BİRİNCİ DÜNYÂ HARBİ
BİRİNCİ DÜNYÂ HARBİ
1914-1918 senelerinde İngiltere,
Rusya ve Fransa’nın yer aldığı îtilâf devletleriyle, aralarında Osmanlı
Devleti’nin de bulunduğu Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’dan
meydana gelen ittifak devletleri arasında meydana gelen ve Harb-i
umûmî diye de bilinen
savaş.
1789’da meydana gelen Fransız
ihtilâli ve çeyrek yüzyıl süren ihtilâl savaşları; on dokuzuncu yüzyıl içinde
bir takım siyâsî, ekonomik ve sosyal gelişmelere sebeb oldu. İhtilâlin ortaya
çıkardığı fikirler ve içtimaî müesseseler, devletlere olduğu kadar milletlerin
davranışlarına da yeni bir istikâmet verdi. Bu gelişmeler devletlerarası
münâsebetlerin de yeni bir çerçeve içinde olmasına yol açtı. Liberalizm ve
milliyetçilik hareketlerinin çıkması, İtalya ve Almanya’nın birliklerini
kurmasını sağladı. Almanya ve İtalya, devletlerarası münâsebetlerde büyük devlet
olarak yeralmak istediler. Bu hareketler, Avrupa’da yeni blokların ortaya
çıkmasına ve bunların birbirleriyle çatışmasına yol açtı. Bloklar arasındaki
gerginlik, karşılıklı silahlanmalara sebeb oldu. Bu gelişmeler, Balkanlarda
milliyetçilik akımlarının gelişmesine ve Osmanlı Devleti himayesindeki Balkan
milletlerinin kaynaşmasına sebeb oldu.
Alman başbakanı Bismark’ın, Alman
İmparatorluğu’nu kurmak için uyguladığı barış siyâseti, devletler arasındaki
rekabeti arttırdı. On dokuzuncu asırda meydana gelen sanayileşme ve sömürgecilik
faaliyetleri, diplomatik münâsebetlerin alanının Avrupa’dan Afrika ve Uzakdoğu
Asya’ya kaymasını sağladı. Almanya’nın denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile
rekabete yönelmesi, dünyâ pazarlarını ele geçirmeye çalışması ve askerî yönden
güçlenmesi; diğer devletler gibi İngiltere’yi de endişeye sevk etti. Nitekim
Almanya, 1890’dan sonra tâkib ettiği politika ile Güney doğu Avrupa ve Ön
Asya’yı etkisi altına aldı. Afrika ve Uzakdoğu’da girişimlerde bulunmaya
başladı. Böylece Almanya, İngiltere için denizlerde güçlü bir râkib, Avrupa’da
da dengeyi bozan bir güç hâline geldi. Bu da İngiltere’nin güvenliği, Hindistan
yolu ve deniz aşırı çıkarları yönünden çok tehlikeliydi. Almanya’nın gücünün ve
etkinliğinin azaltılmasını isteyen İngiltere, Almanya’yı ezmek için çeşitli
tedbirlere başvurdu.
Fransa da, yanı başında güçlü bir
Almanya’nın bulunmasından endişe ediyordu. 1870’den beri Almanya’dan
Alsace-Loren’i ele geçirmek ve intikam almak istiyordu. Çıkabilecek bir savaşta
müttefikleri ile birlikte Almanya’yı parçalamanın hesabını yapıyordu.
Rusya ise, batı sınırlarında bir güç
olarak beliren Almanya’nın, Doğu Avrupa’daki panislavist emellerine set
çekmesinden endişe ediyordu. Bu sebeble Almanya’yı yıkarak ve ona dayanan
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu parçalayarak bu tehlikeyi ortadan
kaldırmak, bütün Slavları Rus hâkimiyeti altına alabilmek gayesini güdüyordu.
Ayrıca, İngiltere’nin karşı çıkmasından dolayı bir türlü alamadığı İstanbul ve
boğazları, İngiltere ve Fransa’nın müttefiki olmasından faydalanarak ele
geçirmek ve sıcak denizlere açılmak emelindeydi.
