CELÂLÎLER
Anadoluda; siyâsî, askerî, idarî
iktisadî, sosyal ve İran desteğindeki şiî propagandacılar tarafından çıkarılan
isyânlar.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve
yükselişinde tarîkâtler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol
oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrafı din adamları, Türkmenler ve evliyâ
ile dolmuş, daha ilk günlerde Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almış ve bir
gâzîler devleti kurulmuştu. Böylece Türkistan’da başlayan, Selçuklular,
Danişmendliler devrinde gelişen ve genişleyen gâzîlik an’aneleri, daha büyük bir
hayatiyetle canlanmıştı. Osmanlılar ve gazâ yapan Türkmenler artık her tarafta
âlimlere medrese, şeyhlere zaviye ve imâret inşâ ediyor, ilim ve tasavvuf tam
bir kaynaşma hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sebebledir ki, Selçuklu sultanları
için gâzilik ünvânı nadiren kullanıldığı hâlde, ilk devir Osmanlı sultan ve
beyleri hep gâzi sıfatı ile anılıyordu.
1447’de merkezi Erdebil’de bulunan
Şeyh Safiyyüddîn tarikatinin başına geçen Cüneyd, dedelerinin ve Safiyyüddîn’nin
doğru yolundan ayrılarak şiîlik propagandasına başlamış, kısa zamanda etrafına
pek çok kimse toplamıştı. Karakoyunlu hükümdarı Cihân Şah, bundan huzursuz
olduğu için Erdebil’den uzaklaştırmak zorunda kalmıştı. Nihayet Anadolu’ya gelen
Şeyh Cüneyd, dedelerinin nüfuzundan istifâde ile Türkmen boyları arasına
sığındı. Buralarda yetiştirdiği sapık mürîdlerini İran ve Anadolu’daki Safevîyye
ve hurûfî îtikâdlı Bektaşî hangâh ve zaviyelerine göndermeye başladı ve tarîkat
fertleri arasına râfizîlik fikirlerini sokmakta başarılı oldu.
1502’de tarikatın başında bulunan
Şâh İsmail, çoğu Anadolu’dan gelmiş yedi bin kişilik kuvvetiyle Nahcıvan
savaşında dayısının oğlu Akkoyunlu Elvend Mirza’yı yenerek Azerbaycan’ı aldı ve
Safevî Devleti’ni kurmaya muvaffak oldu. 1503’de Irak ve Fars bölgelerini idare
eden Akkoyunlu Murad Bey’i, 1507’de Dulkadiroğlu Alâüddevle Bozkurt Bey’i ve
1510’da da Özbek Han’ını yenmeye muvaffak olan Şâh İsmail, bundan sonra
Trabzon-Rum İmparatoru’nun anne tarafından akrabalığını ileri sürerek, bu
topraklar üzerinde hak iddia etmeye başladı. Ayrıca Anadolu’ya gönderdiği
halîfeleri sayesinde, Osmanlı ülkesinde karışıklıklar çıkarmaktan geri kalmadı.
Nitekim Osmanlı târihlerinde, Şeytan
Kulu denilen Şah Kulu Baba Tekeli adında bir şiî, etrafına topladığı adamlarla
Antalya ve Kütahya çevresinde büyük bir isyân başlattı. Üzerine gönderilen
kuvvetleri bozguna uğrattı. Sivas civarındaki Kızılkaya geçidinde sadrâzam Ali
Paşa ile giriştiği çarpışmada öldürüldü. Fakat bu savaşta Ali Paşa da şehîd
düştü. 1512’de ise, Anadolu’da yeni bir şiî hareketi başgösterdi. Osmanlı
ülkesinde şehzâdeler arasındaki saltanat mücâdelesinden yeterince faydalanmaya
bakan Şâh İsmail, Nûr Ali Halîfe’yi Anadolu’ya gönderdi. Nûr Ali, Koyunhisar’a
geldiği vakit etrafına civardaki kızılbaşlardan yirmi bin kişi topladı. Faik
Paşa kumandasında üzerlerine gönderilen kuvvetleri yenen bu kızılbaşlar, Tokat’ı
zaptederek Şâh İsmâil adına hutbe okuttular. Osmanlılar için gittikçe korkunç
bir hâl alan ve tamâmiyle Safevîlere dayanan Anadolu kızılbaşlarının ortaya
çıkardıkları bu buhran, ancak Yavuz Sultan Selîm Han zamanında hâlledilebildi.
