HIZIR ÇELEBİ
(ö. 863/1459)
Osmanlı âlimi, İstanbul’un ilk kadısı.Zeyrek’te Hızır Bey’in mezar taşı – Fatih/İstanbulİlk İstanbul kâdısı ve Osmanlı
âlimlerinin büyüklerinden, ismi, Hızır bin Celâleddîn olup, Nasreddîn Hoca’nın
torunlarındandır. Babası Sivrihisar kâdısı idi. Sivrihisar bugünkü Eskişehir’in
ilçesi olabileceği gibi, Akşehir yakınlarında, o devirde büyük bir kasaba olan
bugünkü Sivrihisar köyü de olabilir. 1407 senesi Rabî-ul-evvel ayının birinde
Sivrihisar’da doğdu. Küçük yaşta babasından ilim tahsil etti. Daha sonra Molla
Yegân’ın derslerine devam edip, aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Bu zâtın kızıyla
evlenip dâmâdı oldu. İbn-i Cezerî’den kıraat ilmini öğrendi.
Hızır Bey, zekâsının kuvveti ve
çalışmasındaki azmi ile kısa zamanda bir çok dînî ve fennî ilimlerde derin âlim
oldu. Memleketi olan Sivrihisar’da kâdılık ve müderrislik yaptı. Kimsenin
bilmediği bilgileri bilmekte, büyük âlim Molla Fenârî’den sonra eşi yoktu.
Hızır Bey, İstanbul’un fethinde, ilk
olarak İstanbul kâdısı ve belediye başkanı olup, vefâtına kadar, yâni altı sene
bu makamda kaldı. Adalet ve hakkaniyetle işleri yürütüp meşhur oldu. Hızır Bey
bu vazifeye başladıktan bir müddet sonra, bir hıristiyan mîmâr yanına gelerek
durumunu anlattı ve Fâtih Sultan Mehmed Han’dan davacı olduğunu söyledi. O
devirde, Avrupa ülkelerinde; değil kralı mahkemeye vermek, aleyhinde konuşmak
bile, bir insanın ölüm fermanını imzalamaktan başka bir mânâya gelmezdi. Fâtih
Sultan Mehmed Han, bugünkü Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün
mîmârî hususiyetlere sâhib bir câmi yaptırmak istemiş ve hıristiyan mîmâr da bu
işe tâlib olmuştu. Fakat bir hıristiyan olarak, müslümanların Ayasofya’dan daha
üstün hususiyetlere hâiz bir esere sâhib olmalarına gönlü razı olmamıştı. Böyle
bir câmiyi kendisinin yapabileceğini söyleyerek işe tâlib oldu ve câminin
inşâatına başladı. Mısır’dan binbir zahmetle getirilmiş olan sütunların boyunu
kısaltmış, bu yüzden de kubbenin yüksekliği Ayasofya’dan küçük olmuştu. İnşâatın
bitmesine yakın inceleme yapan Fâtih, sütunların kasıtlı olarak kısa tutulduğunu
ve böylece Ayasofya’dan daha üstün bir binanın yapılmamasına çalıştığını anladı.
Bu hâle çok hiddetlenen Sultan, hıristiyan mîmârın cezalandırılmasını emretti.
Emir yerine getirilerek eli kesildi.
Yüzlerce kilometreden binbir emekle gelen sütunlar, hıristiyan mîmârın
gayretiyle kısaltılmış, Sultan’ın emri ve iyi niyeti ayaklar altına alınmıştı.
Her şeyden daha fazla ihtiyâç duyduğu elini kaybeden mîmâr, müslümanların
hâlini, Osmanlıların adaletini bilen yakınlarının; “Bu işte bir acelecilik var,
müslümanlar bu işi yapanı suçlu bulurlar, hele onların âdil kâdıları pâdişâhın
bile gözünün yaşına bakmaz cezasını verirler” demeleri üzerine Hızır Bey’in
huzuruna gitti. Olup bitenleri âdil Osmanlı kâdısına bir bir anlattı. Hızır Bey,
tam bir sükûnetle hâdiseyi dinledi. Daha sonra soruşturup, mes’eleye vâkıf oldu.