Bütün bu gelişmelerin hedefi olan
Almanya ise, ekonomik ve siyâsî yönden dünyâda daha etkin hâle gelmek istiyordu.
Özellikle doğuya doğru genişlemek ve yeni pazarlar ele geçirmek emelindeydi.
Avrupa’nın gittikçe güçten düşen devleti Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise,
kendisine en büyük zararın panislavizmden geleceğini biliyordu. Rusya’nın
desteği ve kışkırtmasıyla harekete geçen, büyük iddialar peşinde koşan
Sırbistan’ı ortadan kaldırarak, doğuya doğru genişlemek ve Rus etkisini
Balkanlardan uzaklaştırmak istiyordu.
İtalya ise, Almanya ile ittifak
içinde bulunmasına rağmen gizlice Fransa ile anlaşmıştı. Gayesi, Avusturya’nın
hâkimiyeti altında kalan İtalya topraklarını kurtararak, Akdeniz ve çevresinde
yeni sömürgeler elde etmekti.
Büyük devletlerin hepsi bir harbin
çıkmasında kendi çıkar ve emelleri açısından fayda görmekte ve harbin çıkması
için zahirî sebebler aramaktaydılar.
Avrupa’da Almanya,
Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan meydana gelen üçlü ittifak ve İngiltere,
Fransa ve Rusya’dan meydana gelen üçlü îtilaf bloklarının kurulması ve savaş
hazırlıklarının devam ettiği sırada Osmanlı Devleti; İttihâdcıların teşvik ve
tahrikiyle girdiği Balkan harbinden mağlûb çıkmış, pek çok vatan toprağını
kaybetmiş, düzenli ve disiplinli orduları dağınık, bitkin ve teçhîzâtsız olup,
perişan bir hâldeydi. Çıkacak bir harbe girmeye maddî gücü ve tahammülü olmadığı
gibi, böyle bir harbe girmeyi gerekli kılacak bir sebeb de yoktu.
28 Temmuz 1914 günü
Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Fransuva Ferdinand’ın Saraybosna’da bir
Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine, Avusturya, Sırbistan’a ağır bir ültimatom
verdi ve harb îlân ettiğini bildirdi. Rusya Sırbistan’ın, Almanya da
Avusturya’nın yanında harbe girdi. Böylece bir hafta içinde Avrupa, dünyâ
çapında bir harbe sürüklendi. Almanya Rusya’ya, Rusya’nın müttefiki olan Fransa
da Almanya’ya savaş îlân etti. Fransa’yı ezmek ve ardından Rusya üzerine yürümek
üzere hazırlanan Almanya’nın Belçika’dan geçmesi gerekiyordu. Belçika geçiş izni
vermeyince, Almanya Belçika’ya savaş îlân etti. Fransa ve Rusya’nın müttefiki
olan İngiltere de bu sırada Almanya ve Avusturya’ya savaş îlân etti. Belçika’ya
giren Almanlar hızla Fransa üzerine yürüdüler, ilk anda geri çekilen Fransızlar,
Marne nehri üzerinde kuvvetli bir savunma hattı kurdular. Bu hattı yaramayan
Almanlar, doğu cephesine dönüp, Rusları iki defa mağlûb ettiler. Avusturya ise
hiç bir başarı sağlayamadığı gibi Ruslara da yenildi. Galiçya, Ruslar tarafından
işgal edildi. Denizlerde İngiltere ile Almanya arasında meydana gelen iki
savaşın ilkini Almanlar, diğerini ise İngilizler kazandı.
Bu arada Almanya’nın Uzakdoğu’da
yayılmasını istemeyen Japonya, 23 Ağustos 1914’de Almanya’ya savaş îlân ederek
itilâf devletlerinin yanında yer aldı.
