ERMENİLER
Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes’in
torunu Hayk’ın soyundan türeyen bir kavim. Frikyalıların, Hititlerin kolları
olduğu söylendiği gibi, Turânî bir ırkdan olduklarını söyleyenler de vardır.
Ancak dilleri Hind-Avrupa dil ailesine mensûbdur.
Ortaçağda Arap hâkimiyeti altında
yaşayan ermeniler, Bizans’ın desteğiyle Bağratuni ailesine mensup Aşot’u kral
îlân ettiler. Daha sonra da Bizans hâkimiyetine girdiler. Bizanslılardan zulüm
gördükleri zaman müslüman-Türklerin yanında yer aldılar. Bâzı ermeni
kaynaklarında geçen; “Allah, sapık Rumlaların fenalıklarını ortadan kaldırmak
için, Türkleri Anadolu’nun fethine me’mur etti” sözü, bunun ifadesidir.
Müslüman-Türklerin idaresi altındaki yerlerde din serbestliği ve adalet içinde
yaşayan ermeniler, Selçuklular devrinde, Toroslar ile Malatya bölgelerinde
prenslikler kurmaya çalıştılar. Bu sırada düşman oldukları Bizanslılardan
faydalanmak için de Ortodoksluğu kabul ettiler. Haçlı seferleri sırasında
hıristiyanlarla birlikte hareket ederek asliyetlerini ortaya koydular. Osmanlı
Devleti’nin kuruluş yıllarında, Karamanoğulları ve Ramazanoğulları beyliklerinin
hâkimiyeti altında azınlık olarak yaşadılar. 1375’den sonra Anadolu’da Türk
birliğini kurmaya çalışan Osmanlılar idaresinde, o zamana kadar görmedikleri bir
huzur ve güvene kavuştular. Tîmûr Han’ın Anadolu seferi sırasında Yıldırım
Bâyezîd Han’ın ordusuna katıldılar. Sonraki pâdişâhlar devrinde de devletin
zımmî reâyası olarak huzur ve dirlik içinde yaşadılar. Fâtih Sultan Mehmed’in
İstanbul’u feth etmesinden sonra buraya gelen ermeniler, Fâtih’in izni ile bir
patrikhâne kurdular. Ayrıca zanaatkar, mîmâr, tüccar olarak bağlılıklarına
güvenilen ermeniler, İstanbul’un Samatya Topkapı, Kumkapı, Edirnekapı gibi
önemli semtlerine yerleştirildi. Samatya’daki Sulumanastır kilisesi kendilerine
verildi. Burasını patrikhâneye çevirip serbestçe ibâdet yaptılar.
Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından
Sulumanastır kilisesinin ermeni cemâatine âid olduğuna dâir ferman verildi.
Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında Van ve çevresi Osmanlı topraklarına
katılınca, pek çok kuyumcu, taş ustası ve çeşitli zanaatkar ermeni İstanbul’a
getirildi. İstanbul’da sayıları her geçen gün artan ermeniler, saraya işçi,
usta, kalfa ve mîmâr gibi ünvânlarla girdiler. İstanbul’da yaptırılan saray,
câmi, medrese ve çeşme gibi yapıların meydana getirilmesinde çalıştılar. Daha
sonraki devirlerde de çeşitli yerlerden gelerek İstanbul’a yerleşen ermeniler,
yerli ve taşralı olarak ikiye bölündüler. Ortodoks ve katolik kiliselerinin
kendi saflarına çekme yarışları da ermenileri grublara ayırdı. 1830’da katolik
ermeniler bir topluluk olarak tanındılar. 1859’da da protestan Ermeniler ayrı
bir topluluk durumuna geldiler. Tanzîmât’ın ilânından sonra yapılan
düzenlemelerle diğer azınlıklar gibi devlet idaresine karışmaya başladılar. Bu
zamana kadar Osmanlı Devleti’nin himayesinde hür ve huzur içinde yaşayan
ermeniler, dış güçlerin, özellikle Rusların ve İngilizlerin desteği ile Osmanlı