Şâhidlerle beraber, Sultân’ı mahkemeye davet etti. Bildirilen saatte mahkeme
teşkil edilince, Sultan da geldi. Eli kesilen hıristiyan mîmâr ayakta duruyor ve
böyle bir mahkemeyi ilk defa gördüğünden ürkek ürkek etrafı seyrediyordu. Çünkü
onların bildiği, güçlü olanın hâkim olmasıydı ve gücü yetene her şey mubahtı.
Sultan, mahkeme salonu olarak kullanılan yere girince, baş köşede bulunan yerde
oturmak arzusuyla o tarafa doğru yöneldi. Pâdişâh’ın bu hâlini gören kâdı Hızır
Bey, hiç çekinmeden; “Oturma begüm! Hasmınla yüzleşmek üzere mahkeme huzurunda
ayakta dur!” dedi. Sultan sözü ikiletmeden söylenen yere geçti. Hızır Bey; “Sen
Murâd oğlu Mehmed! Bu zımmînin elini kestirdin mi?” diye söze başladı. Mahkeme
neticesinde; “Sen, Murâd oğlu Mehmed! Mahkeme edilmeden bu zımmînin elini
kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek! Eğer
zımmîyi razı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve çoluk çocuğunun maişetini
te’min etme karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!” dedi. Herkesle
birlikte Sultan da tam bir sükûnet içerisinde karârı dinledi. Hıristiyan mîmâr,
bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlıyarak Sultân’ın ellerine
kapandı, ölünceye kadar maişetini te’min etmek karşılığında anlaştılar.
Zâlimleri bile ağlatacak böyle bir adaletin, ancak hak bir dînin mensupları
tarafından icra edileceğini düşünen hıristiyan mîmâr, ailesi ile birlikte
müslüman oldu. Bu mahkemeden bir kaç gün sonra Sultan, kâdı Hızır Bey’i ziyaret
etti. Mahkemede gösterdiği adalete teşekkür edip; “Eğer bana, bir suçlu gibi
değil de, bir pâdişâh gibi muamele etseydin, seni şu kılıcımla parçalardım”
dedi. Hızır Bey de Pâdişâh’a, mahkeme esnasındaki hâl ve hareketleri için
teşekkür ettikten sonra; “Eğer pâdişâhlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme
karşı gelseydin, seni bu arslanlara parçalatırdım” dedi ve paltosunun iki
eteğini çekti. Bakanlar, Hızır Bey’in eteği altındaki iki arslanın sert
bakışlarını gördüler. “Böyle Sultân’a böyle kâdı” demekten kendilerini
alamadılar.
Hızır Bey’in ders halkasına, bir çok
âlim devam etti. İlim ve irfanından pek çok kimse istifâde etti. İçlerinde
Mevlânâ Muslihuddîn Kastalânî, Ali Arabî, Hocazâde ve Hayâli gibi meşhur âlimler
yetişti. Bursa müftîsi Ahmed Paşa, Sinân Paşa ve Bursa kâdısı Yâkub Paşa, Hızır
Bey’in oğullarıdır. Üçü de; zekâları, ilim ve irfanları ile temayüz etmiş üstün
kimselerdir. Hızır Çelebi, 1458 senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefâ ile
Zeyrek arasında, Unkapanı’na giden caddenin kenarına defnedildi.
Hızır Bey’in güzel ahlâkı, zühd ve
takvası da, ilmi gibi yüksekti. Arab, Fars ve Türk edebiyatında da geniş bilgi
sahibi olup şairliği de vardı. Her üç dilde de kıymetli şiirler yazdı. Akaide
dâir meşhur Kasîde-i Nûniyye’yi nazım Bu eseri, talebesi
Molla Hayalî ve diğer bir çok âlim tarafından şerh edildi. Fâtih Sultan Mehmed
Han’ın emri ile Kâdı Sirâceddîn Mahmûd’un Metâli-uI-Envâr
adlı mantığa dâir eserini Arabça’dan Farsça’ya tercüme etmişti. Kelâm
ilmine âid Şerh-i Tecrîd adlı esere bir haşiye yazmıştır. İcâletü leyletin
el-leyleteyn adında bir de kasîdesi vardır.
