FUZÛLÎ
FUZÛLÎ
(ö. 963/1556)
Klasik Türk edebiyatının en büyük şairlerinden.Fuzûlî’nin Âşık Çelebi tezkiresindeki minyatürü (Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, nr. 772, vr. 532a)On altıncı asır Türk şâirlerinin en
büyüklerinden. Asıl adı Mehmed olup, Hille müftîsi Süleymân Efendi’nin oğludur.
“Benim doğduğum ve yaşadığım yer Irak-ı Arab’dır” demesine rağmen, doğum yeri ve
târihi bilinmemektedir. Tezkireler de bu bakımdan birbirlerinden farklılık
gösterirler. Bâzı kaynaklar 1489-1494 yılları asında doğduğunu bildirmektedir.
Hayâtını ne ile nasıl geçirdiği
hakkında kaynaklar açık bilgi vermemişler, Bağdâd ve civarında doğup, büyümüş,
dar bir hayat coğrafyasına karşılık ilim tahsilinden geri kalmamış ve devrinin
ilimlerini öğrenmiş, hattâ şiirin bile ilimsiz olmıyacağı fikrini edebiyatımıza
getirmiştir. Zamanın meşhur âlimleri arasına girdiği, hattâ hadîs, tefsîr,
hendese, hey’et, hikmet gibi din ve fen ilimlerini tahsil ettiği, Arabça,
Farsça, Türkçe eserler yazdığı kaynaklarda geçmektedir. Şurası muhakkakdır ki,
Bağdâd ve civarı; mânevi hava itibariyle Fuzûlî’nin şiirine olduğu kadar
yetişmesine de zemin hazırlamıştır. O en azından gençlik ve tahsil yıllarını
Necef, Kerbelâ ve Bağdâd’da geçirmiş, kendisine lâzım olan, hattâ şiirlerine
geniş ufuklar açan ilmi; Nizamiye Medresesi’nin te’sis edildiği, İmâm-ı âzam’ın
türbesinin bulunduğu, Hallâc-ı Mansûr’un asıldığı, Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid
Ahmed-i Rifâî, Cüneyd-i Bağdadî ve Ma’rûf-i Kerhî gibi büyüklerin ruhâniyetinin
bulunduğu bu diyarda elde etmiştir.
Fuzûlî’nin Türkçe divanının ilk iki sayfası (Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 414)
Şiire başlayınca çeşitli mahlaslar
kullanmış, başka şâirlerin de bu mahlasları kullandıklarını görünce hepsini
bırakarak Fuzûlî’yi mahlas olarak seçmiştir. Fazl’ın cem’i yâni çokluk şekli
olan Fuzûlî şahsî üstünlüklerle ilgili veya şahsî
üstünlüklere âid mânâsında ism-i mensûb bir kelimedir. Diğer taraftan
Fuzûlî’nin, boşu boşuna mânâsı da vardır. Bu mânâ ile kelime, fâni-i mutlak
tâbirine kadar şâiri götürmekte ve mutlak fânilik olarak adının bile
unutulmasını istemektedir. Bu da tasavvufî konuları terennüm eden şâir için uzun
bir araştırma ve düşünmeden sonra Fuzûlî mahlasının seçildiğini, bunun öyle
alelade alınmış ve kullanılmış bir kelime olmadığını göstermektedir. Zâten o, bu
mahlası ne ince hesaplar içinde seçtiğini Farsça dîvânının mukaddimesinde; “Eğer
başkalarının da kullandığı bir lakabı alsaydım, sözlerinden bir kısmının o
mahlası kullanan öbür şâirlere mâl edilmesi mümkündü. O vakit bana yazık olurdu,
işte sözlerimin başkalarına isnâd olunmaması için kimsenin kabul etmediği ve
edemiyeceği bir mahlas aldım” şeklinde anlatır.
Çocukluğunu, Irak Akkoyunlu Türk
Devleti, gençlik yıllarını Safevî hükümdarı Şâh İsmâil devrinde, olgunluk ve
ihtiyarlık yıllarını ise Kânûnî Sultan Süleymân Han idaresinde geçiren Fuzûlî,
devlet büyüklerine bir çok kasîdeler yazmışdır. Şâir, Şâh İsmâil adına eser
yazdığı hâlde Safevîlerden ufak bir iltifat görmemiştir. 1534’de Kânûnî’nin
Bağdâd’ı fethi üzerine, muhteşem Hükümdâr’a sunduğu Bağdâd
kasîdesi en meşhur kasîdesidir. Fuzûlî’ye gereken değeri veren
Pâdişâh, ona Bağdâd vakfından maaş bağlattı ise de o, bu maaşı almadı. Bu
yüzden, saf müstehzi ve mütevekkil edasıyla, en güzel mensur eserlerinden olan
ve Şikâyetname adı ile anılan kısa mektubunu yazmıştı.
