BALKAN HARBLERİ
BALKAN HARBLERİ
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında
Balkanlardaki dört devlete karşı yaptığı savaşlar.
Birinci Balkan Harbi
Doksanüç harbi diye bilinen
Osmanlı-Rus harbi sonunda imzalanan Berlin Andlaşması’yla, Osmanlı Devleti,
Balkanlarda önemli mikdârda toprak kaybına uğramış ve Balkan kavimleri için
tâvizler verilmişti. Birinci Meşrûtiyetin îlânıyla kabul edilen Kânûn-i esâsiye
göre kurulan ve daha ziyâde gayr-i müslim ve Türk olmayan milletvekillerinin
etkili olduğu Meclis-i meb’ûsânı, Sultan Abdülhamîd Han, 13 Şubat 1878’de
kapatarak çalışmalarına son verdi. Osmanlı ülkesini, tatbik ettiği çeşitli
diplomasi metotlarıyla dış müdâhalelerden, harb ve anarşiden uzak, otuz üç yıl
idare etti. Ancak 27 Nisan 1909’da İttihâd ve Terakkî fırkası tarafından hal’
edilip, Selânik’e gönderildi. Tahta Osmanlı hânedânının en yaşlı ferdi olan
sultan Reşâd getirildi. Sultan Abdülhamîd Han’ın son sadrâzamı Tevfik Paşa
istifa edince, yerine Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihâdcılardan Talat Bey
(Paşa) de dâhiliye nâzırlığına tâyin edilmişti. Fakat İttihâd ve Terakkî
mensublarının hükümet işlerine yerli yersiz karışmaları sebebiyle, 28 Aralık
1909’da Hüseyin Hilmi Paşa sadrâzamlıktan istifa etti. O güne kadar, bulunduğu
vazifelerde bir başarı gösterememiş ve silik bir şahıs olan Roma elçisi Hakkı
Paşa, 12 Ocak 1910’da sadâret makamına getirildi. Harbiye nâzırlığına da
Selanik’ten gelerek, sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indiren hareket
ordusunun kumandanı Mahmûd Şevket Paşa getirildi. İttihâd ve Terakkî Fırkası,
memlekette kurduğu zümre saltanatıyla, yurt içinde Cemiyet’e mensûb olmayanlara
adetâ hayat hakkı tanımaz bir düzen kurdu. Yurt çapında uygulanan politikalar
neticesinde, memlekette her geçen gün huzursuzluk biraz daha arttı. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın gayet ince ve ustaca bir siyâsî zekâ ile senelerce
idare ettiği memlekette istikrar bozulmuş, sûikastler ve tedhiş olayları
artmıştı.
Yine bu sırada, dünyâ siyâsî
durumunda da İtilâf (İngiltere, Fransa ve Rusya) ve ittifak (Almanya, Avusturya,
Macaristan ve İtalya) devletleri olmak üzere gruplaşmalar oldu. Her iki grup da,
bir çarpışmanın olabileceğini düşünerek var güçleriyle silahlanmaya
çalışıyorlardı. İtilâf devletleri, bir maceraperestler grubu olan İttihâd ve
Terakkî Fırkası tarafından idare edildiğini bildikleri Osmanlı Devleti’nin
topraklarını paylaşabilmek için, İngiltere ve bilhassa Rusya, Anadolu’da ve
Balkanlarda bulunan değişik ırk ve kavimlere mensup toplulukları bağımsızlık ve
muhtariyet için tahrik ettiler. Bu durum Avusturya, Sırbistan ve İtalya
tarafından da teşvik edildi. İttihâdcılar, bu kımıldanışlara gayet sert
tedbirler uyguladılar. Bu arada İttihâd ve Terakkî hükümeti tarafından Kosova
vâliliğine tâyin edilen Mazhar Bey’in, Osmanlı ülkesinin hiç bir yerinde
uygulanmayan yüksek miktarda dâhili gümrük vergisi tatbik etmeye başlaması,
Arnavutluk’ta derin tepkilere yol açtı ve tepkilere de şiddetle karşılık
verildi. Arnavutluk havalisi meb’ûsları hükümete müracaat ederek şiddete
başvurulmamasını ve bir nasîhat hey’etinin gönderilmesini istediler. Şiddet
tarafdârı olan İttihâd ve Terakkî hükümetinin harbiye nâzırı Mahmûd Şevket Paşa,
seksen iki piyade taburu ile Arnavutluk seferine çıktı. İsyana iştirak
eden-etmeyen bütün ahâlinin silâhlarını toplamaya başladı. Bu hareketler
karşısında bilenen Arnavudlar, daha çetin mücâdelelere giriştiler. Bu isyân ve
karşı haraketler Balkan harbine kadar devam etti. Bütün bunlara ilâveten, 3
Temmuz 1911’de Rum-Ortodoks kilisesi ile Bulgar kilisesi arasındaki ihtilâf,
bizzat Osmanlı meclisi tarafından halledilerek; Yunan, Bulgar ve Sırplar
arasındaki anlaşmazlıklar tamamen giderildi ve Osmanlı’ya karşı birlik olmaları
te’min edildi.
Bu arada Eylül 1911’de İtalyanlar
harb îlân edip, Trablusgarb ve Bingâzi’yi işgal ettiler. Trablusgarb ve Bingâzi
meb’usları, Tarblus’un işgaliyle netîcelenen İtalyan harbinin başlamasından
önce, büyük bir gaflet eseri olarak o havalideki askeri Yemen’e, mühimmatı
İstanbul’a naklettiren sadrâzam Hakkı Paşa ve diğer mes’ûller hakkında meclis
tahkîkâtı açılması için teşebbüse geçtiler. Böylece güç durumda kalan İttihâd ve
Terakkî Fırkası, Meclis-i meb’ûsânı feshettirince, sadrâzam Hakkı Paşa ve diğer
İttihâd ve Terakkî erkânı, Trablus faciasından dolayı Dîvân-ı âli’ye sevk
edilmekten kurtuldular. Sadâret makamına da Sa’îd Paşa getirildi. Ordudaki
subaylar, İttihâdcı ve Halaskârân-ı zâbitân diye ikiye ayrıldılar. Makedonya
vilâyetlerinde iktidar ve muhalefeti tutan subaylar, çeteler teşkil ederek
birbirleriyle çarpıştılar. İstanbul’da bulunan Halaskârân-ı zabıtan mensupları
da hükümeti tehdîd etmeye başladı. Bu baskı ve tehdidler karşısında harbiye
nâzırı Mahmûd Şevket Paşa, bahriye nâzırı Hurşid Paşa ile diğer bâzı bakanlar
istifa edip çekildiler. Sadrâzam Saîd Paşa da sadâretten istifâ etti. Böylece
orduyu siyâsete karıştırarak iş başına gelen İttihâd ve Terakkî Fırkası
iktidardan uzaklaşmış oldu. 22 Temmuz 1912’de Âyân reisi olan Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa, sadrâzamlık makamına getirildi. Ayrıca İttihâd ve Terakkî Fırkası
tarafından bir şiddet vâsıtası olarak kullanılan örfî idare de kaldırıldı.
