HACI BAYRAM-I VELÎ
(ö. 833/1430)
Bayramiyye tarikatının kurucusu.Hacı Bayrâm-ı Velî adına düzenlenen bir levha (Ankara Etnografya Müzesi, Envanter nr. 15361)Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
İstanbul’u fethedeceğini müjdeleyen büyük velî. İsmi, Nûmân bin Ahmed olup,
lakabı Hacı Bayram’dır. 1352 (H. 753) târihinde Ankara’nın Çubuk çayı üzerindeki
Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. 1449 (H. 833) târihinde Ankara’da vefât etti.
Türbesi, kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Câmii’ne bitişik olup ziyaret
mahallidir.
Bayram-ı Velî küçük yaşta ilim
tahsîline başlayıp din ve fen ilimlerinde yetişti. Ankara’da Melike Hâtun’un
yaptırdığı Kara Medrese’ye müderris oldu. İlmi ve talebe yetiştirmekteki
mahareti ile kısa zamanda tanındı. Herkes tarafından sevilip hürmet gören kimse
oldu.
Bir gün medreseye birisi gelerek;
“İsmim Şücâ-i Karamânî’dir. Hocam Hamîdeddîn-i Velî’nin selâmı var. Sizi
Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazîfe ile huzurunuza geldim” dedi. O da, Hamîdeddîn
ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lâzımdır. Hemen gidelim” diyerek
müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri’ye gittiler ve Hamîdeddîn-i Velî ile
Kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîdeddîn-i Velî; “İki bayramı birden
kutluyoruz” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Zahirî
ve bâtını ilimlerde yüksek derecelere kavuşturdu.
Abdurrahman el-Askerî’nin Mir’âtü’l-ışk adlı eserinde Hacı Bayrâm-ı Velî hakkında bilgi veren bir sayfa (İsmail E. Erünsal özel kütüphanesi)
Hacı Bayram-ı Velî, hocasının
vefâtından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe
yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalblere şifâ dağıttı.
Talebelerini daha çok san’ata ve zirâaate sevkederdi. Kendisi de geçimini
zirâatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur âlimleri, hak
âşıkları akın etti. Dâmâdı Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmî, Muhammed Üftâde, Şeyh
Akbıyık, Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe
kabul ettiği Yazıcızâde Ahmed (Bîcân) ve Mehmed (Bîcân) kardeşler ile Fâtih
Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemseddîn bunların en meşhurlarıdır.
Fâtih’in babası sultan İkinci Murâd
Han, Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevî derecesini
anlayınca fevkalâde hürmet göstermiş, Eski Câmi’de vâz ettirmiş, tekrar
Ankara’ya uğurlamıştır.
Hacı Bayram-ı Velî’ye sultan Murâd
Han’ın verdiği fermanda, talebelerinin, ilim ile meşgul olmaları için, vergi ve
askerlikten muaf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pek çok kişi vergiden
kurtulmak için, talebelik iddiasında bulunmaya başladı. Hattâ Ankara’nın mâlî ve
askerî düzeni bozuldu. Bunun üzerine Sultan, Hacı Bayram-ı Velî’den
talebelerinin listesini istemek zorunda kaldı.
Hacı Bayrâm-ı Velî Külliyesi’nin Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında çekilen bir fotoğrafı
(Ankara Ankara, İstanbul 1994, s. 87)
Bunun üzerine o da Ankara’nın Kanlı
gül mevkiinde bir çadır kurdurdu ve talebelerinin toplanmasını söyledi. Herkes
akın akın geldi. Hacı Bayram-ı Velî onlara; “Bugün burada bana bağlı
talebelerimi kurban etmem lâzım. Canını, malını bana feda eden gelsin girsin”
dedi. Kendisi de keskin bir bıçakla kapısında beklemeye başladı. İki kişi girdi.
O daha önce çadıra koydurduğu koyunu kesti. Kanlar çadırdan dışarı çıktı. Kanı
gören herkes kaçtı. Sonra dışarı çıkarak; “Anladık ki, bu kadar talebemiz
varmış, Bunlardan başka herkes vergİ vermek ve askerlik yapmak suretiyle devlete
karşı olan borcunu ödemelidir” buyurdu.
Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna
kadar İslâmiyet’i yaymak için çalıştı. Vefâtından sonra Bayramiyye yolunu
talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Yûnus
Emre tarzında şiirler söylemiştir.
Hacı Bayram-ı Velî (r. aleyh)
buyurdu ki:
“Hiddet ve kin, hakikatleri gören
gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”
“Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz
arkadaşlarınızın, komşularınızın sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü bu sırlar, size
emânettir. Emânete hıyanet ise, çirkin bir harekettir.”
“Nefsinizi dâima kontrol altında
tutunuz. Ateşe sürüklenmemesi için onu kendi hâline
bırakmayınız.”
