GÂZİ OSMAN PAŞA
(1833-1900)
Plevne müdafaasıyla şöhret kazanan Osmanlı kumandanı ve müşiri.Gazi Osman Paşa
Doksanüç harbi diye meşhur olan
Osmanlı-Rus savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı. Tokatlı olup
Yağcıoğlu âilesindendir. 1832 yılında doğan Osman Paşa’nın, babası İstanbul’da
olduğu için, ailesi de oraya göçtü. Sıbyân mektebinde okuduktan sonra,
Beşiktaş’daki askerî rüştiyede (ortaokulda), daha sonra da Kuleli Askerî
İdâdisi’nde (lisesinde) okudu. Derece alarak bu mektebi bitiren Osman Paşa,
Harbiye’de okumaya başladı. İkincilikle diploma alıp Harb Akademisi’ne girdi.
Burayı bitirmeden 1853’de Kırım savaşının çıkması üzerine, kurmay sınıfına
alınarak Rumeli’de görevlendirildi. Başarılı çalışmalarını gören komutanının
takdirini kazanarak kısa zamanda terfi ettirildi. 1856 yılında Akademiye devam
edip, 1858’de kıdemli yüzbaşı olarak tahsilini tamamladı. 1859’da genel kurmay
başkanlığında, Anadolu’nun haritasını çıkarma görevi ile Bursa’ya gönderildi.
1861’de Rumeli Yenişehir’inde toplanan ordunun kurmay hey’etine tâyin olundu. Üç
sene sonra hassa ordusu 4. alayının 2. taburunda, 1865’de 3. alayın 2. taburunda
binbaşı rütbesiyle çalıştı. Tesalya ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit
isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki
çalışmalarıyla serdâr-ı ekrem Ömer Paşa’nın takdirini kazanarak miralay (albay)
oldu ve Yemen’e gönderildi. 1875 yılında paşa rütbesiyle Rumeli’de 5. ordu
Manastır fırka (tümen) kumandanlığına tâyin edildi. Buradaki çalışmalarıyla pek
çok takdirlere mazhar olup, birinci ferik (korgeneral) rütbesi verildi. 1876’da
Sırp isyânlarının başlaması üzerine, emrindeki birliklerle, İzver tepelerini ve
Zayçar kasabasını işgal etti. Sırpları yenerek müşir yâni mareşal oldu.
Gâzi Osman Paşa’yı bütün dünyâya
tanıtan 1877-1878 Osmanlı-Rus harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır.
Bu harpte ilk defa kendi buluşu olan toprağı kazdırarak yaptırdığı akla
durgunluk verici tahkimatla ve Plevne cephesindeki müdâfâsı ile dünyâ harb
târihine yeni prensipler getirmiştir.
Gâzi Osman Paşa, Ruslarla savaş
başladığı zaman Vidin ve Rahova bölgelerini korumakla vazifeliydi. Tuna’yı
geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, izin
verilmedi. Rusların Berkofça dağlarını aşmaya başlamasından sonra, kendisine
hareket emri verilen Osman Paşa, Plevne’yi kuşatarak teslim alıp, savunma için
lüzumlu tedbirleri aldı. Ruslar, Plevne’ye saldırdıklarında, şiddetle karşı
koyarak geri püskürttü. On gün sonra 30 Temmuz 1877’de ikinci defa
saldırdıklarında kahramanca karşı koydu. Şiddetli ve kanlı çarpışmalarla devam
eden muhârebede sayıca ve silâhça çok üstün olan Rusları geri çekilmeye mecbur
etti. Rus çarı Romanya ordusundan yardım istemek mecburiyetinde kaldı. 1.
Kolordu-yı hümâyûn başkâtibi Hikmet Efendi, Plevne Kahramanı
Gâzi Osman Paşa adlı eserinde, onun hususiyetlerini ve Plevne’deki
kahramanlıklarını şöyle anlatıyor:
“Gâzi Osman Nûri Paşa, sağlam bir
bünyeye sahipti. Sakalları siyahdı. Nûrlu çehresinde zekâ ve şecaatinin
olgunluğu parıldardı. Mübarek yüzüne dikkatle bakıldığında, dîne olan muhabbeti,
vatan aşkı ve askerlik namusu hemen görünürdü. Sanki şanlı târihimizin meşhur
şehîdlerinin pâk ruhları bir araya gelerek Allahü teâlânın kudreti ile on
dokuzuncu asırda böyle bir gâzide birikmişti. Gözleri iri ve siyahtı. Gayet
temkinli ve uzağı gören bakışları vardı. O gözler; bir bakışta yumuşaklık,
cömertlik ve asaletin müşahhas bir timsâli olur, celallendiğinde ise yumurta
şeklinde bir yâkûta dönüşürdü. Îmân dolu göğsü, kahramanlıktan doğan hiddetin
galebesiyle safları dağıtan bir arslan heybetinde idi. Dâima düşünceli görünür,
vatanını korumak için canla başla çalışırdı.
