ABDULLAH-I RÛMÎ, EŞREFOĞLU RÛMÎ
ABDULLAH-I RÛMÎ
(ö. 874/1469-70 [?])
Kādiriyye tarikatının Eşrefiyye kolunun kurucusu, mutasavvıf-şair.
Eşrefoğlu Rûmî adına düzenlenen Ali Alparslan hattıyla bir levha (Abdullah Uçman koleksiyonu)
Anadolu’da yetişen evliyânın
büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî olup, babasının ismi
ile şöhret buldu. Babası Eşref Efendi, Mısır’dan İznik’e göç etti. Abdullah,
İznik’de doğdu. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi ve dâmâdı oldu. 1484 (H. 889)
târihinde İznik’de vefât etti. Kabr-i şerifi ziyaret mahallidir.
Babasının terbiyesi altında büyüyen
Abdullah, önce İznik medreselerinde çeşitli âlimlerden ders alarak, zamanın
zahirî ilimlerinde yetiştikden sonra, Bursa’ya giderek Çelebi Mehmed’in
medresesine girdi. Burada tefsir, hadîs ve fıkıh ilimlerini tahsil ederek söz
sahibi âlimler derecesine yükseldi. Medreseyi bitirince hocası büyük âlim
Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesi’nde bir
müddet ders veren Abdullah, tasavvuf yoluna meyletti. Nefsini terbiye etmek,
kalb aynasını cilalamak için kendi kendine uğraşmağa başladı. Bu yolda bir hoca
bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa’daki Emîr
Sultan’ın huzuruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini
bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah’ın tasavvufa tutkunluğunu görünce, onu;
evliyânın büyüğü Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderdi. Ankara’ya gidip, yeni hocasına
teslim oldu. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Abdullah’daki kabiliyeti keşfederek,
nefsini terbiye edecek vazifeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim
olduğu hâlde hocasının emirlerine; “Başüstüne” diyerek sarıldı. Kendisine
verilen hela temizleme vazifesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin
isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük gayret sarf etti.
Buyurdu ki: “Hocam Hacı Bayram-ı Velî’ye on bir sene hizmet etmekle şereflendim.
Bu zaman zarfında hocamın; “Üstadın huzurunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır”
sözü üzerine, huzurunda bir kelime bile konuşmadım. Ancak sordukları suâllere
kısa ve öz cevap verir, edebe, ziyâde dikkat eder idim.” Eşrefoğlu Abdullah, bu
on bir senede pek çok imtihandan geçti. Hiç bir işten şikâyette bulunmadı.
Sabrı, hocasına olan muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayram-ı Velî, kızı
Hayrünnisâ’yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devam
eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Bayramiyye tarikatını yaymak
üzere İznik’e gitti. Orada kendi iç alemiyle başbaşa kaldı. Hocasının ayrılığına
ve onun hasretine fazla dayanamadı. Ayrıca, yükseldiği tasavvuf makamlarının
daha ziyâde olması için tekrar Ankara’ya döndü. Hacı Bayram-ı Velî, damadını,
tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik’e gönderdi ve
nefsini terbiye etmesi için kırk gün halvete girmesini, sonra Ankara’ya
gelmesini emretti. O da İznik’e gidip geldikten sonra, hocasının; “Hama şehrinde
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî’nin
huzuruna gidip, Kadiri yolunu öğreniniz” emrini aldı. Bu emri yerine getirmek
üzere hazırlığa başladı. Hocasıyla vedâlaştı ve hanımı ile birlikte yola düştü.
Zahmetli ve yorucu bir yolculuktan sonra, Hama’ya yeni hocasının huzuruna vardı.
Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün
halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama’da da sıkı bir riyazet
ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah’a ziyâde
teveccühlerde bulundu. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah,
tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin
Hamevî’nin halîfesi olarak Rumeline (Anadolu’ya), Kâdirî yolunu yaymak üzere
vazifelendirildi. Hüseyin Hamevî, Abdullah’ı Anadolu’ya uğurladıktan bir müddet
sonra arkasından baktı ve; “Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş, bizde bulunan
her şeyi çekip sinesine aldı” buyurdu.
Eşrefoğlu Rûmî’nin kendi adıyla anılan camiinin hazîresindeki sandukası – İznik/Bursa
Çocukları ile birlikte Ankara’ya
giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî’nin yanında bir müddet
daha kaldıktan sonra İznik’e yerleşti. Bir dergâh kurarak, talebelerine ders
vermeye, Kâdirî yolunu yaymaya ve mücâhedeler yaptırmağa, gurur, kibir, ucb gibi
kalb hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösteriyordu. Bu şekilde gayretli
çalışmaları çevreden işitilmeğe başladı. Bursa’dan, İstanbul’dan ve diğer
vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek istiyenler çoğaldı.
