri gelip, İbrâhim Gülşenî’ye; “Senin akraban, kâdı
ile işbirliği yaparak bana zulmetti. Yüz elli altınımı aldı” dedi. İbrâhim
Gülşenî vâz ve nasîhati bıraktı. Mes’eleyi araştırdı ve şikâyetçinin haklı
olduğunu anladı. Şemseddîn adındaki kâdıyı huzuruna çağırttı. Kâdıya; “Niçin
haksız yere hükmettin?” deyince; Kâdı, “Sizin yeğeniniz olduğu için, hatırınıza
riâyet ederek bu karârı verdim” dedi. İbrâhim Gülşenî; “Haksız yere karar
verdiğin için bu hâlini her yere muhakkak duyurmak lâzımdır” dedi. Kâdı
Şemseddîn özür diledi. Pişman olduğunu, tövbe ettiğini bildirdi. Çevrede bulunan
kâdılar da araya girip, güçlükle Kâdı Şemseddîn’i bu zor durumdan kurtardılar.
İbrâhim Gülşenî hazretleri, altınları yeğeninden alarak sahibine geri verdi.
Erdebil hânedânına mensub Şah
İsmail, Tebriz’deki Ehl-i sünnet müslümanları ortadan kaldırmak için teşebbüse
geçince, İbrâhim Gülşenî (r. aleyh) bu fitneden kurtulmak için hicret etmek
üzere iken yakalandı ve îdâmına karar verildi. O da; “Cenâb-ı Hak, İbrâhim
aleyhisselâmı Nemrûd’un ateşinden nasıl kurtardı ise, inşâallah bizi de öyle
kurtarır” diyerek tevekkül eyledi. Başına koydukları nöbetçinin ondaki üstün
halleri görüp hayran olmasıyla serbest bırakılıp yol gösterildi. İbrâhim
Gülşenî, oğlu Ahmed Hayâlî’yi de alarak Diyarbakır yoluyla Mısır’a gitti. Yolda
herkesten çok hürmet gördü. Mısır’da daha önce gelip yerleşen hocasının
talebelerinden Tîmûrtaş ve Şahin efendilerle görüşüp hürmet gördü.
Kubbet-ül-Mustafâ denilen yere yerleşip talebe yetiştirmeye başladı. Kısa
zamanda Mısır sultânı Gavri’nin sevgisine kavuştu. Başta Sultan olmak üzere
herkes onun dersine koştu. Hükümdar ona Müeyyediye’de bir medrese yaptırdı.
Gülşenî (r. aleyh) oraya yerleşip Gülşeniyye yolunu anlatmaya başladı.
Yavuz Sultan Selîm Han Mısır’ı
fethettiğinde İbrâhim Gülşenî hazretleri onu; “Azîzim, hayr-ı mukaddem ömrümün
yârı safa geldin. Keremler eyledin. Gönlümün sultânı safa geldin” diyerek
karşılamıştır. Sultan Selîm Han, Ehl-i sünnet büyüğü olan İbrâhim Gülşenî’ye çok
saygı ve hürmet gösterdi. Pek çok yeniçeri ve sipâhî sohbetiyle şereflendi ve
duâsına kavuştu.
İbrâhim Gülşenî’nin nâmı her yere
yayıldı. Yavuz’dan sonra zamanın sultânı Kânûnî Sultan Süleymân Han onu
İstanbul’a dâved edip çok hürmet gösterdi. Çıkrıkçılar başındaki Atik İbrâhim
Paşa Câmii’nde vâz edip kısa zamanda İstanbulluların gönüllerinde taht kurdu.
Gülşenî’ye devlet erkânından ve halktan pek çok kimse talebe oldu. Pâdişâh,
şeyhülislâm, âlimler ve evliyâ onun ilimdeki üstünlüğünü takdir ettiler. İbrâhim
Gülşenî, Sultan’dan izin alıp tekrar Mısır’a döndü. Vefâtından sonra yolunu oğlu
Ahmed Hayalî devam ettirdi.
İbrâhim Gülşenî Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sine benzer ve eş olarak, Kırk gün içinde
kırk bin beytlik Farsça bir mesnevî yazdı ki Mânevi
ismini verdiği bu kitabı çok kıymetlidir. Ayrıca Arabî, Fârisî ve Türkçe dîvânları,
Rûznâme ve Kenz-ül-cevâhir adlı eserleri vardır.