Fuzûlî, Bağdâd fethi için giden
orduda bulunan Osmanlı şâirlerinden Hayâlî ve Taşlıcalı Yahyâ beylerle görüşmüş
ve bu şâirlerin arzusu ile yazdığı Leylâ vü Mecnûn adlı Mesnevîsini 1535 senesinde
bitirerek zamanının Bağdâd vâlisi Üveys Paşa’ya İthaf etmiştir. Bağdâd’ın
Osmanlı idaresi altındaki yıllarında, başta Üveys Paşa olmak üzere Ayas ve
Mehmed paşaların himayesinde emin bir hayat süren Şâir, en önemli eserlerini de
bu devirde vermiştir.
Fuzûlî, 1556’da Bağdâd’da Tâûndan
(vebâ) ölmüştür. Kerbelâ’da bulunan türbesinin bektâşî dergâhına yakın olduğu
kaynaklarda yazılı ise de, dergâh ve türbe zamanla yıkılmıştır. Ölümüne “Göçdi
Fuzûlî” (H. 963) kelimeleri târih düşürülmüştür. Tezkireler ile târihî ve edebî
kaynaklarda Fazlî adlı bir oğlu olduğu bildirilmiştir. Fazlî de babası gibi şâir
olmakla birlikte bu sahada onu geçememiştir.
San’at îtibâriyle Fuzûlî daha çok
doğu ile batı Türklüğü arasında bir köprü teşkil eder. Aslında bunu, doğup
büyüdüğü yerin her iki Türk dünyâsının ortasında olması, bir de Bağdâd’ın târihî
ve köklü bir kültür merkezi oluşu te’min etmiştir. Ayrıca Fuzûlî’nin
coğrafyasında cereyan eden hâdiseler bilhassa Kerbelâ vak’asının bölgenin
trajedisi olması, onu ilhamının menbâına götürmüştür. Bir ayağını çöle atan,
diğeri ile suya dalan Fuzûlî suyun kıymetini anlayabilen tek şâir olmuştur.
Suyun rahmet olması, hazret-i Muhammed’in İnsanlara rahmet olmasıdır. Çöl için
su ne ise, âlem için de Resûlullah o demektir. Ancak bu düşünceden hareketle,
yaşanılan hayat Fuzûlî’ye Su Kasîdesi’ni yazdırmış, yine çöle bakınca,
Mecnûn’u ve ızdırâbını o anlamıştır. Güneşin bu uçsuz bucaksız çölde tek başına
dolaşmasından, Mecnûn’un yapayalnız kalışını o görmüştür. Şüphesiz diğer
eserleri de aynı coğrafyanın verdiği ilhamdan kaynaklanmışlar ve Fuzûlî’yı asrın
en üstün şâiri durumuna yükseltmişlerdir.
Fuzûlî,
san’atını;
Edemem terk
Fuzûlî ser-i kûyın yârünVetenümdür vetenümdür vetenümdür
vetenüm.
mısralarında dile getirdiği ve
sıkıca sarıldığı vatanına borçludur. Gerçekten bu vatan, Fuzûlî’ye bir çok
eserin yazılmasında ilham kaynağı olmuştur. Kısaca söylemek gerekirse Fuzûlî,
vatanında san’atı ve eserleri ile karşılaşmıştır. Onu ne Tebriz ne de İstanbul’a
göndermeyen sebeplerin başında bu gelmektedir. Türkçe, Arabça ve Farsça olarak
üç dilde şiir yazmasını da yine böyle bir coğrafyada doğup büyümeye borçludur.
Zamanının bütün ilimlerine vâkıf âlim bir şâir oluşu, devrinde herkesin
hürmetini kazanmasına sebep olmuştur.
Mutasavvıf bir şâir olarak Fuzûlî
ilmin hudutları içinde tasavvufun en ince nüshalarını yerleştirmeye çalışmıştır.
Büyük bir zekâya sâhib olduğundan, zekâsı ile lirizmini bağdaştırmıştır.
Şikâyeti; şiirlerinin, devrinde anlaşılmadığından ve san’attaki kudretinin
takdir edilmediğinden kaynaklanır. San’atındaki sınır tanımayan inceliğe Türkçe
şiirlerinde rastlanmaktadır. Zâten Fuzûlî, eski Türk edebiyatında hissettirmeden
san’at yapan ve bu san’atların ardından nice nice ufuklar gösteren bir şâirdir.