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
İstanbul’u fethedeceğini müjdeleyen büyük velî. İsmi, Nûmân bin Ahmed olup,
lakabı Hacı Bayram’dır. 1352 (H. 753) târihinde Ankara’nın Çubuk çayı üzerindeki
Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. 1449 (H. 833) târihinde Ankara’da vefât etti.
Türbesi, kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Câmii’ne bitişik olup ziyaret
mahallidir.
Bayram-ı Velî küçük yaşta ilim
tahsîline başlayıp din ve fen ilimlerinde yetişti. Ankara’da Melike Hâtun’un
yaptırdığı Kara Medrese’ye müderris oldu. İlmi ve talebe yetiştirmekteki
mahareti ile kısa zamanda tanındı. Herkes tarafından sevilip hürmet gören kimse
oldu.
Bir gün medreseye birisi gelerek;
“İsmim Şücâ-i Karamânî’dir. Hocam Hamîdeddîn-i Velî’nin selâmı var. Sizi
Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazîfe ile huzurunuza geldim” dedi. O da, Hamîdeddîn
ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lâzımdır. Hemen gidelim” diyerek
müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri’ye gittiler ve Hamîdeddîn-i Velî ile
Kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîdeddîn-i Velî; “İki bayramı birden
kutluyoruz” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Zahirî
ve bâtını ilimlerde yüksek derecelere kavuşturdu.
Hacı Bayram-ı Velî, hocasının
vefâtından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe
yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalblere şifâ dağıttı.
Talebelerini daha çok san’ata ve zirâaate sevkederdi. Kendisi de geçimini
zirâatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur âlimleri, hak
âşıkları akın etti. Dâmâdı Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmî, Muhammed Üftâde, Şeyh
Akbıyık, Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe
kabul ettiği Yazıcızâde Ahmed (Bîcân) ve Mehmed (Bîcân) kardeşler ile Fâtih
Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemseddîn bunların en meşhurlarıdır.
Fâtih’in babası sultan İkinci Murâd
Han, Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevî derecesini
anlayınca fevkalâde hürmet göstermiş, Eski Câmi’de vâz ettirmiş, tekrar
Ankara’ya uğurlamıştır.
Hacı Bayram-ı Velî’ye sultan Murâd
Han’ın verdiği fermanda, talebelerinin, ilim ile meşgul olmaları için, vergi ve
askerlikten muaf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pek çok kişi vergiden
kurtulmak için, talebelik iddiasında bulunmaya başladı. Hattâ Ankara’nın mâlî ve
askerî düzeni bozuldu. Bunun üzerine Sultan, Hacı Bayram-ı Velî’den
talebelerinin listesini istemek zorunda kaldı.
(Ankara Ankara, İstanbul 1994, s. 87)
Bunun üzerine o da Ankara’nın Kanlı
gül mevkiinde bir çadır kurdurdu ve talebelerinin toplanmasını söyledi. Herkes
akın akın geldi. Hacı Bayram-ı Velî onlara; “Bugün burada bana bağlı
talebelerimi kurban etmem lâzım. Canını, malını bana feda eden gelsin girsin”
dedi. Kendisi de keskin bir bıçakla kapısında beklemeye başladı. İki kişi girdi.
O daha önce çadıra koydurduğu koyunu kesti. Kanlar çadırdan dışarı çıktı. Kanı
gören herkes kaçtı. Sonra dışarı çıkarak; “Anladık ki, bu kadar talebemiz
varmış, Bunlardan başka herkes vergİ vermek ve askerlik yapmak suretiyle devlete
karşı olan borcunu ödemelidir” buyurdu.
Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna
kadar İslâmiyet’i yaymak için çalıştı. Vefâtından sonra Bayramiyye yolunu
talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Yûnus
Emre tarzında şiirler söylemiştir.
Hacı Bayram-ı Velî (r. aleyh)
buyurdu ki:
“Hiddet ve kin, hakikatleri gören
gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”
“Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz
arkadaşlarınızın, komşularınızın sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü bu sırlar, size
emânettir. Emânete hıyanet ise, çirkin bir harekettir.”
“Nefsinizi dâima kontrol altında
tutunuz. Ateşe sürüklenmemesi için onu kendi hâline
bırakmayınız.”
FETHİ, SEN DE BEN DE GÖREMEYİZ!..