İttihâd ve Terakkî hükümetinin
iktidarda bulunduğu sırada Arnavutluk isyânı had safhaya ulaşmış, aynı zamanda
Balkan devletleri de aralarında hummalı bir faaliyet içine girmişlerdi. İtalya,
Trablusgarb harbini bir an evvel sona erdirmek ve Osmanlı Devleti’ni İtalya
lehine sulhe zorlamak için, Balkanlarda Osmanlı Devleti aleyhine bir hareketin
ve ittifakın vücûda gelmesini destekliyordu. Rusya’nın teşvik ve desteğiyle
Bulgaristan, Makedonya’yı Osmanlı Devleti’nin elinden koparmak, hattâ Edirne’yi
alarak Ege denizine inmek suretiyle büyük emellerini tahakkuk ettirmek
hülyâsındaydı. Bunu başarabilmek için de Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan ile
anlaşarak ittifak kurmaya çalıştı. Sırbistan, Bulgaristan’ın genişlemesini
te’min edecek olan bu andlaşmaya tarafdâr değildi. Bunun için Bulgaristan’ı bir
tarafa iterek kendi menfaatlerini te’min için Bâb-ı âlî ile anlaşmaya
uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından gafil olan
zamanın İttihâd ve Terakkî hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsâid teşebbüslerine
aldırış bile etmemişti. Üstelik, Abdülhamîd Han’ın Balkan ülkelerinin
birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilâfı, çıkarılan İttihâd-ı
anâsır kanunuyla halledilmiş, böylece Bulgaristan ve Yunanistan arasındaki
ihtilâf kalmadığı için Osmanlı Devleti aleyhine birleşmeye başladılar. Buna
rağmen Yunanistan, Balkanlarda bir Bulgar ve Sırp anlaşmasına tarafdâr değildi.
Bunun için de Bulgar-Yunan anlaşması mümkün görünmüyordu. Hattâ Yunan başvekili
Venizelos, Girid’in yine Osmanlı hâkimiyetine kalması, yalnız idâresinin
Yunanistan’a âid olması için, Osmanlı Devleti’ne vergi verilmesi şartıyla, her
türlü andlaşmaya tarafdâr olduğunu ısrarla bildirmiş, fakat İttihâd ve Terakkî
Fırkası, bu avantajlı durumları değerlendirmek için taraflarla görüşmeye bile
yanaşmamışdı.
Yine bu sırada Atina’daki Sırbistan
elçisi de Osmanlı Devleti ile bir ittifak kurmak için Sırp hâriciye nâzırından
aldığı yetkiye dayanarak, Osmanlı hükümetine müracaatta bulunmuşdu. O sırada
hâriciye nâzırı olan Âsım Bey ve sadrâzam Saîd Paşa, bu teklife müsbet cevap
vermeyince, Osmanlı Devleti ile anlaşmaktan ümidini kesen Sırbistan, 13 Mart
1912’de Bulgaristan’la bir ittifak kurdu. Harb için sür’atle hazırlanmaya
başladı. Bunun için de Avrupa’dan sert ateşli toplar aldı. Balkan harbinin kendi
lehine olmayacağını düşünen Avusturya, bu topların kendi topraklarından
geçirilmesine müsâde etmedi. Sırbistan bu topların Selanik limanı yoluyla
Sırbistan’a sokulmasına müsâde edilmesi için Osmanlı Devleti’ne müracaat etti.
Bâb-ı âlî bu topların Sırbistan’a girmesine müsâde etmek gibi bir gaflette
bulundu. Ancak Saîd Paşa’ın sadrâzamlıktan düşmesinden sonra yerine geçen Gâzi
Ahmed Muhtar Paşa hükümeti, bu sevkiyâta mâni oldu.
İttihâd ve Terakkî hükümetinin
mânâsız ve gâfil siyâseti karşısında, Osmanlı Devleti ile anlaşmaktan ümidini
kesen Yunanistan da, nihayet 29 Mayıs 1912’de Bulgaristan’la bir ittifak
andlaşması imzalamıştı. Sırbistan-Bulgaristan-Yunanistan üçtü ittifakına Karadağ
da katılınca, Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifakı meydana geldi. Bütün
bunlara, Bâb-ı âlî hükümetinin ilgisizliği sebeb oldu. Ayrıca, Rusya’nın Osmanlı
hariciye nâzırı Noragundiyan Efendi’ye bir harb olmıyacağına dâir te’minât
vermesi üzerine; Bâb-ı âlî hükümeti Rumeli’deki 120 tabur eğitimli askeri terhis
etme gafletinde bulundu.
İttihâd ve Terakkî Fırkası’nın
kışkırttığı bir mikdâr darülfünûn (üniversite) öğrencisi, ellerinde bayraklar
olduğu hâlde Bâb-ı âlî önüne gelerek; “Harb isteriz” diye bağırmaya başladılar.
Harbiye nâzırı Nâzım ve bahriye nâzırı Mahmûd Muhtar paşalar bunlara nasîhat
ederek dağılmalarını sağladılar. Daha sonra 21 Eylül 1912 Cuma günü Sultan Ahmed
Meydanı’nda büyük bir miting tertib edilerek İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelen
hatibleri, halkı galeyana getirip, hükümeti, yakında başlayacak bir harbe karşı
alâkasızlıkla itham ettiler. Millî haysiyeti korumak için, hükümetin derhâl harb
îlân etmesini isteyerek halkı kışkırtmaya devam etti. Tahrikler karşısında
galeyana gelen ve sokaklara dökülen üniversite talebeleri ve halk; “Harb
isteriz! Yaşasın harb, kahrolsun hâinler!...” diyerek bağırdılar. Bu sırada
meclis-i vükelâ (bakanlar kurulu) toplantısında bulunan sadrâzam Gâzi Muhtar
Ahmed Paşa, çıkarak üniversite talebelerini ve halkı sükûne davet etti ve ikna
ederek, dağılmalarını sağladı. Bu hâdisenin ertesi günü Karadağ sefaretinin
kapısındaki armanın söküldüğü görüldü. Bu tahrik karşısında zâten harbe hazır
durumda bekleyen Karadağ maslathatgüzârı M. Bilaç, hâriciye nâzırı Noragundiyan
Efendi’yi ziyaret ederek, Karadağ Devleti’nin harb îlân ettiğine dâir notayı
verdi.
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı
Devleti’ne harb îlân etmesiyle başlayan Balkan harbine, Karadağ’ın müttefikleri
olarak katılan Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan, 13 Ekim 1912’de Rumeli’deki
muhtelif unsurların vaziyetine göre muhtar idareler kurulmasına dâir bir notayı
Osmanlı hükümetine verdiler. Bu notaya Osmanlı hükümetinin cevap vermemesi
üzerine Sırp ve Bulgar hududlarında tecâvüzler başladı. Bunun üzerine 17 Ekim
1912’de Sırp ve Bulgar elçileri sınırdışı edildi. Ertesi gün de bu iki devlet
Osmanlı Devleti’ne karşı fiilen harbe girdiler. Yunanistan da bir nota ile bu
iki devlete iştirak etti. Balkan harbinin kesin bir şekil aldığı günlerde Bâb-ı
âlî hükümeti, Trablusgarb harbine son vermek için 15 Ekim 1912’de İtalya ile Uşi
Andlaşması’nı imzaladı ve terhis ettiği askerleri yeniden silâh başına çağırdı.
Daha önce İttihâd ve Terakkî
hükümetinin yıkılmasını sağlayan ve Halâskarân-ı zâbitân grubunun reîsi
durumunda olan harbiye nâzırı Nâzım Paşa, harbiye nâzırı ve başkumandan vekili
idi.