O bunu biraz da kültürün yüksekliğine borçludur. Türk şiirinin, İran şiirini çok
gerilerde bırakarak geçtiği bu devirde, Fuzûlî’deki ince san’ata İran
şâirlerinde rastlanmaz. O, samimî bir insan olup, hakikati söyler. Bu yönü ile
eski edebiyatın realist bir şâiridir. Yaptığı en ince zekâ oyunları sayesinde
pek yüksek olan iç içe san’atları ve mânâları asla hissettirmez. Bâzı
şiirlerinde tababete âid işaretler de vardır. Tababetle de meşgul olan Fuzûlî,
mecazî aşkın yanında hakîkî aşkı bırakmayan ve baştan başa san’ata yer veren
aynı zamanda ruhunun hamlelerini tâkib eden bir şâirdir. Edebiyatımızda bu
yönden tek kalmıştır. Kendi iç âlemini verebilmek için gazel tarzını üstün
tutmuş, bilhassa Leylâ vü Mecnûn Mesnevîsinde emsali görülmedik
gazeller ortaya koymuştur, ilimsiz şiiri hor gören ve edebiyat âleminde şiirin
ilme dayanması veya ilmî olması fikrine yer veren Şâir, imlâya da gereken değeri
verir. Çünkü metinlerin nesilden nesile intikâli ancak doğru ve yanlışsız yazma
ile mümkündür. Bu yönü ile belki imlâ üzerinde duran tek şahsiyettir.
Izdırab ve insan kaderiyle doğrudan
temas hâlinde görülen Fuzûlî, eski şiirin lügatini ve modalarını kendi
mes’eleleri için kabul etmiştir. Zâten onun devri, şiir dilimizin kurulduğu,
Necâtî’den Yahyâ Bey’e; Hayâlî’den Usûlî ve Bâkî’ye kadar, hemen her şâir ve
san’atkârın bu hususta üstüne düşeni yaptığı bir devirdir. Ancak Fuzûlî dile
kolayca şekil alma kabiliyeti ile yumuşaklık, rahatlık ve olgunluğu getirmiştir.
Şiirimizin pek çok söyleyiş mükemmelliğini kendisinde bulan Şâir, dil ile ustaca
oynamış ve Necâtî ile Bakî arasına kendiliğinden girmiştir. Ondaki zihnîlik,
mîzâh ve hiciv kudreti pek yüksektir. Bu sayede, hayâtı ve aşkı çok ciddî açıdan
göstermiştir.
Yine bulunduğu bölge tabiî olarak
onu, Doğu Oğuzcasına yâni Azerî Türkçesi’ni kullanmasını gerektirmiş ve diğer
Osmanlı şâirlerinden ayırmıştır. Fakat Fuzûlî asıl olarak, bu şâirlerden belirli
mazmun ve hayâller üzerinde ısrarla durmasından, söyleyiş ve duyuş tarzı ile
ayrılmaktadır. Bu onun ferdîliğinin, şiirlerinde yer tutmasından başka bir şey
değildir.
Fuzûlî’nin san’atında ızdırâb ve
insan kaderi vardır. Türk kasîdeciliğine hasbihâl edasını getiren Fuzûlî;
Türkçe’de güzel ve ince şiir yazmanın güçlülüğünü anlamış, fakat yılmadan Türkçe
için çalışmıştır. Ali Şîr Nevâî’deki Türkçe aşkı ne ise, Fuzûlî’de de aynı
tutkunluk vardır. Şâir Türkçe yazmakta muvaffak olması için, Allahü teâlâdan
yardımını esirgememesini niyaz eder. Ortaya koyduğu eserleri ile Türkçe’yi ne
şekilde işlediğini göstermiş ve dilimiz hakkında o devirde söylenen “Kısır ve
kaba” dil fikrini ortadan kaldırmıştır. Gerçekten Fuzûlî ile Türkçe’de güller
açmış, dilimizde şaheserler vücûda getirilmiş, hattâ büyük şâir Bakî bile onun
açtığı yoldan geçmiştir.
Dîvân şiirinin bütün büyük
şahsiyetleri gibi, aynı kaynaktan feyz alan ve gerekli ilimleri tahsîl eden
Fuzûlî’nin üzerinde; Molla Câmî, Hâfız-ı Şîrâzî, Nizamî ve Hâtıfî gibi İran
şâirlerinin te’siri vardır. Fakat onun te’sirinde kaldığı Türk şâirleri; Habîbî,
Ali Şîr Nevâî, Lütfî ve Sekkâkî’dir. Ayrıca Ahmedî, Şeyhî ve Necati’nin de
Fuzûlî üzerindeki te’sirini belirtmek lâzımdır. Onda klâsik Çağatay Türk
edebiyatının hazırlayıcısı Sekkâkî’nin yankılandığı açıkça görülmektedir. Fakat
Fuzûlî söyleyişte ve ince şiir zevkinde kendisine te’sir edenleri bir hayli
geride bıraktığı gibi, kendisinden sonraki şâirler üzerinde de etkisini
göstermiştir. O, Türk şiirine en başta, Tâcîzâde Cafer Çelebi gibi bir kaç
şahsiyet bir tarafa bırakılacak olursa, şâirlerin mensubu bulundukları şehre
bakmayı getirmiş ve Bağdâd Kasîdesi’ni yazmakla işe kendi
coğrafyasından başlamıştır. Bu husus Bâkî’den Nedim’e kadar, payitaht
şâirlerinin İstanbul üzerine yazmalarına sebeb olmuştur. Hattâ bu durum on
dokuzuncu asrın başında yaşıyan Bitlisli Müştak Baba’ya kadar uzanır.
