BAKÎ
BAKÎ
On altıncı asır dîvân şâiri; âlim,
müderris ve kazasker. Asıl adı Mahmûd Abdülbâkî’dir. Babası Mehmed Efendi, Fâtih
Câmii müezzini idi. Bakî, önceleri saraç çıraklığı yapmış, fakat gelip geçerken
gördüğü medrese talebesi ve havası onu ilim yoluna çekmiştir. Onun saraç değil
sirâc çıraklığı yâni kandil yakanların çırağı olduğu iddia edilirse de böyle bir
mesleğin varlığı söz konusu değildir. Şayet böyle bir meslek olsaydı, medrese
talebesi ile iç içe yaşıyor denebilirdi. Hâlbuki Bakî, yolunun üstünde her gün
bunlara rastlamış, devrinde ilmin ne derece rağbet gördüğünün farkına varmış,
nihayet bitmez tükenmez bir okuma aşkı ile kendisini medresede bulmuştur.
Hocaları arasında Ahaveyn adı ile
meşhur Karamânî Ahmed ve Mehmed efendiler vardı. Bu iki kardeşten ders okuduktan
sonra, Kâdızâde Efendi’nin Süleymâniye’deki toplantılarına katılarak akranları
arasında ön sırayı almıştır, Bakî, Süleymâniye medreselerinin yapımında
nezâretçi bulunduğu bu zamanlarda Nahcıvan seferinden dönen Pâdişâh’a sunduğu
bir kasîde ile dikkat çekmiş, hâlini arz ederek Sultân’ın takdir ve
iltifatlarına kavuşmuştur (1555).
Kâdızâde’nin bir sene sonra, 1555-56
(H. 963) Haleb kâdısı olması üzerine, beraberinde gitmiş, hocasına Râiyye; Haleb beylerbeyi Kubâd Paşa’ya da Hilâl
kasîdelerini sunmuştur. Dört senelik bir ayrılıktan sonra, İstanbul’a dönerken
büyük âlim Ebüssü’ûd Efendi’nin en büyük oğlu Mehmed Çelebi ile Konya’da
karşılaşmıştır. Mehmed Çelebi’nin babasına gönderdiği mektubu fırsat bilerek
Ebüssü’ûd Efendi’ye Lâmiyye kasîdesini sunarken, ayrıca Filibeli
Mahmûd Efendi’ye iki kasîde yazmış ve Rüstem Paşa’ya yakın olma yollarını
aramıştır.
1562 (H. 969 Safer) yılında Molla
Merhûm’a dânişmend, 1563 (H. 971 Ramazan)’de de yirmi beş akçe ile müderris
olmuştur. Fakat medrese verilmesinde tereddüd edilmiş, nihayet aynı yılın Şevval
ayı ortalarında Silivri’de bulunan Pîrî Paşa medreselerinde müderrisliğe
başlamıştır. Rüstem Paşa’dan sonra sadrâzamlığa getirilen Semiz Ali Paşa’ya da
kasîdeler sunan Bakî oldukça takdîr gördü. Semiz Ali Paşa ve Mîrâhor Ferhad Ağa
vâsıtasıyle Pâdişâh’a yaklaşarak, kasîdeler sunmaya başladı. Netîcede sultânın
gönderdiği gazellere söylediği nazîreler sayesinde şöhreti gittikçe arttı ve
meslek hayatındaki yükselişleri devam etti. Hattâ 1564 yılında maaşı iki katına
çıkarılarak, Murâd Paşa Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. İki sene sonra
1566 (H. 974) de pâdişâhın ölümü, Bakî için bir dönüm noktası oldu. Bu hâdiseden
duyduğu teessürü bildiren meşhur mersiyesini yazmasına, ayrıca yeni sultâna yer
vermesine rağmen vazifesinden alındı. Sultan İkinci Selîm Han, asrın bu büyük
şâirini üç sene sonra, 1569 (H. 977)’de yeniden Murâd Paşa Medresesi
müderrisliğine getirdiği gibi, iki sene sonra Temmuz ayında Eyyûb müderrisliğine
tâyin etti. Ardından Sahn müderrisi olan şâir, pâdişâh meclislerinde de görülür
oldu ve 1574-75 (H. 983) yılında Süleymâniye Medresesi’ne terfî etti. Aynı
senenin Şaban ayında, üçüncü Murâd Han’ın tahta geçmesi üzerine, bir cülûsiye
sunmasına rağmen, çekemeyenleri tarafından iftiraya uğradı
ve;
Cihânın nimetinden
kendü âb u dânemüz yiğdür
İlün kâşanesinden gûşe-i virânemüz yiğdür.
