DOKSAN ÜÇ HARBİ
1877-1878 yıllarında meydana gelen,
Rûmî 1293 senesine rastladığı için Doksanüç harbi olarak anılan Osmanlı-Rus harbi.
Osmanlı Devleti üzerindeki asırlık emellerini gerçekleştirmek, Osmanlıları
Avrupa’dan atmak, İstanbul’u ele geçirerek sıcak denizlere inmek isteyen Rusya,
Balkanlardaki hıristiyanları, özellikle Slavları korumak bahanesiyle Osmanlı
Devleti’ne karşı isyân ettirmekte, zaman zaman Osmanlı Devleti’nin iç işlerine
karışmaktaydı. Kendi varlığının devamını sağlamak için Osmanlı Devleti’nin
yıkılmasını millî bir hedef kabul eden Rusya, daha önce Kırım Hanlığı’nı ilhak
etmiş, Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını almış, Volga boylarındaki Türk
ülkelerini istilâ ederek, Türkistan’a ilerlemiş ve kuzey kısımlarını elde
etmişti. 1853 Kırım harbi mağlûbiyeti bu emellerini bir müddet için durdurduysa
da, Ruslar, bu yenilginin intikamını almak için faaliyete geçtiler. Osmanlı
Devleti’nin toprak bütünlüğüne en çok tarafdâr gözüken Fransa’nın 1870’de Prusya
karşısında ağır mağlûbiyete uğraması üzerine, kuvvetler dengesinin Osmanlılar
aleyhine bozulduğunu fırsat bilen Rusya, Kırım harbi sonunda imzalanan Paris
andlaşmasında yer alan Rusya’nın “Karadeniz’de donanma ve tersane
bulundurmaması” hakkındaki maddelerini tanımadığını resmen îlân edip, Londra
konferansında tescil ettirdi ve Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana
getirmeye başladı. Bu arada panislavizm fikirlerini Balkanlarda yaymak için
Moskova’da bir konferans topladı. Bu konferansda alınan kararlardan sonra Rus
panislavistleri, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Slavlarını ayaklandırmak için
Balkanlarda yoğun bir propagandaya giriştiler. Romanya ve Karadağ’da birer
teşkîlât kurdular.
Bu sırada İstanbul’da sultan
Abdülazîz Han tahttan indirilerek şehîd edildi. Devletin bu güçsüz durumundan
istifâde etmek ıstiyen Bosna-Hersek eyaletindeki hıristiyanlar ayaklandı. Bu
isyân bastırılmadan Rus tahrikiyle hareket eden Karadağlılar ve Sırplar da
ayaklandılar. Sultan beşinci Murâd Han’ın kısa süren pâdişâhlığından sonra tahta
geçen sultan İkinci Abdülhamîd Han durumlarla ilgili bâzı tedbirler aldı.
Rusya’nın İstanbul büyükelçisi İgnatiyef’in tehdidkâr sözlerine karşı; “Devletin
yükselmesini, Osmanlı ülkesine huzur ve asayişin te’minini, Rus
imparatorluğundan ziyâde ben arzulamak mevkiindeyim. En büyük emelim, milletimin
saadetini tem’in etmektir” diyerek hâdiseler karşısındaki tavrını açıkça ortaya
koydu. Serdâr-ı ekrem Abdülkerîm Nâdir Paşa idaresinde gönderilen ordu, 17 Ekim
1876’da Sırb ordusunu hezimete uğratarak isyânı bastırdı. Osmanlı ordusunun
Sırbistan’da ilerlemesi karşısında telâşa kapılan Rusya, 31 Ekim 1876’da Bâb-ı
âlîye bir nota vererek, bütün cephelerdeki harekâta şâmil olmak üzere altı
haftalık müddetle kayıtsız şartsız bir mütâreke istedi. Eğer 48 saat içinde harb
harekâtı durdurulmazsa, İstanbul’daki elçisini gerî çekeceğini bildirdi. Yeni
bir Osmanlı-Rus savaşının felâketle neticeleneceği düşünülerek, 1 Kasım 1876’da
iki ay müddetle mütâreke kabul edildi. Sırp harekâtının devamı sırasında Osmanlı
Devleti’nin müşkil durumundan istifâde etmek isteyen Bulgaristan’da da bir isyân
kımıldanışı oldu. Bunun bastırılmasından sonra muhtemel bir savaştan çekinen