Devleti’ne karşı isyânlara kalkıştılar. Rus-ermeni işbirliği Türkmençay
andlaşmasıyla neticelenen İran-Rus savaşında başladı. 1828-1829 Osmanlı-Ruş ve
1853-1856 Kırım savaşında devam eden bu işbirliği, sonraki devirlerde daha da
gelişti. 1870’den sonra Avrupa devletlerinin ilgisini çekme çabalarına girerek,
patrikhâne tarafından teşkilâtlandırıldılar. Önceleri yardım cemiyetleri adıyla
teşkilâtlanan ermeniler, çeteler kurarak bu teşkilâtlanmayı sürdürdüler. Osmanlı
ülkesinde ermenilerin yoğun olduğu bölgelerde düzen ve emniyetin sağlanması için
alınan tedbirleri, müslümanların hıristiyanlar üzerindeki baskısı diye
çarpıtarak anlattılar ve Avrupa devletlerinden destek istediler. 1877-1878
Osmanlı-Rus savaşının ardından imzalanan Ayastefanos andlaşmasına, Doğu
Anadolu’da ermenilerin de oturduğu vilâyetlerde ıslâhat yapılması hükmünü
koydurttular. Bu hüküm Berlin andlaşmasında da yer aldı. Berlin kongresinden
sonra Akdeniz’e inmek için Balkanların kendisine geçit olamıyacağını anlayan
Rusya, bu gayesine ulaşabilmek için Doğu Anadolu’da bir ermeni devleti
kurulmasını, basamak olarak kabul etti ve bu yolda çalışmalara girdi. Bağımsız
bir devlet kurma hülyasına kapılan ermeniler; Armenikan, Hınçak ve Taşnaksutyun
tedhiş komitelerini kurdular (Bkz. Cemiyetler). Rusya’nın sıcak denizlere inme
plânı içindeki ermenilerin rolünü kavrayan İngiltere, onları kendi çıkarları
doğrultusunda ve Rusya’ya karşı yönlendirdi. İngiltere’nin bu maksadını anlayan
Rusya, bağımsız bir ermeni devleti kurulmasına karşı çıktı. Berlin andlaşmasında
imzası bulunan İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya ve Rusya, Osmanlı
Devleti’ne bir nota vererek andlaşmanın gerektirdiği ermeniler lehine olacak
ıslâhatın’yapılmasını istediler. Sultan Abdülhamîd Han’ın ileri görüşlülüğü ve
dirayetli devlet adamlığıyla bu teşebbüs netîcesiz kaldı. Ancak bütün yıkıcı
güçler gibi, ermeniler de, kurdukları tedhiş çeteleriyle Osmanlı Devleti’nin
yıkılması ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesi için türlü
yollara başvurdular. Yalnız propaganda ile yetinmeyen ermeniler, gayelerinin
tahakkuku için yegâne engel gördükleri sultan Abdülhamîd’e olmadık iftiralar
attılar. Canına kastedecek şekilde suikast düzenleyen ermeniyi affedebilecek
kadar âlicenap ve hoşgörülü olan Türk’ün yüce hakanına “Kızıl Sultan” demek
cür’etinde bulundular. Bu iftirayı ilk defa ermeni asıllı Fransız yazar Albert
Vandal, “Le Sultan Rouge = Kızıl Sultan” şeklinde ortaya attı. Türk
düşmanlarının bu gibi iftiraları atmaları tabiîdir. Fakat ermeni komitacılarına
karşı Türk’ün hakkını koruduğu, ermenilerin hayâllerini suya düşürdüğü için,
müteassıp Fransızın ortaya attığı Le Sultan Rouge lakabını bâzı gafiller
Türkçeye aynıyla tercüme edip, ansiklopedi ve ders kitaplarına sultan
Abdülhamîd’in Kızıl Sultan olduğunu yazıp, düşmanla aynı safta yer alarak genç
ve körpe dimağlara düşmanı dost tanıttılar. Bugün içinde bulunduğumuz hâl ne
yazık ki bu gafil ve hâinlerin hedefi şaşırtarak getirdikleri son nokta oldu.
Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde
isyânlar çıkardılar. 20 Haziran 1890’da Erzurum isyânını, Temmuz 1890’da Kumkapı
nümayişini, 1890’da Birinci Sason isyânını, 1892-1893 senelerinde Merzifon,
Kayseri, Yozgat isyânlarını, 30 Ekim 1896’da İstanbul ermeni patırdısını, 26
Ağustos 1896’da Banka vak’asını, 1904’de İkinci Sason isyânını çıkardılar. Bu
isyânlar sırasında kadın çocuk demeden pek çok müslüman Türk’ü şehîd ettiler. 21
Temmuz 1905 Cümâ günü Yıldız Câmii’nde pâdişâh sultan İkinci Abdülhamîd Han’a
karşı sûikasd düzenlediler. Fakat bu emellerine erişemediler. 1908’de İkinci
Meşrûtiyetin ilânından sonra açılan Meb’ûsân meclisine, bu tedhiş
teşkilâtlarının elebaşıları milletvekili olarak katıldı.
İkinci Meşrûtiyet’in ve 31 Mart
Vak’asının hemen ardından Adana’da bir ayaklanma çıkardılar. Balkan harbinden
sonra ermeniler lehine ıslâhat konusunu büyük devletler yeniden ortaya attılar.
İttihâd ve Terakkî’nin iktidarda bulunduğu Bâb-ı âlî hükümeti Rusya ile
imzaladığı bir andlaşma ile ağır hükümler getiren bir ıslâhat projesini kabul
etti. Ancak bu sırada Birinci Dünyâ harbinin başlaması üzerine ermeniler lehine
yapılacak ıslâhat konusu tekrar kapandı.
Balkan harbi ve Birinci Dünyâ
savaşında Avrupa devletlerinin güdümünde hareket eden ermeniler, kurdukları
tedhiş çeteleriyle Osmanlı ordularını arkadan vurdular. Yurt dışındaki büro ve
dernekler aracılığıyla gönüllü birlikleri meydana getirip, bunların Fransa ve
Rusya saflarında cepheye sevklerini sağladılar. Rusya’nın Osmanlı sınırlarına
girmesi üzerine, çetecilik ve isyân hareketleriyle düşmana yardımcı oldular.
Osmanlı Meclis-i meb’ûsânındaki üç Ermeni meb’us (milletvekili) cepheye koşarak
Türklere karşı savaşan çetelerin başına geçtiler. Mayıs 1915’de Van’da büyük bir
isyân çıkarıp, pek çok müslüman-Türk’ü katlettiler ve şehrin Rus işgali altına
girmesini sağladılar. Bu acıklı durumlar karşısında Osmanlı hükümeti 14 Mayıs
1915’de Sevk ve iskan (Tehcir) kânununu çıkararak ermenileri savaş bölgesinden
uzaklaştırdı. Diyarbakır’ın güneyine, Fırat vadisine ve Urfa yöresine
yerleştirildiler.
Doğu Anadolu’nun işgali sırasında
Ruslar ile birlikte hareket eden ermeniler, Türklere karşı taarruza geçtiler.
Yapılan arama ve tahkikatlarda, ele geçen; “Yedi yaşından yukarı kız ve erkek
çocukları da dâhil bütün müslümanlar öldürülerek, şehir ve kasabalarda taarruz
ve müdâfaa tertibatları, kumanda hey’etleri kurulacak, Ruslar biraz daha
ilerleyebilirlerse, resmî dâireler ve şehir kapıları bomba ile havaya
uçurulacak, vâli, polis müdürü ve jandarma komutanı gibi idare âmirleri
öldürüldükten sonra, kaçmak isteyen müslüman ahâli katledilecektir” yazılı
bildiriler, ermenilerin çirkin maksadlarını ortaya koymuşdur.
