FAKÎRULLAH
(ö. 1147/1734)
Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın mürşidi.Anadolu’da yetişen evliyânın
büyüklerinden. İsmi, İsmâil bin Kasım bin Abdülcemâl’dir. Fakîrullah lakabı ile
tanınmıştır. 1656 (H. 1067)’de Siirt’in Tillo kasabasında doğdu. 1734 (H.
1147)’de vefât etti. Türbesi Tillo’dadır. Dedesi Molla Abdülcemâl, Peygamber
efendimizin amcası hazret-i Abbâs’ın torunlarındandır. Dedesi ve babası Tillo’da
müderris idiler.
Fakîrullah hazretlerinin annesi,
dînimizin emir ve yasaklarına çok dikkat eden sâliha bir hanımdı. Abdestsiz meme
ve yiyecek vermemeye çok dikkat ederdi. Körpecik yavrusunu îmânlı göğsüne
bastıkça, onun büyük bir âlim olması için duâlar ederdi. Babası küçük yaştan
îtibâren ilim öğretmeye başladı. Tahsîlini yirmi dört yaşında tamamlayıp, zahirî
ve bâtınî ilimlerde mütehassıs bir âlim ve evliyâ olarak yetişti. Babasının
vefâtından sonra yerine müderris oldu ve pek çok talebe yetiştirdi.
Fakîrullah hazretleri, haramlardan
ve şüpheli şeylerden çok sakınırdı. İnsanın mârifet-i ilâhiyyeye kavuşması için
çok önemli bir husus olan helâl lokma yemeye son derece dikkat ederdi. Tarlasını
abdestli olarak eker, biçer, hasad eder ve öşrünü verirdi. Bundan sonra
eldeğirmeninde öğütür, ekmek yapardı. Yiyeceklerine hiç bir şüphe karışmamasına
çok dikkat ederdi. Bağından üzüm getirirken, hayvanların hakkı geçer korkusuyla
hayvana yük vurmaz, sırtında taşırdı. Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini de
oruçlu geçirirdi. Allahü teâlâyı bir an unutmazdı. Kırk yaşına kadar bu hâl
üzere devam etti. Kırk yaşında latîf mîzâcı değişip, yüksek hâllere kavuştu.
Kırk sekiz yaşında iken bir Cum’â gecesi karanlıkta evinin avlusunda bulunan on
beş metre derinliğinde kuru bir kuyuya düştü. Sâdece sol kaşı üzerinde ince bir
sıyrıkla kurtuldu, vücûduna hiç bir şey olmadı. Bu kadar yüksekten düşüp sağ
salim kurtulunca Allahü teâlâya hamd edip, kuyunun içinde secdeye kapandı. Bu
sırada Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed Rıfâî ve Cüneyd-i Bağdadî hazretleri gibi pek
çok velînin rûhâniyeti orada toplanıp, kendisine feyz verdiler. Tasavvufda Gavs
denilen dereceye yükseldi. Bu hâdiseden sonra sekiz sene kendinden geçmiş bir
hâlde yaşadı.
Daha sonra talebelerini zahirî ve
bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Talebeleri arasında kendisine en yakın İbrâhim
Hakkı Erzurûmî hazretlerinin babası Molla Osman idi. İbrâhim Hakkı da dokuz
yaşından îtibâren, babası ile Fakîrullah hazretlerinin sohbet ve hizmetlerinde
bulundu. Netîcede sohbetlerinde de derslerinde yetişip büyük bir âlim ve velî
oldu.
İsmâil Fakîrullah hazretlerinin
kerâmetleri ve menkıbeleri meşhurdur. Kendisine muhalefet ve edebsizlik eden
kimseler, çeşitli belâlara düşmüşler ve pişman olmuşlardır. Kendinden sonra
yerine bıraktığı kıymetli talebesi İbrâhim Hakkı Erzurûmî, hocasının vefâtından
bahsederken şöyle buyurmaktadır: “O temiz rûh, beden sarayına girip yeryüzüne
indi. Kemâle gelip olgunlaştı. Allahü teâlâyı tanıdı. İnsanlar tarafından
tanındı. Ezelî ihsânlara kavuşup sonsuz feyzlere menbâ oldu. İki cihânı da gönül
aynasında görüp, yalnız Rabbine döndü. O’nun emrine sarıldı. Böylece bu dünyânın
zevk ve safâsına aldanmayıp, hakîkî âlemde huzurlu olmanın yolunu tuttu. Bu
dünyânın zulmetinden usanıp, bir an önce ebedî âleme kavuşmayı arzuladı.