beyti ile başlayan bir şiirle
pâdişâhın ihsânlarını küçümsediği öne sürüldü. Neticede işinden olduğu gibi,
İstanbul’dan da uzaklaştırıldı. Ancak sevenleri, bu şiirin Nâmı mahlaslı bir
şâirin olduğunu ispatta gecikmediler. Bakî’nin haklılığı ortaya çıkınca, Edirne
Selîmiyesine tâyin edildi; hemen ardından Sultan Selîm-i kadîm Medresesi
müderrisliğine getirildi. 1579 (H. 987 Muharrem)’da Mekke-i mükerreme kâdısı
olan Bakî, bir sene sonra Medîne-i münevvere kâdısı oldu ise de 1582 (H. 989)’da
azl edilince, İstanbul’a döndü. 1584 (H. 992) yılında hâkim-i dârussaltana yâni
İstanbul kâdısı oldu ve bu vazîfesi iki sene sürdü. 1586 (H. 994)’de aynı
vazîfeye ikinci defa getirildi. Aynı sene Anadolu kazaskerliğine yükseldi. İki
sene sonra ayrılarak köşesine çekildi ise de 1590’da yine aynı vazîfeye
getirildi ve 1591 (H. 1000) yılında Rumeli kazaskeri oldu ve emekliye ayrıldı.
Üçüncü Murâd Han devrinin son senesinde yeniden Rumeli kazaskeri oldu ise de
istifa etti. Üçüncü Mehmed’in 1595 yılında tahta geçmesi ile yazdığı cülûsiye
üzerine üçüncü defa Rumeli kazaskeri oldu. Aslında şeyhülislâm olmak ümîdi
vardı. Ancak önce Hoca Sâdeddîn, onun ölümü ile de Sun’ullah Efendi’nin bu
makama gelişleri Bâkî’yi bu ümidinden vaz geçirdi. 1598 yılında Rumeli
kazaskerliğinden ayrılarak köşesine çekilen şâir, nihayet 7 Kasım 1600 (H. 1008)
târihinde vefât etti.
Edebî yönü ele alınınca, onun
yetişmesinde en büyük rolü Balıkesirli Zatî oynamıştır. Aslında medrese hayası
içinde yetişen Bakînin bu sahadaki istidadı pek fazladır. Akranları arasında
seçilmeye başlanan genç şâir, daha on dokuz yaşında şöhret kazanmaya başlamış,
başta Hoca Sâdeddîn Efendi olmak üzere, asrın şâirlerinden Nev’î, Vâlihî gibi
sayıları onun üzerinde olan geniş bir arkadaş çevresi edinmiştir. Bâkî’nin bu
devrede en çok gelip-gittiği yer sahhâf ve şâir Zâtî’nin küçük bir edebiyat
mahfili olan dükkânıdır. Kendisinin “Üstâd-ı şirân-ı Rûm” diye bahsettiği Zatî,
Bâkî’ye iltifatlarda bulunup, şiirlerini tashih etmiştir. Bu edebiyat mahfilinin
ortaya çıkardığı samimî bir havada, tabiatı îcâbı gittikçe açılan Bakî, sonunda
ustası Zatî tarafından takdir edilmiş ve matlâları gazel hâline getirilmiştir.
Ayrıca Bakî, devrinin mes’elelerini fırsat bilerek yazdığı şiirlerle dikkat
çeken bir şâirdir. O, bu yönü ile devlet büyüklerine yaklaşmasını da bilmiştir.
Hayâtının sonuna yakın evlenen Bakî
Efendi’nin, Şeyhî mahlasıyle şiirler yazan Mehmed ve Abdurrahmân Efendi adında
iki oğlu var idi.
Kânûnî sultan Süleymân, ikinci
Selîm, üçüncü Murâd ve üçüncü Mehmed Han zamanlarında yaşamış olan Mahmûd
Abdülbâkî Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim ve güzel ahlâk sâhibî idi.