Sadrâzam Mahmûd Paşa bile talebelerinden oldu. Abdurrahmân-ı Tirsî en üstün
talebesi idi. Vefâtında onu yerine vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile evlendirdi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed
Han’ın İstanbul’u fethinden önce, Müzekkin
nüfûs isimli
eserini yazdı. Bundan başka Tarîkatnâme,
Delâil-ün-nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme,
Hayretnâme, Münâcâtnâme, Cinân-üt-Cenân, Tâcnâme,
Eşref-üt-tâlibîn
gibi eserleri vardır. Dîvân’ı meşhur olup, Yûnus Emre tipinde
tekke edebiyatı şiirleri söylemiştir. Şiirlerinde Rûmî mahlasını kullanmıştır.
Eşrefzâde-i Rûmî’nin Tövbeye
Gel şiiri
meşhurdur:
Ey hevâsına
tapanTövbeye gel tövbeyeHakk’a tap haktan utanTövbeye gel
tövbeye
Nice nefse
uyasınNice dünyâ kovasınVakt ola usanasınTövbeye gel
tövbeye
Nice beslersin
teniYılan çıyan yer anıKo teni besle cânıTövbeye gel
tövbeye
Sen dünyâ-perest
oldunNefsün ile dost oldunSanma dirisin, öldünTövbeye gel
tövbeye
Sen teni, sandın
seniBilmedin senden teniOdlara yaktın cânıTövbeye gel
tövbeye
Gör bu
müvekkilleri,Yazarlar hayru şerriGünahtan gel sen berüTövbeye gel
tövbeye
Ey miskin
ÂdemoğlıUsan tutma âlemiEsmeden ölüm yeliTövbeye gel
tövbeye
Göçer bu dünyâ
kalmazÖmür payidâr olmazSon pişman assı kılmazTövbeye gel
tövbeye
Tövbe suyıyla
arınDime gel bugün yarınGöresin hak dîdârınTövbeye gel
tövbeye
Eşrefoğlu Rûmî
senTövbe kıl erken uyanOlma yolunda yayanTövbeye gel
tövbeye
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Menâkıb-ı Eşrefzâde (A. Veliyyüddîn
Burûsevî, Üniversite Kütüphânesi; T. Y. No: 270)
2) Eşrefoğlu Divânı (A. Halet Çelebi,
İstanbul-1945)
3) Türk Klâsikleri; cild-3, sh. 32
4) Osmanlı Müellifleri; cild-1 sh. 17
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
406
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh.
376
7) Tûc-üt-tevârih; cild-5. sh. 171
8) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh.
225
9) Tomar-ı Turuk-i aliyyeden Kâdiriyye
Silsilesi (Sâdık Vicdanî, İstanbul-1340); sh.48
Anadolu’da yetişen evliyânın
büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Eşref bin Muhammed Mısrî olup, babasının ismi
ile şöhret buldu. Babası Eşref Efendi, Mısır’dan İznik’e göç etti. Abdullah,
İznik’de doğdu. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi ve dâmâdı oldu. 1484 (H. 889)
târihinde İznik’de vefât etti. Kabr-i şerifi ziyaret mahallidir.
Babasının terbiyesi altında büyüyen
Abdullah, önce İznik medreselerinde çeşitli âlimlerden ders alarak, zamanın
zahirî ilimlerinde yetiştikden sonra, Bursa’ya giderek Çelebi Mehmed’in
medresesine girdi. Burada tefsir, hadîs ve fıkıh ilimlerini tahsil ederek söz
sahibi âlimler derecesine yükseldi. Medreseyi bitirince hocası büyük âlim
Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesi’nde bir
müddet ders veren Abdullah, tasavvuf yoluna meyletti. Nefsini terbiye etmek,
kalb aynasını cilalamak için kendi kendine uğraşmağa başladı. Bu yolda bir hoca
bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa’daki Emîr
Sultan’ın huzuruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini
bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah’ın tasavvufa tutkunluğunu görünce, onu;
evliyânın büyüğü Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderdi. Ankara’ya gidip, yeni hocasına
teslim oldu. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Abdullah’daki kabiliyeti keşfederek,
nefsini terbiye edecek vazifeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim
olduğu hâlde hocasının emirlerine; “Başüstüne” diyerek sarıldı. Kendisine
verilen hela temizleme vazifesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin
isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük gayret sarf etti.