Avrupa devletleri, Balkan mes’elesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans
toplanmasını teklif ettiler. Rüşdî Paşa’nın istifasından sonra, 19 Aralık
1876’da sadrâzamlığa getirilen Midhad Paşa ve arkadaşları, Kânûn-i esâsînin
hazırlanması için çalıştı. Bu sırada hazırlıkları tamamlanan konferans, 23
Aralık 1876’da Haliç Tersânesi’ndeki Bahriye nezâreti binasında toplandı. Aynı
gün Osmanlı Devleti, konferansın çalışmalarını etkilemek için Kânun-i esâsîyi
îlân etti. Çalışmalarına devam eden Tersane konferansına; Osmanlı Devleti’nden
başka; İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı
delegeler önceden hazırladıkları metni Osmanlı” delegelerine verdiler. Buna göre
Osmanlı askeri, Karadağ ve Sırbistan’dan çekilecek, Bulgaristan’da doğu ve batı
Bulgaristan adı ile iki ayrı eyâlet kurulacak, Bosna-Hersek’le birlikte bu iki
eyâlete de muhtariyet verilecekti. Rus başvekîli Gorçakof’un da hâzır bulunduğu
konferansa katılan hâriciye nâzırı Safvet Paşa, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda
uyguladığı siyâsetin haklılığını anlattı. Osmanlı Devleti’nin ileri sürülen
şartları kabul etmemesi üzerine, konferans dağıldı. Bu tavır, Osmanlı-Rus
savaşının biraz daha yaklaşmasını sağladı. Sadrâzam Midhat Paşa, çıkacak bir
savaşta, hayranı olduğu Avrupa devletlerinden yardım göreceğini zannediyordu.
Çıkacak bir savaşı önlemek için çok gayret gösteriyormuş gibi gözüken
İngiltere’nin Hindistan nâzırı Lord Salisbury, Midhat Paşa’nın aksine, bir savaş
çıktığında İngiltere’nin ve diğer Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletine yardım
etmeyecekleri kanâatindeydi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’la görüşerek durumun
vehâmetini îzâh etti. Memleketin ahvâlini düzeltmek için uzun bir sulh dönemine
ihtiyâç olduğuna inanan sultan İkinci Abdülhamîd Han, savaş istemiyordu. Fakat
savaş isteyen devlet adamlarının baskısı altındaydı. Bunların başında sadrâzam
Midhat Paşa, harbiye nâzırı vekîli Müşir Redif Paşa geliyordu. Bu sırada Midhat
Paşa ve tarafdârlarının teşvîkiyle kandırılarak sokaklara dökülen medrese
talebeleri; “Biz Rumeli’ye ilk defa geçen kahraman Osmanlıların çocuklarıyız.
Kanımızla zapt ettiğimiz bu yerleri sonuna kadar müdâfaaya yeminliyiz. Yabancı
devletlerin tekliflerini kabul etmiyoruz. Konferans dağılmalıdır. Harb
istiyoruz” diye bağırarak sarayın önüne kadar gelip tekrar; “Harb isteriz” diye
bağırdılar. Midhat Paşa tarafdârlarından Hoca Şâkir Efendi’nin sevk ettiği
kalabalık, sefarethâne önlerinden geçti ve hâdise çıkarmadan dağıldılar.
İngiliz delegesi Lord Salisbury, 14
Ocak 1876’da sultan İkinci Abdülhamîd Han’a gelerek, Tersane konferansında Bâb-ı
âlînin ısrar ettiği bâzı noktaların değiştirildiğini, eğer bu haliyle de
konferans maddeleri kabul edilmezse elçilerin İstanbul’u terk edeceklerini
bildirdi (Bkz. Tersane Konferansı). Bunun üzerine sultan İkinci Abdülhamîd Han o
akşam bütün vükelâyı saraya davet ederek; asker, iaşe, mühimmat hususlarının
tedkîk edilerek hükümetin karârının kendisine bildirilmesini istedi. Toplantıdan
sonra sadrâzam Midhat Paşa tarafından Pâdişâh’a şu karar bildirildi: “Böyle
tekliflerde harb etmek için askerin kuvvetine bakılmaz. Biz Anadolu’ya 400 atlı
ile geldik, 400 kişi kalıncaya kadar harbederiz.”