Yavuz Sultan Selîm Han, 1514’de İran
şahı İsmâil Safevîyi Çaldıran’da mağlûb ederek bozuk inanışlarının yayılmasını
önledi. Bu bozgundan sonra Anadolu’nun çeşitli mıntıkalarına dağılan hurûfîler,
1519’da mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkan Bozoklu Şeyh Celâl adında bir sapığın
etrafında toplanarak, Turhal’da yeni bir isyân çıkardılar. Ankara üzerine doğru
yürüdükleri sırada, Maraş vâlisi Şahsuvaroğlu Ali Bey’in âni bir baskınıyla
bozguna uğradılar. Bozoklu Şeyh Celâl, bozgun sonrasında kaçmak istedi ise de
yakalanıp öldürüldükten sonra kesikbaşı İstanbul’a gönderildi. Yavuz Sultan
Selîm Han’a büyük endişe veren bu hareketi bastıran Şahsuvaroğlu Ali Bey,
başarısından dolayı mükâfatlandırıldı. Osmanlı tarihçileri, bu hâdiseden sonra,
Anadolu’daki ayaklanmalara Bozoklu Celâl adlı sapığın adına izafeten, Celâlîlik; ayaklananlara da Celâli
demişlerdir.
Celâli hareketleri, bu târihten
sonra Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın son senelerine kadar bâzı münferit
vak’alardan ibaret kaldı. Ancak on yedinci yüzyıldan itibaren bilhassa devletin
savaş hâlinde bulunduğu dönemlerde, bu isyânlar dışarıdan -İran’dan- yapılan
teşviklerle artarak devam etti. Nitekim on altıncı yüzyılın sonlarında başlayan
Osmanlı-İran ve Avusturya savaşlarının uzun sürmesi, Anadolu’daki eşkıya
zümresinin kuvvetlenmesine fırsat verdi. Bunlar arasında en tehlikelisi bilhassa
huzursuzluğu gerçek bir ihtilâl hâlinde teşkilâtlandıran Karayazıcı Abdülhalîm
idi. Karayazıcı’nın çevresinde, şekavetleri, sebebiyle dirlikleri kesilen tımar
ve zeamet sahibi Sipâhî subaylarıyla hükümete küskün, muhteris devlet adamı da
bulunuyordu. Bu durum on altıncı yüzyılın sonlarından îtibâren isyânların dînî
olduğu kadar, siyâsî, askerî, idarî ve ekonomik olarak arttığını da
göstermektedir.
Haçova meydan savaşının sonunda
vezîriâzam Cağalazâde Sinân Paşa’nın, muhârebeden kaçan kapıkulu halkıyla
tımarlı sipahilerin dirliklerini kesmesi, ele geçenleri öldürüp mallarını
müsadere etmeye başlaması üzerine, kurtulanlar Karayazıcı’nın emri altına
girdiler. Karayazıcı, emri altında bulunanları, tıpkı Osmanlı pâdişâhlarının
kapıkulu teşkilâtına benzer bir surette tertib ettirdikten sonra, Sivas’tan
Urfa’ya kadar uzanan sahada, halka zulmetmeye başladı. Bu arada Urfa’yı zabt ile
hükümdarlığını îlân edip; (Hâlim Şâh Muzaffer Bâda) ibaresini ihtiva eden
tuğralı fermanları, etrafa gönderdi. Üzerine gönderilen Sinânpaşaoğlu Mehmed
Paşa ile Hacı İbrâhim Paşa kuvvetlerini bozdu. Bu başarılarından sonra
Karayazıcı’nın etrafında otuz bin kişi toplandı.
Vaziyetin gittikçe tehlikeli bir hâl
aldığını gören İstanbul hükümeti, Bağdâd vâlisi Vezir Sokulluzâde Hasan Paşa’yı
Anadolu serdârlığına tâyin etti. Sokulluzâde ile Elbistan taraflarında sabahtan
ikindi ezanına kadar yaptığı muhârebede mağlûb olan Karayazıcı, Samsun
taraflarına çekildi. Sokulluzâde, Karayazıcı’yı tâkib etmekle beraber, kışın
gelmesinden dolayı askerlerine izin verdi; kendisi de Tokat’a kışlağa çekildi.