İlk İstanbul kâdısı ve Osmanlı
âlimlerinin büyüklerinden, ismi, Hızır bin Celâleddîn olup, Nasreddîn Hoca’nın
torunlarındandır. Babası Sivrihisar kâdısı idi. Sivrihisar bugünkü Eskişehir’in
ilçesi olabileceği gibi, Akşehir yakınlarında, o devirde büyük bir kasaba olan
bugünkü Sivrihisar köyü de olabilir. 1407 senesi Rabî-ul-evvel ayının birinde
Sivrihisar’da doğdu. Küçük yaşta babasından ilim tahsil etti. Daha sonra Molla
Yegân’ın derslerine devam edip, aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Bu zâtın kızıyla
evlenip dâmâdı oldu. İbn-i Cezerî’den kıraat ilmini öğrendi.
Hızır Bey, zekâsının kuvveti ve
çalışmasındaki azmi ile kısa zamanda bir çok dînî ve fennî ilimlerde derin âlim
oldu. Memleketi olan Sivrihisar’da kâdılık ve müderrislik yaptı. Kimsenin
bilmediği bilgileri bilmekte, büyük âlim Molla Fenârî’den sonra eşi yoktu.
Hızır Bey, İstanbul’un fethinde, ilk
olarak İstanbul kâdısı ve belediye başkanı olup, vefâtına kadar, yâni altı sene
bu makamda kaldı. Adalet ve hakkaniyetle işleri yürütüp meşhur oldu. Hızır Bey
bu vazifeye başladıktan bir müddet sonra, bir hıristiyan mîmâr yanına gelerek
durumunu anlattı ve Fâtih Sultan Mehmed Han’dan davacı olduğunu söyledi. O
devirde, Avrupa ülkelerinde; değil kralı mahkemeye vermek, aleyhinde konuşmak
bile, bir insanın ölüm fermanını imzalamaktan başka bir mânâya gelmezdi. Fâtih
Sultan Mehmed Han, bugünkü Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün
mîmârî hususiyetlere sâhib bir câmi yaptırmak istemiş ve hıristiyan mîmâr da bu
işe tâlib olmuştu. Fakat bir hıristiyan olarak, müslümanların Ayasofya’dan daha
üstün hususiyetlere hâiz bir esere sâhib olmalarına gönlü razı olmamıştı. Böyle
bir câmiyi kendisinin yapabileceğini söyleyerek işe tâlib oldu ve câminin
inşâatına başladı. Mısır’dan binbir zahmetle getirilmiş olan sütunların boyunu
kısaltmış, bu yüzden de kubbenin yüksekliği Ayasofya’dan küçük olmuştu. İnşâatın
bitmesine yakın inceleme yapan Fâtih, sütunların kasıtlı olarak kısa tutulduğunu
ve böylece Ayasofya’dan daha üstün bir binanın yapılmamasına çalıştığını anladı.
Bu hâle çok hiddetlenen Sultan, hıristiyan mîmârın cezalandırılmasını emretti.
Emir yerine getirilerek eli kesildi.
Yüzlerce kilometreden binbir emekle gelen sütunlar, hıristiyan mîmârın
gayretiyle kısaltılmış, Sultan’ın emri ve iyi niyeti ayaklar altına alınmıştı.
Her şeyden daha fazla ihtiyâç duyduğu elini kaybeden mîmâr, müslümanların
hâlini, Osmanlıların adaletini bilen yakınlarının; “Bu işte bir acelecilik var,
müslümanlar bu işi yapanı suçlu bulurlar, hele onların âdil kâdıları pâdişâhın
bile gözünün yaşına bakmaz cezasını verirler” demeleri üzerine Hızır Bey’in
huzuruna gitti. Olup bitenleri âdil Osmanlı kâdısına bir bir anlattı. Hızır Bey,
tam bir sükûnetle hâdiseyi dinledi. Daha sonra soruşturup, mes’eleye vâkıf oldu.
Şâhidlerle beraber, Sultân’ı mahkemeye davet etti. Bildirilen saatte mahkeme
teşkil edilince, Sultan da geldi. Eli kesilen hıristiyan mîmâr ayakta duruyor ve
böyle bir mahkemeyi ilk defa gördüğünden ürkek ürkek etrafı seyrediyordu. Çünkü
onların bildiği, güçlü olanın hâkim olmasıydı ve gücü yetene her şey mubahtı.