İki tarafın asker mevcudu arasında
da büyük fark vardı. Balkanlı müttefiklerin ordusu; Bulgaristan 240 bin,
Sırbistan 140 bin, Yunanistan 100 bin, Karadağ da 30 bin olmak üzere toplam beş
yüz bini aşmıştı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun Trakya’da 150 bin,
Makedonya’da 90 bin, Arnavutluk’da 10 bin olmak üzere toplam bakımsız ve perişan
hâlde 250 bin kadar askeri vardı. Silâh ve teçhizat da çok noksandı. Geri hizmet
teşkilâtı bozuk olduğu için zamanında ikmâl yapılamıyordu. İlk günlerden
îtibâren açlık başgöstermişti. Bütün bunlara ilâveten İttihâd ve Terakkî
mensupları, asker arasında, harb etmemeğe teşvik edici propagandalar
yayıyorlardı. Üstelik bütün harekâtın âmiri olan harbiye nâzırı Nâzım Paşa da
değerli ve tecrübeli bir kumandan değildi. Mağrur ve kimsenin sözünü dinlemeğe
tenezzül etmiyordu.
Bütün şiddetiyle başlayan Balkan
harbine Osmanlı ordusu, şark ve garb cephesinde olmak üzere iki koldan girdi.
Şark
cephesi:
Trakya’da olan şark cephesinde Osmanlı ve Bulgar orduları çarpışıyordu. Bu
cephenin kumandanlığı birinci ferik Abdullah Paşa’ya verilmişti. Bu orduda; Ömer
Yaver Paşa, Şevket Turgut Paşa, bahriye nâzırı Mahmûd Muhtar Paşa ve Ahmed Abuk
Paşa kumandasında dört kolordu vardı. Ayrıca Kırcali taraflarında da Ali Yaver
Paşa kumandasında mürettep bir kolordu mevcuttu. Bu cephenin müdâfaa merkezi
Edirne idi.
Sayıca fazla, eğitim görmüş,
teçhizatı da mükemmel olan Bulgar ordusu, önce Filibe’yi tehdîd eden ve
Kırcali-Paşmaklı mıntıkasında yer alan Ali Yaver Paşa kumandasındaki kolorduya
19-20 Ekim 1912’de hücum etti. Osmanlı kuvvetlerini bozarak Mestanlı’ya kadar
ilerledi. Birinci ferik Abdullah Paşa kumandasındaki şark ordusu, harbiye nâzırı
Nâzım Paşa’dan aldığı emre uyarak hazırlığını imkân nisbetinde tamamladı ve 21
Ekim’de harekete geçti. İki ordu arasında Edirne-Kırklareli arasında meydana
gelen harbi Bulgarlar kazandı. Bozulan Osmanlı ordusu Lüleburgaz’a doğru
çekildi.
Kısa bir müddet içinde ilerleyen
Bulgar ordusu, 22-24 Ekim’de Edirne’ye ulaşarak muhasaraya başladı. Lüleburgaz
mıntıkasında Türk ve Bulgarlar arasında 28 Ekim-2 Kasım arasında büyük
Çarpışmalar meydana geldi. Bu çarpışmalar da Bulgarların galibiyetiyle
neticelendi. İlerleyen Bulgar ordusu 15-19 Kasım 1912’de Çatalca müstahkem hattı
önünde durdurulabildi. Halk, korku ve dehşet içinde bütün Rumeli ve Trakya’yı
boşaltarak sonbahar yağmurlarının bataklık hâline getirdiği tarlalardan bin bir
güçlükle geçerek İstanbul’a doğru kaçışıyordu. Bu sırada başgösteren salgın
kolera hastalığı yüzlerce kişinin ölümüne sebeb oluyordu. Trenler ve kamyonlarla
da İstanbul’a devamlı yaralı ve hasta taşınıyordu. Hastahâneler dolduğu için
mektepler boşaltılmış, hasta ve yaralılar buralara yerleştirilmişti.
Garb
(batı) cephesi:
Makedonya ve Arnavutluk’da bulunan bu cephenin başkumandanı Ali Rızâ Paşa idi.
Bu cephedeki ordu beş kısma ayrılmıştı. Sırplar da bu cephede harbe girerek, 21
Ekim 1912’de Priştine’yi, 22 Ekim’de de 523 sene evvel Murâd Hüdâvendigâr’ın
meşhur zaferine sahne olan Kosova’yı alarak, veliahd Aleksander’ın idaresinde
güneye doğru ilerlemeye başladılar. Aynı gün Yunan ordusu da Serfiçe’yi alarak
kuzeye doğru ilerledi. 23-24 Ekim’de ilerleyen Sırp ordusuyla karşılaşan Osmanlı
ordusu, Kumanova muhârebesini kaybederek, Manastır’a doğru çekilmeye başladı.
Kumanova galibiyetinden sonra Sırplarla Karadağlılar birleşerek istilâ
harekâtına devam ettiler. 24 Ekim 1912’de Sırp-Bulgar müşterek kuvvetleri
Koçana’yı, 25 Ekim’de Yunanlılar Karaferye’yi ele geçirdiler. 26 Ekim’de, İştip,
Sırplarla Bulgarların eline düştü. 27 Ekim’de Üsküp ahâlisi düşmana teslim oldu.
Verdiği zayiat dolayısıyla perişan ve bitkin bir hâle gelen Osmanlı ordusunun
anavatanla da irtibatı kesildi. Bundan sonra müttefiklerin hareketleri daha
kolaylaştı. Şehirler birbiri ardınca teslim oldu. 3 Kasım 1912’de Yunanlılar
Preveze’yi, 6 Kasımda Karadağlılar Yakova’yı, 8 Kasım’da Yunanlılar Selânik’i
teslim aldılar. Selânik’deki kolordunun kumandanı olan Hasan Tahsin Paşa,
müdâfaa imkânları mevcûd olmasına rağmen, 8 Kasım’da Yunanlılarla imzaladığı
teslim mukavelesine göre şehri ve kolordunun bütün silâhlarını düşmana teslim
etti.
Şark ve garb cephelerinde bu durum
devam ederken, İstanbul’da da bir takım hâdiseler cereyan ediyordu. İttihâd ve
Terakkî Fırkası, Ahmed Muhtar Paşa hükümetinin düşürülmesi için akla hayâle
gelmedik yollara başvuruyordu. Diğer taraftan İttihâd ve Terakkîye muhalif olup,
bütün siyâsî muvaffakiyetsizliklerin Kâmil Paşa tarafından yoluna
konulabileceğini iddia edenler de, mevcûd hükümetin düşürülmesini istiyorlardı.
Yorulan ve yıpranan Ahmed Muhtar Paşa, 19 Ekim 1912’de istifa edince, yerine
Kâmil Paşa sadrâzamlığa getirildi. Bu defa Kâmil Paşa’nın aleyhinde faaliyet
gösteren İttihâd ve Terakkî tarafdârları, Kâmil Paşa hükümetinin harbiye nâzırı
Nâzım Paşa’yı kendi taraflarına çekerek, Enver Paşa’yı kolordu erkân-ı
harbiyesine, Cemâl Paşa’yı da Menzil-i umûmî müfettişliğine
getirdiler.