Plevne’yi doksan bin Moskof’a mezar
yapmıştı. Harp esnasında ordugâh-ı hümâyûn içinde kılıcını çeker, seyyar bir
kale gibi bir baştan bir başa döner dolaşırdı. Her hangi bir tabur veya
müfrezeyi hücuma sevk ettiğinde, yalın kılıç en önde saldırırdı. Kendisini
görenler, askerine hem kumandanlık yaptığına, hemde düşmanla kılıç kılıca
çarpıştığına şâhid olurlardı. Darda kalan askerinin yardımına koşar ve galeyana
getirmek için; “Ey Plevne’nin şanlı arslanları! Bugünler yiğitlik, kahramanlık
günleridir. Vatanı ve namusu korumak günleridir. Milletimiz bize inanıp güvendi,
cihânın gözü Plevne’ye dikildi. Düşman, bütün kuvvetini üzerimize yığdı. Biz
dahi Osmanlı’nın şânını gösterelim. Ölmek var dönmek yok! Muhakkak Plevne bize
mezar olacak, ama yine de zâlim düşman bu sevgili toprağa ayak basamıyacak! İşte
kumandanınız ve kardeşiniz olan Osman, sizin önünüzde şehîd olmaya gidiyor!
Allah’ını seven arkamdan gelsin!..” diye hitâb ederdi. Heybet uyandıran bu
konuşmasının te’siriyle kahraman mücâhidler, korkusuzca düşmana saldırır,
Plevne’nin etrafındaki yüksek dağlar ve istihkâmlar adetâ yerinden oynardı...
Gâzi Osman Paşa, dâima Allahü
teâlâya tevekkül eder, her zaman Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve
sellem mübarek rûhâniyetine sığınır, kaza ve kaderin hükmüne teslim olarak her
türlü sıkıntı ve belâya tahammül gösterirdi. Düşmana her hücumunda “Allah Allah”
diyerek saldırmalarını, galip geldiklerinde “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı
Hakk’a şükretmelerini askerlerine tenbih ederdi. Askerlerini, kendinden ve âîle
efradından fazla sever, bilhassa Plevne gâzilerine husûsî bir alâka gösterirdi.
Gece gündüz yanlarından ayrılmaz, her biriyle latife eder, onlara “Gâzi”,
“Arkadaş” diye hitâbda bulunarak gönüllerini alırdı. Günün her dakikasında
üzerlerine yağan binlerce mermiye aldırış etmez, çadırından tek başına
tabyalarını dolaşmaya çıkardı. Hangi sipere uğrayacak olsa oradaki gâziler;
“Gâzi babamız geliyor!..” diyerek bir sevinç dalgası ortalığı kaplardı. Askerin
yanına geldikde; “Selâmünaleyküm yavrularım! Ne yapıyorsunuz? Bakın, düşman
korkusundan yine şamata ve gürültüye başladı. Müslümanlar hücum edecek zannı ile
korkusundan gülle yağdırıyor. Amma korkak düşman hâ!” sözleriyle askerinin
yüreğine su serperdi. Bütün siperleri dolaşır, eksikleri tamamlardı.
İslâm âleminin medâr-ı iftiharı
(iftihar vesilesi) olan o şecâatli gâzi, muhasara esnasında askerin erzakının
azalmaya başladığını hissedince, mu’tad yemeklerini terk ve azaltma yoluna
giderek, kendisini askerinden ayırmamış; onlar gibi, yafnız çorba ve peksimet
ile idare etmeye başlamıştır. Bâzan siperleri kontrol ederken, askerlerin yemek
saatine rastlar, onlara; “Bereketli olsun arslanlar! Misafir alır mısınız?” der,
aralarına oturarak gönüllerini alırdı.
Çok cömert ve kanaatkar olan Gâzi
Osman Nûri Paşa, Devlet-i aliyyenin büyük harp masraflarını azaltmak için
elinden gelen her şeyi yapar, hattâ şahsî maaşından ihtiyâcı kadar alır,
gerisini, uğrunda can verdiği dînine ve devletine hediye ederdi...
Plevne halkı da, Gâzi Osman Paşa’ya
merhametti bir baba, kerem sahibi bir koruyucu olarak had safhada, gözyaşartıcı
bir sevgiyle muhabbet besler ve hürmet gösterir, kendilerine sığınan halkının
hüzün ve elemini gidermeye çalışarak tessellî ederdi.