Celâlîlerin başı olan ve başında Anadolu’nun her tarafından binlerce sekban,
sipâhî zorbası ve beylerin kapularını terkeden âsî kapıağalarını toplayan bu
meşhur isyâncı şef, o kış Canik dağlarında öldü.
Sokulluzâde Hasan Paşa,
Karayazıcı’nın ölümü sebebiyle Celâlî gailesi bitti diyerek işi gevşetince,
yerine geçen kardeşi Deli Hasan, biraderinin maiyyetindeki sergerdelerden
kethüda Şahverdi, Yularkaptı, Tavil Ahmed gibi şahıslarla Sokulluzâde Hasan
Paşa’yı Tokat’ta muhasara etti. Kuşatma sırasında Hasan Paşa 20 Nisan 1620
sabahı kale burçlarında dolaşırken Celâlîlerden birinin attığı kurşunla vuruldu.
Bunun üzerine dîvân, Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’yı, vezâret rütbesiyle
Celâlîler üzerine serdâr olarak gönderdi. Ayrıca üçüncü vezir Hâfız Ahmed
Paşa’yı da mühim bir kuvvetle Tokat üzerine yolladı. Fakat Hâfız Ahmed Paşa da,
Deli Hasan kuvvetleri ile başa çıkamayarak Tokat kalesine kapandı.
Kazandığı başarıları Deli Hasan’ın
cesaretini daha da artırdı, saflarına katılanlar fazlalaştı. Sonunda Ankara
üzerinden Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya üzerine yürüyerek şehri yaktı
ve Afyon Karahisar taraflarına çekildi.
Avusturya muhârebelerinin devamı
sebebiyle Osmanlı hükümeti Anadolu’daki isyânlara bakamadığı gibi, âsîler
üzerine de yeterli kuvvet gönderemedi. Böylece şımaran âsîlerin zulümlerini daha
da artırmaları; bir kısım halkın işlerini, çift ve çubuğunu bırakarak
şehirlerdeki mühim kalelere göç etmesine ve uzun zaman oralarda kalmasına yol
açtı. Asîlerin elinden kaçarak İstanbul’a gelen bir kısım Anadolu şehir ve
köylüsü de, dîvânda perişan vaziyetlerini dile getirdi. Bu durumda hükümet,
Anadolu vaziyetine bakamıyacağını düşünerek Deli Hasan işini sulh yoluyla
halletmeyi uygun buldu. Nitekim Yemişçi Hasan Paşa’nın sadâreti zamanında, Deli
Hasan’a Bosna beylerbeyliği ve maiyyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve
kapıkulu süvariliği verilerek soygun ve zulümleri önlendi. Deli Hasan, 12 Nisan
1603’de Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçerek, Macaristan serdârı Lala Mehmed
Paşa’nın maiyyetine katıldı.
Deli Hasan Paşa’nın devlet hizmetini
kabul ederek Rumeli tarafına geçirilmesiyle Anadolu’daki Celâlî hareketleri sona
ermedi. Zîrâ Deli Hasan’ın devlet hizmetine girmesine muhalif olan Tavil Ahmed
ve Saçlı gibi celâlîler, faaliyet hâlinde idiler. Âsîlerin üzerine, Anadolu’nun muhafazası için me’mur
edilen Nâsûh Paşa ile Anadolu beylerbeyi Gezdehân Ali Paşa gönderildi. Fakat her
iki Paşa da, Tavil Ahmed tarafından Bolvadin köprüsünde mağlûb edildi.