Garb ordusunun Kasım ayı ortalarında
Sırplar karşısında son defa mağlûb olması, Garb cephesindeki muhârebeleri de
sona erdirmişti. Hiç bir mukavemetle karşılaşmayan Sırb ve Karadağ kuvvetleri,
Arnavutlukta ilerlemeye başladılar. 28 Kasım 1912’de Leş, 21 Kasım’da Resne, 28
Kasım’da Devre ile Draç, ertesi günü Ohri, Sırp-Karadağ müşterek kuvvetlerinin
eline geçti. Akçahisar ve Tiran’ın da düşmesiyle bütün Kuzey Arnavutluk
Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi. 29 Kasım 1912’de Arnavutluk
istiklâlini îlân etti. Büyük devletler bir ay geçmeden Arnavutluğun istiklâlini
tanıdılar. Bu sırada Şark (doğu) cephesinde, Makedonya’daki Osmanlı-Bulgar
çarpışmaları yeni bir safhaya girdi. İlk zamanlardaki muvaffakiyetleri sebebiyle
İstanbul yolunun kendilerine açıldığını görerek ilerleyen ve Çatalca müstahkem
hattında durdurulan Bulgar ordularının İstanbul’a girmemesi için, Bâb-ı âlî
hükümetinin müsâdesiyle büyük devletlerden ikişer, diğer devletlerden birer harp
gemisi İstanbul limanına gelerek, tebealarını korumak için karaya 2250 asker
çıkardılar. Osmanlı Devleti barış için büyük devletlerin arabuluculuğunu
istediyse de netice alınamadı. Doğrudan Bulgarlara müracaat eden Bâb-ı âlî
hükümeti, mütâreke (ateşkes) talebinde bulundu. Mütâreke görüşmelerine harbiye
nâzırı Nâzım Paşa ile ticâret ve zirâat nâzırı Mustafa Reşîd Paşa katıldılar.
Çok çetin ve ağır şartlarla mütâreke imzalandı. Barış görüşmeleri Londra’da
yapılacak, eğer anlaşmaya varılamazsa dört gün zarfında harp yeniden
başlayacaktı. Sırbistan ve Karadağlılar ile de 3 Aralık 1912’de mütâreke
imzalandı. Ağır şartları Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmeyen Yunanistan
mütârekeye katılmadı. Böylece Balkan devletleri arasında ilk ayrılık başladı.
Yunanistan, Yanya muhâsarasıyla harbe devam etti.
Barış müzâkereleri, 16 Aralık
1912’de İngiltere başvekili Sir Edvar Grey’in başkanlığında Londra’da başladı.
Balkan devletlerinin, kabul edilmesi mümkün olmayan teklifler ileri sürmeleri
üzerine barış görüşmeleri kesildi. Barışın sağlanamaması üzerine Balkan
devletleri 17 Ocak 1913’de Osmanlı hükümetine bir nota vererek Edirne’nin
Bulgarlara terkini, adaların geleceğinin büyük devletlere bırakılmasını, bir de
Enez-Midye hattının sınır kabul edilmesini istediler. Kâmil Paşa hükümeti bu
notayı görüşmek üzere toplandı.
Edirne’nin tarafsız ve serbest bir
şehir hâline konularak idâresinin müslüman bir şahsa bırakılmasını, meşihat
tarafından bir kâdı tâyinini, meclis idâresinin halk tarafından seçilmesini,
mahallî jandarma ve polis kuvvetleri teşkilini, dînî ve millî günlerin eskiden
olduğu gibi kutlanmasını kabul ve teklif eden bir cevabî nota yazılmasını
kararlaştırdı. Bu şekilde hazırlanan notanın tedkiki için Vükelâ meclisinin 23
Ocak 1913 Perşembe günü öğleden evvel toplantıda bulunduğu sırada, İttihâd ve
Terakkî fırkası tarafından Bâb-ı âlî basılarak harbiye nâzırı Nâzım Paşa
öldürüldü. Kâmil Paşa hükümeti istifa etmek zorunda bırakıldı, ittihatçı Mahmûd
Şevket Paşa sadrâzamlığa getirildi. (Bkz. Bâb-ı âlî baskını).
Bu sırada Londra barış görüşmeleri
netice vermeyince, Bulgarlar mütâreke hükümlerini ileri sürerek, 3 Şubat 1913’de
Edirne’yi yeniden bombardıman ettiler. Yanmadık, yıkılmadık yer kalmadı. Câmiler
de dâhil 2000’e yakın bina tahrib oldu. Sultan Selîm Câmii’nin pencereleri
mermilerle delik deşik oldu. Şehirdeki gayr-i müslim unsurlar, şehrin durumunu
ve Bulgar topçusunun te’sirini yazdıkları kâğıt parçalarını nehre atarak
câsûslukda bulunuyor, yiyecekleri saklayarak çok yüksek fiyatla gizlice
satıyorlardı. Yiyecek sıkıntısı had safhaya varmıştı. 1913 kışı da çok şiddetli
geçiyor kar fırtınası ve ayaz, askerleri ve halkı kasıp kavuruyordu. Şubat ayı
içinde 17.844 kişi soğuklardan ağır hastalanmış, 2155 donma olayı görülmüştü.
Çatalca müstahkem hattını aşabilmek
için taarruza başladılar. Şiddetli çarpışmalar oldu. Osmanlı ordusu, kahramanca
çarpışarak Bulgar taarruzunu geriye püskürttü. Yeniden hazırlık yapan ve takviye
alan Bulgarlar 13 gün süren ikinci taarruzu 18 Mart’ta başlattılar. Bu taarruz
da büyük bir mukavemetle karşılandı. Bir aralık Türk mevzîlerinden içeriye
sızarak Baba Nakkaş köyüne kadar ilerlediler ise de, Gâziler tepesi ve Harbiye
tabyası önlerinde Türk askerinin muhteşem ve cansiperane mukavemeti karşısında
perişan edildiler. Nihayet bozguna uğrayıp ağır zâyiât vererek geri çekildiler.
22 Ekim 1912 târihinden beri Şükrü
Paşa kumandasında Edirne’yi müdâfaa eden Osmanlı birlikleri, İstanbul ile
bağlantı kesik olduğu için, akla gelmedik imkânsızlıklara, silâh, mühimmat
noksanlığına ve erzak kalmadığı için açlığa rağmen, 155 gün müddetle şehri
kahramanca savundular. Edirne’de açlık o dereceyi bulmuştu kî, bizzat kumandan
Şükrü Paşa da askerleriyle birlikte süpürge tohumu yemeğe mecbur kaldı. İki
fırka sırplı ve üç liva bulgar kuvvetleriyle yeniden takviye birlikleri alan
Bulgarlar, 24 Mart 1913 günü çok şiddetli bir taarruza daha geçtiler. Ertesi gün
bir kısım Türk mevzileri düştü. Pek çok müslüman-Türk subayını ve erini gözü
dönmüşcesine süngüleyerek şehîd ettiler. Daha fazla mukavemet imkânı kalmayan
Şükrü Paşa, 26 Mart 1913 Çarşamba günü öğle üzeri Bulgar başkumandanına bir
zabit göndererek teslim olacağını bildirdi ve usulen kılıcını Bulgar
başkumandanına teslim etti. Şükrü Paşa ve kurmay hey’eti ile diğer subaylar, 29
Mart’ta trenle Filibe ve Sofya’ya sevk edildiler. Esir alınan 28. 500 asker ise
Tunca nehri kıyısında bulunan sarayda toplandı. Bu kahramanlar burada, bir ay
kadar açlıktan, ağaç kabukları yiyerek sefalet ve zulüm altında kolera ve
dizanteriden inleye inleye, bile bile ölüme terk edildiler. Bu arada Edirne
halkına yapılan saldırılar, ırza geçmeler, katliâmlar cildler doldurur. Bu
durumu tesbit eden bazı tarafsız batılı ülkeler, Bulgar mezâlimine; medeniyet
için birer yüz karası demekten kaçınmamışlardır. Zira Türk öldürmek, Bulgar için
dînî bir borç sayılıyordu. Bir ay içinde 40.000’i aşkın ev tahrib edildi ve
câmilere çan asıldı.