Harp esnasında elinden kılıcını
düşürmez, kâh istihkâmlara atılıp kan deryası içinde Moskofla pençeleşen
kahraman gâzilerini yakıcı bir seste teşvik eder, kâh çadır ve kulübeler içine
yerleştirdiği Plevnelilerin yanına koşup; “Korkmayın hemşehrilerim! Allahü teâlâ
düşmanı yine perişan eyledi. Nusret bizimdir. Benim ve yiğit askerlerimin
vücûdları parçalanmadıkça burada yaşayan din kardeşlerimizin bir tüyüne bile
halel gelmez. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz bizimle
beraberdir...” diyerek, tatlı sözleriyle o mazlumların gönüllerini ihya ederdi.
Bâzan dizlerine kadar çamura batmış küçük çocukları çamurdan çıkarıp kucağına
alır, onların, kendisine Allahü teâlânın ve pâdişâhları cennet mekân sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın bir emâneti olduğunu düşünür, çadırında gizli gizli
ağlardı.
Plevne’ye bir gülle düştükte veya
cephelerden bir tüfek sesi geldikte çocuklar; “Gâzi babamız yine cenk ediyor.
Allah’ım! Sen imdadına yetiş!..” diyerek duâ ederlerdi. Gâzi Osman Paşa, kasaba
içinden geçtikleri esnada; halk ve çocuklar son derece hürmetle selâm verirler
ve; “Ey Plevne arslanı! Allahü teâlâ kılıcını keskin, düşmanlarını da kahr
eylesin! Sen başımızda bulundukça düşmandan zerre kadar korkmayız. Hepimiz asker
ve şehîd olmaya âşıkız! Bin yaşa gâzi babamız!..” nidaları yankılanırdı.
Gâzi Osman Paşa, uzun ve ağır
şartlar altında kazandığı muvaffakiyetlerini gayet tevazu ile, yedi-sekiz
satırlık bir cümlede toplar, başarıların Allahü teâlânın yardım ve Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin imdadı ile olduğunu telgraf çekerek
pâdişâha arz ederdi. Telgraflarında medhiyelere yer verilmesini isteyenlere
karşı; “Vatanıma olan borcumu, devlet ve pâdişâhımdan nihayetsiz yediğim ekmeğin
hakkını ödemeye çalışıyorum. Ne yaptım ki? Ve ne yapabilirim ki? Allahü teâlânın
yardımı ve ihsânı, Resûlullah efendimizin imdâd-ı ruhanîleri olmadıkça hiç bir
şey yapamam. Ben, âciz bir kulum. Hakîm ve her dilediğini yapan ancak Allahü
teâlâdır...” diye cevap verirdi.
Gâzi Osman Paşa, gece ancak iki saat
kadar uyur, beş vakit namazını, mücâhid gâzileriyle cemâat yaparak edâ ederdi.
Duâların kabul vakti olan seherlerde, dâima Kur’ân-ı kerîm ile Delâil-i
Hayrat okurdu. Oturduğu mübarek yeşil çadırı, kurşun ve gülle
parçalarıyla delik deşik olmuş, sanki her tarafından rahmet pencereleri
açılmıştı. Kumandanlardan gelen, çadırın yerini değiştirme teklifini red
etmişti.
Plevne’ye düşman, gece-gündüz her
taraftan aralıksız gülle yağdınr, Gâzi Osman Paşa hazretleri de, bin gülleye
karşılık beş top ile cevap verirdi. İstihkâmların içine gülleler düştükçe,
sînelerini siperlerine dayamış ve tüfeğine yaslanmış gece-gündüz düşmanı
bekleyen yiğitlerin gösterdiği gazanferâne tavrın ve cesaretin akıllara hayret
ve kalblere rikkat vermemesi mümkün değildi.”
Gâzi Osman Paşa, 11 Eylül 1878’de
Ruslarla yaptığı üçüncü Plevne savaşını da kazanarak Gâzi ünvânını aldı. Ancak
Ruslar asker ve silâh çokluğu yanında, devamlı takviye alıyordu. Daha büyük
kuvvetlerle Plevne kuşatılınca, hiç bir yerden yardım alamayan Gâzi Osman Paşa,
Rus ordu hatlarını kahramanca yardı. Bu harekâtta Gâzi Osman Paşa’nın atı isabet
alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın
gelmemesi ve maiyyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması
düşünceleri Gâzi Osman Paşa’yı teslime mecbur etti. Yarası Viz suyu kenarında
bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı (Bkz. Plevne
Müdâfâsı). Az sonra Rus başkumandanı Grandük Nikola askerî tören yaptırarak,
askerlik ve esirlik kaidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa’nın kılıcını
iade etti. Heyecan ve samimiyetle takdîr ve parlak savunmasından dolayı
tebriklerini bildirdi. Başkumandan Osman Paşa’ya; “Şu anda yeryüzünde bu kılıcı
şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı. Ayrıca
Osman Paşa’nın huzurunda azamî hürmet göstermeye çalıştı. Kısa bir süre sonra da
Rus çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, çar tarafından tebrik
edildi. Rusya’ya trenle götürülürken, trende Rus subayları ile harb ve askerlik
san’atı üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde
istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa bâzı Türk illerini gezdi.
Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merasimle karşılanıp uğurlandı.
Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra
sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a
döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük bir sevgi ile karşılandı. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim
yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin”
diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra sultan İkinci
Abdülhamîd Han tarafından mâbeyn müşîri (saray mareşalliği) görevine getirildi.
Ölünceye kadar bu görevde kaldı.
Törenlerde, pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât
etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven sultan İkinci
Abdülhamîd Han yaptırmıştır.
Gazi Osman Paşa’nın türbesi – Fatih/İstanbul
Gâzi Osman Paşa; temiz ahlâkı,
kahramanlığı, samîmi müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar
sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa türküsü hâlâ
söylenmektedir.
Doksanüç harbi diye meşhur olan
Osmanlı-Rus savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı. Tokatlı olup
Yağcıoğlu âilesindendir. 1832 yılında doğan Osman Paşa’nın, babası İstanbul’da
olduğu için, ailesi de oraya göçtü. Sıbyân mektebinde okuduktan sonra,
Beşiktaş’daki askerî rüştiyede (ortaokulda), daha sonra da Kuleli Askerî
İdâdisi’nde (lisesinde) okudu. Derece alarak bu mektebi bitiren Osman Paşa,
Harbiye’de okumaya başladı. İkincilikle diploma alıp Harb Akademisi’ne girdi.
Burayı bitirmeden 1853’de Kırım savaşının çıkması üzerine, kurmay sınıfına
alınarak Rumeli’de görevlendirildi. Başarılı çalışmalarını gören komutanının
takdirini kazanarak kısa zamanda terfi ettirildi. 1856 yılında Akademiye devam
edip, 1858’de kıdemli yüzbaşı olarak tahsilini tamamladı. 1859’da genel kurmay
başkanlığında, Anadolu’nun haritasını çıkarma görevi ile Bursa’ya gönderildi.
1861’de Rumeli Yenişehir’inde toplanan ordunun kurmay hey’etine tâyin olundu. Üç
sene sonra hassa ordusu 4. alayının 2. taburunda, 1865’de 3. alayın 2. taburunda
binbaşı rütbesiyle çalıştı. Tesalya ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit
isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki
çalışmalarıyla serdâr-ı ekrem Ömer Paşa’nın takdirini kazanarak miralay (albay)
oldu ve Yemen’e gönderildi. 1875 yılında paşa rütbesiyle Rumeli’de 5. ordu
Manastır fırka (tümen) kumandanlığına tâyin edildi. Buradaki çalışmalarıyla pek
çok takdirlere mazhar olup, birinci ferik (korgeneral) rütbesi verildi. 1876’da
Sırp isyânlarının başlaması üzerine, emrindeki birliklerle, İzver tepelerini ve
Zayçar kasabasını işgal etti. Sırpları yenerek müşir yâni mareşal oldu.
Gâzi Osman Paşa’yı bütün dünyâya
tanıtan 1877-1878 Osmanlı-Rus harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır.
Bu harpte ilk defa kendi buluşu olan toprağı kazdırarak yaptırdığı akla
durgunluk verici tahkimatla ve Plevne cephesindeki müdâfâsı ile dünyâ harb
târihine yeni prensipler getirmiştir.
Gâzi Osman Paşa, Ruslarla savaş
başladığı zaman Vidin ve Rahova bölgelerini korumakla vazifeliydi. Tuna’yı
geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, izin
verilmedi. Rusların Berkofça dağlarını aşmaya başlamasından sonra, kendisine
hareket emri verilen Osman Paşa, Plevne’yi kuşatarak teslim alıp, savunma için
lüzumlu tedbirleri aldı. Ruslar, Plevne’ye saldırdıklarında, şiddetle karşı
koyarak geri püskürttü. On gün sonra 30 Temmuz 1877’de ikinci defa
saldırdıklarında kahramanca karşı koydu. Şiddetli ve kanlı çarpışmalarla devam
eden muhârebede sayıca ve silâhça çok üstün olan Rusları geri çekilmeye mecbur
etti. Rus çarı Romanya ordusundan yardım istemek mecburiyetinde kaldı. 1.