Fuzûlî’nin, Âşık Ömer ve Dertli gibi ön sırayı işgal eden halk şâirleri üzerinde
de te’siri görülmektedir.
Fuzûlî, yirmiye yakın eser
yazmıştır. Bunların başında Türkçe, Farsça ve Arabça olan üç dîvânı gelmektedir.
Türkçe dîvânı güzel bir mensur girişle başlar. Dîvânın kasîdeler bölümünde
şâirin ilminin yüksekliği görülmektedir. Musammat gazel ve rubâîleri daha
liriktir. Bütün dehâsı, bu şiirlerde belli olur. Engin bir lirizmle, aşk
konusunu işler, sevgilisini bir timsâl hâlinde yükseltir. Bu dîvân yüzden fazla
basılmıştır. Dîvândan seçilen şiirler, batı dillerine çevrilmiş, yüzlerce
antolojiye bu eserlerden bol örnekler alınmıştır. Farsça dîvânı da mensur
girişlidir. Üç bin beyt kadardır. İki kere Türkçe’ye çevrilmiştir. Arapça dîvânı
ise bu dille yazılan şiirlerinin toplandığı küçük bir eserdir.
Leylâ
vü Mecnûn Türkçe
yazılmış en ünlü manzum romanıdır. Bağdâd beylerbeyi Üveys Paşa’ya ithaf
etmiştir. Türkçe dîvânı gibi ünlüdür. Türk âleminde sevilmiş, otuz defadan fazla
basılmış, Almanca, İngilizce, Rusça, İtalyanca ve Ermenice gibi çeşitli
lisanlara çevrilmiştir.
Fuzûlî’nin bunlardan başka 134
beytlik Enîs-ül-Kalb adlı bir kasîdesi, Hüsn
ü Aşk başka bir
adla Sıhhat
ü Maraz olarak
anılan tıp sahasındaki sofîyâne risalesi, Peygamber efendimizi medh eden
Su
Kasîdesi, Heft câm adlı Sakînâmesi
ve Rind ü Zâhid
adlı eserleri yanında mektupları bilhassa Şikâyetnamesi dikkat çeker. Ayrıca Hadîkatü’s-Süedâ’sı meşhurdur.
On altıncı asır Türk şâirlerinin en
büyüklerinden. Asıl adı Mehmed olup, Hille müftîsi Süleymân Efendi’nin oğludur.
“Benim doğduğum ve yaşadığım yer Irak-ı Arab’dır” demesine rağmen, doğum yeri ve
târihi bilinmemektedir. Tezkireler de bu bakımdan birbirlerinden farklılık
gösterirler. Bâzı kaynaklar 1489-1494 yılları asında doğduğunu bildirmektedir.
Hayâtını ne ile nasıl geçirdiği
hakkında kaynaklar açık bilgi vermemişler, Bağdâd ve civarında doğup, büyümüş,
dar bir hayat coğrafyasına karşılık ilim tahsilinden geri kalmamış ve devrinin
ilimlerini öğrenmiş, hattâ şiirin bile ilimsiz olmıyacağı fikrini edebiyatımıza
getirmiştir. Zamanın meşhur âlimleri arasına girdiği, hattâ hadîs, tefsîr,
hendese, hey’et, hikmet gibi din ve fen ilimlerini tahsil ettiği, Arabça,
Farsça, Türkçe eserler yazdığı kaynaklarda geçmektedir. Şurası muhakkakdır ki,
Bağdâd ve civarı; mânevi hava itibariyle Fuzûlî’nin şiirine olduğu kadar
yetişmesine de zemin hazırlamıştır. O en azından gençlik ve tahsil yıllarını
Necef, Kerbelâ ve Bağdâd’da geçirmiş, kendisine lâzım olan, hattâ şiirlerine
geniş ufuklar açan ilmi; Nizamiye Medresesi’nin te’sis edildiği, İmâm-ı âzam’ın
türbesinin bulunduğu, Hallâc-ı Mansûr’un asıldığı, Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid
Ahmed-i Rifâî, Cüneyd-i Bağdadî ve Ma’rûf-i Kerhî gibi büyüklerin ruhâniyetinin
bulunduğu bu diyarda elde etmiştir.
