BAĞDÂD
BAĞDÂD
Târihte İslâmiyet’in büyük kültür
merkezlerinden ve Osmanlı Devleti’nin eyâlet merkezlerinden. Bağdâd, Abbasîler
zamanında İslâm âleminin başşehri idi. Başşehir olmadan önce, Dicle kıyısında
bir köy olup, halîfe Mensur burayı îmâr ederek büyük bir şehir merkezi hâline
getirdi. Kısa bir sürede şehirde medeniyet, ilim ve fazîlette önemli gelişmeler
oldu. Az zamanda, siyâsî, sosyal ve ilmî gelişmeler kendini gösterdi ve şehir
bütün Arab yarımadasının merkezi hâline geldi. İslâm dünyâsının dört bir
yanından gelen ilim ve irfan sahiblerinin meskeni oldu.
Moğol istilâsına kadar Abbâsîlerin
ve İslâm dünyâsının başşehri olan Bağdâd, bilhassa halîfe Hârûn Reşîd zamanında
dünyânın en parlak ilim ve kültür merkezi idi. Halîfe Mu’tasım zamanında şehir
payitaht olma özelliğini kaybedince, Samarra hilâfet merkezi oldu. Fakat yarım
asır sonra, halîfe Mu’temid hilâfet merkezini tekrar Bağdâd’a taşıdı. Bir süre
sonra Bağdâd şiî Büveyhoğullarının eline geçti ve hilâfet bir asır boyunca bu
sülâlenin idaresinde kaldı. 1055 senesinde Selçuklular Bağdâd’ı ele geçirerek
Büveyhoğulları hâkimiyetine son verdiler.
Halîfe Muktedi ve Mustazhir
zamanlarında, süslü ve büyük binalara kavuşan Bağdâd, Abbâsîlerin son iki
asrında sessiz bir duruma geldi. 1258 senesinde Moğol hükümdarı ve İslâm’ın
büyük düşmanı Hülâgu, kuvvetli bir ordu ile şehri sarınca, son halîfe Mu’tasım
Bağdâd’ı teslim etmeğe mecbur oldu. Hülâgu, burayı kendisine başşehir yapmak
istediğinden, şehrin tamamen tahrîbatına mâni oldu. Eski ihtişamını kaybeden
Bağdâd, 1339 senesine kadar İlhanlılara bağlı kaldı. 1340 senesinde şehir
Celâyirlilerin eline geçti. On sene süren Celâyirli hâkimiyetinin son
bulmasından sonra, sırasıyla; Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin eline
geçti.
Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan
Süleymân, Tebriz’i ele geçirip Bağdâd üzerine yürüyünce, Akkoyunlu hükümdarının
tâyin ettiği Bağdâd beylerbeyi Tekeli Mehmed Han büyük Osmanlı kuvvetlerine
karşı şehri ve ülkeyi savunmanın mümkün olmadığı fikriyle burayı boşaltarak,
bütün kuvvetleriyle İran’a çekildi. Öncü olarak ordunun önünde giden Sadrâzam
İbrâhim Paşa, hiç bir mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. İbrâhim Paşa ertesi
gün emîr-i âlemi Ca’fer Bey ile Bağdâd’ın anahtarlarını Sultan’a gönderdi.
Duruma çok sevinen Sultan; Ca’fer Bey’e beş yüz altın bahşiş vererek Bosna
sancak beyliğini de tevcih buyurdu. Kânûnî Sultan Süleymân, 30 Kasım 1534’de
büyük bir törenle Bağdâd’a girdi. Hanefî mezhebinin kurucusu ve büyük fıkıh
âlimi imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin türbesini ziyaret eden Sultan, buranın tamir
edilmesini emretti. Şehirde dört ay kalan Sultan, bir çok yerleri tamir ettirdi.
Bu eyâlete, eski Diyarbakır beylerbeyi Süleymân Paşa’yı vâli tâyin etti.
Osmanlı sultânı birinci Ahmed Han
zamanına kadar Bağdâd’da kayda değer siyâsî bir hâdise olmamış, zaman zaman
ayaklanmalar görülmüşse de bu olaylar kolaylıkla yatıştırılmıştır. Birinci Ahmed
Han devrinde meydana gelen Celâlî ayaklanmaları, Bağdâd’daki düzenin de
bozulmasına sebeb olmuş ve bu durum kısa zamanda düzeltilmiştir. Birinci Ahmed
Han’dan sonra eyâletlerde başlayan anarşi, Bağdâd’da da görüldü. Yeniçeri
subaylarından Bekir Subaşı ve azaplar ağası Mehmed Kanber, yönetimi zorla ele
geçirdi. Bağdâd vâlilerinden Hâfız Ahmed ve Kemankeş Ali paşalar, bunların
nüfuzlarını kırmaya çalıştılar ise de başaramadılar. Eyâletin İran’a yakın
olmasından dolayı, Safevîlerin duruma karışmak ihtimâli olduğundan, fazla ileri
gidemediler. Bir süre sonra iki zorba birbirlerine düştüler. Mehmed Kanber, Vali
Yûsuf Paşa ile birlikte, Bağdâd’dan uzaklaşan Bekir Subaşı’yı öldürmek istedi.