Peşin hükümlü olan Midhat Paşa
hükümetinin ölçülüp tartılmadan alelacele aldığı bu karârın, kurulacak geniş
kadrolu bir mecliste bir kere daha görüşülmesini isteyen sultan İkinci
Abdülhamîd Han, târihî harb mes’ûliyetini yüklenmemek için gayret etti. Rusya
için de büyük fedâkârlıklar îcâb ettiren bu savaşı, Rus çarı da istemiyordu.
Ancak onun da etrafını savaş tarafdârı devlet adamları sarmıştı. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın bu isteği üzerine, Midhat Paşa tarafından kurulan; müşirler,
ferikler, yüksek mahkeme reisleri, devlet şûrası üyeleri, nâzırlar, saray ileri
gelenleri ve gayr-i müslimlerin temsilcilerinden meydana gelen mecliste, Tersane
konferansının kararları görüşüldükten sonra tekrar reddedildi.
Devlet hazînesi boş, ordu Sırp,
Bulgar ve Karadağ hâdiseleri yüzünden yorgun ve dağınık, mühimmat, silâh ve
subay kadroları yetersiz olduğu hâlde bile bile harbe girmeye teşebbüs etmek;
Osmanlı Devleti’nin ölüm fermanını imzalamaktı. Bu şartlar altında sultan İkinci
Abdülhamîd Han kesin olarak harbe girilmesini istemiyordu. Fakat daha önce îlân
edilen Kânûn-i esâsiye göre mecbur olduğu için istemiyerek tasdîk etti. Sadrâzam
Midhat Paşa ile hâriciye nâzırı Safvet Paşa tarafından hazırlanan Bâb-ı âlînin
cevâbı, devletlerin murahhaslarına bildirildi. Bu karâr üzerine devletlerin
murahhas ve elçileri İstanbul’u terk ettiler. Midhat Paşa, Mahmûd Celâleddîn
Paşa ve tarafdârları harbin kaçınılmaz olduğunu düşünerek sevindiler.
Konferans tekliflerinin reddi
üzerine bir Osmanlı-Rus harbinin kaçınılmaz olacağını gören sultan İkinci
Abdülhamîd Han, işlerin iyi sevk ve idare edilmediğini görerek bâzı tedbirler
almağı lüzumlu gördü. Sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesinde başlıca âmil
gördüğü, akşamları bâzı kimseleri ve gençleri içki masasına toplayarak devlet
sırlarını açıkladığını tesbit ettiği ve yine onun, “Osmanlı hânedânından ümid
kesilmiştir, pâdişâhı tahtından indirmelidir” dediğini tesbit ettiği, başka
garib hareketlerini gördüğü Midhat Paşa’yı 5 Şubat 1877’de Kânûn-i esâsînin 113.
maddesine göre sadrâzamlıktan azledip sürgüne gönderdi. Ertesi gün Ethem Paşa
sadrâzamlık makamına getirildi.
İstanbul Tersane konferansı
karârının reddedilmesi üzerine, Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı harb açacağı
iyice belli oldu. Çıkacak bir harbde Sırpların ve Karadağlıların düşman birer
kuvvet kalmasının uygun olmayacağını düşünen sultan İkinci Abdülhamîd Han, bu
iki prenslikle andlaşma yapılması için görüşmeleri başlattı. 27 Şubat 1877’de
Sırbistan’la barış andlaşması imzaladı. Fakat Karadağ ile yapılan görüşmeler,
Karadağlıların mânâsız istekleri üzerine netîceye bağlanamadı.