Dîni ilimlerdeki üstünlüğü şeyhülislâm olabilecek derecedeydi. Ancak sırası
gelmediği için bu vazîfeye tâyin olunamadı. Tatlı dilli, güler yüzlü ve hoş
sohbet idi. Açık kalbli, temiz yürekli, nâzik ve kibar mizaçlı olduğu için
nükteli tarizlerinde zarafet haddini aşmazdı. Herkese iyi muamele eder,
istemiyerek kalbini kırdığı kimselerin gönlünü almaya çalışırdı. Hayırsever bir
zât idi. İstanbul’da Nişancı Paşa-i Cedîd yanında Bakî Efendi Mescidi’ni
yaptırmıştı.
Bâkî’nin hayatındaki adım adım
yükseliş, şeyhülislâmlık mevkiine ulaşamasa bile, şiirde pâdişâhlığa ulaşmasına
sebeb olmuş, Kânûnî’ye arkadaşlık etmiş ve birlikte şiir musahabelerinde
bulunmuşlardır. Kısaca bu devrin tanınan iki pâdişâhı vardır. Biri Sultan
Süleymân Han, diğeri ise şiirin sultânı olan Bâkî’dir. Ona Türk târihinin en
yüksek devrinde Sultân-üş-şu’arâ denilmesi boşuna değildir.
Çocukluğunda çok fakir olması
sebebiyle, şiirinde hayâtın içinden getirdiği hususlar vardır. Hattâ şiiri bu
yönden ele alınınca, bâzı sözleri atasözü hükmündedir. Halk tâbirleri ve
deyimlere yer vermesinin yanında, kullandığı kelime kadrosu bakımından yer yer
halk şâirlerine yaklaştığı görülür. Şiirdeki bu kuvvetliliği, yaşadığı ve
içinden geldiği hayattan getirmiştir.
Şiir diline renklilik ve akıcılık
getiren Bakî, İran Edebiyatı te’sirinin de ortadan kalkmasına sebeb olduğu gibi,
bulunduğu asra şiirde millîliği getirmiştir. Yaratılıştan kibar ve zarif oluşu,
nükteleri ile şiirini atbaşı götürmesine yol açmıştır. Şiirinin yanında,
dillerde dolaşan nükteleri de bâzı şiir mecmuaları ve kitaplarda yer almıştır.
Bakî, san’atta, Osmanlı Türkçesi
Edebiyâtı’nın en büyük şâiri olma durumunu dâima muhafaza etmiş, şöhreti Osmanlı
cihân devletinin bütün hudutlarına yayılmıştır. Ayrıca şiirinin helva gibi gıda
olduğunu ve elden ele dolaştığını zikreden kaynaklar mevcuttur.
Çü güftâr-ı Bâkî-i
şîrîn-edâ
Edip höb halvâyı âhir gıda
Geze elleri câm-ı
sâkî gibi
Düşe dillere şi’r-i Bakî gibi
beytleri bunun açık delîlidir.
Araştırıldığı takdirde bu kabil mısra’ ve beytlerin, devrin diğer
müelliflerinden daha fazla görülmesi mümkündür. Bâkî’yi bu duruma getiren, dili
ustaca kullanmasıdır. Ses ve mânâyı şiirinde birleştiren şâir, ahenkli ve temiz
bir üslûb ortaya koymuştur. Onun şiiri; ölçülü ve bilgi hudutları içinde
kullanılan bir dilin mahsulü idi. Şiirinde kullandığı kelime, tâbir ve
deyimlerin menşei halkın dili, ev ve aile Türkçesi idi. Kısaca Bakî, muhteva ve
şekil itibariyle Türkçe’nin cümle yapısına değer vermiş ve millî nazım cümlesini
korumasını bilmiştir.
Bakî san’atın gözü ile eşyaya bakar.
Bâzan resme ulaşan şiirleri vardır. Bu, bir asır sonra Nedîm’e de te’sir eder.
Onun gazelleri bitmemiş hissini verir. Bâkî’de güzellik ve mükemmellik esastır.
Kullandığı her kelime, şâiri güzeli yakalamaya götürür.
Gazellerinin muhtevası genişlik
gösterir. Her ne kadar neş’e, zevk ve yaşama yönünde şiirler yazmışsa da, onun
şiirlerinde dînî taraf da ağır basar. Sabr, Bâkî’de üzerinde durulması gereken
bir unsur olup, bu sayede şikâyetten uzaktır. Bâzı gazelleri kendinden bahseder,
hele Bana redifli gazeli tamamen şahsını verir ve;
“İşte Baki budur” hükmüne götürür.