Hâdiselerin seyrine son derece
üzülen sultan birinci Ahmed Han, devlet erkânının karşı çıkmasına rağmen,
celâlîler üzerine bizzat çıkmaya karar verdiği sırada, annesi öldü. Devlet ileri
gelenlerinin bu ölüm münâsebetiyle pâdişâhın fikrinden vazgeçeceği düşünceleri
doğru çıkmadı. Sultan Ahmed Han, şiddetli geçen kışa rağmen, annesinin ölümünün
yedinci günü Bursa’ya hareket etti (Aralık 1605). Pâdişâh, Bursa’ya geldiğinde,
Üveys Paşa oğlu Mehmed Paşa’nın göndermiş olduğu mektup geldi. Paşa mektubunda
yirmi bin kadar asker topladığını, kendisine serdârlık tevcih edildiği takdirde
celâlîleri temizliyeceğini bildiriyordu. Bunun üzerine toplanan dîvân tarafından
Üveys Paşa oğlu Mehmed Paşa’ya vezâret payesi tevcih edilerek, seraskerlik
verildi. Pâdişâh da Bursa’da on gün kaldıktan sonra payitahta döndü. Fakat
Mehmed Paşa da celâlîler karşısında başarılı olamadı.
Bu sırada; Ankara, Kırşehir,
Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Hamit ve Kütahya sancaklarında celâli zulmü
bütün şiddetiyle devam ediyordu. Soğuk kış günlerinde köyleri basan celâlîler,
çoluk-çocuk, kadın-kız demeden herkese görülmedik zulümler yapıyorlardı. Ayrıca
küçük oğlan çocuklarını kaçırarak, yüksek fiyatla tekrar ailelerine satıyor,
yâhud da, yanlarında alıkoyarak Celâlîliğe alıştırıyorlardı. Halk, merkeze
gönderdiği arzlarda faaliyet hâlindeki celâli liderlerinin adlarını saydıktan
sonra, çocuklarının ve yağmalanan mallarının alınmaması hâlinde, toptan göç
edeceklerini bildiriyordu.
Artık Anadolu Celâli eşkıyalarının
hareket sahası hâline gelmişti. Bir âsî ortadan kaldırılsa yerine bir kaç tanesi
birden çıkıyordu. Nitekim bu yeni çıkan celâlî gruplarından Kalenderoğlu ile
Kara Saîd, Saruhan’ı yağma ve tahrib ediyorlardı. Kınalı, Bursa havâlisinde
dehşet saçıyordu. Muslu Çavuş, Silifke’yi altüst etmekte idi. Cemşid, Konya’dan
Adana’ya giden boğazları tutmuştu. Fakat bunların en tehlikelisi Halep ve Lübnan
civarındaki Canboladoğlu Ali Paşa isyânı idi.
Canboladoğlu Ali Paşa, hükümetin güç
vaziyetini fırsat biterek Şam Trablus’unu zabtetti. Daha sonra Humus ve etrafını
ele geçirerek istiklâlini ilân etti. Askerini Osmanlı ordusu gibi tertîb ettiren
Canboladoğlu’nun on altı bine yakın yaya kuvveti ve sekiz bin süvarisi mevcuttu.
Ayrıca adına hutbe okutup para bastırdı. Hattâ başta Toskana hükümeti olmak
üzere, diğer yabancı devletlerle münâsebet kurmaya başladı.
Canboladoğlu’nun faaliyetleri sonucu
Lübnan ve Kuzey Suriye’nin de Celâli ihtilâline katıldığı aylarda, Osmanlı
Devleti’nde sadârete getirilen Kuyucu Murâd Paşa, Zitvatoruk muahedesini
imzalayarak, yıllardır devam eden Osmanlı-Avusturya harbine son verdi.
Kuyucu Murâd Paşa, Pâyitâht’a
geldiğinde sultan birinci Ahmed ile görüştü. Babası sultan üçüncü Ahmed Han’ın,
Celâlî isyânları yüzünden üzüntü içinde öldüğünü bilen genç Pâdişâh, sadrâzamı
tam bir selâhiyetle Anadolu işlerine me’mur etti. Karaman beylerbeyi iken
1585’de İran seferinde atı sürçüp bir çukura düşmekle İranlılara esir düşen ve
bu târihten sonra Kuyucu lakabıyla anılan vezîriâzam Murâd Paşa, Anadolu’daki
durumu iyice gözden geçirdikten sonra, bunlardan öncelikle, istiklâlini îlân
eden Canboladoğlu üzerine yürüdü. İstanbul’la bağlantısını te’min için yolu
üzerindeki Kalenderoğlu’na güleryüz gösterip Ankara sancakbeyliğini veren Murâd
Paşa, âsîlerin bir kısmını da affetti.