Bütün imkânsızlıklara rağmen Şükrü
Paşa belki bir müddet daha mukavemet edebilirdi. Fakat muhasara sırasında
Edirne’ye gelen Talat Paşa ve Behâeddîn Şâkir Bey’in, askerlerin arasına girerek
harb etmemeye teşvik eden menfî propagandaları yüzünden ordunun morali bozulmuş,
sonunda ordunun mukavemeti kırılıp, elîm netîce ortaya çıkmıştır (Bkz. Şükrü
Paşa).
Çatalca’ya kadar ilerleyen Bulgar
orduları, savunmadan mahrum sivil Türk halkını öldürmekten sadistçe zevk
duyuyorlardı. Bulgar çeteleri girdikleri yerlerde katliâmlar yaptılar.
Kadın-çoçuk ele geçirdiklerini parça parça etmişlerdir. Drama’da Türk
zenginlerinden birisinin kafası kesildikten sonra, vücûdundan ayrılan başı bir
sandık üzerine konulmuş ve maktulün ağzına ayrıca bir de pipo sıkıştırılmıştı.
Kiliseye çevrilen câmilerdeki minareler alelacele yıkılmıştır. Bunca mezâlim ve
vahşetlerden sonra erkeksiz, yapayalnız kalan müslüman ailelerinin evlerine
zorla girilerek kadınların ırzına geçilmiştir. Müslüman hanımlardan pek çoğunun
burnu ile memeleri kesildiği gibi çocukları da gözlerinin önünde katlolunmuştur.
Batı cephesinde ise 6 Mart 1913’de
Yanya düşmüş, 17 Mart 1913’de Yunan ordusu Erperi sancak merkezine girmişti. 25
Mart’ta İşkombi taraflarında bulunan Cevâd Paşa idaresindeki fırka Sırplara
teslim olmuş, bütün Rumeli hemen hemen elden çıkmıştı. Yalnız İşkodra’da Hasan
Rızâ Paşa bir türlü düşmana teslim olmuyor, o da Edirne müdafii Şükrü Paşa gibi
kendisine verilen vazîfeyi canı pahasına yürütüyordu. Fakat bu kahraman da,
İşkodra’da bulunan ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’a hal’ini tebliğ eden
hâinlerden olan Es’ad Toptânî adındaki eski Draç meb’ûsu Arnavud tarafından
sûikasdle şehîd edildi. İşkodra’da bu hâin, kumandayı ele aldı ve derhâl Karadağ
ordusuyla gizlice haberleşerek, 22 Nisan 1913’de İşkodra’yı düşmana teslim etti
(Bkz. Hasan Rızâ Paşa).
Osmanlı donanmasına nazaran daha
kuvvetli olan Yunan donanması, bu harbin cereyanı sırasında Limni, Bozcaada,
Midilli, Karyot, Sakız, Taşoz, İmroz ve Semadirek adalarını işgal etti.
İtalyanların işgalinde bulunan on iki adanın dışında kalan bütün Ege denizi
adaları Yunanlıların eline geçti. Yunan donanması, Çanakkale boğazını abluka
etti. Osmanlı donanması, 16 Aralık 1913’de Çanakkale’yi geçerek Yunan donanması
ile imroz önünde bir deniz savaşı verdi. Yunan donanmasına ağır kayıplar
verdirildiyse de abluka kaldırılamadı. Mondros önlerinde bir deniz muhârebesi
daha yapıldı. Ancak netice alınamayarak Çanakkale’ye dönüldü. Biraz sonra Rauf
Bey (Orbay) kumandasındaki Hamîdiye kruvazörü yedi ay süren maceralı bir seyre
çıktıysa da müsbet bir netice alınamadı.
İttihâd ve Terakkî fırkası’nın 23
Ocak 1913’de gerçekleştirdiği Bâb-ı âlî baskınından sonra sadâret makamına
getirilen Mahmûd Şevket Paşa zamanında, yukarıda anlatıldığı gibi, Balkan harbi
tamamen kaybedildi. Hâriciye nâzırı prens Saîd Halım Paşa’nın direktifiyle,
Osmanlı Devleti’nin Londra elçisi Tevfik Paşa, barış görüşmeleriyle ilgili
olarak büyük devletlerin arabuluculuğunu kabul edeceğini İngiltere hâriciye
nâzırına bildirdi. Bunun üzerine İstanbul’daki elçiler, hâriciye nâzırı Saîd
Halim Paşa’ya bir ay sonra 31 Mart 1913’de dört maddelik bir nota verdiler.
İttihâd ve Terakkî hükümeti ertesi gün notayı kabul ettiğini bildirdi ve
Bulgarlarla yeniden bir mütâreke imzalandı. Barış görüşmeleri Londra’da
yapılarak 30 Mayıs 1913’de imzalandı. Yedi maddelik barış andlaşmasına göre
Midye-Enez hattı sınır olarak kabul ediliyor, Edirne Bulgarlara terk ediliyor,
Arnavutluk hudutlarının tâyini ve adaların geleceği büyük devletlere
bırakılıyor, Osmanlı Devleti Girid üzerindeki bütün haklarından vazgeçiyordu.
Böylece Kâmil Paşa’yı ihânetle itham
edip, millete karşı Edirne’yi kurtarma taahhüdüne giren ve bir baskınla iktidara
gelen İttihâd ve Terakkî komitesi, bu andlaşmayla bütün Rumeli’yi Balkan
devletlerine terk ediyordu.
İkinci Balkan Harbi
Birinci Balkan savaşında Osmanlı
Devleti’nin ağır mağlûbiyete uğrayıp Balkanlardan çekilmesi netîcesinde,
Balkanlarda siyâsî bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Bu devletler mîrâs
taksiminde birbirlerine düştüler. Sırbistan ve Yunanistan, Bulgaristan’ın pek
fazla büyümesini endişe ile karşılıyorlardı. Bulgaristan’ın Balkanlardaki slav
ırkının başına geçerek büyük bir devlet olma iddiası, aynı iddiada bulunan
Sırbistan’ın işine gelmiyordu. Romanya’nın da Bulgaristanla görülecek hesabı
vardı. Sırplar, askerî hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve
kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirdiler.
Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını
teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra konferansında en büyük payı
Bulgaristan’ın alması, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebeb oldu.
Bulgaristan’ın Ege denizi kıyısına ulaşmış olmasını Yunanistan istemiyordu. Bu
husus Yunanistan’
Osmanlı Devleti, Berlin elçisi
Mahmûd Muhtar Paşa’nın tavsiyesi ile fırsatı değerlendirerek Edirne’nin geri
alınması için harekete geçti. Böyle bir hareketi İngiltere ve Rusya önlemeye
çalıştı. Almanya ve Fransa da, Osmanlı Devleti’nin böyle bir hareketine taraftar
değildi. Osmanlı devlet adamları arasındaki uzun müzâkerelerden sonra ordunun
harekete geçmesine karar verildi. Bu hareketin gerekçeleri büyük devletlere
verilen 19 Temmuz 1913 tarihli bir notayla îzâh edildi. Harekete geçen Osmanlı
ordusu 21 Temmuz 1913’de Edirne’yi geri aldı. Bu durumdan memnun olmayan Avrupa
devletleri bâzı tehditlerde bulundularsa da aldırış edilmedi.
Edirne’nin Osmanlılar tarafından
geri alınmasını, Yunanistan da işine geldiği için destekledi.