Tabiî ki bütün bunlarda kalemin ve
sözün gidişini de hesaba katmak gerekir. Câna redifli gazeli, kendisini
tamamlıyan şiirleri arasında zikredilebilir.
Bâkî’ye göre şâir, âlem bağının
bülbülüdür. Bülbül ise gülbahçesinde bulunur. Âşıkın gerçek tarifini de
yapmaktan çekinmez.
Vaktine mâlik olan
dervîşdir sultân-ı vakt
İzz ü câh-ı saltanat değmez cihân
gavgâsına
derken, Kânûnî Sultan Süleymân Han
gibi, tasavvuf neş’esi içinde her şeyden geçtiği görülür. Zâten bu gazelin
tamâmı, tasavvufta yer alan sûfî ibn-ül-vakt umdesine sıkı sıkıya bağlıdır.
Hakîkat sırrına
vâkıf değilsin
Alâkan var ise aşk-ı mecâza
derken de gerçek tasavvufa gider ve
ilâhî taraf ağır basar. Şâir ayrıca cehaletten ve câhillerden şikâyet
etmektedir. Bir bakıma zamanları devirleri bunlar karartmaktadır.
Devr-i zamane
cünbüşü nâdânlık özredir
Nâdân komaz ki merdüm-i dânâ huzur ede.
beyti ile şâir, Asr-ı saadet hâriç,
bütün zamanların hastalığına teşhis koymuştur.
Bâkî’nin şiiri bir bakıma ilâhî aşka
açılan mecazî bir penceredir. O, güzelliklerle oynayan bir şâirdir. Eski
edebiyatın mazmunları gerçek mânâda onun şiirinde seslenirler. Bakî bâzı
gazellerinde, kasîdeleri bir tarafa, devrinin pâdişâhlarına ve devlet adamlarına
da yer vermiştir. Devrin âdetleri, dîvânında yer yer göze çarpar. Gönül
redifli gazelinde az çok şiirinin sırrını açıklar.
Ümmîd-i vasl-ı
yârdan el çekme Bâkîyâ
Şâyed ki destgîr ola bir
merhabâ-yıla
beytinde ümidsizliğe düşmemeyi,
Hâk-ı râh olduğum
görüp ayağın
Yerlere basmaz oldu cânâne
derken de sevgilinin eziyetlerine ne
derece katlanacağını haber vermektedir.
Vefâ ummaz cefâdan
yüz çevirmez Bakî âşıkdur
Niyaz itmek ana cânâ yaraşır sana
istiğna
beyti ile de bütün bir eski
edebiyatımızda âşıkın sevgili karşısındaki durum ve derecesini anlatır ve
kendisini öne sürer. Şâir zâten bu gazelinde tamamen, sorular içinde sevgiliyi
anlatmaya çalışmıştır.
Şiirinin muhtevası, görüldüğü gibi
duygu ve düşüncenin, hattâ inancın yanında bilgi ve san’at unsurları ile
yüklüdür. Her mısra’ ve beytte bunun tezahürü ayrı ayndır. Onun için Bâkî’nin
şiiri bitmemiş hissini verir. Fakat şâir, işlenmesi gereken unsurları büyük bir
titizlik, san’at endişesi ve zekâ gücü ile yerine koymuş, böylece asırlar
ötesine ses bırakmıştır. Tabutu başında bulunanları ağlatan beytinden
sonra;
Bakî kalan bu
kubbede bir hoş sadâ imiş
derken, kendisinden hâlâ ses
gelmektedir. Onun, bunlara ilâve olarak diğer şâirlerimizde görüldüğü gibi,
atasözü mahiyetindeki beytleri ve mısraları zikre değer.
Fermân-ı aşka cân
ile var inkıyâdımız
Hükm-i kazâya zerre kadar yok
inâdımız
şeklinde başlayan gazeli, tevekküle
çeken ve tevekkül içinde olan şâirin gerçek hâlini verir.
Şiirleri içinde asıl Bâkî’yi
yukarıdaki gazele de yaklaştıran meşhur Kânûnî Sultan Süleymân mersiyesidir.