Şiire başlayınca çeşitli mahlaslar
kullanmış, başka şâirlerin de bu mahlasları kullandıklarını görünce hepsini
bırakarak Fuzûlî’yi mahlas olarak seçmiştir. Fazl’ın cem’i yâni çokluk şekli
olan Fuzûlî şahsî üstünlüklerle ilgili veya şahsî
üstünlüklere âid mânâsında ism-i mensûb bir kelimedir. Diğer taraftan
Fuzûlî’nin, boşu boşuna mânâsı da vardır. Bu mânâ ile kelime, fâni-i mutlak
tâbirine kadar şâiri götürmekte ve mutlak fânilik olarak adının bile
unutulmasını istemektedir. Bu da tasavvufî konuları terennüm eden şâir için uzun
bir araştırma ve düşünmeden sonra Fuzûlî mahlasının seçildiğini, bunun öyle
alelade alınmış ve kullanılmış bir kelime olmadığını göstermektedir. Zâten o, bu
mahlası ne ince hesaplar içinde seçtiğini Farsça dîvânının mukaddimesinde; “Eğer
başkalarının da kullandığı bir lakabı alsaydım, sözlerinden bir kısmının o
mahlası kullanan öbür şâirlere mâl edilmesi mümkündü. O vakit bana yazık olurdu,
işte sözlerimin başkalarına isnâd olunmaması için kimsenin kabul etmediği ve
edemiyeceği bir mahlas aldım” şeklinde anlatır.
Çocukluğunu, Irak Akkoyunlu Türk
Devleti, gençlik yıllarını Safevî hükümdarı Şâh İsmâil devrinde, olgunluk ve
ihtiyarlık yıllarını ise Kânûnî Sultan Süleymân Han idaresinde geçiren Fuzûlî,
devlet büyüklerine bir çok kasîdeler yazmışdır. Şâir, Şâh İsmâil adına eser
yazdığı hâlde Safevîlerden ufak bir iltifat görmemiştir. 1534’de Kânûnî’nin
Bağdâd’ı fethi üzerine, muhteşem Hükümdâr’a sunduğu Bağdâd
kasîdesi en meşhur kasîdesidir. Fuzûlî’ye gereken değeri veren
Pâdişâh, ona Bağdâd vakfından maaş bağlattı ise de o, bu maaşı almadı. Bu
yüzden, saf müstehzi ve mütevekkil edasıyla, en güzel mensur eserlerinden olan
ve Şikâyetname adı ile anılan kısa mektubunu yazmıştı.
Fuzûlî, Bağdâd fethi için giden
orduda bulunan Osmanlı şâirlerinden Hayâlî ve Taşlıcalı Yahyâ beylerle görüşmüş
ve bu şâirlerin arzusu ile yazdığı Leylâ vü Mecnûn adlı Mesnevîsini 1535 senesinde
bitirerek zamanının Bağdâd vâlisi Üveys Paşa’ya İthaf etmiştir. Bağdâd’ın
Osmanlı idaresi altındaki yıllarında, başta Üveys Paşa olmak üzere Ayas ve
Mehmed paşaların himayesinde emin bir hayat süren Şâir, en önemli eserlerini de
bu devirde vermiştir.
Fuzûlî, 1556’da Bağdâd’da Tâûndan
(vebâ) ölmüştür. Kerbelâ’da bulunan türbesinin bektâşî dergâhına yakın olduğu
kaynaklarda yazılı ise de, dergâh ve türbe zamanla yıkılmıştır. Ölümüne “Göçdi
Fuzûlî” (H. 963) kelimeleri târih düşürülmüştür. Tezkireler ile târihî ve edebî
kaynaklarda Fazlî adlı bir oğlu olduğu bildirilmiştir. Fazlî de babası gibi şâir
olmakla birlikte bu sahada onu geçememiştir.
San’at îtibâriyle Fuzûlî daha çok
doğu ile batı Türklüğü arasında bir köprü teşkil eder. Aslında bunu, doğup
büyüdüğü yerin her iki Türk dünyâsının ortasında olması, bir de Bağdâd’ın târihî
ve köklü bir kültür merkezi oluşu te’min etmiştir. Ayrıca Fuzûlî’nin
coğrafyasında cereyan eden hâdiseler bilhassa Kerbelâ vak’asının bölgenin
trajedisi olması, onu ilhamının menbâına götürmüştür. Bir ayağını çöle atan,
diğeri ile suya dalan Fuzûlî suyun kıymetini anlayabilen tek şâir olmuştur.