Bulgaristan’ın daha fazla mukavemete
gücü kalmadığından, 29 Haziran’da başlayan İkinci Balkan harbi, 42 gün sonra 15
Ağustos 1913’de taraflar arasında imzalanan Bükreş barış andlaşmasıyla sona
erdi.
Bu andlaşmaya göre Bulgaristan ile
Romanya arasında yeni sınır belirleniyor, Tuna’nın güneyinde kalan önemli bir
arazi parçası; Güney Dobruca dâhil Romanya’ya kalıyordu. Sırp-Bulgar sınırı ise
İştip, Radoviç, Sırbistan’da kalmak ve Strumca Bulgaristan’a verilmek üzere
çizildi. Bulgar-Yunan sınırı da Serez’in
Osmanlı Devleti, 29 Eylül 1913’de
Bulgaristan’la imzaladığı İstanbul andlaşmasıyla, Kırklareli, Dimatoka ve
Edirne’yi geri aldı. Bulgaristan’da kalan Türklerin durumu da bu andlaşmada yer
almakta, Türklerin haklarına saygı gösterileceği belirtilmekte idi.
Osmanlı Devleti ile Yunanistan
arasında imzalanan 14 Kasım 1913 Tarihli Atina andlaşması ile Girid kesin olarak
Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının durumu da büyük devletlerce
kararlaştırılacaktı. Büyük devletler 1914 Şubat’ında Londra’da, bu adalardan
İmroz, Bozcaada ve Meis hâriç diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde
olanlarında İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak bu karar üzerinde henüz
bir andlaşmaya varılmadan Birinci Cihân harbi çıktı. Sırbistan’la andlaşma ise,
13 Mart 1914’de İstanbul’da imzalandı. Sırbistan’
Bu suretle sultan İkinci Abdülhamîd
Han’ın tahttan indirildiği 1909 yılından 1913 yılına kadar geçen kısa bir müddet
içinde devletin idaresine hâkim olan, gafil, bâzı defalar da hâin kimseler
tarafından, Osmanlı Devleti’nin Avrupa kıt’asındaki topraklarının hemen tamâmı
elden çıkarıldı. 550 yıldır Türk yurdu olan Rumeli’nin bir çok bölgelerinde
Türkler ezici ekseriyet hâlinde idiler. 93 Harbinde görülen göç ve göçmen
felâketinin daha şiddetlisi Balkan harbi sonunda cereyan etti. Yüzbinlerce Türk,
bütün maddî varlıklarını bırakarak eriye eriye İstanbul’a ulaşıp, Anadolu’ya
dağıldılar.
Balkan harbinin dört müttefiki olan
Yunan, Bulgar, Sırp ve Karadağlılar, işgal ettikleri yerlerdeki ekinleri evleri
yakıp yıktılar. Çoluk-çocuk, genç ihtiyar ele geçirdikleri bütün köylüleri
çeşitli zulümlerle kılıçtan geçirip kurşuna dizdiler. Bilhassa genç kız ve
kadınları döverek veya yaralayarak kirlettikten sonra öldürdüler veya aynı
şiddet vasıtalarıyla kiliseye götürerek Hıristiyanlığı kabule zorladılar.
Hıristiyan olmayı reddedenleri diğerlerinin gözleri önünde yavaş yavaş ve en âdi
usûllerle öldürerek geri kalanların hıristiyan olmasına çalıştılar. İnsanlarını
öldürdükleri evleri yağmalayıp, yükte hafif pahada kıymetli ne varsa aldıktan
sonra bir el bombasıyla havaya uçurdular. Girdikleri her yer mezbahaya döndü.
Memeleri, tenasül uzuvları kasatura ile kesilen veya saçlarından asılan
kadınlar, diri diri gözleri oyulan, kulakları, burunları, dilleri kesilen veya
kulaklarından duvarlara çiviyle çakılan erkekler, feryatlarına kızarak kundakta
süngülenip parçalanan yavrular, bu mezâlimin her yerde tekrarlanan alelade
safhaları oldu.
Bu tüyler ürperten vahşî
sürülerinin, zulümlerinden her nasılsa canını kurtararak kaçabilenler, aç ve
çıplak perişan kafileler hâlinde, gündüzleri ormanların içlerinde saklanarak,
geceleri soğuk rüzgârlar ve kar tipileri içinde yalın ayak, başı açık
genç-ihtiyâr, çocuk ve kadın yol almaya çalıştılar. Çoğu yollarda açlıktan ve
hastalıktan telef oldu. Düşüp ölenlere bakacak ve alâka gösterecek kimse
bulunmadığı için perişan oldular. Bâzan bu sefalet kafileleri, silâhsız, aç ve
zavallı kalabalıklar, îmân ve merhametten mahrum silâhlı komitecilerin, eşkıya
sürülerinin baskınlarına uğrayarak, en küçük bir müdâfaa ve mukavemet
gösteremeden doğranarak hendeklere, meydanlara üst üste yığıldılar.
Camilere giren komiteciler,
duvarlarda asılı duran âyetleri ve nefis levhaları indirerek, Kur’ân-ı kerimleri
dışarı çıkararak çamurlara attılar, murdar ayaklarıyla çiğnediler; câmilerin
kubbelerine haç, minarelerine çan taktılar. Ecdadımızın eserleri olan mübarek
mâbedlerimizin içlerini putlarla doldurdular ve kilise hâline getirdiler. Tekke,
zaviye ve medreseleri ahıra çevirip; türbelerdeki evliyâ mezarlarını kaldırarak
hayvanlarına yem ve saman deposu olarak kullandılar. Şehidliklerimizin mezar
taşlarını sökerek yerlerini hela yapmak gibi Müslüman-Türk’ün mukaddesatını
tahkir için hatır ve hayâle gelmedik alçaklıklar yaptılar. Çiftlikleri
sahiplerinin ellerinden alarak yağma ettiler, yakaladıklarını çiftliklerinin
kapısında ipe çekip altından ateşler yakarak hunharca katlettiler.
Bütün bu olanlara rağmen korkunç bir
propaganda sistemi kullanarak Avrupa devletleri nezdinde hakikati ters yüz
ederek Türklerin zulüm yaptığını iddia ettiler. Bunun için hayâlı
kartpostallar/broşürler ve kitaplar yayınlayarak, Avrupa kamuoyu üzerinde etkili
olup, ileride sulh için masa başına oturulduğu takdirde daha büyük paylar
koparmak üzere batı milletlerinin hissiyatını aleyhimize çevirmeye çalıştılar.
Bilhassa Yunan başvekili Venizelos bütün Avrupa ve Amerika’yı içine alan bir
propaganda şebekesi kurdu.
Fakat harbde olanların tahkiki için
bu bölgede bulunan yabancı gazeteciler içinde bir çok insaflı ve zulmün bu
derece şiddetlenmesi karşısında isyân eden kimseler, hakikatleri olduğu gibi
anlatmaktan çekinmediler. Bu gazeteciler, Balkan dağlarından inmiş,
medeniyetsiz, hâin ve Türk kanına susamış komitecilerin son derece aşırı ve
tahammül edilmez zulümleri karşısında zaman zaman infial duyarak Avrupa ve
Amerika kamuoyuna hakikatleri aksettirmeye çalıştılar. Yazılarında; “Ey medenî
Avrupa! Bu zulümlere daha ne kadar müddet seyirci kalacaksın?” diye feryâd
ediyorlardı. Fakat öldürülenler Türk ve müslüman olduğu için bu durum sözde
medenî olan haçlı zihniyetine sahip Avrupa’yı tasalandırmıyordu. Bütün bu
mezâlim Avrupa için hiç bir suretle reddi mümkün olmayan sağlam resmî
raporlarla, gazete muhabirlerinin haber, hatırat ve resimleriyle ve nihayet
mazlumların çeşitli yollarla gazete idarehânelerine göndermeye muvaffak
oldukları vesikalarla gün ışığı gibi meydandaydı.