Sultan, mahkeme salonu olarak kullanılan yere girince, baş köşede bulunan yerde
oturmak arzusuyla o tarafa doğru yöneldi. Pâdişâh’ın bu hâlini gören kâdı Hızır
Bey, hiç çekinmeden; “Oturma begüm! Hasmınla yüzleşmek üzere mahkeme huzurunda
ayakta dur!” dedi. Sultan sözü ikiletmeden söylenen yere geçti. Hızır Bey; “Sen
Murâd oğlu Mehmed! Bu zımmînin elini kestirdin mi?” diye söze başladı. Mahkeme
neticesinde; “Sen, Murâd oğlu Mehmed! Mahkeme edilmeden bu zımmînin elini
kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek! Eğer
zımmîyi razı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve çoluk çocuğunun maişetini
te’min etme karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!” dedi. Herkesle
birlikte Sultan da tam bir sükûnet içerisinde karârı dinledi. Hıristiyan mîmâr,
bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlıyarak Sultân’ın ellerine
kapandı, ölünceye kadar maişetini te’min etmek karşılığında anlaştılar.
Zâlimleri bile ağlatacak böyle bir adaletin, ancak hak bir dînin mensupları
tarafından icra edileceğini düşünen hıristiyan mîmâr, ailesi ile birlikte
müslüman oldu. Bu mahkemeden bir kaç gün sonra Sultan, kâdı Hızır Bey’i ziyaret
etti. Mahkemede gösterdiği adalete teşekkür edip; “Eğer bana, bir suçlu gibi
değil de, bir pâdişâh gibi muamele etseydin, seni şu kılıcımla parçalardım”
dedi. Hızır Bey de Pâdişâh’a, mahkeme esnasındaki hâl ve hareketleri için
teşekkür ettikten sonra; “Eğer pâdişâhlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme
karşı gelseydin, seni bu arslanlara parçalatırdım” dedi ve paltosunun iki
eteğini çekti. Bakanlar, Hızır Bey’in eteği altındaki iki arslanın sert
bakışlarını gördüler. “Böyle Sultân’a böyle kâdı” demekten kendilerini
alamadılar.
Hızır Bey’in ders halkasına, bir çok
âlim devam etti. İlim ve irfanından pek çok kimse istifâde etti. İçlerinde
Mevlânâ Muslihuddîn Kastalânî, Ali Arabî, Hocazâde ve Hayâli gibi meşhur âlimler
yetişti. Bursa müftîsi Ahmed Paşa, Sinân Paşa ve Bursa kâdısı Yâkub Paşa, Hızır
Bey’in oğullarıdır. Üçü de; zekâları, ilim ve irfanları ile temayüz etmiş üstün
kimselerdir. Hızır Çelebi, 1458 senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefâ ile
Zeyrek arasında, Unkapanı’na giden caddenin kenarına defnedildi.
Hızır Bey’in güzel ahlâkı, zühd ve
takvası da, ilmi gibi yüksekti. Arab, Fars ve Türk edebiyatında da geniş bilgi
sahibi olup şairliği de vardı. Her üç dilde de kıymetli şiirler yazdı. Akaide
dâir meşhur Kasîde-i Nûniyye’yi nazım Bu eseri, talebesi
Molla Hayalî ve diğer bir çok âlim tarafından şerh edildi. Fâtih Sultan Mehmed
Han’ın emri ile Kâdı Sirâceddîn Mahmûd’un Metâli-uI-Envâr
adlı mantığa dâir eserini Arabça’dan Farsça’ya tercüme etmişti. Kelâm
ilmine âid Şerh-i Tecrîd adlı esere bir haşiye yazmıştır. İcâletü leyletin
el-leyleteyn adında bir de kasîdesi vardır.
BU ADAMA CEVAP VERECEK ÂLİM YOK MU?
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
saltanatının ilk senelerinde, Arabistan’dan bir zât gelip, çeşitli ilim ve
fenlerde suâller sordu. Zamanın âlimleri tatmin edici cevaplar veremeyince,
Fâtih duruma üzüldü. Bütün beyleri, paşaları ve vezirleri toplayıp; “Ülkemde bu
adama cevap verecek bir ilim adamımız yok mudur? Çabuk araştırın ve bana derhâl
müsbet bir cevap verin” dedi. Vatan topraklarını iyi bilen vezirlerin hatırına
Sivrihisar Medresesi müderrisi Hızır Bey geldi ve durumu Sultan’a bildirdiler.