Trablusgarb ve Balkan savaşlarından
yenik çıkan Osmanlı Devleti, ordu ve donanmasını ıslâha çalışması yanında,
bloklara ayrılmış Avrupa’da kendisini siyâsî yalnızlıktan kurtarma
teşebbüslerine girişti. 23 Ocak 1913’de düzenledikleri Bâb-ı âlî baskınıyla
iktidarı ele geçiren İttihâd ve Terakkî fırkasının ileri gelenlerinden olan
Cemâl Paşa, Fransız dostluğundan faydalanarak Osmanlı Devleti’ni itilâf
devletleri safına sokmak istediyse de netice alamadı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin,
itilaf devletleri yanında yer alması, Fransa ve İngiltere’nin müttefiki olan
Rusya’nın işine gelmiyordu. İtilâf devletleri arasında yer alma teşebbüsleri
neticesiz kalan İttihâd ve Terakkî ileri gelenleri, Enver Paşa’nın Alman
hayranlığı sebebiyle Almanya’nın yanında yer almak için teşebbüse geçtiler.
Harbin başlamasından beş gün sonra, 2 Ağustos 1914’de sadrâzam Saîd Halîm Paşa,
harbiye nâzırı Enver Paşa, dâhiliye nâzırı Talat Paşa ve Meclis-i meb’ûsân reisi
Halil beylerden meydana gelen dörtlü grup; Fransa tarafdârı olan Cemâl Paşa ile
diğer vükelâ ve Meclis-i meb’ûsânın haberi olmadan Osmanlı-Alman ittifakını
imzaladılar. Daha önceki bütün harbler, Meclis-i meb’ûsân ve hey’et-i vükelâdan
başka sarayda toplanan fevkalâde harb meclisinin kararıyla ilân edilirdi.
Birinci dünyâ harbine girişin ilk basamağı olan bu ittifak andlaşması,
pâdişâhtan, bütün meclislerden ve yetkililerden gizli olarak imzalanmak
suretiyle Osmanlı Devleti’nin yıkılışı hazırlandı. Hiçbir millî menfeat
sağlamayan, fakat pek çok yükümlülükler getiren bu ittifak andlaşmasının
imzalanmasından sonra, ihtiyat tedbiri olarak ertesi günden başlamak üzere
seferberlik îlân edildi. Harb hazırlıklarına vakit bulabilmek için zahirî olarak
tarafsızlığını îlân eden İttihâd ve Terakkî, 11 Ağustos Salı günü Goeben ve
Breslau isimli Alman zırhlılarının İngiliz takibinden kurtulmak üzere Çanakkale
boğazından girmelerine müsâde etti.
Bu Alman zırhlılarının Çanakkale
boğazından içeri girmesinden ise, sadrâzamın, kabinenin, Meclis-i meb’ûsânın,
hey’et-i vükelânın ve Enver Paşa haricindeki diğer İttihâd ve Terakkî ileri
gelenlerinin de haberi olmadı. O günün akşamı Saîd Halîm Paşa’nın yalısında
toplanan Encümen-i vükelâya biraz geç gelen harbiye nâzırı Enver Paşa, içeri
girerken gülerek; “Bir oğlumuz dünyâya geldi” dedi. Hemen îzâh ederek, Alman
gemilerinin İngiliz takibinden kurtarmak için içeri alınmalarını kendisinin
emrettiğini söyledi. Bu suretle Enver Paşa, Almanya’nın Türkiye’yi istediği
zaman harbe sokacak bir vaziyete gelmesini te’min etmek gibi târihin hiç bir
zaman affetmiyeceği bir cinayeti tek başına işlediği gibi, faciaya ses
çıkarmayan arkadaşları da suç ortaklığını kabul etmiş oldular. Bütün bu
gelişmelere rağmen Osmanlı Devleti’nin tarafsız olduğunu kabul eden îtilâf
devletleri, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalmasını ve harbe girmemesini sağlamak
için gayret sarfettiler. Fransa ve İngiltere büyükelçileri, sadrâzamı ziyaret
ederek protesto notası verdiler.