Bu vesikalardan bâzıları şunlardır:
1- Türk jandarmasını teftişe me’mûr
edilen Fransız subaylarından Mösyö Folon’un Deba gazetesinde yayınlanan raporu.
2- Jandarma müfettişi Fransız
generallerinden Buman’ın gönderdiği resmî rapor.
3- Paris’te Fransızca olarak çıkan
Genç Türk Gazetesi’nin yayınladığı Müttefiklerin Dosyası isimli serî makaleler. Bu
makalelerde bildirilen vesikalar, Jan Rupi tarafından yazılan, Doğu Savaşı ve
Balkan hükümetlerinin zulümleri adlı eserde aynen mevcuddur.
4- Balkan zulümlerinin vesikalarını
yayınlama cemiyetinin yayınladığı vesikalar.
Muhtelif gazetelerde yayınlanan
resmî me’murlara âid diğer çeşitli raporlar. Selanik vâlisinin 9 Aralık 1912,
İstromca müddei umûmîsinin 24 Ocak 1913 târihinde yayınlanan raporu ile çeşitli
ecnebi gazetenin savaş muhabirlerinin kendi gazetelerinde yayınlanan
raporları...
BİR ASKERİN, ANNESİNE SON MEKTUBU
Sevgili
anneciğim!
Ebediyyen kaybolmuş bir evlad gibi,
gönüllü olarak ikinci defa cepheye geldim. Fakat başım henüz omuzlarımın
üzerindedir. Meydan savaşında şehîd olan silâh arkadaşlarımı düşündükçe pek
mahzun oluyorum. Fırka ve alay ile beraber hareket ettiğimiz zaman tahminen en
az iki yüz kişiden meydana gelen bölüğümüzün harbe girdikten sonra, mevcudu
ancak yirmi kişi kalabildi. Saadet ve bedbahtlığım bu bir avuç askere bağlıdır.
Niçin üzüleyim? İnsan ancak elli altmış sene kadar yaşayabiliyor. Bu kadar kısa
bir hayâtı şimdi feda etmezsem belki bir daha bu güzel fırsatı bulamam.
Madem, ki hepimiz öleceğiz; biraz
erken veya biraz geç ölmekten ne çıkar? Sağlam bir taş gibi hareketsiz
kalmaktansa, mesrûrâne parçalanarak ezilmeyi tercih ederim. İster bir şarapnel
parçası, ister bir süngü darbesi olsun. Her ne suretle olursa olsun yalnız bir
defa öleceğim.
Sağımda arkadaşım şehîd düştü.
Solumda subayımın kolları ve gövdesi parçalanıp dağıldı. İkisinin arasında bana
hiç bir şey olmadı. Kendimi pek mahzun buluyorum. Şehidliğe imrendiğimden sağ
kaldığıma üzülüyorum. Ecel henüz gelmedi. Şu anda bütün gayretimi şehîd
arkadaşlarımın öcünü almak için sarfediyorum. Bulgar, hâin ve gaddar bir
düşmandır. Onu boğmak, mahvetmek için kalbim sabırsızlıktan parçalanıyor. Çünkü
parlak kabiliyet ve şehîdlik şerefinden henüz mahrum bulunuyorum.
Ben bir köylü çocuğuyum. Şehîd
olduktan sonra arkamdan bana çok duâ edilecek ve rahmet okunacaktır.
Bir saman yığını üstünde ve bir
kulübenin saçağı altında öleceğime, savaş meydanında kahramanca döğüşerek şehîd
olmak daha iyi değil mi?
Zafer! Zafer! Zafer! Ancak bu
şarkılarla vatanımın sevinçli, milletimin bahtiyar olmasını isterim.
On ikinci alayın dördüncü piyade
taburunun üçüncü bölüğünden
(Türkiye Uyan sh.
226)
BİR ÇOCUĞUN SABAH DUÂSI
Ey sevgili Rabbim! Saf ve temiz
kalbimi sana açarak, gözyaşlarımı dökerek duâ ederim ki, merhume annem ve merhum
babama, kardeşlerime, hepsi kesilip yakılan köyümüz ahâlisine rahmet eyle.
Onları ilâhî mağfiretin ile âhirette mes’ûd ve bahtiyar et.
Ey kâinatın yaratıcısı yüce Rabbim!
Ben Edirne vilâyetinin Karapınar köyünden fakir ve namuslu bir ailenin çocuğu
idim. Muhârebe oldu, hicret başladı. Köyümüzün ahâlisi de göçe mecbur oldu. Hâin
düşman gelip, köyümüzü yaktı. Evimiz barkımız ateşler içinde kaldı. Kaçmak
istedik, Bulgar köylüleri, askerle birlikte önümüze çıktılar. Bizleri birer
birer kesmeye başladılar.
Annem gözyaşları içinde, “Bizim
hepimizi kesiniz! Fakat sevgili oğlumu, canım yavrum Nuri’mi bırakınız!” diye
feryâd edip düşmana yalvarıyordu. Fakat kim dinler. Babamın gözlerini oyup;
kardeşlerimi, annemin gözü önünde parça parça ettiler. Sonra da annemin üzerine
saldırıp göğüslerini kestiler ve başını tüfekle ezerek şehîd edip bir kenara
attılar.
Âh sevgili anneciğim! Şehîd olmak
üzere iken bir bana mahzun bakışın bir de başını köyümüzün yanmakta olan
câmisinin minaresine çevirişin gözlerimin önünden hiç
gitmez!
Canını anneciğim, küçük yaşıma
rağmen iyi anladım ki, bana acıdın. Yanan minareye bakarken Allahü teâlâdan beni
kurtarmasını dileyip duâ ettin. Âh anne şefkati! Müthiş ölümünün son anlarında
bile ben evlâdını düşündün!
Hâin düşman beni kesmedi. Fakat
ölmüş bir ceset hâline sokup sür’atle akan Meriç nehrine attı. Allahü teâlâ
ihsân ederek beni korudu. Nehrin suları içinde bir kütük gibi sürüklenip gittim.
Yüce Rabbim’in inayeti ile İstanbul’a hicret etmekte olan diğer muhacirler
tarafından nehirden çıkarılarak kurtarıldım!
Ey yüce Rabbim! Annemin göz
yaşlarına acıdın, beni hâin düşmanın elinden kurtardın. Sana binlerce hamd ve
sena olsun.
Allah’ım! Bana sarsılmaz bir güç ve
kuvvet ihsân eyle. Gençlik çağına girdiğim zaman cesur ve kuvvetli olayım. Bana
küçücük yaşımda gördüğüm dehşetli faciayı unutturma! Senin yüce dînine, mukaddes
Kitabımıza ve câmilerimize saldıran Bulgar hâinlerine olan kinimi kat’iyyen
unutturma! Kesilerek şehîd edilen masum kullarının, din kardeşlerimin
uğradıkları musibetlerin ve felâketlerin acısını yüreğimde
azaltma!