Bu sırada Kânûn-i esâsîye göre
kurulan Meclis-i meb’ûsân 19 Mart 1877’de açıldı. Meclis-i meb’ûsânın açılışını
tâkib eden günlerde de, Talebe-i ulûm kisvesi altındaki kötü niyetli kimseler,
harbe girmenin lehinde tezahüratta bulundular.
Memleketin çok sıkıntılı durumda
olduğu bu günlerde, Karadağla yapılan mütâreke müddeti de sona erdi. Karadağ
Prensliği, Osmanlı ülkesine tecâvüz için askerî hazırlıklara başladı. Bu sırada,
çıkacak bir harbe mâni olmak için Avrupa devletleri tekrar araya girdiler.
Osmanlı-Karadağ mütârekesini 13 Nisan’a kadar uzattılar. Avrupa devletleri
Londra’da tekrar bir konferans toplayarak, Tersane konferansında alınan
kararları biraz değiştirdiler (Bkz. Berlin Andlaşması). Alınan karârı da 31 Mart
1877’de Bâb-ı âlîye tebliğ ettiler. Hâriciye nâzırı Safvet Paşa, Bâb-ı âlî
hükûmetinin aldığı red karârını 10 Nisan 1877’de ilgili devletlere bildirdi.
Böylece sulh yolu iyice kapandı.
Avrupa devletlerinin savaşa mâni
olma teşebbüsleri bu şekilde akamete uğradı yâni netîce alınamadı. Bâb-ı âlînin,
tekliflerden hiç birini kabul etmiyeceğini kesin olarak anlayan Rusya, bir harb
vukuunda İngiltere’nin takınabileceği muhtemel vaziyeti hesaba katarak
isteklerinde bir adım gerilediyse de, sadrâzam Edhem Paşa’nın ve Meclis-i
meb’ûsânın, Rus isteklerinin Osmanlı görüşüne yaklaştığı bir sırada bunları da
şiddetle reddetmeleri üzerine, 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne karşı savaş
ilân etti. Aynı gün harb îlân notasını Bâb-ı âlîye veren Rus maslahatgüzarı
Nelidoff ve bütün sefaret erkânı İstanbul’u terk etti. Osmanlı Meclis-i
meb’ûsânında harb îlânı notası okununca, büyük sevinç ve tezahürata sebeb oldu.
“Yaşasın harb” sesleri arasında harb karârı alındı. Bu harb notası, sultan
İkinci Abdülhamîd Han’a sunulunca; “Böyle bir harbi asla istememiştim. Fakat
başımıza geldi. Artık ilâhî takdîr ne ise o olur. Bu andan îtibâren şeref ve
haysiyetimizi korumak için her şeyimizi fedaya hazır olmalıyız” dedi ve son bir
çâre olarak harbe mâni olmak için Avrupa devletlerinin arabuluculuğunu isteyen
bir telgraf çekilmesini emretti. Bu telgraf karşısında Fransa, İngiltere, İtalya
ve Avusturya tarafsızlıklarını îlân ettiler.
Bu şekilde devam edecek bir harbin
Osmanı Devleti lehine netîcelenmiyeceğini düşünen sultan İkinci Abdülhamîd Han,
dış siyâsetteki dehâsını kullanarak, devletlerin menfaatleri arasındaki
zıddiyetten istifâde etmeye çalıştı. Avusturya hâkimiyetinden memnun olmayan
Macarları kazanabilmek için, hazîne-i hümâyûnda bulunan vaktiyle Türkler
tarafından ele geçirilmiş eski Macar krallarından Mathyas’a âid kıymetli 25 cild
kitabı Macaristan’a göndererek, Macar milleti adına Peşte Üniversitesi’ne hediye
etti. Bu hareket, Macar milleti üzerinde iyi bir te’sîr bıraktı ve Macarlar,
Osmanlı Devleti lehine kazanılmış oldu. Daha sonra İngiltere’nin doğudaki
çıkarlarını, Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı kullanmayı plânladı.