Nöbetini savmak (vefât etmek) istiyordu. Zîrâ pâk ruhu beden mezârında mahbus
gibi kalmış idi. Yaşı sekseni geçince, 1734 (H. 1147) Şevval ayının ortalarında
bir Cuma gecesi evlâdını ve torunlarını yanına çağırıp, ilim öğrenmelerini ve
sâlih amel ile meşgul olmalarını vasiyyet etti. Sonra Yâsîn-i şerif okumalarını
istedi. Yâsîn-i şerifin “Selâmün kavlen...” âyet-i kerimesi okunurken, Allah
diyerek ruhunu teslim eyledi. Mübarek ruhu gidip, latîf cismi
kaldı...”
Anadolu’da yetişen evliyânın
büyüklerinden. İsmi, İsmâil bin Kasım bin Abdülcemâl’dir. Fakîrullah lakabı ile
tanınmıştır. 1656 (H. 1067)’de Siirt’in Tillo kasabasında doğdu. 1734 (H.
1147)’de vefât etti. Türbesi Tillo’dadır. Dedesi Molla Abdülcemâl, Peygamber
efendimizin amcası hazret-i Abbâs’ın torunlarındandır. Dedesi ve babası Tillo’da
müderris idiler.
Fakîrullah hazretlerinin annesi,
dînimizin emir ve yasaklarına çok dikkat eden sâliha bir hanımdı. Abdestsiz meme
ve yiyecek vermemeye çok dikkat ederdi. Körpecik yavrusunu îmânlı göğsüne
bastıkça, onun büyük bir âlim olması için duâlar ederdi. Babası küçük yaştan
îtibâren ilim öğretmeye başladı. Tahsîlini yirmi dört yaşında tamamlayıp, zahirî
ve bâtınî ilimlerde mütehassıs bir âlim ve evliyâ olarak yetişti. Babasının
vefâtından sonra yerine müderris oldu ve pek çok talebe yetiştirdi.
Fakîrullah hazretleri, haramlardan
ve şüpheli şeylerden çok sakınırdı. İnsanın mârifet-i ilâhiyyeye kavuşması için
çok önemli bir husus olan helâl lokma yemeye son derece dikkat ederdi. Tarlasını
abdestli olarak eker, biçer, hasad eder ve öşrünü verirdi. Bundan sonra
eldeğirmeninde öğütür, ekmek yapardı. Yiyeceklerine hiç bir şüphe karışmamasına
çok dikkat ederdi. Bağından üzüm getirirken, hayvanların hakkı geçer korkusuyla
hayvana yük vurmaz, sırtında taşırdı. Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini de
oruçlu geçirirdi. Allahü teâlâyı bir an unutmazdı. Kırk yaşına kadar bu hâl
üzere devam etti. Kırk yaşında latîf mîzâcı değişip, yüksek hâllere kavuştu.
Kırk sekiz yaşında iken bir Cum’â gecesi karanlıkta evinin avlusunda bulunan on
beş metre derinliğinde kuru bir kuyuya düştü. Sâdece sol kaşı üzerinde ince bir
sıyrıkla kurtuldu, vücûduna hiç bir şey olmadı. Bu kadar yüksekten düşüp sağ
salim kurtulunca Allahü teâlâya hamd edip, kuyunun içinde secdeye kapandı. Bu
sırada Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed Rıfâî ve Cüneyd-i Bağdadî hazretleri gibi pek
çok velînin rûhâniyeti orada toplanıp, kendisine feyz verdiler. Tasavvufda Gavs
denilen dereceye yükseldi. Bu hâdiseden sonra sekiz sene kendinden geçmiş bir
hâlde yaşadı.
Daha sonra talebelerini zahirî ve
bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Talebeleri arasında kendisine en yakın İbrâhim
Hakkı Erzurûmî hazretlerinin babası Molla Osman idi. İbrâhim Hakkı da dokuz
yaşından îtibâren, babası ile Fakîrullah hazretlerinin sohbet ve hizmetlerinde
bulundu. Netîcede sohbetlerinde de derslerinde yetişip büyük bir âlim ve velî
oldu.