Benim kalbim dâima öc alma
hisleriyle titriyor. O yangınları, o katliâmları, soğukta, çamurlar içinde
yalınayak kaçışan sefil ve çıplak müslüman kardeşlerimi hiç unutamıyorum. Ben
yaşarsam öc almak ve ilâhî adaleti yerine getirmek için yaşayacağım. Dünyânın
hiç bir serveti ve hiç bir şöhreti gözümde yok!
Düşmandan öcümü almak! İşte bu
ümidim gerçekleştiği, müslüman Türk orduları bütün Bulgaristan’ı ve Yunanistan’ı
çiğnediği ve kiliselerin direkleri arasından Ezân-ı Muhammedi işitildiği zaman,
ancak kendimi mes’ûd ve bahtiyar sayacağım.
İşte ilk baharın güzel kokulu
çiçekleri açılıyor. Çayırlıklar yeşeriyor. Gelincikler, papatyalar titreşiyor.
Erik ve kiraz ağaçları çiçek açıyor. Bizim köyün en tatlı günleri şimdi
başlıyor. Heyhat! Heyhat o güzel köy bugün yakılan şehîd vücûdlarının külleriyle
örtülü!
Ey her şeye kadir olan yüce Rabbim!
Senden yalnız bir şey isteyeceğim. Bunun için duâ edeceğim. Rumeli’ye gidecek
ordumuzun içinde bulunduğum zaman beni küçücük bir çocuk iken muhafaza ettiğin
gibi müslüman kardeşlerimin şehîd edildiği, köyümün yakıldığı ve sevgili
toprağımızın çiğnendiği yerde ve ailemin kaybolan mezarları üzerinde hayâtımı
devam ettir.
Ey yüce Allah’ım! Benim duâm ve son
isteğim; hâin düşmandan öcümü aldıktan sonra köyümün mahzun toprağını şehîd
olarak kanımla sulamak saadetine kavuşmaktır...
Türkiye Uyan; sh.
231-235
BİR ÇAVUŞUN SUBAYINA MEKTUBU
1913 senelerinde yazılan ve
Bulgarların müslüman Türklere yaptıkları zulümleri anlatan “Türkiye Uyan” adlı
kitabın 228. sahifesinde; bir çavuşun subayına mektubu şöyledir:
Zabit
efendi!
Kuvvetli düşman müfrezelerinin
Gümülcine’ye indiğini, askerimizden bir kısmının çekildiğini ve bâzısının da
esir edildiğini işittim!
Geçen gün dört erle bana teslim
ettiğiniz Kuruorman sırtındaki mühimmat deposunu hâlen muhafaza ediyoruz. Tabiî
Gümülcine’yi işgal eden düşman buraya da gelecek! Doğrusu devletimin ve
milletimin nice fedâkârlıklarla burada yığdığı bu cephaneyi, sapasağlam düşmana
teslim edecek değilim! Buna ne askerlik vazifem, ne de vatan sevgim müsâde eder.
Elbette burayı havaya uçuracağım! Fakat o binlerce liranın heba olup gitmesine
üzülüyorum. Haydi havaya uçurdum. Sonra ne olacağım? Düşmana esir değil mi?
Nihayet tek bir asker diye düşmanın beni öldürmediğini farzedelim. Fakat acı
esaret hayâtına nasıl tahammül edeceğim? Biz buraya esir olmak için mi geldik?
Milletin paralarını, devletin namusunu esaretle ödemek için mi asker olduk?
Hayır, hayır! Ben bu zilleti kabul edemem. Dün bizim idaremiz altında rahat
yaşayan bu vahşî çobanların eline esir düşmek! Aman yâ Rab bu ne müthiş
zillet!
Bu vahşî insanların hakaretleri ve
süngüleri altında esir yaşanır mı? Bu, Türklük için ne büyük
felâkettir!
Ben bu esirlik zilletine düşmektense
bin defa ölmeyi tercih ederim. O hâlde ne yapmalıyım? Düşmana hiç bir zarar
vermeden cephane anbarını ateşe mi vereyim? Hayır! Ben bu cephane deposunun
içine saklanacağım. Burayı teslim almaya gelen Bulgarlar iyice toplanıncaya
kadar saklanacağım. Ben de içinde dâhil olmak üzere cephaneyi havaya uçuracağım.
Zabit efendi, şu cür’etimi mazur
görünüz. Bir asker ya askerlik vazifesini yerine getirmeli, yâhûd da kahrolup
gitmelidir.
Ben ecdadımın kanını taşıyorum. Hiç
bir Türk neferi harpte beş düşmanı öldürmeden kendini feda etmezdi.
Memleketimde bulunan ana ve babama,
hanımıma ve çocuklarıma selâmımı yazınız. Onlar seferberlik ilân edildiği zaman
beni subaşında, değirmen kenarında uğurladılar. Bana; “Ya gâzi ol ya şehid ol!”
demişlerdi. Cenâb-ı Hak bana şehid olmayı nasîb ediyor! Artık şehid olduğumu
bildirin. Yazacağınız mektubda; yaz mevsiminde, altında oturup dinlendiğim
ağacın gövdesine şehîd olduğum târihin yazılmasını ve yetişecek evlâdlarımın
hâin düşmandan öc almasını vasi’yet ettiğimi de söyleyin. Seneler sonra muzaffer
ordularımız Gümülcine ovalarına ayak basarsa benim ruhum da bu zafer
sevinçlerine katılacaktır.
Piyade dördüncü bölüğünden çavuş
Ali.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh.
382
2) Görüp işittiklerim; sh.
65
3) Sultan Mehmed Reşâd Han’ın Sarayında
Gördüklerim (L. Simâvî, İstanbul-1340); sh. 83
4) Hâtıralar (Talat Paşa, İstanbul-1946) sh.
18
5) 1912 Balkan Harbîne Âid Hâtıralarım
(Birinci Ferik Zeki, İstanbul-1337); sh. 4
6) Gördüklerim- Yaptıklarım (Ahmed Reşid Bey,
İstanbul-1945); sh. 164
7) Balkan Harbi (Genel Kurmay Harp Târihi
Yayını Ankara-1970)
8) Türkiye Uyan
9) Bulgar Vahşetleri
10) 1913 Garbî
Trakya Hükûmet-i Müstekilesi (N. Gündağ, Ankara-1987)
11) Rehber
Ansiklopedisi; cild-2, sh. 225
12) Siyâsî Târih
(F. Armaoğlu, Ankara-1975); sh. 302
13) Trabya’da Millî
Mücâdele (Tevfik Bıyıkoğlu, Ankara-1955) sh. 92
14) Siyâsî Târih
(Rıfat Uçarol, Ankara-1979); sh. 335
15) Bir Osmanlı
Paşası ve Dönemi, (R. Uçarol, İstanbul-1976)
16) İnkılâb
Târihimiz ve Jön Türkler; sh. 313
17) Türk Târihinde
Osmanlı Asırları (S. Ayverdi); cild-3, sh. 134
18) Edirne Savunma
Günleri (Ratib Kazancıgil, Kırklareli-1986);
19) Rumeli’den Türk
Göçleri (B.N. Simşirgil, Ankara-1968)
20) Mufassal
Osmanlı Târihi;
21) Büyük Türkiye
Târihi; cild-7, sh. 263
22) Türk İnkılâb
Târihi (H. Bayur)
23) İnkılâb
Târihimiz ve İttihâd Terakkî (E. B. Kuran)
24) Balkan Harbi
Târihi (Aram Andonyan; İstanbul-1975)
25) Fuat Balkan’ın
Hâtıraları (B. Trakya Dergisi, sayı-9, Aralık-1967)
Yorumlar
Yorum Gönder