Konya’ya geldiği zaman başta
reisleri Saraçoğlu Ahmed Bey olduğu hâlde, bir kısım celâlîyi temizleyen Murâd
Paşa, İskenderun’a yakın Belan boğazından Oruç ovasına inince, Maraş beylerbeyi
kırk bin kişiyle kendisine ilhak etti. Osmanlı ordusunda Rumeli beylerbeyi yaşı
80’e yaklaşmış Kanije kahramanı vezir Tiryâki Hasan Paşa da bulunuyordu.
Canboladoğlu kuvvetleri de gelerek Osmanlı ordusu karşısında harp nizâmı
almıştı. Canboladoğlu ile dürzî lideri Maanoğlu Fahreddîn, Murâd Paşa’nın
şiddetinden çekinerek anlaşma teklif ettiler ise de reddedildi. Şiddetli geçen
muhârebe sonunda 26.000 celâlî kılıçtan geçirildi. Maanoğlu Fahreddîn ile bütün
dürzî kabileleri kaçtılar. Canboladoğlu ise kaçabilen bir kaç bin adamıyla
Haleb’e geldi ise de bir gün kalabildi. Âsîlerin zulümlerinden bıkan Halep
halkı, üzerlerine saldırarak bin kadar şakîyi öldürdü. Canboladoğlu güç hâl ile
İstanbul’a gelip pâdişâha iltica etti. Pâdişâh da kendisini affederek Tameşvar
beylerbeyliğine tâyin etti. Bir sene kadar orada bulunan Canboladoğlu, bilâhere
halka zulme başlayınca askerler kendisini öldürmeye teşebbüs ettiler. Bunun
üzerine Belgrad muhafızı Kâdızâde Ali Paşa’nın yanına kaçan Canboladoğlu, burada
hapsedildi ve bir müddet sonra vezîriâzam Murâd Paşa’nın emriyle îdâm olundu.
Canboladoğlu kuvvetlerini dağıtan
Murâd Paşa, kışı Halep’te geçirdi. Cağalazâde Mahmûd Paşa kumandasında
sevkettiği kuvvetle Bağdâd’ı, Taviloğlu Mustafa’nın elinden aldı ve şakilerin en
tehlikelilerinden olan Kalenderoğlu üzerine yürüdü.
Murâd Paşa, Canboladoğlu üzerine
yürürken, Kalenderoğlu’nu etkisiz kılmak için Ankara sancakbeyliği ile
görevlendirmişti. Ancak Kalenderoğlu Ankara önlerine geldiği zaman, zulmünden
çekinen şehir halkı ve kâdı Vildanzâde Ahmed Efendi’nin muhalefetiyle
karşılaştı. Bu durum üzerine kaleyi muhasara altına alan Kalenderoğlu bir müddet
sonra Kastamonu sancakbeyi Tekeli Mehmed Paşa’nın üzerine geldiğini duyunca,
Bursa taraflarına çekildi ve Bursa’ya kolayca girerek, kendisini sancakbeyi îlân
etti. Üzerine gelen Nakkaş Hasan Paşa ve daha sonra da Mîmâr Dalgıç Ahmed Paşa
kuvvetlerini mağlûb etti. Mîmâr Sinân’ın en değerli talebesi olan Ahmed Paşa,
Kalenderoğlu’na yenildiği Manyas meydan muhârebesinde aldığı yarayla şehîd oldu.
Murâd Paşa’nın, Haleb’de Celâlîlere aman vermemesinden korkan Kalenderoğlu
akıbetini sezerek şiddet hareketlerini artırmıştı.
Veziriazam Kuyucu Murâd Paşa,
Kalenderoğlu’nun Bursa gibi önemli bir şehre hâkim olmasından çekinerek, Yûsuf
Paşa’yı Üsküdar muhafızlığına getirdi ve dikkatli olmasını emretti. Kendisi de,
Bursa’yı sür’atle terkederek Konya civarına gelmekte olan Kalenderoğlu’nun önünü
kesmek üzere harekete geçti. Haleb-Maraş yolunu sekiz günde alan Kuyucu Murâd
Paşa, celâlîleri, Maraş’ın kuzeybatısında Göksün yakınlarındaki Abesçayır’da
yakalandı. 1608 yılında iki taraf arasında şiddetli bir muhârebe vuku buldu.