Durumu öğrenen Bekir Subaşı, sür’atle Bağdâd önlerine gelerek şehri kuşattı ve
kısa bir süre sonra ele geçirdi. Düşmanlarını çeşitli işkenceler yaparak öldürdü
ve halka zulmetti. Bu sırada halkın büyük bir kısmı Bağdâd’dan göç etti.
Kuraklık ve kıtlık da sefâheti artırdı.
Diyarbakır beylerbeyi Hâfız Ahmed
Paşa, Osmanlı sultânı tarafından Bağdâd’daki karışıklığı bastırmakla
görevlendirildi. Bekir Subaşı’nın, Safevîler’den yardım isteyeceğini ve bu
zemîni hazırlamış olduğunu öğrenen Hâfız Ahmed Paşa, sultana Bekir Subaşı’nın
Bağdâd vâliliğine getirilmesini arzetti. Teklif uygun görüldü. Hâfız Paşa ordusu
ile Bağdâd önlerine varınca, durumdan haberi olmayan Bekir Subaşı bir taraftan
Osmanlı ordusuyla savaşırken, bir taraftan da Safevî hükümdarına haber
göndererek yardım istedi. Safevî hükümdarı Şâh Abbâs, Hemedân emîri Safî Kuli
Han kumandasında bir ordu gönderdi. Bekir Subaşı, şehrin Safevî Devleti koruması
altında olduğunu; Osmanlı ordusu Bağdâd önünden çekilmezse, iki devlet arasında
harb çıkabileceğini bildirdi. Hâfız Ahmed Paşa bu durum karşısında,
komutanlarıyla istişare ettikten sonra Bağdâd vâliliğinin Bekir Subaşı’ya
verildiğini bildiren emirnameyi kendisine gönderdi. Bunun üzerine Bekir Subaşı,
İran askerlerini Bağdâd’dan kovdu. Bekir Subaşı’nın bu hareketine kızan Şâh
Abbâs, ordusu ile Bağdâd üzerine yürüyerek, şehri ele geçirdi ve Bekir’i îdâm
ettirdi. Halkın silâhlarını topladıktan sonra binlerce Ehl-i sünnet müslümanı
öldürdü. Şehrin büyük bir kısmını tahrîb etti ve İmâm-ı a’zam ile Abdülkâdir-i
Geylânî hazretlerinin türbelerini yıktırdı.
Bu sırada Osmanlı Devleti’nin
başında çok küçük yaşta olan dördüncü Murâd Han bulunuyordu. Pâdişâh, Hâfız
Ahmed Paşa kumandasındaki bir orduyu Bağdâd üzerine gönderdi. Hâfız Ahmed Paşa,
Bağdâd’ı kuşattı. Fakat İran ordusunun şehre yardıma gelmesi, Osmanlı ordusunu
İki cephede harbe mecbur bıraktı. Yorgun olan Osmanlı ordusu, hastalık ve
açlıktan bir hayli sarsıldığı için, Hâfız Ahmed Paşa kuşatmayı kaldırdı. 1630
(H. 1040) senesinde sadrâzam Hüsrev Paşa Bağdâd’ı tekrar kuşattı. Kırk gün süren
bu muhasara da başarısızlıkla sonuçlandı.
1637 (H. 1046) senesinde dördüncü
Murâd Han, Bağdâd’a sefere çıktı. Yeniçeri yeni bir nizamda, sipahi ayrı bir
düzende, ahâli, velî, derviş, talebe herkes ayrı bir sevinçteydi. Sivaslı
Abdülmecîd Şeyhî Efendi’nin elinden, hazret-i Ömer’in kılıcını beline kuşanan
Pâdişâh, ordusunun başında 8 Mayıs 1637 (H. 1046) târihinde, Şeyhülislâm Yahyâ
Efendi ve âlimlerle birlikte, İstanbul’dan yola çıktı. Sultan, Konya yoluyla
Haleb’e vardı. Vezîriâzam Bayram Paşa’nın Birecik’te vefâtı, Pâdişâh’ı üzüntüye
boğdu ve Tayyar Mehmed Paşa’ya vezîriâzamlık verildi. Osmanlı ordusu,
İstanbul’dan hareketinin yüz doksan yedinci günü Bağdâd önlerine ulaştı.