İsmâil Fakîrullah hazretlerinin
kerâmetleri ve menkıbeleri meşhurdur. Kendisine muhalefet ve edebsizlik eden
kimseler, çeşitli belâlara düşmüşler ve pişman olmuşlardır. Kendinden sonra
yerine bıraktığı kıymetli talebesi İbrâhim Hakkı Erzurûmî, hocasının vefâtından
bahsederken şöyle buyurmaktadır: “O temiz rûh, beden sarayına girip yeryüzüne
indi. Kemâle gelip olgunlaştı. Allahü teâlâyı tanıdı. İnsanlar tarafından
tanındı. Ezelî ihsânlara kavuşup sonsuz feyzlere menbâ oldu. İki cihânı da gönül
aynasında görüp, yalnız Rabbine döndü. O’nun emrine sarıldı. Böylece bu dünyânın
zevk ve safâsına aldanmayıp, hakîkî âlemde huzurlu olmanın yolunu tuttu. Bu
dünyânın zulmetinden usanıp, bir an önce ebedî âleme kavuşmayı arzuladı.
Nöbetini savmak (vefât etmek) istiyordu. Zîrâ pâk ruhu beden mezârında mahbus
gibi kalmış idi. Yaşı sekseni geçince, 1734 (H. 1147) Şevval ayının ortalarında
bir Cuma gecesi evlâdını ve torunlarını yanına çağırıp, ilim öğrenmelerini ve
sâlih amel ile meşgul olmalarını vasiyyet etti. Sonra Yâsîn-i şerif okumalarını
istedi. Yâsîn-i şerifin “Selâmün kavlen...” âyet-i kerimesi okunurken, Allah
diyerek ruhunu teslim eyledi. Mübarek ruhu gidip, latîf cismi
kaldı...”
SABRIN SONU SELÂMETTİR
Fakîrullah hazretleri büyük İslâm
âlimi olan talebesi İbrâhim Hakkı Erzurûmî’ye şöyle buyurmuştur:
“Ey Molla İbrâhim Hakkı! Allahü
teâlâya bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve duâ ettim.
Allahü teâlânın, bütün maksatlarına kavuşturmasını ümid
ederim.”
“Tevekkül etmek, teslim olmak,
sabretmek ve rızâ göstermek, Allahü teâlâya varan yolun
esaslarıdır.”
“Sabrın başlangıcı çok acı, sonu bal
gibi tatlıdır.”
“Allahü teâlâdan razı olandan,
Allahü teâlâ. da razıdır. Kazaya rızâ, evliyânın
şânındandır.”
“Sevgiliden gelen sıkıntı bahşiştir.
Bahşişi kabul etmemek hatâdır.”
“Allahü teâlâ bir kulunun marifet
sahibi olmasını isterse, kendi nurunu o kulunun kalbine koyar ve kul o nûr ile
Rabbini tanır.”
“İbâdetlerin en üstünü müslümanlara
din ilmi öğretmektir. İlimlerin en üstünü de namaz ilmidir. Çünkü o, mü’minin
miracıdır. Sen farzları vaktinde, sünnetleri ile beraber kıl. Mümkünse cemâati
de kaçırma.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mârifetnâme; sh. 520
2) Sefînet-ül-evliyâ- cild-2, sh.
152
3) Tezkiret-ül-ahbâb fî
menâkıb-il-aktâb
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-16, sh.
318
Fakîrullah hazretleri büyük İslâm
âlimi olan talebesi İbrâhim Hakkı Erzurûmî’ye şöyle buyurmuştur:
“Ey Molla İbrâhim Hakkı! Allahü
teâlâya bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve duâ ettim.
Allahü teâlânın, bütün maksatlarına kavuşturmasını ümid
ederim.”
“Tevekkül etmek, teslim olmak,
sabretmek ve rızâ göstermek, Allahü teâlâya varan yolun
esaslarıdır.”
“Sabrın başlangıcı çok acı, sonu bal
gibi tatlıdır.”
“Allahü teâlâdan razı olandan,
Allahü teâlâ. da razıdır. Kazaya rızâ, evliyânın
şânındandır.”
“Sevgiliden gelen sıkıntı bahşiştir.
Bahşişi kabul etmemek hatâdır.”
“Allahü teâlâ bir kulunun marifet
sahibi olmasını isterse, kendi nurunu o kulunun kalbine koyar ve kul o nûr ile
Rabbini tanır.”
“İbâdetlerin en üstünü müslümanlara
din ilmi öğretmektir. İlimlerin en üstünü de namaz ilmidir. Çünkü o, mü’minin
miracıdır. Sen farzları vaktinde, sünnetleri ile beraber kıl. Mümkünse cemâati
de kaçırma.”
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mârifetnâme; sh. 520
2) Sefînet-ül-evliyâ- cild-2, sh.
152
3) Tezkiret-ül-ahbâb fî
menâkıb-il-aktâb
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-16, sh.
318
Yorumlar
Yorum Gönder