Buyurdu ki: “Hocam Hacı Bayram-ı Velî’ye on bir sene hizmet etmekle şereflendim.
Bu zaman zarfında hocamın; “Üstadın huzurunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır”
sözü üzerine, huzurunda bir kelime bile konuşmadım. Ancak sordukları suâllere
kısa ve öz cevap verir, edebe, ziyâde dikkat eder idim.” Eşrefoğlu Abdullah, bu
on bir senede pek çok imtihandan geçti. Hiç bir işten şikâyette bulunmadı.
Sabrı, hocasına olan muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayram-ı Velî, kızı
Hayrünnisâ’yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devam
eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Bayramiyye tarikatını yaymak
üzere İznik’e gitti. Orada kendi iç alemiyle başbaşa kaldı. Hocasının ayrılığına
ve onun hasretine fazla dayanamadı. Ayrıca, yükseldiği tasavvuf makamlarının
daha ziyâde olması için tekrar Ankara’ya döndü. Hacı Bayram-ı Velî, damadını,
tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik’e gönderdi ve
nefsini terbiye etmesi için kırk gün halvete girmesini, sonra Ankara’ya
gelmesini emretti. O da İznik’e gidip geldikten sonra, hocasının; “Hama şehrinde
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî’nin
huzuruna gidip, Kadiri yolunu öğreniniz” emrini aldı. Bu emri yerine getirmek
üzere hazırlığa başladı. Hocasıyla vedâlaştı ve hanımı ile birlikte yola düştü.
Zahmetli ve yorucu bir yolculuktan sonra, Hama’ya yeni hocasının huzuruna vardı.
Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün
halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama’da da sıkı bir riyazet
ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah’a ziyâde
teveccühlerde bulundu. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah,
tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin
Hamevî’nin halîfesi olarak Rumeline (Anadolu’ya), Kâdirî yolunu yaymak üzere
vazifelendirildi. Hüseyin Hamevî, Abdullah’ı Anadolu’ya uğurladıktan bir müddet
sonra arkasından baktı ve; “Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş, bizde bulunan
her şeyi çekip sinesine aldı” buyurdu.
Çocukları ile birlikte Ankara’ya
giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî’nin yanında bir müddet
daha kaldıktan sonra İznik’e yerleşti. Bir dergâh kurarak, talebelerine ders
vermeye, Kâdirî yolunu yaymaya ve mücâhedeler yaptırmağa, gurur, kibir, ucb gibi
kalb hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösteriyordu. Bu şekilde gayretli
çalışmaları çevreden işitilmeğe başladı. Bursa’dan, İstanbul’dan ve diğer
vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek istiyenler çoğaldı.
Sadrâzam Mahmûd Paşa bile talebelerinden oldu. Abdurrahmân-ı Tirsî en üstün
talebesi idi. Vefâtında onu yerine vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile evlendirdi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed
Han’ın İstanbul’u fethinden önce, Müzekkin
nüfûs isimli
eserini yazdı. Bundan başka Tarîkatnâme,
Delâil-ün-nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme,
Hayretnâme, Münâcâtnâme, Cinân-üt-Cenân, Tâcnâme,
Eşref-üt-tâlibîn
gibi eserleri vardır. Dîvân’ı meşhur olup, Yûnus Emre tipinde
tekke edebiyatı şiirleri söylemiştir. Şiirlerinde Rûmî mahlasını kullanmıştır.
Eşrefzâde-i Rûmî’nin Tövbeye
Gel şiiri
meşhurdur:
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Menâkıb-ı Eşrefzâde (A. Veliyyüddîn
Burûsevî, Üniversite Kütüphânesi; T. Y. No: 270)
2) Eşrefoğlu Divânı (A. Halet Çelebi,
İstanbul-1945)
3) Türk Klâsikleri; cild-3, sh. 32
4) Osmanlı Müellifleri; cild-1 sh. 17
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh.
406
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh.
376
7) Tûc-üt-tevârih; cild-5. sh. 171
8) Şakâyık-ı nu’mâniyye Tercümesi; sh.
225
9) Tomar-ı Turuk-i aliyyeden Kâdiriyye
Silsilesi (Sâdık Vicdanî, İstanbul-1340); sh.48


Yorumlar
Yorum Gönder