Şâir bu mersiye ile sâdece sultan Süleymân Han’ın vefâtını değil, bundan sonraki
Osmanlı Devleti’nin hâlini de terennüme çalışmıştır. Mersiye yedi bendden
meydana gelmekte, ağır, vakarlı, heybetli bir hüzün ve ızdırabla hâtıraları
birleştirmektedir. Bendin ikinci bölümü her yönü ile büyük Sultân’ı ele almış,
üçüncü bendde mahlûkât böyle bir pâdişâhın kaybı ile ağlamaya çağrılmıştır.
Manzumenin en dikkat çekici ve güzel bendi altıncı kısmıdır. Şâir burada büyük
Sultân’ın savaş meydanlarındaki zaferlerini, cihâd aşkını ve Türk-İslâm
dünyâsına kazandırdığı üstünlükleri dile getirmektedir. Yedinci bend ise yeni
hükümdara ayrılmıştır.
Hâfız-ı Şîrâzî, Selmân-ı Sâvecî,
Emir Hüsrev-i Dehlevî ve Kemâl-i Zatî bir yana bırakılacak olursa, Ahmedî, Şeyhî
ve Necâtî, Ahmed Paşa ile Hayâlî’nin Bâkî’ye te’sir ettiklerini belirtmek
gerekir. Fakat Bâkî’deki bu te’sir zamanla aşılmış ve kendine has bir hâle
gelmiştir. Bu bakımdan o klasik şiirimizin doruğuna ulaşan şâirdir. Ayrıca
kendisini pek çok şâir taklid etmiş ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Nev’î,
Azerî Çelebi, Gelibolulu Ali gibi asrının pek çok şâirleri bunlar arasındadır.
Daha sonraki asırlarda ise, şeyhülislâm Yahyâ, Ataî, Riyâzî, Nef’î, Nedîm,
Seyyid Vehbi, Hoca Neş’et gibi şâirler onun büyük bir san’atkâr olduğunu kabul
etmişler ve te’sirinde kalmışlardır. Bilhassa Nedîm, ona büyük bir gazel üstadı
olarak şiirlerinde yer verir.
Dîvân’ının tertibinde dikkat çeken
hususlar da vardır. Diğer dîvânlar ve eserler olsun başta münâcaât ve na’atlarla
başladığı hâlde, bu durum Bâkî’de görülmemektedir. Yâni Dîvân’ı doğrudan doğruya
kasîdelerle başlamıştır. Bunda ortaya koyduğu dînî eserleri göz önünde
bulundurmak gerekir. Bilhassa iki şeyin te’siri olduğu düşünülebilir. Birincisi;
Resûlullah Kur’ân-ı kerîmde övülmüştür. Hâl böyle olunca, Bâkî’ye söz düşmez.
İkincisi ise zâten Meâlim-ül-yakîn adlı eseri baştan başa siyer
kitabıdır. Bu iki husus herhalde göz önüne alınmalıdır.
Bâkî’nin Dîvân’ından başka eserleri de vardır.
Bunlar:
Fedâil-ül-cihâd: Ahmed bin İbrâhim’in yazdığı Meşâri-ül-eşvâk
ilâ mesâir-il-uşşâk adlı eserin Türkçe tercümesidir. Müslümanları
cihâda teşvik eden bir eserdir.
Hadîs-i
erba’în tercümesi: Eyyûb müderrisliğinde bulunduğu
sırada, Ebû Eyyûb el-Ensârî’den rivayet edilen hadîs-i şerifleri toplamış ve
tercüme etmiştir.
Meâlim-ül-yakîn
fî Sîret-i Seyyid-il-mürselîn: İmâm-ı Kastalânî’nin El-Mevâhib-ül-Ledünniyye adlı meşhur eseri esas
alınarak yazılan bu siyer kitabı, tercüme olmaktan ziyâde te’lif bir eserdir.
Bakî Efendi bu kitabı yazarken, yüzden fazla kitaba müracaat ederek, müellifin
Şafiî mezhebine göre yazdığı bâzı mes’eleleri, Hanefî mezhebine göre de
yazmıştır. Böylece zarurî ve faydalı gördüğü bâzı ilâveleri yapmıştır. Sokullu
Mehmed Paşa’nın emir ve isteği üzerine yazılan bu eser, aynı zamanda Mahmûd
Abdülbâkî Efendi’nin, dînî mes’elelere ve Hanefî fıkhına vukûfunu göstermesi
bakımından da önemlidir.