Kolordu-yı hümâyûn başkâtibi Hikmet Efendi, Plevne Kahramanı
Gâzi Osman Paşa adlı eserinde, onun hususiyetlerini ve Plevne’deki
kahramanlıklarını şöyle anlatıyor:
“Gâzi Osman Nûri Paşa, sağlam bir
bünyeye sahipti. Sakalları siyahdı. Nûrlu çehresinde zekâ ve şecaatinin
olgunluğu parıldardı. Mübarek yüzüne dikkatle bakıldığında, dîne olan muhabbeti,
vatan aşkı ve askerlik namusu hemen görünürdü. Sanki şanlı târihimizin meşhur
şehîdlerinin pâk ruhları bir araya gelerek Allahü teâlânın kudreti ile on
dokuzuncu asırda böyle bir gâzide birikmişti. Gözleri iri ve siyahtı. Gayet
temkinli ve uzağı gören bakışları vardı. O gözler; bir bakışta yumuşaklık,
cömertlik ve asaletin müşahhas bir timsâli olur, celallendiğinde ise yumurta
şeklinde bir yâkûta dönüşürdü. Îmân dolu göğsü, kahramanlıktan doğan hiddetin
galebesiyle safları dağıtan bir arslan heybetinde idi. Dâima düşünceli görünür,
vatanını korumak için canla başla çalışırdı.
Plevne’yi doksan bin Moskof’a mezar
yapmıştı. Harp esnasında ordugâh-ı hümâyûn içinde kılıcını çeker, seyyar bir
kale gibi bir baştan bir başa döner dolaşırdı. Her hangi bir tabur veya
müfrezeyi hücuma sevk ettiğinde, yalın kılıç en önde saldırırdı. Kendisini
görenler, askerine hem kumandanlık yaptığına, hemde düşmanla kılıç kılıca
çarpıştığına şâhid olurlardı. Darda kalan askerinin yardımına koşar ve galeyana
getirmek için; “Ey Plevne’nin şanlı arslanları! Bugünler yiğitlik, kahramanlık
günleridir. Vatanı ve namusu korumak günleridir. Milletimiz bize inanıp güvendi,
cihânın gözü Plevne’ye dikildi. Düşman, bütün kuvvetini üzerimize yığdı. Biz
dahi Osmanlı’nın şânını gösterelim. Ölmek var dönmek yok! Muhakkak Plevne bize
mezar olacak, ama yine de zâlim düşman bu sevgili toprağa ayak basamıyacak! İşte
kumandanınız ve kardeşiniz olan Osman, sizin önünüzde şehîd olmaya gidiyor!
Allah’ını seven arkamdan gelsin!..” diye hitâb ederdi. Heybet uyandıran bu
konuşmasının te’siriyle kahraman mücâhidler, korkusuzca düşmana saldırır,
Plevne’nin etrafındaki yüksek dağlar ve istihkâmlar adetâ yerinden oynardı...
Gâzi Osman Paşa, dâima Allahü
teâlâya tevekkül eder, her zaman Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve
sellem mübarek rûhâniyetine sığınır, kaza ve kaderin hükmüne teslim olarak her
türlü sıkıntı ve belâya tahammül gösterirdi. Düşmana her hücumunda “Allah Allah”
diyerek saldırmalarını, galip geldiklerinde “Elhamdülillah” diyerek cenâb-ı
Hakk’a şükretmelerini askerlerine tenbih ederdi. Askerlerini, kendinden ve âîle
efradından fazla sever, bilhassa Plevne gâzilerine husûsî bir alâka gösterirdi.
Gece gündüz yanlarından ayrılmaz, her biriyle latife eder, onlara “Gâzi”,
“Arkadaş” diye hitâbda bulunarak gönüllerini alırdı. Günün her dakikasında
üzerlerine yağan binlerce mermiye aldırış etmez, çadırından tek başına
tabyalarını dolaşmaya çıkardı. Hangi sipere uğrayacak olsa oradaki gâziler;
“Gâzi babamız geliyor!..” diyerek bir sevinç dalgası ortalığı kaplardı. Askerin
yanına geldikde; “Selâmünaleyküm yavrularım! Ne yapıyorsunuz? Bakın, düşman
korkusundan yine şamata ve gürültüye başladı. Müslümanlar hücum edecek zannı ile
korkusundan gülle yağdırıyor. Amma korkak düşman hâ!” sözleriyle askerinin
yüreğine su serperdi. Bütün siperleri dolaşır, eksikleri tamamlardı.