İbrâhim Gülşenî (r. aleyh) buyurdu
ki: “İşi Hak teâlâya havale etmek iyidir. Kin tutup, öfkelenerek bir müslümana
zarar vermeye kalkmak, hattâ uğradığı bir zarara sevinmek caiz
değildir.”
İbrâhim Gülşenî’nin geleceğini ve
onun çok büyük bir âlim ve velî olacağını, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri
iki yüz elli sene önce, Allahü teâlânın izniyle kerâmet olarak bildirmiştir.
Arapça ve Farça şiirlerinin yanında,
Türkçe şiirleri de vardır. Bilhassa Dîvân’ı 24.000 beyti bulmaktadır. O, bu
şiirlerinde tarikat neşvesi içinde ve bir mürşid olarak açık bir dil
kullanmıştır. Bu bakımdan Türk tekke edebiyatı içinde müstesnâ bir yeri vardır.
BESMELE’NİN FAZÎLETİ
İbrâhim Gülşenî, bir gün
talebeleriyle sohbet ediyordu. Bir ara talebeler; “Efendim! Allahü teâlânın
ihsânı ile kabirdeki ölülerin azâbda veya nimet içinde oldukları bilinebilir mi?
Duâ ederek azâbda olanın azabı kaldırılır mı?” diye sordular. İbrâhim Gülşenî
de; “Allahü teâlânın sevdiklerinden biri bir kabre uğradığında, kabirdekinin
azâb içinde olduğunu gördü.
Aradan bir müddet geçtikten sonra,
tekrar o kabrin yanına uğradı. Kabre teveccüh ettiğinde, azabın kaldırılmış
olduğunu gördü. Hayret ederek düşünceye daldı. O sırada kendisine bir hitâb
geldi. Hitâbda; “Bu kabirde yatan kimsenin küçük bir çocuğu vardı. Annesi o
çocuğu ilim öğrenmeye gönderdi. Çocuk Besmele’yi öğrenince, Besmele’nin
hürmetine babasının azabı kaldırıldı” deniyordu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Menâkıb-ı İbrâhim Gülşenî (Muhyî Gülşenî,
Ankara-1982)
2) Şakâyık-ı nu’mâniyye zeyli (Atat); sh.
67
3) Sefînet-ül-evliyâ; cild-3, sh.
106
4) Esmâ-ül-müellifin; cild-1, sh.
26
5) Kâmûs-ül-a’lâm, cild-1, sh.
580
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1008
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh.
43
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh.
135
9) Türk Klâsikleri; cild-4, sh.
308
İbrâhim Gülşenî, bir gün
talebeleriyle sohbet ediyordu. Bir ara talebeler; “Efendim! Allahü teâlânın
ihsânı ile kabirdeki ölülerin azâbda veya nimet içinde oldukları bilinebilir mi?
Duâ ederek azâbda olanın azabı kaldırılır mı?” diye sordular. İbrâhim Gülşenî
de; “Allahü teâlânın sevdiklerinden biri bir kabre uğradığında, kabirdekinin
azâb içinde olduğunu gördü.
Aradan bir müddet geçtikten sonra,
tekrar o kabrin yanına uğradı. Kabre teveccüh ettiğinde, azabın kaldırılmış
olduğunu gördü. Hayret ederek düşünceye daldı. O sırada kendisine bir hitâb
geldi. Hitâbda; “Bu kabirde yatan kimsenin küçük bir çocuğu vardı. Annesi o
çocuğu ilim öğrenmeye gönderdi. Çocuk Besmele’yi öğrenince, Besmele’nin
hürmetine babasının azabı kaldırıldı” deniyordu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Menâkıb-ı İbrâhim Gülşenî (Muhyî Gülşenî,
Ankara-1982)
2) Şakâyık-ı nu’mâniyye zeyli (Atat); sh.
67
3) Sefînet-ül-evliyâ; cild-3, sh.
106
4) Esmâ-ül-müellifin; cild-1, sh.
26
5) Kâmûs-ül-a’lâm, cild-1, sh.
580
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
1008
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh.
43
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-14, sh.
135
9) Türk Klâsikleri; cild-4, sh.
308


Yorumlar
Yorum Gönder