İtilâf devletlerinin bu teşebbüsleri
karşısında, hükümet, Alman sefirine müracaat ederek bir müddet gemilerin
silâhtan arındırılmasını istediyse de, vaziyete hâkim olan Alman sefîri,
hükümetin bu isteğini kesin olarak reddetti. Alman sefirinin bu davranışı
üzerine, Saîd Halîm Paşa’nın yalısında toplanan Encümen-i vükelâ, Alman
zırhlılarını Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi göstermeye karar
verdi. İtilâf devletleri bu hayalî satış oyununa inanmamış olmakla beraber,
Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını te’min için, inanmış göründüler. Gemilerin
Alman mürettebattan arındırılmasını istedilerse de bu istekleri kabul edilmedi.
Alman gemilerinin birincisine Yavuz, ikincisine de Midilli adı verildi. Biraz
sonra da donanma başkumandanlığına Alman filo kumandanı Amiral Souchon (Suşon)
Paşa tâyin edildi. Böylece tarafsız kalmaya giden bütün yollar kapatıldı.
Almanya, doğu Avrupa’daki Rus
kuvvetlerinin bir kısmını üzerinden atabilmek için Osmanlı Devleti’nin bir an
önce harbe girmesini istiyordu. Enver, Talat ve Cemâl Paşa dışındaki diğer
Osmanlı idarecileri ise, devletin mâlî ve askerî durumunun iyi olmadığını ileri
sürerek harbe girişin geciktirilmesini istiyorlardı. Fakat ittihadcıların Balkan
harbinde halk üzerinde bıraktıkları kötü hâtıraların silinmesini isteyen,
böylece binde bir ihtimâlle de olsa ulaşılacak bir Alman zaferinden sonra kendi
ikbâllerinin daha parlak olacağını zanneden, gerçekte ise sâdece Alman
ordularının üzerinde bulunan Avrupa’daki yükünü hafifletmek isteyen harbiye
nâzırı Enver Paşa ve kabînenin bâzı üyeleri, devletin biran evvel savaşa
girmesini istiyorlardı. Neticede Enver Paşa’nın izniyle amiral Souchon donanmayı
alarak 29-30 Ekim 1914 gecesi Karadeniz’e çıktı. Odesa ve Sivastopol gibi Rus
limanlarını bombaladı. Böylece fiilen harbe giren Osmanlı Devleti’ne karşı
îtilâf devletleri harb îlân ettiler.
Gerek Almanya gerekse İttihâd ve
Terakkî ileri gelenleri, Rusya ve İngiltere’nin hâkimiyeti altında bulunan veya
sömürgesi olan müslümanları ayaklandırarak bu iki devlete gaile çıkaracaklarını
ümid etmişlerdi. Ancak çeşitli sebeblerle beklenen netice alınamadı. Harbin
başladığı ilk zamanlarda tarafsızlığını îlân eden İtalya; İngiltere ve
Fransa’nın bâzı vâdlerde bulunması üzerine 20 Mayıs 1915’de Avusturya’ya,
Ağustos 1915’de de Almanya ve Osmanlı Devleti’ne karşı savaş îlân ettiğini
bildirerek itilâf devletleri yanında yer aldı. İkinci Balkan savaşında
kaybettiği toprakları geri almak isteyen Bulgaristan da, 6 Eylül 1915’de Almanya
ve Avusturya ile imzaladığı andlaşmalar gereğince Sırbistan’a karşı savaşa
girdi.
Osmanlı Devleti’nin fiilen harbe
girmesinden sonra îtilâf ve ittifak devletleri değişik cephelerde savaşmaya
başladılar.
1 Kasım 1914’de Rusların
Doğubâyezîd’den sınırımıza tecâvüz etmeleri ile Kafkas cephesi açıldı. Ruslar
ilk iki muhârebede mağlûb edildi ise de tâkib edilip atılamadı. “Dondurucu kışta
taarruz doğru olmaz, ilkbahara te’hir edelim” tavsiyelerine ehemmiyet vermeyen
Enver Paşa’nın bizzât idâre ettiği Sarıkamış harekâtında dondurucu kışın da
etkisiyle en kıymetli ordu birliklerimiz imhâ edildi. Ruslar, 1915’e kadar Van,
Muş, Bitlis; 1916’dan sonra Erzurum, Erzincan, Trabzon, Bayburt, Gümüşhane’yi
zabt ederek Şarkî Anadolu’yu ellerine geçirdiler (Bkz. Sarıkamış Harekâtı).