İslâm âleminin medâr-ı iftiharı
(iftihar vesilesi) olan o şecâatli gâzi, muhasara esnasında askerin erzakının
azalmaya başladığını hissedince, mu’tad yemeklerini terk ve azaltma yoluna
giderek, kendisini askerinden ayırmamış; onlar gibi, yafnız çorba ve peksimet
ile idare etmeye başlamıştır. Bâzan siperleri kontrol ederken, askerlerin yemek
saatine rastlar, onlara; “Bereketli olsun arslanlar! Misafir alır mısınız?” der,
aralarına oturarak gönüllerini alırdı.
Çok cömert ve kanaatkar olan Gâzi
Osman Nûri Paşa, Devlet-i aliyyenin büyük harp masraflarını azaltmak için
elinden gelen her şeyi yapar, hattâ şahsî maaşından ihtiyâcı kadar alır,
gerisini, uğrunda can verdiği dînine ve devletine hediye ederdi...
Plevne halkı da, Gâzi Osman Paşa’ya
merhametti bir baba, kerem sahibi bir koruyucu olarak had safhada, gözyaşartıcı
bir sevgiyle muhabbet besler ve hürmet gösterir, kendilerine sığınan halkının
hüzün ve elemini gidermeye çalışarak tessellî ederdi.
Harp esnasında elinden kılıcını
düşürmez, kâh istihkâmlara atılıp kan deryası içinde Moskofla pençeleşen
kahraman gâzilerini yakıcı bir seste teşvik eder, kâh çadır ve kulübeler içine
yerleştirdiği Plevnelilerin yanına koşup; “Korkmayın hemşehrilerim! Allahü teâlâ
düşmanı yine perişan eyledi. Nusret bizimdir. Benim ve yiğit askerlerimin
vücûdları parçalanmadıkça burada yaşayan din kardeşlerimizin bir tüyüne bile
halel gelmez. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz bizimle
beraberdir...” diyerek, tatlı sözleriyle o mazlumların gönüllerini ihya ederdi.
Bâzan dizlerine kadar çamura batmış küçük çocukları çamurdan çıkarıp kucağına
alır, onların, kendisine Allahü teâlânın ve pâdişâhları cennet mekân sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın bir emâneti olduğunu düşünür, çadırında gizli gizli
ağlardı.
Plevne’ye bir gülle düştükte veya
cephelerden bir tüfek sesi geldikte çocuklar; “Gâzi babamız yine cenk ediyor.
Allah’ım! Sen imdadına yetiş!..” diyerek duâ ederlerdi. Gâzi Osman Paşa, kasaba
içinden geçtikleri esnada; halk ve çocuklar son derece hürmetle selâm verirler
ve; “Ey Plevne arslanı! Allahü teâlâ kılıcını keskin, düşmanlarını da kahr
eylesin! Sen başımızda bulundukça düşmandan zerre kadar korkmayız. Hepimiz asker
ve şehîd olmaya âşıkız! Bin yaşa gâzi babamız!..” nidaları yankılanırdı.
Gâzi Osman Paşa, uzun ve ağır
şartlar altında kazandığı muvaffakiyetlerini gayet tevazu ile, yedi-sekiz
satırlık bir cümlede toplar, başarıların Allahü teâlânın yardım ve Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin imdadı ile olduğunu telgraf çekerek
pâdişâha arz ederdi. Telgraflarında medhiyelere yer verilmesini isteyenlere
karşı; “Vatanıma olan borcumu, devlet ve pâdişâhımdan nihayetsiz yediğim ekmeğin
hakkını ödemeye çalışıyorum. Ne yaptım ki? Ve ne yapabilirim ki? Allahü teâlânın
yardımı ve ihsânı, Resûlullah efendimizin imdâd-ı ruhanîleri olmadıkça hiç bir
şey yapamam. Ben, âciz bir kulum. Hakîm ve her dilediğini yapan ancak Allahü
teâlâdır...” diye cevap verirdi.
Gâzi Osman Paşa, gece ancak iki saat
kadar uyur, beş vakit namazını, mücâhid gâzileriyle cemâat yaparak edâ ederdi.
Duâların kabul vakti olan seherlerde, dâima Kur’ân-ı kerîm ile Delâil-i
Hayrat okurdu. Oturduğu mübarek yeşil çadırı, kurşun ve gülle
parçalarıyla delik deşik olmuş, sanki her tarafından rahmet pencereleri
açılmıştı. Kumandanlardan gelen, çadırın yerini değiştirme teklifini red
etmişti.
Plevne’ye düşman, gece-gündüz her
taraftan aralıksız gülle yağdınr, Gâzi Osman Paşa hazretleri de, bin gülleye
karşılık beş top ile cevap verirdi. İstihkâmların içine gülleler düştükçe,
sînelerini siperlerine dayamış ve tüfeğine yaslanmış gece-gündüz düşmanı
bekleyen yiğitlerin gösterdiği gazanferâne tavrın ve cesaretin akıllara hayret
ve kalblere rikkat vermemesi mümkün değildi.”