Murâd Paşa’nın, kazdırdığı hendeklere gizlediği yeniçerileri, harbin en mühim
ânında birden bire meydana çıkarıp hücuma geçirmesi, savaşı lehine çevirdi.
Bozguna uğrayan Kalenderoğlu ve kuvvetleri kaçmaya başladılar. Kaçanlar tâkib
edilerek büyük kısmı imha edildi. Kalenderoğlu, Bayburt yakınlarında biraz daha
mukavemet gösterdikten sonra, tamamen bozulup İran taraflarına çekildi.
Kalenderoğlu’nun takibine kuvvet
gönderdikten sonra, Sivas’a gelen Murâd Paşa, Tavil Ahmed’in kardeşi Meymûn’un,
Kalenderoğlu’na iltihak etmek üzere altı bin eşkıya ile Tokat ve Karahisâr-ı
Şarkî yoluyla Erzurum’a gittiğini haber aldı. Derhâl ordudan ayırdığı seçkin on
beş bin askerin başına geçen Murâd Paşa, ağırlıksız olarak yanına yalnız bir
haftalık erzak almak suretiyle harekete geçti. Bu sırada doksan yaşında bulunan
Murâd Paşa, altı gün altı gece tâkib ederek on iki konakta alınacak yolu yedi
konakta alarak Meymûn’un kuvvetlerine yetişti. Murâd Paşa’nın bu kadar sür’atle
kendilerine yetişeceğini tahmin edemiyen şakiler, eşyalarını hayvanlarına
yükletirken, bir baskınla kısmen imha edildiler. Kaçabilenlerden pek azı,
Kalenderoğlu gibi selâmeti İran’a kaçmakta buldu.
Kuyucu Murâd Paşa Bayburt’a geldiği
zaman, celâli olmayan fakat on beş bin kişilik maiyyetleriyle reâyaya (halka)
fenalıkları dokunan ve Murâd Hanlılar adıyla anılan üç kardeşi ile Beyşehirli
Emir Şâhi denilen beyi ortadan kaldırdı. Gayesi; Anadolu’yu iyice temizliyerek
bir daha olmıyacak şekilde ayaklanmaları önlemekti.
Murâd Paşa bundan sonra 3 ay 16
günde yolda âsâyiş tedbirleri alarak Karahisâr-ı Şarkî’den İstanbul’a geldi (18
Aralık 1608). İstanbul’a girerken ordunun önünde, mağlûb Celâlî zorbabaşılarının
kalın yazılarla yazılmış isimleri olan 400 bayrak gidiyordu.
Sultan birinci Ahmed Han, vezîriâzam
Kuyucu Murâd Paşa’nın bu muvaffakiyetlerinden son derece memnun kalarak,
kendisine iki hil’at ve bir murassa sorguç ihsân eyledi.
15 Haziran 1609’da veziri âzam
Kuyucu Murâd Paşa, İran seferi bahanesiyle Üsküdar’a geçerek otağını kurdu.
Hakikatte ise bu sefer, sultan birinci Ahmed Han’la gizlice aralarında
plânladıkları üzere, Anadolu’da hâlâ mevcut bâzı eşkıya reislerini imha etmek
içindi. Çünkü Murâd Paşa, Canboladoğlu ve Kalenderoğlu gibi büyük celâlîlerle
uğraşmak isterken, mıntıka mıntıka faaliyette bulunan diğer bir kısım celâlîlere
güler yüz gösterip onları birer vazife ile oyalamıştı. Bunlardan, Aydın ve
Saruhan taraflarında Üveys Paşa kethüdası Yusuf Paşa ile İçel’de sancak verdiği
Muslu Çavuş en önemlileri idi.
Murâd Paşa, Üsküdar’a geçtikten
sonra, Muslu Çavuş ve Yûsuf Paşa’ya çeşitli vâdlerde bulunarak okşayıcı
mektuplar gönderdi ve onları İran seferine katılmaları için orduya davet etti.