Diyarbakır, Van, Bitlis, Erzurum,
Erzincan, Maraş, Trabzon, Adana, Sivas, Urfa ve diğer vilâyetlerde silâhlı
isyânlar hazırladılar. Suriye ve Filistin bölgesine vâli tâyin edilen, İttihâd
ve Terakkî’nin üç paşasından biri olan Cemâl Paşa’ya ayrı bir devlet kurdurma
teşebbüsünde bulundular. Devletin güçlü anlarında, bütün azınlıklar gibi
ermeniler de devlete sadâkat göstermişler, zayıf ânında ise, yerli ihanet
ocakları ile birlikte arkadan vurmuşlardır.
Rusya’da 7 Kasım 1917’de bolşevik
ihtilâli patlak verince, Rus birlikleri geri çekildi. Bu çekilme esnasında Doğu
Anadolu’daki istilâ ettikleri yerlerin idaresini, Rus kumandan ve subaylarının
idaresindeki ermeni intikam taburlarına bıraktılar. Bu durumdan faydalanan
ermeniler, Doğu Anadolu’da insanlığın yüz karası vahşetlerle, silâhsız, masum
müslüman-Türk halkını çoluk-çocuk demeden katlettiler. Böylece buraları
ermenistan yapma hayâllerine kapıldılar. 12 Mart 1918’de Erzurum’un kurtuluşuyla
ermenilerin bu hayâlleri suya düştü.
1918 Ekim’inde mütârekenin îlânıyla
başlayan işgallerde, bulundukları vilâyetlerdeki işgal kuvvetleriyle işbirliği
yaptılar. Onlardan aldıkları destekle müslüman-Türk halkına tekrar zulmettiler.
Türk köylerine taarruz eden ermeni çeteleri, köylüleri soydular. Silâh, para ve
eşyalarını aldılar. 21 Aralık 1918’de Adana’ya giren Fransız birlikleriyle
ermeni gönüllü askerleri de geldi. Adana üzerinde hak sahibi olduklarını iddia
eden ermeniler, derin bir kin ile Türklere saldırmaya başladılar. O sırada Adana
vâlisi olan Nâzım Bey, işgâiden iki gün sonra hükümete çektiği telgrafta, sağlık
durumu ve mahallin icâbından dolayı istifa ettiğini bildiriyor ve vilâyetin
hâlini pek acıklı bir surette tasvir ediyordu. Fransızların maksadının, orada
ermeni cumhuriyeti kurmak ve ermenilerin hâlen zayıf bir azınlıkta
bulunmalarından dolayı şimdiki hâlde buna muvaffak olamazlarsa geçici müstakil
bir hükümet teşkil etmek olduğunu ve işgal askerlerinin yüzde sekseninin ermeni
gönüllülerden olmasının buna delîl olduğunu belirtiyordu. Bir müddet sonra
Adana’da bir ermeni intikam alayı kuruldu ve her tarafta cinayetler başladı.
Fransız işgal kumandanları ise, bulundukları yerlerde ermenilerin Türkler
üzerine hâkimiyet kurması için elden gelen her şeyi yaptılar.
Antep, Maraş ve Urfa’nın işgal
edilmesinde de aynı şekilde hareket eden ermeniler, müslüman-Türk halkına her
türlü hakaretlerde bulundular. Türk kadınlarının kıyafetleriyle alay ettiler. 20
Ekim 1921’de imzalanan Ankara andlaşmasına kadar bu bölgedeki yerli halka
zulmeden ermeniler, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni parçalayıp, yutmak
için yaptıkları savaşın vâsıtalarından biri oldular. Sultan İkinci Abdülhamîd
Han’ın; “Büyük devletlerin zavallı piyonları” dediği ermenileri ermeni yazarı
Koçanznuni’nin; “Ermeniler sâdece hayâl peşinde koşturulmuşlar, sonunda ise terk
edilmişlerdir” dediği gibi aldatıldılar.