Gâzi Osman Paşa, 11 Eylül 1878’de
Ruslarla yaptığı üçüncü Plevne savaşını da kazanarak Gâzi ünvânını aldı. Ancak
Ruslar asker ve silâh çokluğu yanında, devamlı takviye alıyordu. Daha büyük
kuvvetlerle Plevne kuşatılınca, hiç bir yerden yardım alamayan Gâzi Osman Paşa,
Rus ordu hatlarını kahramanca yardı. Bu harekâtta Gâzi Osman Paşa’nın atı isabet
alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın
gelmemesi ve maiyyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması
düşünceleri Gâzi Osman Paşa’yı teslime mecbur etti. Yarası Viz suyu kenarında
bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı (Bkz. Plevne
Müdâfâsı). Az sonra Rus başkumandanı Grandük Nikola askerî tören yaptırarak,
askerlik ve esirlik kaidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa’nın kılıcını
iade etti. Heyecan ve samimiyetle takdîr ve parlak savunmasından dolayı
tebriklerini bildirdi. Başkumandan Osman Paşa’ya; “Şu anda yeryüzünde bu kılıcı
şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı. Ayrıca
Osman Paşa’nın huzurunda azamî hürmet göstermeye çalıştı. Kısa bir süre sonra da
Rus çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, çar tarafından tebrik
edildi. Rusya’ya trenle götürülürken, trende Rus subayları ile harb ve askerlik
san’atı üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde
istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa bâzı Türk illerini gezdi.
Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merasimle karşılanıp uğurlandı.
Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra
sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a
döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük bir sevgi ile karşılandı. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim
yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin”
diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra sultan İkinci
Abdülhamîd Han tarafından mâbeyn müşîri (saray mareşalliği) görevine getirildi.
Ölünceye kadar bu görevde kaldı.
Törenlerde, pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât
etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven sultan İkinci
Abdülhamîd Han yaptırmıştır.
Gâzi Osman Paşa; temiz ahlâkı,
kahramanlığı, samîmi müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar
sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa türküsü hâlâ
söylenmektedir.
Gâzi Osman Paşa Marşı
Tuna nehri akmam
diyor,Etrafımı yıkmam diyor,Şanı büyük Osman Paşa,Plevne’den
çıkmam diyor.
Karadeniz akmam
dedi.Ben Tuna’ya bakmam dedi.Yüz bin moskof gelmiş olsa,Osman
Paşa korkmam dedi.
Kılıcını vurdu
taşa,Taş yarıldı baştan başa,Şânı büyük Osman Paşa,Askerinle
binler yaşa.
Düşman Tuna’yı
atladı,Karakolları yokladı.Osman Paşa’nın emrinde,Beş bin top
birden patladı.
ÖZLEDİĞİMİZ DÜĞÜN
Birinci Kolordu-yu hümâyûn başkâtibi
Hikmet Bey diyor ki: “Gâzi Osman Paşa’nın ve yiğit askerlerinin kahramanlığını
bir mikdâr yansıtan şu hâtırayı anlatmadan geçemiyeceğim. Bunu bana Kerim Paşa,
her kelimesini gözyaşı dökerek anlatmıştı:
“Gâzi Osman Paşa hazretleri Vidin’de
iken, İstanbul’dan Ruslara harp ilân edildiğini bildiren telgrafnâme-i hümâyûn
geldi. Cennetmekân sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın gönderdiği bu telgrafı büyük
bir hürmetle alan Paşa, Sırbistan’da nice galibiyetler kazanan ordusunu bütün
komutan ve subaylarını bir meydana topladı. Sonra telgraf-ı şahaneyi son derece
şevk ve hürmetle okuduktan sonra açıklayıcı mâhiyette bir hutbe irâd eyledi.
Hutbeyi büyük bir heyecanla dinleyen neferlerden dört yiğit, son derece edeb ile
ortaya çıkıp selâm durduktan sonra içlerinden biri bütün arkadaşlarına vekâleten
Gâzi Osman Paşa’ya din ve vatan için canlarını vermeye hazır olduklarını
bildirdiler. İbret veren ve askerlik ruhunu tamâmiyle yansıtan bu konuşmayı
paşalardan biri kaleme alıp mâbeyn-i hümâyûna telgrafla gönderdi. Türk
milletinin askerlik ruh ve şuurunu fevkalâde yansıtan konuşma şudur:
“Şimdiye kadar bekleyip özlediğimiz
düğün-bayramımızın bugün birden bire karşımıza çıktığını, bu okunan ferman
müjdelemiş oldu. İzin verirseniz bu gece sabaha kadar şenlik yapacağız. Çünkü
cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı kerîmde bize ilâhî nusretini (yardımını) vâdettiğini
âlimlerimizden işittik. Öyle ki, bildirilen âyet-i kerîmelerin her biri,
kalbimizde demirden bir kale gibi yerleşmiştir.