Suyun rahmet olması, hazret-i Muhammed’in İnsanlara rahmet olmasıdır. Çöl için
su ne ise, âlem için de Resûlullah o demektir. Ancak bu düşünceden hareketle,
yaşanılan hayat Fuzûlî’ye Su Kasîdesi’ni yazdırmış, yine çöle bakınca,
Mecnûn’u ve ızdırâbını o anlamıştır. Güneşin bu uçsuz bucaksız çölde tek başına
dolaşmasından, Mecnûn’un yapayalnız kalışını o görmüştür. Şüphesiz diğer
eserleri de aynı coğrafyanın verdiği ilhamdan kaynaklanmışlar ve Fuzûlî’yı asrın
en üstün şâiri durumuna yükseltmişlerdir.
Fuzûlî,
san’atını;
mısralarında dile getirdiği ve
sıkıca sarıldığı vatanına borçludur. Gerçekten bu vatan, Fuzûlî’ye bir çok
eserin yazılmasında ilham kaynağı olmuştur. Kısaca söylemek gerekirse Fuzûlî,
vatanında san’atı ve eserleri ile karşılaşmıştır. Onu ne Tebriz ne de İstanbul’a
göndermeyen sebeplerin başında bu gelmektedir. Türkçe, Arabça ve Farsça olarak
üç dilde şiir yazmasını da yine böyle bir coğrafyada doğup büyümeye borçludur.
Zamanının bütün ilimlerine vâkıf âlim bir şâir oluşu, devrinde herkesin
hürmetini kazanmasına sebep olmuştur.
Mutasavvıf bir şâir olarak Fuzûlî
ilmin hudutları içinde tasavvufun en ince nüshalarını yerleştirmeye çalışmıştır.
Büyük bir zekâya sâhib olduğundan, zekâsı ile lirizmini bağdaştırmıştır.
Şikâyeti; şiirlerinin, devrinde anlaşılmadığından ve san’attaki kudretinin
takdir edilmediğinden kaynaklanır. San’atındaki sınır tanımayan inceliğe Türkçe
şiirlerinde rastlanmaktadır. Zâten Fuzûlî, eski Türk edebiyatında hissettirmeden
san’at yapan ve bu san’atların ardından nice nice ufuklar gösteren bir şâirdir.
O bunu biraz da kültürün yüksekliğine borçludur. Türk şiirinin, İran şiirini çok
gerilerde bırakarak geçtiği bu devirde, Fuzûlî’deki ince san’ata İran
şâirlerinde rastlanmaz. O, samimî bir insan olup, hakikati söyler. Bu yönü ile
eski edebiyatın realist bir şâiridir. Yaptığı en ince zekâ oyunları sayesinde
pek yüksek olan iç içe san’atları ve mânâları asla hissettirmez. Bâzı
şiirlerinde tababete âid işaretler de vardır. Tababetle de meşgul olan Fuzûlî,
mecazî aşkın yanında hakîkî aşkı bırakmayan ve baştan başa san’ata yer veren
aynı zamanda ruhunun hamlelerini tâkib eden bir şâirdir. Edebiyatımızda bu
yönden tek kalmıştır. Kendi iç âlemini verebilmek için gazel tarzını üstün
tutmuş, bilhassa Leylâ vü Mecnûn Mesnevîsinde emsali görülmedik
gazeller ortaya koymuştur, ilimsiz şiiri hor gören ve edebiyat âleminde şiirin
ilme dayanması veya ilmî olması fikrine yer veren Şâir, imlâya da gereken değeri
verir. Çünkü metinlerin nesilden nesile intikâli ancak doğru ve yanlışsız yazma
ile mümkündür. Bu yönü ile belki imlâ üzerinde duran tek şahsiyettir.
Izdırab ve insan kaderiyle doğrudan
temas hâlinde görülen Fuzûlî, eski şiirin lügatini ve modalarını kendi
mes’eleleri için kabul etmiştir. Zâten onun devri, şiir dilimizin kurulduğu,
Necâtî’den Yahyâ Bey’e; Hayâlî’den Usûlî ve Bâkî’ye kadar, hemen her şâir ve
san’atkârın bu hususta üstüne düşeni yaptığı bir devirdir. Ancak Fuzûlî dile
kolayca şekil alma kabiliyeti ile yumuşaklık, rahatlık ve olgunluğu getirmiştir.
Şiirimizin pek çok söyleyiş mükemmelliğini kendisinde bulan Şâir, dil ile ustaca
oynamış ve Necâtî ile Bakî arasına kendiliğinden girmiştir. Ondaki zihnîlik,
mîzâh ve hiciv kudreti pek yüksektir. Bu sayede, hayâtı ve aşkı çok ciddî açıdan
göstermiştir.