Bunlardan Yûsuf Paşa’nın orduya iltihak etmek üzere Üsküdar’a geldiğinde; Muslu
Çavuşun ise, Karaman beylerbeyi Zülfikar Paşa’nın kuvvetlerine mülâki olduğunda
başları kesildi. Bu suretle son iki eşkıvâ reisini de ortadan kaldırdıktan
sonra, Murâd Paşa, Üsküdar’dan İstanbul’a geçti. Sultan birinci Ahmed Han onu,
Anadolu’yu yeni baştan fethedip kendisine hediye eden bir serdâr olarak takdir
edip büyük ihsânlarda bulundu.
On üç, on dört sene devam eden
celâlî şakâveti dolayısıyla; Suriye, Irak ve Anadolu adetâ elden çıkmış denecek
bir vaziyete girmişti. Asayiş kalmamış, ticâret durmuş ve iktisadî durum çok
fenâlaşmıştı. Nitekim tarihçi Hammer, Avusturya savaşının devlete celâli fetreti
derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır. Ayrıca celâlîlerin,
Safevîler tarafından teşvik görmesi ve içlerine şiî unsurların katılması
mes’eleyi daha da ciddîleştiriyordu.
Murâd Paşa, yalnız celâlîleri değil,
onlarla uzak ve yakından temasları olan ve yataklık edenleri öldürttü.
Târihlerin kayıtlarına göre, Kuyucu Murâd Paşa’nın üç sene devam eden temizleme
faaliyeti neticesinde; Canboladoğlu, Kalenderoğlu ve Meymûn kuvvetlerinden kırk
bin ve bunlardan başka üçer beşer bin kişilik kuvvetlerle şekavet (eşkıyalık)
yapan kırk sekiz çeteci kuvvetlerinden yirmi beş bin kişi öldürülmüştür ki,
toplamı altmış beş bindir.
Murâd Paşa; gayretli, dindar, üstün
komutanlık, idarecilik, diplomatlık ve devletin çıkarlarını her şeyden üstün
tutan bir şahsiyete sahipti. Tecrübeli, samîmi ve ileri görüşlü olduğundan,
icrâatlarında tavizsiz hareket ederdi. Tarikat ehli olup, her hafta Kur’ân-ı
kerîmi hatmeder, insanlara zulüm etmeyi hiç sevmezdi. Ancak devlet ve millet
düşmanlarına karşı çok şiddetli davranır hiç fırsat vermezdi. Bu davranışı
sayesindedir ki, Anadolu’yu temizliyerek tehlikeli vaziyetin önünü almaya
muvaffak oldu (Bkz. Kuyucu Murâd Paşa).
Daha sonraki yıllarda Anadolu’da
buna benzer kaynaşmalar ve isyânlar oldu ise de hiçbir zaman Kuyucu Murâd
Paşa’dan önceki genişliğe ulaşmadı.
Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından
öldürülmesinden sonra, Erzurum vâlisi Abaza Mehmed Paşa, 1622’den 1628’e kadar
yeniçerilere karşı intikam hissiyle hareket edip, çok kan dökülmesine sebeb
oldu. Ancak sadrâzam Hüsrev Paşa tedbirli siyâseti ile kendisini isyândan
vazgeçirdi. 1628’de sultan dördüncü Murâd Han’ın huzurunda af dileyen Abaza
Mehmed Paşa, daha sonra Bosna beylerbeyliğine tâyin edildi.
Sultan dördüncü Mehmed Han
(1648-1687) zamanında, 1664’de sadrâzamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşa’ya ve
yeniçerilere karşı, sipâhî zorbaları Abaza Hasan Paşa’nın etrafında toplanarak
isyân ettiler. Bu isyâncılar, pâdişâhtan Köprülü’nün idamını istiyorlardı.
Âsîler üzerine serasker tâyin olunan Murtaza Paşa, Afyonkarahisar civarında
Abaza’nın kurduğu pusuya düşerek mağlûb oldu. Ancak kuvvetlerini toparlamaya
muvaffak olan Murtaza Paşa, Haleb’i vermek vadiyle Abaza’yı kendi tarafına
çekti. Köşkünde verdiği bir ziyafet esnasında da başta Abaza Hasan Paşa olmak
üzere, 30-40 kadar ileri gelen isyânkâr elebaşısını katlettirdi.