Diplomatik yollarla ağır ağır bu mevzûyu işlemeye devam etti. Nitekim İngiltere
hükümeti Rusya’ya; “İngiltere hükümeti, Osmanlı-Rus harbi dolayısıyla Hindistan
yolunun ve İstanbul’un Rusya tarafından tehdîd edilmesi karşısında haraketsiz
kalamaz” şeklinde bir telgraf çekti. Rusya ise, Kırım harbinde olduğu gibi bir
Avrupa-Osmanlı anlaşmasından çekindiği için, İngiltere’nin bu ihtarına karşı
yumuşak davranmaya mecbur kaldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han bundan sonra da,
İngiltere’yi îcâb ettiği vakit diğer devletlere karşı kullandı, hiç bir zaman
İngiliz siyâsetinin peyki olmadı.
Bütün gayretlere rağmen mâni
olunamıyan, Rusya’nın da, Osmanlı Devleti’nin de bütün kuvvetlerini seferber
ettikleri Doksanüç harbi, Tuna ve Kafkasya cephelerinde cereyan etti. Tuna
cephesi başkumandanı serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerîm Nâdir (Abdi) Paşa
idaresinde üç orduya ayrıldı. Bunlardan garb ordusunun başında Müşir Osman Paşa,
şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyyûb Paşa, cenûb (güney) ordusunun başında
ise Müşir Süleymân Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki kuvvet dengesi Osmanlıların
aleyhine idi. Osmanlı kuvvetlerinin toplamı 186 bin olup; top, silâh ve mühimmat
bakımından kâfî derecede teçhiz edilememişti. Rus ordusu başkumandanı, çarın
veliahdı ve biraderi Grandük Nikola Nikolayeviç’ti. Emrinde 250 bin asker
mevcûdlu yedi kolordu vardı. Top, silâh ve mühimmat bakımından da Osmanlı
ordusundan üstündü. Harbin fiilen başlamasından sonra Sirbistan, Romanya ve
Karadağ prenslikleri de Rusya’nın yanında yer almışlar ve Yunanistan da düşmanca
bir tavır içine girmişti.
Romanya hudutlarını geçen Rus
orduları, Tuna nehri üzerinde bulunan
Doksanüç harbinin ikinci cephesi ise
Kafkasya’da idi. Tuna cephesi kadar mühim olmamakla beraber, burada da pek çok
savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed Muhtar Paşa idi. Bu cephedeki ordumuzun
toplamı 60 bin askerdi. Üç tümeni Kars, bir tümeni Ardahan, bir tümeni Eleşkirt,
bir tümeni de Doğu Bâyezîd ve Van’da olan bu ordunun, Erzurum’da da bir miktar
ihtiyat kuvveti vardı. Batum’daki kolordunun başında ise Müşir Derviş Paşa
bulunuyordu. 125 bin kişilik Rus ordusunun başkumandanı ise, ermeni asıllı
Melikof’du.
Devamlı takviye alan Ruslar, 30
Nisan’da Doğu Bâyezîd’i ele geçirdiler. Ahmed Muhtar Paşa, Ruslara karşı 21
Haziran’da Halyaz, 25 Haziran’da Zivin ve Gedikler meydan muhârebelerini
kazandı. Ahmed Muhtar Paşa’ya zaferden sonra Gâzi ünvânı verildi. 4 Ekim 1877’de
Yahniler meydan muhârebesi de kazanıldıysa da takviye alan Rusları durdurmak
mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ meydan muhârebesi Kafkas cephesinin dönüm
noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa daha fazla zâyiât vermemek için Erzurum’a
çekildi. Kars açıkta kaldığından, 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat
Ruslar, Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan müdâfaalar karşısında
Erzurum’u alamadılar (Bkz. Aziziye müdâfaası). Bu sırada, Rumeli cephesindeki
felâketlerin birbirini tâkib etmesi ve Rusların Yeşilköy’e kadar gelmesi
üzerine; müdâfaa tertibatı almak için Ahmed Muhtar Paşa İstanbul’a çağrıldı.