İmâm-ı â’zam’ın türbesinin bulunduğu
kısım daha önceden ele geçirilmişti. Pâdişâh’a, İmâm-ı â’zam’ın türbesini
ziyaret etmesi teklif edilince; “Bağdâd, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken,
o yüce imâm’ı ziyarete gitmekten haya ederim” cevâbını verdi. Her türlü tedbir
alınarak şehir kuşatıldı. Hücumların ardı arkası kesilmiyordu. Çarpışmaların
şiddetlendiği bir günde, askerler garîp birisini huzura getirdiler. Elbisesi
lime lime, elinde dalından yeni koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde
de çok uzaklardan farkedilen fevkalâde bir nûr bulunan bu şahıs, Pâdişâh’ı bile
bakışları ile te’sir altına alan ender bir şahsiyetti. Bu, Pâdîşâh’ın tanıdığı
Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin yakınlarından mübarek bir zât idi. “Pâdişâh’ım!
Hocamın emriyle İstanbul’dan buralara geldim. Gayretle çalışın. Bağdâd’ı
Pazartesi’nden önce fethedin. Gecikirseniz sele düçâr olursunuz ve fetih
müyesser olmaz. Mevtam sizi muhafaza buyursun” deyip çadırdan çıktı. Sultan
Murâd Han, Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin bu himmeti için Allahü teâlâya hamd
edip, mübarek ruhuna Fatihalar gönderdi. Kumandanlarını çağırıp, kalenin en kısa
zamanda fethi için emir verdi.
19 Aralık’ta, Bağdâd’ın fethiyle
netîcelenecek olan dehşetli vuruşmalar başladı ve 23 Aralık günü sadrâzam Tayyar
Mehmed Paşa, alnından yediği bir kurşunla şehîd oldu. Bir gün sonra da ordu
şehre girdi. Muhârebe meydanında şehîd düşen dördüncü Osmanlı sadrâzamı olan
Tayyar Mehmed Paşa’nın şehâdetine ağlayan dördüncü Murâd, Kapdân-ı derya
Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı vezîriâzamlığa tâyin etti. Nihayet 24 Aralık 1638
târihinde Şaban ayının on yedisinde Cuma günü Bağdâd fethedildi. Asker arasından
nice kahramanlar çıktı. Kahramanlara şiirler, türküler söylendi. Nice Genç
Osman’lar, gencecik yiğitler, Bağdâd’a girmekle, kaleye şerefli sancaklarını
dikmekle nasiplendiler. Bağdâd Safevî vâlisi Bektaş Han, kalenin teslimi için
Sultan’ın huzuruna kabul edildi. Teslim şartları görüşüldü. Teslimi kabul
edemeyen İran askerleri, serbestçe çekilip gitmelerine müsâde edilmesine rağmen,
baruthâneyi ateşe vererek masum kimseleri öldürmeye kalkıştılar. Hâdise üzerine,
gereken cezaya çarptırıldılar. Bektaş Han da hanımı tarafından zehirlendi. O
garip dervişin dediği gibi, Pazartesi günü çıkan bir fırtınadan sonra yağmur
yağdı. Bağdâd ve çevresinde günlerce seller akıp, Safevî pisliklerini yıkadı.
Osmanlı yepyeni, pırıl pırıl bir şehre sâhib oldu.
Bir ay dokuz gün süren Bağdâd
muhasarasından sonra, on dört sene on bir ay on üç günden beri Safevî işgalinde
bulunan Bağdâd, 1917 senesine kadar bir daha yabancı işgâlî görmemek üzere,
Osmanlı topraklarına katıldı. Dördüncü Murâd Han, Bağdâd Fâtihi diye anılmaya
başlandı. Sadrâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safevî hükümdarı ile 1639’da
zamanımıza kadar geçerliliğini koruyan Kasr-ı şîrîn andlaşmasım imzaladı ve
İran, Bağdâd’ın Osmanlı Devleti’ne âid olduğunu tanıdı. Sultan Murâd Han, harap
durumdaki İmâm-ı a’zam ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin türbelerinin tamiri
için Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’yi vazifelendirdi ve küçük Hasan Paşa’yı şehre
vâli tâyin etti. Emrine sekiz bini yeniçeri olmak üzere, on iki bin asker
bıraktı ve bir süre sonra başka birlikler de yolladı.