Yine bulunduğu bölge tabiî olarak
onu, Doğu Oğuzcasına yâni Azerî Türkçesi’ni kullanmasını gerektirmiş ve diğer
Osmanlı şâirlerinden ayırmıştır. Fakat Fuzûlî asıl olarak, bu şâirlerden belirli
mazmun ve hayâller üzerinde ısrarla durmasından, söyleyiş ve duyuş tarzı ile
ayrılmaktadır. Bu onun ferdîliğinin, şiirlerinde yer tutmasından başka bir şey
değildir.
Fuzûlî’nin san’atında ızdırâb ve
insan kaderi vardır. Türk kasîdeciliğine hasbihâl edasını getiren Fuzûlî;
Türkçe’de güzel ve ince şiir yazmanın güçlülüğünü anlamış, fakat yılmadan Türkçe
için çalışmıştır. Ali Şîr Nevâî’deki Türkçe aşkı ne ise, Fuzûlî’de de aynı
tutkunluk vardır. Şâir Türkçe yazmakta muvaffak olması için, Allahü teâlâdan
yardımını esirgememesini niyaz eder. Ortaya koyduğu eserleri ile Türkçe’yi ne
şekilde işlediğini göstermiş ve dilimiz hakkında o devirde söylenen “Kısır ve
kaba” dil fikrini ortadan kaldırmıştır. Gerçekten Fuzûlî ile Türkçe’de güller
açmış, dilimizde şaheserler vücûda getirilmiş, hattâ büyük şâir Bakî bile onun
açtığı yoldan geçmiştir.
Dîvân şiirinin bütün büyük
şahsiyetleri gibi, aynı kaynaktan feyz alan ve gerekli ilimleri tahsîl eden
Fuzûlî’nin üzerinde; Molla Câmî, Hâfız-ı Şîrâzî, Nizamî ve Hâtıfî gibi İran
şâirlerinin te’siri vardır. Fakat onun te’sirinde kaldığı Türk şâirleri; Habîbî,
Ali Şîr Nevâî, Lütfî ve Sekkâkî’dir. Ayrıca Ahmedî, Şeyhî ve Necati’nin de
Fuzûlî üzerindeki te’sirini belirtmek lâzımdır. Onda klâsik Çağatay Türk
edebiyatının hazırlayıcısı Sekkâkî’nin yankılandığı açıkça görülmektedir. Fakat
Fuzûlî söyleyişte ve ince şiir zevkinde kendisine te’sir edenleri bir hayli
geride bıraktığı gibi, kendisinden sonraki şâirler üzerinde de etkisini
göstermiştir. O, Türk şiirine en başta, Tâcîzâde Cafer Çelebi gibi bir kaç
şahsiyet bir tarafa bırakılacak olursa, şâirlerin mensubu bulundukları şehre
bakmayı getirmiş ve Bağdâd Kasîdesi’ni yazmakla işe kendi
coğrafyasından başlamıştır. Bu husus Bâkî’den Nedim’e kadar, payitaht
şâirlerinin İstanbul üzerine yazmalarına sebeb olmuştur. Hattâ bu durum on
dokuzuncu asrın başında yaşıyan Bitlisli Müştak Baba’ya kadar uzanır.
Fuzûlî’nin, Âşık Ömer ve Dertli gibi ön sırayı işgal eden halk şâirleri üzerinde
de te’siri görülmektedir.
Fuzûlî, yirmiye yakın eser
yazmıştır. Bunların başında Türkçe, Farsça ve Arabça olan üç dîvânı gelmektedir.
Türkçe dîvânı güzel bir mensur girişle başlar. Dîvânın kasîdeler bölümünde
şâirin ilminin yüksekliği görülmektedir. Musammat gazel ve rubâîleri daha
liriktir. Bütün dehâsı, bu şiirlerde belli olur. Engin bir lirizmle, aşk
konusunu işler, sevgilisini bir timsâl hâlinde yükseltir. Bu dîvân yüzden fazla
basılmıştır. Dîvândan seçilen şiirler, batı dillerine çevrilmiş, yüzlerce
antolojiye bu eserlerden bol örnekler alınmıştır. Farsça dîvânı da mensur
girişlidir. Üç bin beyt kadardır. İki kere Türkçe’ye çevrilmiştir. Arapça dîvânı
ise bu dille yazılan şiirlerinin toplandığı küçük bir eserdir.
Leylâ
vü Mecnûn Türkçe
yazılmış en ünlü manzum romanıdır. Bağdâd beylerbeyi Üveys Paşa’ya ithaf
etmiştir. Türkçe dîvânı gibi ünlüdür. Türk âleminde sevilmiş, otuz defadan fazla
basılmış, Almanca, İngilizce, Rusça, İtalyanca ve Ermenice gibi çeşitli
lisanlara çevrilmiştir.