Fezâil-i
Mekke: Kutbüddîn
Muhammed bin Ahmed Mekkî’nin El-İ’lâm
fî ahvâl-il-beledillahil-harem adlı eserinin tercümesidir. Sokullu
Mehmed Paşa’nın emri ile yapılan bu tercüme, Abdülbâkî Efendi’nin Mekke kâdılığı
esnasında tamamlanmıştır. Mekke târihinden ve bilhassa Osmanlı pâdişâhlarının
oradaki te’sisterinden bahseden bu eser, akıcı bir üslûbla yazılmıştır.
Kaynaklarda nüktedân, hoş sohbet ve
neş’eli bir şâir olarak zikredilen Bakî, bu sayede pek çok dost kazanmış ve
meclislerin aranır şâiri olmuştur. Bunun yanında, kendisini çekemeyenlerin de
bulunduğu, hattâ hicvedildiği de bir gerçektir. Babası için bâzı kaynaklarda
“Avâz-ı hoş-sedâ” güzel sesli tâbiri kullanılırsa da, bir kısım yazarlar kötü
sesli olması bakımından kendisine Kargazâde diye isim takıldığını zikrederler.
Hattâ, hicivlerinde buna yer verirler, fakat o bu hicivlere verdiği ölçülü
cevaplarında, zerâfet ve nükte tarafını bırakmaz.
Kesdi ırkın
Kargazâdedur diyen düşmanlerün
Zağlanmış bir kılıçtır Bâkiyâ şi’rin
senün
beyti göz önüne alınınca, kendisiyle
Kargazâde diyerek alay edildiğini bizzat söylemekten çekinmez.
Fakat samîmi bir şâir olan Bakî,
aşağıdaki beytte görüldüğü gibi, hemen herkesi dost bilen şâirdir.
Kadrini seng-i
musallada bilüp ey Bakî
Durup el bağlayalar karşuna yârân saf
saf
derken, yârân kelimesi ile, bunu
açıkça ifâde eder. Bu beytte kadrinin bilinmediğinden bahseden şâir, dostlarının
kendisini ancak musalla taşında anlayabileceklerini ve yokluğunu
hissedeceklerini söylemiştir. Bu beyt, şâirin ziyâdesiyle gönül ehli olduğunu da
göstermektedir. Şu hâlde bâzı kimselerin iddia ettiği gibi, onda düşmanlık söz
konusu değildir. Bu sözü ile tabutu başında bulunan herkesi ağlatması da
kaynakların ısrarla zikrettikleri bir gerçektir. Tek başına bile asrını
doldurmaya muktedir olan Bakî, meşhur şâir Fuzûlî’nin ilimsiz şiir olamayacağı
fikrini akranları ile birlikte gerçekleştiren büyük bir âlim ve san’atkârdır.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Ataî); sh.
434
2) Hulâsat-ül-eser; cild-2, sh.
287
3) Enlâf; sh. 159
4) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh.
99
5) Tezkiret-üş-şuarâ, (K. Hasen
Çelebi)
6) A. History of Otlaman Poetry, (F. S. W
Gibb, Landon-1914)
7) Baki, Hayâtı ve Şiirleri; 1. cild Divân (S.
N. Ergun, İstanbul-1935)
8) Meşâif-uş-şuarâ, (Âşık Çelebi,
London-1971); sh. 650
9) Resimli Türk Edebiyatı Târihi
10) Türk Şâirleri,
(S. N. Ergun); cild-1, sh. 714
11)
Tezkiret-uş-şuarâ (Latifi)
12) Bâkî’ye Dâir,
(Tâhir Olgun, İstanbul-1938)
13) Bâkî’nin
Eş’âr-ı Müntehâbesi, (S. Sâmi, İstanbul-1899)
14) Hayâl-i Bakî,
(A.N. Tarlan, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, sayı 19,
İstanbul-1962)
15) Kânûnî
Mersiyesinin Dil Bakımından îzâhı, (F.K. Tîmurtaş,
İstanbul-1962)
16) Türk
Klasikleri; cild-4, sh. 80
17) Bakî ve
Dîvânından Seçmeler, (Dr. Sabahattin Küçük, Ankara-1988)
18) Tam İlmihâl
Seâdet-i Ebediyye; sh. 998
19) Rehber
Ansiklopedisi; cild-2, sh. 184
20) İslâm Alimleri
Ansiklopedisi; cild-15, sh. 196
Yorumlar
Yorum Gönder