Bağdâd vâlilerinin emirlerine çok
geniş arazi verildiği için, sultan dördüncü Murâd’ın vefâtından sonra vâliler
zaman zaman aşiret ayaklanmaları ve yeniçerilerin çıkardığı hâdiselerle uğraşmak
mecburiyetinde kaldılar. Kara Mustafa Paşa’nın 1667’deki vâliliği sırasında
Basra vâlisi Hüseyin Paşa’nın çıkardığı ayaklanma yatıştırılmışsa da, Basra’ya
çeşitli yerlerden saldırmalar oldu. Bir çok aşiretler ayaklandı. Devlet, Avrupa
sınırlarında çetin savaşlarla uğraştığı için, Bağdâd ve dolaylarına asker
gönderemedi. Karlofça andlaşması yapıldıktan sonra, bölgeye gönderilen kuvvetler
düzeni yeniden sağladı.
1704 senesinde Bağdâd’a vâli tâyin
edilen Eyüplü Hasan Paşa, yirmi sene kadar süren vazifesi sırasında eyâletteki
bütün âsî ve çapulcu aşiretleri itaat altına aldı. Yiyecek ve yakacaktan alınan
bâzı vergileri kaldırdı. Bölgede emniyeti sağlamak için Osmanlı merkez
teşkilâtının küçük bir numunesi olan Kölemenler ocağının temelini attı.
Bağdâd, 1733 senesinde İran
hükümdarı Nâdir Şâh tarafından kuşatıldı. Yedi ay süren bu kuşatmada başarılı
olamayan Nâdir Şâh, yardıma gelen Topal Osman Paşa’ya yenildi. Nâdir Şâh on
senelik bir aradan sonra Hind seferi dönüşünde tekrar Bağdâd’a saldırdı ise de,
başarılı olamadı ve bir süre sonra öldürüldü. Ahmed Paşa’nın ölümünden sonra
merkezden tâyin edilen vâliler, Kölemenler karşısında tutunamadılar ve sultan
1749 senesinde Ahmed Paşa’nın dâmâdı Süleymân Paşa’yı Bağdâd’a vâli tâyin etmek
mecburiyetinde kaldı. Kölemen idâresinin Bağdâd’da gerçek kurucusu olan Süleymân
Paşa, on iki sene süren vâliliği sırasında eyâlette, her yönden güveni ve düzeni
sağladı.
Süleymân Paşa’nın ölümünden sonra
gönderilen vâliler, bölgede çıkan isyânları bastıramadılar. 1779’da vâliliğe
tâyin edilen Kölemen ocağından Büyük Süleymân Paşa asayişi te’min etti ise de
1802’de ölünce, sonraki vâliler zamanında âsâyiş yeniden bozuldu. 1827-1829
Osmanlı-Rus savaşında Bağdâd eyâletinin para göndermemesi üzerine, bölgeye
gönderilen Ali Rızâ Paşa şehir halkının yardımıyla şehre girdi ve asayişi bozan
Kölemen ocağını ortadan kaldırdı. Ali Rızâ Paşa Bağdâd vâlisi oldu. Bundan
Midhat Paşa’ya kadar Bağdâd’a tâyin edilen Osmanlı vâlilerinin hepsi bölgede
devlet otoritesini kuvvetlendirmeye çalıştılar. Midhat Paşa vâli olduktan sonra
Degere olayı diye bilinen önemli ayaklanmayı bastırarak, Necid bölgesinin de
Osmanlı Devleti’ne bağlanmasını sağladı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulunan
Midhat Paşa’dan sonra Bağdâd’a gönderilen vâliler de Bağdâd’ı îmâr etmeğe ve
devlet otoritesini kuvvetlendirmeye çalıştılar. Birinci Dünyâ harbi sırasında,
1917’de Bağdâd İngilizlerin işgaline mâruz kaldı. 1923 senesine kadar hukuken
Osmanlılara bağlı kalan Bağdâd, Lausanne (Lozan) muâhadesinden sonra Irak
Krallığı’nın başşehri oldu.