Yerine Müşir Kurt İsmâil Paşa getirildi. Daha sonra Rus tazyikine karşı
dayanmakta devam eden Erzurum, mütâreke imzalanmasından 21 gün sonra Ruslara
teslim oldu. Böylece Doksanüç harbi, Osmanlı Devleti’nin ağır mağlûbiyeti ile
neticelendi. Rusların ve Bulgarların büyük katliâmı ve Anadolu’ya göç sebebiyle
Rumeli’deki Türk nüfûsu azınlığa düştü. Son asır Türk târihinin en büyük göç
faciası vuku buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar göçmen kâfileleriyle
doldu. Bu göçmenlerin büyük bir kısmı yine Ruslar ve Bulgarlar tarafından imha
edildi.
Rusların Yeşilköy’de karargâh
kurmalarından sonra, Bâb-ı âlî 19 Ocak 1878’de Rusya’dan mütâreke (ateşkes)
istedi. 9 ay 7 gün süren savaşa 31 Ocak 1878’de imzalanan Edirne mütarekesiyle
son verildi. 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) andlaşması imza edildi. Ancak
sultan Abdülhamîd Han’ın siyâsî ve diplomatik dehâsı sebebiyle yürürlüğe
girmedi. Avrupa devletlerinin de iştirakiyle 13 Temmuz 1878’de tertiplenen
Berlin andlaşmasıyla daha önceki andlaşmanın şartları hafifletildi. Ancak
Osmanlı Devleti, bu andlaşmaya göre bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak
ve bugünkü nüfûsun beşte birine yakın nüfûs kaybına uğradı. Ayrıca 800 milyon
Franklık savaş tazminatı ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise
Sırbistan, Karadağ ve Romanya birer bağımsız devlet oldular (Bkz. Berlin
Andlaşması).
HAZİN GÖÇ!..
Doksanüç harbinde; Plevne ordusu
esir düşmeden önce, Balkanların öbür tarafında, Rusların istilâsına uğrayan
Servi, Lofça gibi kasabalar ve köylerin müslüman halkı toplanıp Sofya’ya
gelmişlerdi. Ayrıca Plevne elden çıkınca, Osman Paşa’nın oradan çıkardığı
müslümanlar da, yine canlarını Sofya’ya atmışlardı. Bunu müteakib düşman,
Orhâniye geçitlerini tutarak her taraftan Sofya’yı sarmıştı. Öte yandan, Kumarlı
ordusu bozulmuş, Sofya’da ise asker kalmamıştı. Oralarda zâten bir rezalet ve
şaşkınlık içinde yığılıp kalmış olan yüzbinlerce müslüman ailesine Sofyalılar da
eklenince, mahşer gününü andıran bir manzara meydana gelmişti. Hâdiseyi
nakledenler, hakkıyla anlatmaktan âciz kalmışlardır.
İşte o elem ve ızdırab dolu
günlerde, artık devletin Sofya için yapacak bir şeyi kalmamıştı. “Düşman
geliyor” sedaları bu zavallı halkın kulaklarını çınlatıyordu. Bu durum
karşısında maneviyâtları tamamen sarsıldığından, varlarını yoklarını yollara
atıp, çocuklarını da önlerine katarak, feryâd içinde göç etmeye başladılar.
Kışın olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü ve her tarafın kar ve buzlarla kaplı
olduğu bir zamandı. Nereye gideceklerini bilemeyen muhacirler, Sofya’yı
Köstendil üzerinden Üsküb’e bağlayan anayolda toplandılar. O kadar kalabalık
olmuştu ki, cadde üzerinde dört sıra halinde bir konvoy teşkil eden arabaların
hareket etme imkânı kalmamıştı. Bu itibârla bir araba, dışardan konvoya girmek
için on iki gün beklemiş, bu yüzden binlerce insan arabalar içinde donup
kalmıştı.
Mahmûd Celâleddîn Paşa, Mir’ât-ı
Hakikat kitabında diyor ki: “Sözüne îtimâd edilir biri şöyle anlattı: “Sofya
dışındaki kabristanda, bir muhacir kadın gördüm. Yanında iki kızı ve yedi-sekiz
yaşlarında bir oğlu vardı. Kadın, etrafa seslenip; “Ben şu kızlarla başımın
çâresine bakayım, bu oğlanı benden alacak bir hayır sahibi yok mu?” dedi. O
esnada biri; “Ben kabul ederim” diye cevap verdi. Zavallı kadın, oğlanı ona
doğru gönderirken ensesine şiddetli bir tokat indirdi. Orada bulunanlar; “Be
kadın, niçin çocuğu dövüyorsun?” dediklerinde; “Ben onu artık bir daha öbür
dünyâda göreceğim. Acısı yüreğinde kalsın da, yaşadığı müddetçe anasını
unutmasın diye bu tokadı vurdum” cevâbını verince, işitenlerin yüreği
sızlamıştı.” İşte bunu okuyacak olan bizden sonraki nesiller, Sofya muhacereti
sırasında müslümanların neler çektiğini düşünsünler.