1 Kasım 1914’de İngilizlerin
Süveyş’te Akabe’yi bombardıman etmeleri üzerine Filistin-Sûriye cephesi açıldı.
Bahriye nâzırı Cemâl Paşa’nın başında bulunduğu ve büyük hayâllerle 1915’de
yapılan kanal harekâtı iki defa başarısızlıkla netîcelendi. Bu bölgeye
gönderilen ordumuz zâyiât vererek Gazze’ye çekildi. 1917’de meydana gelen üç
Gazze savaşının ikisini ordularımız kazandı ise de, üçüncüsünde yenildi. 1918
Nablus meydan muhârebesinde de, İngilizlerin oyunlarına aldanan bedevîlerin
ihaneti neticesinde yenildi. Netîcede Suriye, Filistin, Şam, Haleb ve Beyrut
elimizden çıktı (Bkz. Kanal Harekâtı; bkz. Cemâl Paşa).
İngilizlerin 1 Kasım 1914’de Basra
körfezine asker çıkarmaları ile Irak cephesi kurulmuştu. Umûmî kumandanlığa
tâyin edilen Süleymân Askerî Bey, İngilizlere mağlûb oldu ve civar yerler düşman
eline geçti. Albay Halil Bey’in Küt zaferini kazanmasına rağmen, bundan istifâde
edilemedi. İngilizlerin bu havalideki askerleri tamamen temizlenmeden, İran
seferine girişilip, kuvvetler dağıtıldı. Bundan istifâde eden düşman, takviye
kuvvetleri alarak 11 Mart 1917’de mukavemet görmeden Bağdâd’ı ele geçirdi.
Şehrin düşüşü ile Irak bölgesi de elimizden çıktı.
Birinci Dünyâ savaşı esnasında
Çanakkale’de de çok mühim savaşlar oldu. Gauben ve Breslau gemilerinin
Osmanlılara sığınmasından sonra düşman Çanakkale üzerine yüklendi. 1915’den
sonra Çanakkale’de meydana gelen savaşlar şehâmet destanları ile doludur. Kirte,
Zığındere ve Anafartalar, Kocaçimen, Conkbayırı, Kanlısırt, Kirtetepe,
Kanlıtepe, Aslantepe muhârebeleri cereyan etti. Düşmanlar muvaffak
olamayacaklarını anlayınca belli etmeden gizlice çekilmeye başladılar ve 1916
Ocağı’nda tamamen çekilip gittiler.
Türk milletinin târihinde ayrı bir
önem taşıyan ve 9 aya yakın süren Çanakkale muhârebelerinde 250.000 kadar şehîd
verilmiş, yeni yetişen bir nesil burada erimiştir. Netîcede Türk cesareti
İngiliz soğukkanlılığını, Türk azmi İngiliz inadını ve Türk vatanseverliği
İngiliz gururunu yenmiş, şanlı târihimize “Çanakkale geçilmez” ibaresini
yazdırmıştır (Bkz. Çanakkale Savaşları).
Avrupa’da durumun İtilâf devletleri
lehine geliştiğini gören Romanya da, bâzı topraklar elde edebileceğini düşünerek
28 Ağustos 1916’da itilâf devletlerinin yanında harbe
girdi.
Denizlerde de savaşlar oldu. Yavuz
ve Midilli gemilerinin Rus sahillerini bombardıman etmelerinden sonra Ruslar da
Trabzon’u bombaladılar. İngilizler Gazze ve İskenderun limanlarını, donanmamız
Batum’u bombardıman etmişti. Kanal’da, Gazze’de, Suriye ve Çanakkale
muhârebelerinde İngilizler tayyareden de istifâde ettiler.
1917’de Rusya’nın savaştan çekilmesi
ile boşalan yeri Amerika doldurdu. Bu durum merkezî kuvvetlerin aleyhine oldu.