Osmanlılar, Bağdâd’ı fethettikten
sonra şehri eyâlet merkezi hâline getirdiler. Bu eyâlet on sekiz sancağa
ayrılmıştı. Bunlardan; Merkez, Hille, Zengî-âdâb, Cevâzer, Rumâhiye, Cengule ve
Karadağ tımar ve zeamet usûlüne bağlı idi. Dertenk Geylan, Karaniye, Demirkapı,
Kirind, Vâsıt, Semâvat, Beyat, Derne, Debalâ, Alî Sâyih sancaklarında tımar ve
zeamet uygulanmaz, beylerine has tâyin edilirdi. Bağdâd merkez sancağı ise
salyâne usûlü (senelik olarak verilen maaş) ile idare olunurdu. Bağdâd
beylerbeyinin sancaklara paşa ve beylerini tâyin etmek gibi özel yetkileri
vardı. Zaman zaman İran şahlarına elçi göndermek veya gelen elçileri kabul
etmek, buradan geçerek İstanbul’a gidecek olanlarını işin gereğine göre,
yollamak veya oyalamak yetkisine sâhib bulunurlardı. Bağdâd’da Kânûnî devrinden
başlamak üzere çeşitli zamanlarda altın, gümüş ve bakır paralar bastırılmıştır.
Şehre nöbetle her sene İstanbul’dan yeniçeri ocağından seçilen 3000-5000 kişilik
bir muhafız kıt’ası gelirdi. Ayrıca şehirde Yerli kulu denilen mahallî bir
askerî kuvvet de vardı.
Bağdâd, Osmanlı yönetimine geçtikten
sonra, Osmanlı pâdişâhları ve vâlileri tarafından îmâr edildi. Kânûnî Sultan
Süleymân, İmâm-ı a’zam’ın mezarını buldurup adına türbe, câmi ve medrese
yaptırdı. Abdülkâdir-i Geylânî türbesi ve Câmii için zengin vakıflar kurdu.
Sultan dördüncü Murâd bunları tekrar tamir ettirdi. Türbelerin kafes şebekesi
som gümüşten yapıldı. Altın ve mücevherli yüzlerce kandil kondu. Kapıları ve
eşikleri gümüşten yapıldı. Osmanlı vâlileri şehre su getirmek, köprüler, su
bendleri yaptırmak, bir çok yeni bina ve çarşı kurmak gibi bayındırlık işlerine
önem verdiler. Sultan Abdülhamîd Han zamanında Ankara-Bağdâd demiryolu bağlandı.
Şehirde, rüşdiye, îdâdî ve san’at okulları açıldı.
Etrâfını saran hurma ağaçları, süslü
câmileri, türbeleri ve minareleri ile güzel bir görünüşe sâhib olan Bağdâd, iki
kilometrelik bir surla çevrilidir. Şehirde 665 câmi ve mescid vardı. Hüseyin
Paşa, Murâd Paşa ve Haseki Mehmed Paşa câmileri, Osmanlı devlet adamları
tarafından yaptırılmıştır. Şehirdeki câmilerin büyük kısmı Abbasîler zamanında
yapılmıştır. Pek çok medrese ve mekteb bulunan Bağdâd’daki Mercâniye ve Hulefâ
medreselerinde yüksek ilimler öğretildi. Ayrıca altı dârülkurrâ ve yetmiş kadar
dârül-hadîs, yedi yüze yakın tekke, iki yüz çeşme ve yüz, sebil vardı. At
meydanında Murâd çeşmesi, Haydar Çelebi, Hüseyin Paşa, Mustafa Paşa, Hasbullah
Çelebi, Ebû Bekr Hoca sebilleri güzel birer Osmanlı eseridir. Ayrıca çok sayıda
han, hamam, saray, konak ve çarşılar şehri süslemiştir. Bağdâd kılıçları ve
ceylan derisi özengileri dünyâca meşhurdu.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Târihi Cevdet; cild-1, sh.
339
2) Cihânnümâ (Kâtib Çelebi;
İstanbul-1135)
3) Seyâhatnâme; (Evliya Çelebi, İstanbul-1314)
cild-1, sh. 186, cild-2, sh. 404
4) Târih-i Nâimâ; cild-2, sh.
264
5) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-3, sh.
1937
6) Târihi Peçevî; cild-1, sh.
206
7) Büyük Türkiye Târihi; cild-4, sh. 128,
cild-5, sh. 252, cild-13, sh. 391
8) Osmanlı İran Siyâsî Münâsebetleri; sh.
169
9) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2,
sh. 173, cild-3, sh. 348, 371.
10) Osmanlı Devleti
Târihi; (Hammer); cild-5, sh. 1406, cild-9, sh. 243
11) Osmanlı Devleti
Târihi; (Uzunçarşılı) cild-2, sh. 348, cild-3, kısım-1, sh.
199
12) İslâm Târihi
Ansiklopedisi; cild-3, sh. 21
Yorumlar
Yorum Gönder