Muhârebeyi kazanmanın, askerin
çokluğu veya azlığı ile olmadığını atalarımızdan öğrendik. Kumandanın askerine,
askerin de kumandanına olan güven ve emniyetiyle küçük bir ordunun nice büyük
orduları hezimete uğrattığını biliyoruz. Sırbistan muhârebelerinde başarılı
olmamızın en büyük sebebi, size olan güven, emniyet ve muhabbettir ki, buna
hepimiz şahidiz. Bunun için babalarımızın kanıyla yoğrulmuş olan vatanın bir
karış toprağına, bir değil bin baş feda edip düşmana ayak bastırmıyacağımızı ve
muhterem pâdişâhımıza muhârebeye gelmek zahmetini çektirmiyeceğimizi, kemâl-i
emniyetle sultânımıza arz etmenizi sizden ricâ
ederiz.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Plevne Kahramanı Gâzi Osman Paşa (Hikmet
Efendi İstanbul-1892)
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh.
155
3) Mir’âtı Hakikat; sh. 467
v.d.
4) Plevne Müdâfaası (F.W. Von Herbert Çev. N.
Artam, 1954)
Birinci Kolordu-yu hümâyûn başkâtibi
Hikmet Bey diyor ki: “Gâzi Osman Paşa’nın ve yiğit askerlerinin kahramanlığını
bir mikdâr yansıtan şu hâtırayı anlatmadan geçemiyeceğim. Bunu bana Kerim Paşa,
her kelimesini gözyaşı dökerek anlatmıştı:
“Gâzi Osman Paşa hazretleri Vidin’de
iken, İstanbul’dan Ruslara harp ilân edildiğini bildiren telgrafnâme-i hümâyûn
geldi. Cennetmekân sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın gönderdiği bu telgrafı büyük
bir hürmetle alan Paşa, Sırbistan’da nice galibiyetler kazanan ordusunu bütün
komutan ve subaylarını bir meydana topladı. Sonra telgraf-ı şahaneyi son derece
şevk ve hürmetle okuduktan sonra açıklayıcı mâhiyette bir hutbe irâd eyledi.
Hutbeyi büyük bir heyecanla dinleyen neferlerden dört yiğit, son derece edeb ile
ortaya çıkıp selâm durduktan sonra içlerinden biri bütün arkadaşlarına vekâleten
Gâzi Osman Paşa’ya din ve vatan için canlarını vermeye hazır olduklarını
bildirdiler. İbret veren ve askerlik ruhunu tamâmiyle yansıtan bu konuşmayı
paşalardan biri kaleme alıp mâbeyn-i hümâyûna telgrafla gönderdi. Türk
milletinin askerlik ruh ve şuurunu fevkalâde yansıtan konuşma şudur:
“Şimdiye kadar bekleyip özlediğimiz
düğün-bayramımızın bugün birden bire karşımıza çıktığını, bu okunan ferman
müjdelemiş oldu. İzin verirseniz bu gece sabaha kadar şenlik yapacağız. Çünkü
cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı kerîmde bize ilâhî nusretini (yardımını) vâdettiğini
âlimlerimizden işittik. Öyle ki, bildirilen âyet-i kerîmelerin her biri,
kalbimizde demirden bir kale gibi yerleşmiştir.
Muhârebeyi kazanmanın, askerin
çokluğu veya azlığı ile olmadığını atalarımızdan öğrendik. Kumandanın askerine,
askerin de kumandanına olan güven ve emniyetiyle küçük bir ordunun nice büyük
orduları hezimete uğrattığını biliyoruz. Sırbistan muhârebelerinde başarılı
olmamızın en büyük sebebi, size olan güven, emniyet ve muhabbettir ki, buna
hepimiz şahidiz. Bunun için babalarımızın kanıyla yoğrulmuş olan vatanın bir
karış toprağına, bir değil bin baş feda edip düşmana ayak bastırmıyacağımızı ve
muhterem pâdişâhımıza muhârebeye gelmek zahmetini çektirmiyeceğimizi, kemâl-i
emniyetle sultânımıza arz etmenizi sizden ricâ
ederiz.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Plevne Kahramanı Gâzi Osman Paşa (Hikmet
Efendi İstanbul-1892)
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh.
155
3) Mir’âtı Hakikat; sh. 467
v.d.
4) Plevne Müdâfaası (F.W. Von Herbert Çev. N. Artam, 1954)


Yorumlar
Yorum Gönder