Bir taraftan Osmanlı Devleti’ne
karşı ermenileri kullanan Rusya, onları ezmekten ve zulmetmekten geri kalmadı.
Kendi vatanlarında ezdiği, sürdüğü Kafkas ermenilerini müstakil ermenistan
ideâli etrafında topladı ve Türkiye’yi hedef gösterdi. Bu kışkırtmalar
neticesinde Haziran 1920’de Oltu ve Tuzla’yı işgâl ettiler. Türk köylerinin,
kasabalarının sık sık ermeni baskınına uğraması üzerine şark cephesi kumandanı
Kâzım Karabekir Paşa harekete geçti. 29 Eylül’de Sarıkamış, 30 Ekim’de Kars, 7
Kasım’da Gümrü zapt edildi. Ermenilerle 3 Aralık 1920’de Gümrü andlaşması
imzalandı. “Osmanlı, Rus ve bütün cihân istatistiklerinin ve yerleşmiş olan
içtimaî vaziyetin gösterdiği vechile Osmanlı hududu dâhilinde ermeni
ekseriyetini hâvi bir arazi parçası mevcud değildir” hükmünün yer aldığı bu
andlaşmayla ermeni mes’elesi son buldu, resmen imza ve taahhüd altına alındı.
Osmanlı Devleti’nin yıkılışını
hazırlayan Mondros mütârekesinden sonra yurt dışına kaçan İttihâd ve Terakkî’nin
ileri gelenleri, Talat Paşa, Cemâl Paşa, Sa’îd Halim Paşa ve Cemâl Azmi, ermeni
çetecileri tarafından öldürüldü.
Günümüzde en çok ermeni Rusya’da
bulunmaktadır. Ülkemizde ise, 80.000 civarında ermeni vardır. Türkiye’nin ermeni
konusunda hiç bir mes’elesi yoktur. Türkiye’de gayet rahat ve huzur içinde
yaşayan ermenilerin, tamamen serbest olan kiliseleri, çocuklarını okutmak için
açtıkları okulları vardır. Çıkardıkları ermenice gazeteyi dünyânın dört yanına
gönderebilmektedirler.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Mes’elesinin
Ortaya Çıkışı (Cevdet Küçük, İstanbul-1983)
2) Ermeni Mes’elesi (M. Kemal Öke.
İstanbul-1988)
3) Türk-Ermeni Münâsebetlerinin Dünü Bugünü
(Osman Karabıyık, İstanhul-1984)
4) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4,
sh. 286
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-5. sh.
169
6) Belgelerle Ermeni Sorunu (Genel Kurmay
Askerî Târih Yayını, Ankara-1983)
7) Târihte Ermeni Mezâlimi ve Ermeniler (M.
Hocaoğlu, İstanbul-1976)
8) The Armenians in History and the Armenian
Question (Esat Uran, İstanbul-1988)
9) 31 Mart Vak’ası (İ. Hâmi Danişmend,
İstanbul-1974); sh. 142
10) Hâtırât-ı Cemâl Paşa; sh.
246
11) Hâtırât-ı Talat
Paşa (İstanbul-1946); sh. 16.
12) Ruslara Göre
Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim (Azmi Süslü.
Ankara-1987)
13) Ermeni Dosyası
(K. Gürün, Ankara-1983)
14) Osmanlı
Ermenileri (Bilâl N. Şimşir. Ankara-1983)
15) Türk Târihinde
Ermeniler (Sempozyum, İzmir-1983)
16) History of the
Ottoman Empire and Modern Turkey; cild-2, sh. 200
17) Târih Boyunca
Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu
(Erzurum-1984)
Yorumlar
Yorum Gönder