Bunun üzerine Fâtih, Hızır Bey’in derhâl Edirne’ye davet edilmesini istedi ve
davet için Sivrihisar’a üç kişilik bir hey’et gönderildi. Edirne’ye gelen Hızır
Bey, o sıralarda otuz yaşlarında ve asker kıyafetinde bulunduğundan; hâli,
meşhur âlimlere meydan okuyan zâtın, alay edercesine gülmesine sebeb oldu. Hızır
Bey, sorulan bütün sorulara cevap verdikten sonra, o zâta suâller sormaya
başladı. O zât Hızır Bey’in suâllerine cevap veremeyip mağlub oldu ve; “Hızır
Bey, İslâm âleminde benzeri çok az bulunan ilim adamlarından biridir. Kendisinde
öylesine bir hafıza ve zekâ var ki, karşısında durmak mümkün değildir”
itirafında bulundu. Bu durumdan fevkalâde memnun olan Sultan, Hızır Bey’e;
“Yüzümü ak eyledin, cenâb-ı Hak da iki cihânda senin yüzünü ak eyleyip, ilmini
ve fadlını arttırsın” diye duâda bulundu. Bundan sonra Fâtih’in, Hızır Bey
hakkındaki muhabbet ve teveccühü günden güne arttı. Bursa’da bâzı medreselerin
müderrisliği kendisine verildi ve maaş bağlandı. Daha sonra Anadolu ve Rumeli’de
bâzı kâdılıklarda bulundu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-3, sh.
2047
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî
Efendi); sh.11
3) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
85
4) Hadîkat-ül-Cevâmi’; cild-1, sh.
85
5) Sicilli Osmânî; cild-2, sh.
277
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-12, sh.
86
7) Hızır Çelebi (M. Sait Yazıcı,
Ankara-1987)
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
saltanatının ilk senelerinde, Arabistan’dan bir zât gelip, çeşitli ilim ve
fenlerde suâller sordu. Zamanın âlimleri tatmin edici cevaplar veremeyince,
Fâtih duruma üzüldü. Bütün beyleri, paşaları ve vezirleri toplayıp; “Ülkemde bu
adama cevap verecek bir ilim adamımız yok mudur? Çabuk araştırın ve bana derhâl
müsbet bir cevap verin” dedi. Vatan topraklarını iyi bilen vezirlerin hatırına
Sivrihisar Medresesi müderrisi Hızır Bey geldi ve durumu Sultan’a bildirdiler.
Bunun üzerine Fâtih, Hızır Bey’in derhâl Edirne’ye davet edilmesini istedi ve
davet için Sivrihisar’a üç kişilik bir hey’et gönderildi. Edirne’ye gelen Hızır
Bey, o sıralarda otuz yaşlarında ve asker kıyafetinde bulunduğundan; hâli,
meşhur âlimlere meydan okuyan zâtın, alay edercesine gülmesine sebeb oldu. Hızır
Bey, sorulan bütün sorulara cevap verdikten sonra, o zâta suâller sormaya
başladı. O zât Hızır Bey’in suâllerine cevap veremeyip mağlub oldu ve; “Hızır
Bey, İslâm âleminde benzeri çok az bulunan ilim adamlarından biridir. Kendisinde
öylesine bir hafıza ve zekâ var ki, karşısında durmak mümkün değildir”
itirafında bulundu. Bu durumdan fevkalâde memnun olan Sultan, Hızır Bey’e;
“Yüzümü ak eyledin, cenâb-ı Hak da iki cihânda senin yüzünü ak eyleyip, ilmini
ve fadlını arttırsın” diye duâda bulundu. Bundan sonra Fâtih’in, Hızır Bey
hakkındaki muhabbet ve teveccühü günden güne arttı. Bursa’da bâzı medreselerin
müderrisliği kendisine verildi ve maaş bağlandı. Daha sonra Anadolu ve Rumeli’de
bâzı kâdılıklarda bulundu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-3, sh.
2047
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî
Efendi); sh.11
3) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
85
4) Hadîkat-ül-Cevâmi’; cild-1, sh.
85
5) Sicilli Osmânî; cild-2, sh.
277
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-12, sh.
86
7) Hızır Çelebi (M. Sait Yazıcı,
Ankara-1987)

Yorumlar
Yorum Gönder