Esir düşen Türklere gelince,
şiddetini artıran kış ortasında yedi gün açık havada bekletildikten sonra, Rusya
içlerine doğru yaya olarak sevk edildiler. Vücûdları yarı açık, ayakları çıplak,
kar üstünde yürümek zorunda bırakılan askerler hakkında; “Tuna Nehri Akmam
Diyor” adlı kitabında Rubert Furneaux, Rus barbarlığını şu cümlelerle ifâde
ediyor: “Ruslar, kara kış ortasında ellerine düşen bu aç ve perişan insan
kitleleri için hiçbir şey yapmadılar. Plevne’yi kahramanca savunan bu cengâver
ordu, en hunharca muameleye mâruz kaldı.”
Balkanlar, târihinin en büyük
depremini yaşıyordu sanki. Kırk bine yakın esir Türk askeri Rus dipçiği altında
Bükreş’e doğru yürütülüyordu.
Türklerin Romanya içlerinde geçen bu
ölüm yürüyüşünü tasvir etmek için insanın olağanüstü bir çaba ile hayal gücünü
zorlaması yetersiz kalabilirdi. Sıfırın altında 15-30 derece soğuk havada
yürütülmeye mecbur edilmek, elbetteki ölüme mahkûm edilmekti. Nitekim Plevne ile
Bükreş arasındaki 200 kilometrelik yolda 5.000 kişinin ölmesi, bunu yoruma ve
tarafgirliğe mahal bırakmayacak surette gözler önüne sergilemektedir. Savaş
Ressamı Frederic Villiers; “Türk esirlerinin ölüm yürüyüşü!..” adlı tablosunda
bu durumu resmederken; “Gördüğüm en fecî sahne!..” diyordu.
Plevne’nin kahraman cengâverleri,
Rusya’ya ulaştıklarında, 25.000 arkadaşını karla kaplı topraklar üzerine
bırakmışlardı. Başka bir deyişle Plevne ile Rusya arasındaki yolculuk 25.000
Türk’ün ölümüne sebeb olmuştu. Rubert Fernaux haklı olarak; “Plevne
kahramanları, insanın insana olan insafsızlığının kurbanı olarak yok olup
gittiler” demektedir. Plevne ordusundan 15.000 kişi Rusya’da ayakları üzerinde
kalabilmişti. Bu 15.000 Türk’ten 3.000’i daha Rus kıyıcılığına kurban gittikten
sonra, Türkiye’ye ulaşanların sayısı 12.000 civarında idi. Demek oluyor ki,
Türkler Plevne’de silah bıraktıktan, sonra, 29. 340 Türk yok olup gitmiştir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Mir’ât-ı Hakîkat: sh.
310
2) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-13, sh.
61
3) Öncesiyle ve Sonrasiyle Doksanüç Harbi
(Turhan Şahin, Ankara-1988)
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh.
216
5) Abdülhamîd’in Hâtıra
Defteri
6) Bir Darbenin
Anatomisi
7) 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (Oğuz
Turan-1978)
8) Türk Silahlı Kuvvetleri Târihi Osmanlı
Devri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi (Genelkurmay Başkanlığı
Yayını)
9) Rumeli’den Türk Göçleri (Bilâl Şimşir)
Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 141
10) Osmanlı Târihi
(E.Z. Karal); cild-8, sh. 40
11) Başımıza
Gelenler (M. Ârif)
12) Sergüzeşte-i
Hayâtımın Cild-i Sânîsi (A, Muhtâr Paşa)
Yorumlar
Yorum Gönder