Bu târihte bütün devletlerde bir yorgunluk ve bıkkınlık baş gösterdi. Rusya’nın
savaştan çekilmesiyle imzalanan Brest-Litovsk andlaşması ile Osmanlı Devleti,
doğudaki topraklarını istilâdan kurtardığı gibi, Kafkasya’daki isyânları fırsat
bilerek Bakü’yü ele geçirmeye kalkıştı. Ancak 1917 Haziran’ında, Yunanistan’ın
îtilâf devletleri safında savaşa girmesi ve ayrıca 1918 yazı sonlarına doğru
îtilâf devletlerinin bütün cephelerde umûmî bir taarruza geçmeleri, merkezî
devletlerin sonunu getirdi.
1918 Eylül’ünde Bulgarlar, Makedonya
cephesinde Fransız taarruzu netîcesinde yenilince, mütâreke istediler.
Bulgarların savaştan çekilmesiyle Almanya yolu kesilmiş, daha önemlisi,
İstanbul, Trakya yönünden bir saldırıya açık duruma gelmişti. Bu sırada sayısı
dokuza çıkan Türk orduları hayli uzaklarda savaşıyordu. Gerek bu durum, gerekse
Suriye cephesindeki yenilgi, yıllardır zafer vadiyle aldatılan millete, İttihâd
ve Terakkî’nin siyâsetinin başarısızlığını göstermişti. Savaşa devam etmekte hiç
bir fayda yoktu. 1918 Martında sadrâzam olan Talat Paşa, mütârekeyi imzalayacak
bir hükümetin kurulmasına imkân vermek için 7 Ekim 1918’de istifa etti. Hükümeti
daha çok îtilâf fırkası mensupları ile Ahmed İzzet Paşa kurdu. Bu sırada dört
yıldır Anadolu Türk erkeklerini cepheden cepheye koşduran, yüzbinlerce şehîd
veren, gâlib fakat mağlûb sayılan Osmanlılar, mütâreke istemek mecburiyetinde
kaldılar. Bağdâd-Kerkük arasındaki Kût-ül-Amare’de Osmanlılarca esir alınan ve
Büyükada’daki kampta bulundurulan İngiliz generali Townshend (Tavnşend)
aracılığı ile Londra’ya başvuran Ahmed İzzet Paşa hükümeti, Bozcaada yanında
Limni adasındaki Mondros limanında demirleyen İngiliz Akdeniz donanması
amirallik gemisi Agamemnon zırhlısı içinde, dikte ettirilen mütâreke şartlarını
30 Ekim 1918 günü imzalamak mecburiyetinde, kaldı. Bu mütârekenin imzalanması
esnasında, Osmanlı Devleti’ni bahriye nâzırı Rauf, hâriciye müsteşarı Reşâd
Hikmet ve erkân-ı harb kaymakamı Sâdullah beyler temsil etti. Amerika
cumhurbaşkanı Wilson’un ünlü on dört maddelik prensiplerini İngiltere ve Fransa
kabul etmişlerdi. Bu Wilson prensiplerinde; “Osmanlı Devleti’nin Türk olan
bölgelerinde, îtirazsız olarak Türklerin hâkimiyeti sağlanacak ve bir bölgenin
halkı, çoklukça hangi idareyi istiyorsa, o idareye tâbi olacaktır” hükümleri de
vardı.
Bütün bunlara rağmen, İngilizler
müttefikleri Fransızlara bile bildirmeden Akdeniz başkumandanı vis-amiral Arthur
Calhorpe (Kaltorp)’a, Londra’dan telsizle bildirdikleri, bütün Osmanlı târihinde
görülmemiş korkunç bir esaret ve teslim oluş vesikası olan yirmi beş maddelik
Mondros mütârekesini dikte ettirerek ve hiç bir îtirâzına yer vermiyerek Osmanlı
temsilcilerine imzalattılar.