Şeyh Edebâlî ile Anadolu’da kökleşen
ilim ve irfan ağacı, Hacı Bayram-ı Velî ile en olgun meyvelerini verdi. Hadîs-i
şerif de İstanbul’u fethedeceği müjdelenen o güzel emîr’i kalb gözü ile görüp,
onu ve yardımcısı Akşemseddîn’i ve benzeri büyükleri yetiştirdi. Kendisine;
“Bâzı dervişlere kırk yıldır hizmet ettikleri hâlde hilâfet vermediniz. Hâlbuki
bu, Akşemseddîn’e kısa zamanda nasîb oldu. Acaba hikmeti nedir?” diye
sorduklarında; “Bu bir zeyrek köse imiş. Bizde ne gördü ve işitti ise, inandı,
hikmetini sonra kendisi anladı. Hâlbuki kırk yıldan beri hizmet edenler,
gördüklerinin ve işittiklerinin hemen hikmetini sorarlar” demiştir. Sultan
İkinci Murâd Han kendisinden nasihat isteyince; İmâm-ı a’zam’ın, talebesi Ebû
Yûsuf’a yaptığı uzun nasihati yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil;
ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı,
gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk.
Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma.
İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak
kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiç bir şeye ülfet etme. Bir
şeye hemen muhalefet etme. Sana birşey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde
cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve
herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince
mes’eleleri açma. Onlara îtimâd ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devamı
sağlar. Bâzan da onlara yemek ihram et. İhtiyaçlarını te’min et. Onların değer
ve itibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et.
Müsamaha göster. Hiç bir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin
gibi davran.”
Sultan Murâd Han, oğlu Fâtih için de
duâ isteyince; “Onu hocasına bırakmak lâzım” diyerek, Akşemseddîn’in hâce-i
sultânî (sultan hocası) olacağını işaret etmişti. Yine bir sohbet sırasında
sultan İkinci Murâd Han, İstanbul’un fethinin kendisine nasîb olup olmayacağını
sorunca, bu suâle de; “Hayır! O fethi sen de bende göremeyeceğiz. Bu, şu bizim
köse ile şu mübarek şehzâdeye nasîb olsa gerektir” diye cevap vermiş;
Akşemseddîn ile küçük Mehmed’i göstermiştir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tam İlmihâl
Seâdet-i Ebediyye; sh. 1008
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh.
77
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh.
1429
4) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh.
428
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
56
6) Nefehât-ül-üns; sh.
684
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh.
7
8) Bedâyi-ül-vekâyî; vr.
190
9) Menâkıb-ı Hacı Bayram-ı
Velî
10) A. History of
Ottoman Poetry; cild-1, sh. 299
Şeyh Edebâlî ile Anadolu’da kökleşen
ilim ve irfan ağacı, Hacı Bayram-ı Velî ile en olgun meyvelerini verdi. Hadîs-i
şerif de İstanbul’u fethedeceği müjdelenen o güzel emîr’i kalb gözü ile görüp,
onu ve yardımcısı Akşemseddîn’i ve benzeri büyükleri yetiştirdi. Kendisine;
“Bâzı dervişlere kırk yıldır hizmet ettikleri hâlde hilâfet vermediniz. Hâlbuki
bu, Akşemseddîn’e kısa zamanda nasîb oldu. Acaba hikmeti nedir?” diye
sorduklarında; “Bu bir zeyrek köse imiş. Bizde ne gördü ve işitti ise, inandı,
hikmetini sonra kendisi anladı. Hâlbuki kırk yıldan beri hizmet edenler,
gördüklerinin ve işittiklerinin hemen hikmetini sorarlar” demiştir. Sultan
İkinci Murâd Han kendisinden nasihat isteyince; İmâm-ı a’zam’ın, talebesi Ebû
Yûsuf’a yaptığı uzun nasihati yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil;
ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı,
gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk.
Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma.
İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak
kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiç bir şeye ülfet etme. Bir
şeye hemen muhalefet etme. Sana birşey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde
cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve
herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince
mes’eleleri açma. Onlara îtimâd ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devamı
sağlar. Bâzan da onlara yemek ihram et. İhtiyaçlarını te’min et. Onların değer
ve itibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et.
Müsamaha göster. Hiç bir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin
gibi davran.”
Sultan Murâd Han, oğlu Fâtih için de
duâ isteyince; “Onu hocasına bırakmak lâzım” diyerek, Akşemseddîn’in hâce-i
sultânî (sultan hocası) olacağını işaret etmişti. Yine bir sohbet sırasında
sultan İkinci Murâd Han, İstanbul’un fethinin kendisine nasîb olup olmayacağını
sorunca, bu suâle de; “Hayır! O fethi sen de bende göremeyeceğiz. Bu, şu bizim
köse ile şu mübarek şehzâdeye nasîb olsa gerektir” diye cevap vermiş;
Akşemseddîn ile küçük Mehmed’i göstermiştir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Tam İlmihâl
Seâdet-i Ebediyye; sh. 1008
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh.
77
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh.
1429
4) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh.
428
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh.
56
6) Nefehât-ül-üns; sh.
684
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh.
7
8) Bedâyi-ül-vekâyî; vr.
190
9) Menâkıb-ı Hacı Bayram-ı
Velî
10) A. History of
Ottoman Poetry; cild-1, sh. 299



Yorumlar
Yorum Gönder