İkinci Viyana kuşatması (1683)
sırasında Anadolu’da Akkaş, Kara Mahmûd, Yâdigâroğlu, Bölükbaşı ve Yeğen Osman
gibi celâlîler, Sivas ve Bolu çevresinde faaliyete geçtilerse de, zamanında ve
yerinde alınan tedbirler sayesinde, başarılı olamadılar.
1519’da başlayıp belirli aralıklarla
yıllarca süren ve bilhassa 1596-1610 yılları arasında Anadolu’yu baştanbaşa
saran celâli isyânlarının Osmanlı Devleti için neticeleri şunlardır:
1- Celâlîlerin faaliyet yıllarında,
köylü halk, kasaba ve şehirlere kaçtığından, tarlalar ekilmez oldu. Ticâretin de
durması ile Anadolu’da büyük bir kıtlık başgösterdi ve gıda maddelerinin
fiyatlarında büyük artışlar görüldü.
Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta
Anadolu, celâlî olaylarının en fazla tahribata uğrattığı bir bölge oldu. Bu
sebeple Ankara, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri ve Kırşehir gibi yörelerde geliri
tamamen toprağa dayalı tımarlı sipahilerin geçim durumu çok kötüleşti. Bu
sebeble Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden ve tımarlı sipâhîliğe dayanan
askerî teşkilât bozulmaya yüz tuttu.
Evvelce hazînenin zengin mukâtaaları
bulunan; Diyarbakır, Mardin, Rakka, Birecik yöresi sancaklarında pek çok
köylerin harâb ve adetâ nüfûssuz kalmaları yüzünden devlet gelirlerinde önemli
düşüşler oldu.
4- Celâlî isyânlarının yıkıcı
faaliyetleri, 1603’den sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu sıralarda
Ankara’dan başlıyarak, Afyon, Kütahya, Isparta, Kastamonu, Amasya, Tokat,
Malatya, Harput, Maraş, Karahisâr-ı Şarkî ve daha pek çok şehir ve kasaba büyük
felâketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler, hanlar, dükkânlar hattâ câmi ve
medreseler, celâlîlerin çıkardıkları yangınlarda harâb oldular.
5- 1606’da vezîriâzamlığa getirilen
değerli vezir Kuyucu Murâd Paşa, İran üzerine yürüyeceği hâlde celâlî
isyânlarının bir kangren hâlini alması yüzünden dört yıl boyunca bunlarla
uğraştı. Bunu fırsat bilen İran şahı birinci Abbâs, bir taraftan celâlîlere
destek sağlarken, diğer yandan Osmanlı hâkimiyeti altındaki Şirvan, Şemahi ve
Gence kalelerini ele geçirdi. Bilâhere Kuyucu Murâd Paşa 1610 yılında çıktığı
İran seferinde bu kaleleri geri aldı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Fezleke (Kâtip Çelebi); cild-1, sh. 22, 29,
290, 291, 324, 404
2) Künhül-Ahbâr (Mustafa Âli, Nuru Osmaniye,
No: 3407, sh. 209
3) Müneccimbaşı Târihi; cild-3, sh. 485, 601,
605.
4) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-3,
sh. 99, 111
5) Nâimâ Târihi; cild-1, sh. 165, 421, cild-2,
sh. 3, 6, 7, 46, 47
6) Peçevî Târihi; cild-1, sh. 120,121, 252,
270, 311
7) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-8,
sh. 87, 88
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 196,
197
9) Tabakâtü’l-Memâlik (Celâlzâde) Hekim Ali
Paşa Kitaplığı, Nr. 779, sh. 37, 282
10) Neşri Târihi
(TTK yayını), cild-1, sh. 246
11) Sultan İkinci
Bâyezîd’in Siyâsî Hayâtı (S. Tansel)
12) Osmanlı-İran
Siyâsî Münâsebetleri (B. Kütükoğlu)
13) Tâc-üt-Tevârih
(Hoca Sâdeddîn); cild-2, sh. 126-127
14) Eshâb-ı
kiram
Yorumlar
Yorum Gönder