Bu mütârekenin imzâlanmasını tâkib
eden günlerde, keyfî idareleri, ikbâl ve makam hırsları sebebiyle Osmanlı
Devleti’nin yıkılmasına, milyona varan müslüman-Türk evlâdının şehîd olmasına ve
Anadolu dışındaki bütün topraklarımızın elden çıkmasına sebeb olan İttihâd ve
Terakkîmin üçlüsü olan Talat, Enver ve Cemâl paşalar ile diğer ileri gelenleri
yurt dışına kaçtılar.
Halkımızın seferberlik dediği dört
yıl süren Birinci dünyâ harbinde Osmanlı orduları; Kafkasya cephesinde ve
Karpatlardaki Galiçya’da Ruslarla; Makedonya’da Yunanistan ve Fransızlarla;
Çanakkale’de İngiltere-Fransa-İtalya ve (Hintli, Avusturalyalı) sömürgeleriyle;
Sûriye-Filistin ve Irak cephelerinde, Yeni Zelanda ve Hindistan dâhil, İngiltere
İmparatorluğu orduları ile şan ve şerefle kahramanca çarpıştı. Bu kahramanlıklar
halk türkülerine yedi düvelin önünde; “Osmanlıydı ki dayandı” sözleriyle
aksetmiştir.
Başta İngiltere, Fransa ve Rusya
olmak üzere, Amerika, Belçika, Brezilya, Çin, Kosta Rika, Küba, Yunanistan,
Guatemala, Haiti, Honduras, İtalya, Japonya, Liberya, Montenegro, Nikaragua,
Panama, Portekiz, Romanya, Sırbistan ve Siam’dan meydana gelen îtilâf
devletlerine karşı; Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’dan meydana
gelen ittifak devletlerinin yanında harbe giren Osmanlı Devleti, Hicaz, Yemen,
Asır, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Mısır’ı kaybetti. Osmanlı Devleti’nin
Birinci dünyâ harbindeki asker zayiatının yekünü ise 3. 842. 580 (üç milyon
sekiz yüz kırk iki bin beş yüz seksen) kişidir. Dört milyona yaklaşan bu müdhiş
yekûnun 550.000’i (beş yüz elli bin) şehîd; 891. 364’ü (sekiz yüz doksan bir bin
üç yüz altmış dört) malûl; 103. 731’i (yüz üç bin yedi yüz otuz bir) kayıp; 2.
167. 841’i (iki milyon yüz altmış yedi bin sekiz yüz kırk bir) yaralı ve 129.
644’ü (yüz yirmi dokuz bin altı yüz kırk dört) esirdir. Bu esirlerin büyük bir
kısmı esarette ölmüştür. Memleketin çeşitti bölgelerinde açlık, salgın, bulaşıcı
hastalık ve muhaceret (göç) sebebiyle telef olan sivil ahâli kurbanları bu
yekûna dâhil değildir. Pek çok harb gemimizin de tahrîb olduğu bu harb
esnasında, Osmanlı Devleti’nin daha önceki harbler sebebiyle zâten zayıf durumda
bulunan hazînesi iflâs hâline geldi, işte bütün bu millî felâketlere sebeb
olanların, darağaçlarıyla beraber kurdukları idarenin mâhiyetini de, faciaya
sebeb olanların başındaki Talat Paşa; “Bizim bu memlekette kurduğumuz idare,
olsa olsa münevver bir istibdâddır” diyerek ifâde etmiştir. Kurulan dîvân-ı
harb, kaçak olan Talat, Enver ve Cemâl paşalar ile Dr. Nâzım’ı gıyabî olarak
îdâma mahkûm etti.
Birinci dünyâ harbinden sonra îtilâf
devletleri kazançlı çıkarken, ittifak devletleri zararlı çıkmış, en değerli
toprakları ellerinden alınmıştır. 1815 Viyana kongresinde kurulan, ancak on
dokuzuncu yüz yıl boyunca önemli değişmelere uğramakla beraber umûmî olarak 1914
yılına kadar gelen Avrupa siyâsî haritası ile güçler dengesi yıkıldı. Bunun
neticesinde Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları
parçalanarak yerlerine küçük ve yeni bir çok devlet kuruldu. Avrupa’da yeni bir
siyâsî harita ve güçler dengesi ortaya çıktı. Daha geniş mânâda dünyâda yeni bir
statüko kuruldu. Ancak bu değişiklik, müttefik devletlerin lehine idi. Îtilâf
devletleri; yenilen devletlerin topraklarını küçültecek, bâzılarını işgal edecek
veya o topraklarda yeni devletler kuracak, askerî kısıtlamalar ve yasaklar
koyacak şekilde andlaşmalar kabul ettirdiler. Bunun neticesinde yıkılan üç
İmparatorluğun bıraktığı boşluk, başta İngiltere olmak üzere; Fransa, İtalya ve
Japonya gibi devletler tarafından doldurulmak istendi.