Fuzûlî’nin bunlardan başka 134
beytlik Enîs-ül-Kalb adlı bir kasîdesi, Hüsn
ü Aşk başka bir
adla Sıhhat
ü Maraz olarak
anılan tıp sahasındaki sofîyâne risalesi, Peygamber efendimizi medh eden
Su
Kasîdesi, Heft câm adlı Sakînâmesi
ve Rind ü Zâhid
adlı eserleri yanında mektupları bilhassa Şikâyetnamesi dikkat çeker. Ayrıca Hadîkatü’s-Süedâ’sı meşhurdur.
SU KASİDESİ’NDEN
Saçma ey göz,
eşkden gönlümdeki odlara su,Kim bu denlü tutuşan odlara kılmaz çâre su.
Suya virsün bâğbân
gülzârı, zahmet çekmesün,Bir gül açılmaz yüzün tek, virse min gülzâra su.
Arızın yâdiyle
nemmâk olsa müjgânum n’ola,Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su.
Gam günü itme dil-i
bîmârdan tigun diriğ,Hayrdır virmek karanu gicede bîmâra su.
Ravza-ı kûyına her
dem durmayup eyler güzâr,Âşık olmuş gâliba ol servi hoş-reftâra su.
Su yolun, ol kûydan
toprağ olup dutsam gerek,Çün rakîbümdür dahi ol kûya koymam vâra su.
Destbûsî arzûsıyla
ölürsem dûstlar,Kûze eylen toprağım sunun onunla yâre su.
Serv serkeşlik
kılur kumrî niyazımdan meğer,Dâmenin duta, ayağına düşe, yalvâra su.
İçmek ister
bülbülün kanın, meğer bir ceng ile,Gül budağının mizâcına gire, kurtâre su.
Tiynet-i pâkini
rûşen kılmış ehl-i âleme.İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâra su.
Seyyid-i nev’i
beşer, deryâ-yı dürr-i istifâ,Kim sepüpdür mûcizâtı, ateş-i eşrâra su.
Dostu ger, zehr-i
mâr içse olur âb-ı hayât,Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su.
Hâk-i pâyine yitem
dir, ömrlerdir muttasıl,Başını taştan taşa vurur, gezer âvâre su.
Bîm-i dûzah nâr-ı
gam salmış dil-i sûzânıma,Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su.
Umduğum oldur ki,
rûz-ı haşr, mahrûm olmayam,Çeşme-i vaslın vere, ben teşne-i dîdâre su.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Resimli Türk Edebiyatı (N. Sami Banarlı);
cild-1, sh. 525
2) Fuzûli (Necmeddîn
Fuzûlî)
3) Numûne-i Edebiyât-ı Osmânıyye (Ebüzziyâ
Tevfik)
4) Edebiyat üzerine Makaleler (A. Hamdı
Tanpınar); sh. 143
5) Târih içinde Türk Edebiyatı (Faruk K.
Timurtaş)
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, - sh.
98
7) Fuzûlî Dîvânı Şerhi (A. Nihad Tarlan İst.
1981)
8) Fuzûlî (Süleymân Nazif-İstanbul-1925)
9) Leylâ ile Mecnûn
10) Şuarâ
Tezkireleri
11) Fuzûlî Hakkında
Bir Bibliyografya Denemesi (Müjgan Cankur-İstanbul-1956)
12) Türk
Klasikleri: cild-3, sh. 308
13) Fuzûlî’ye Dâir
(Tâhir Olgun, İstanbul-1936)
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Resimli Türk Edebiyatı (N. Sami Banarlı);
cild-1, sh. 525
2) Fuzûli (Necmeddîn
Fuzûlî)
3) Numûne-i Edebiyât-ı Osmânıyye (Ebüzziyâ
Tevfik)
4) Edebiyat üzerine Makaleler (A. Hamdı
Tanpınar); sh. 143
5) Târih içinde Türk Edebiyatı (Faruk K.
Timurtaş)
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, - sh.
98
7) Fuzûlî Dîvânı Şerhi (A. Nihad Tarlan İst.
1981)
8) Fuzûlî (Süleymân Nazif-İstanbul-1925)
9) Leylâ ile Mecnûn
10) Şuarâ
Tezkireleri
11) Fuzûlî Hakkında
Bir Bibliyografya Denemesi (Müjgan Cankur-İstanbul-1956)
12) Türk
Klasikleri: cild-3, sh. 308
13) Fuzûlî’ye Dâir
(Tâhir Olgun, İstanbul-1936)


Yorumlar
Yorum Gönder