Birinci dünyâ harbinden en kârlı
çıkan devlet İngiltere idi. Almanya’yı yenilgiye uğratmakla Avrupa’dan adasına
gelebilecek tehlikelerden ve denizlerde bu devletin rekabetinden kurtulmuş oldu.
Diğer taraftan Almanya’yı Ortadoğu’dan uzaklaştırarak, güçlü bir rakîbi ortadan
kaldırdı ve böylece bölgeye hâkim oldu. Aynı zamanda Rusya’yı etkisiz hâle
getirdi ve Fransa’yı da ikinci plânda bıraktı. Neticede, dünyânın bir numaralı
devleti hâline geldi.
Fransa ise; Almanya ve
Avusturya-Macaristan devletlerinin yenilmesi ve parçalanması ile sınırlarındaki
iki büyük tehlikeden kurtuldu. Avrupa’da ve Ortadoğu’da elde ettiği kazançlarla
da İngiltere’den sonra ikinci devlet oldu.
İtalya, Avusturya’dan aldığı
topraklarla kuzeye doğru genişledi. Anadolu’da kendisine bırakılan payı az
bulduğundan İngiltere ve Fransa’ya kırgın olmakla beraber, elde ettiği adalar ve
yerlerle Akdeniz ve çevresinde etkili duruma geldi. Japonya ise, Uzak Doğu’da
geniş çıkarlar elde ederek dünyâda söz ve etki sahibi oldu.
Birinci dünyâ harbi sebebiyle gerek
îtilâf, gerekse ittifak devletlerinin kendi bünyelerinde de bâzı siyâsî
hâdiseler meydana geldi.
Ancak Birinci dünyâ harbi sırasında ve sonrasında yapılan andlaşmalar, yenilenlere çok ağır şartlar getirdiğinden, gâlib devletlerin de çıkarlarına aykırı olduğundan ilk zamanlardan îtibâren tepkilere, anlaşmazlıklara ve yeni mes’elelerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bunlar da barışın uzun sürmemesine sebeb oldu. Dünyâda kısa bir müddet sonra yeniden bir umûmî savaş tehlikesi başgösterdi.
--------------------------------------------------------------------------------
1) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 412
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh.
281
3) Görüp İşittiklerim; sh.
113
4) Sultan Reşad’ın Sarayında
Gördüklerim
5) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman);
cild-14
6) Siyâsî Târih (R. Uçarol); sh.
349
7) Birinci Dünyâ Savaşı Târihi 1914-1918 (P.
Renouvin Çev. A. Cemgil, İstanbul-1969); sh. 214
8) Birinci Cihân Harbi’nde Türk Harbi (Fahri
Belen, Ankara-1964)
9) Türk İnkılâbı Târihi; cild-2, kısım-4, sh.
505
10) Siyâsî Târih
(Şükrü Esmer, İstanbul-1944); sh. 440
11) Birinci Dünyâ
Savaşına Giden Yol (H. Ülman, Ankara-1973)
12) Türk Siyâsî
Târihi (Tahsin Önal, Ankara-1978); sh. 427
13) Hatırat (Talat
Paşa); sh. 29
14) 20.Yüzyıl
Siyâsî Târihi (F. Armaoğlu); sh. 99
15) Hâtıralar
(Cemal Paşa, Selek Yayınları-1959); sh. 67
16) Siyasal Târih
(Murat Sarıca); sh. 243
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 276
Yorumlar
Yorum Gönder