BÂB-I ÂLÎ
BÂB-I ÂLÎ
Osmanlı Devleti’nde sadrâzamlık
makamının ve bâzı idâri kuruluşların bulunduğu devlet idâresinin merkezi sayılan
yer. Bu tâbir daha çok on dokuzuncu asrın başından îtibâren kullanılmaya
başlandı.
Bâb; kapı, âlî;
yüksek, yüce mânâlarına gelmekte olup, Bâb-ı
âlî; yüksek kapı demektir. İslâm ve Türk târihinde birliğin ve
kuvvetin temsilcisi olarak kabul edilen devletin ve hükümetin merkezleri yüksek
ve yüce olarak bilinmiş, bu merkezlere çeşitli isimler verilmiştir. Der, dergâh,
bâb-ı saray, el-bâb-üs-sultâniye, bâb-ı hümâyûn, bâb-ı âlî, bâb-ı âsafî, paşa
kapısı gibi isimlerin kullanılması bunun bir ifadesidir. Esasen bâb kelimesi
umûmî olarak hükümet yerine kullanılmıştır.
Osmanlılarda pâdişâh saraylarına
Bâb-ı hümâyûn denildiği gibi, sadrâzam konaklarına da Bâb-ı âlî denilirdi.
İstanbul’un fethine gelinceye kadar, devlet işleri pâdişâh saraylarında görülür,
vezirler, devlet erkânı oraya gelerek pâdişâhın başkanlığında toplanır ve halkın
işlerine bakılırdı. Fâtih Sultan Mehmed Han, ata ve dedeleri zamanında
uygulananlarla kendi tarafından ilâve ettiği hükümleri birleştirerek meydana
getirdiği kanunnâmede bunu yeni esaslara bağladı. Dîvân-ı hümâyûn adı verilen bu
toplantılar, Topkapı Sarayı’nda Kubbe altı denilen yerde yapılır ve birinci
derecede önemli mes’eleler karâra bağlanırdı. İlk zamanlar pâdişâhlar bu dîvân
toplantılarına başkanlık ederlerdi. Sonraki devirlerde ise, sadrâzamlar
başkanlık etmeye başladılar. Bununla birlikte mühim kararlar alınacağı zaman
pâdişâhlar yine dîvâna katılarak başkanlık ederlerdi (Bkz. Dîvân-ı Hümâyûn).
Osmanlı Devleti’nin büyümesi ve
mes’elelerin gün geçtikçe fazlalaşması üzerine, dîvân-ı hümâyûnda görüşülmesi
gereken pek çok husus, sadrâzamın konağında toplanan ikindi dîvânına havale
edilmeye başlandı. Böylece dîvân-ı hümâyûn kıymet ve ehemmiyetini yavaş yavaş
kaybetti ve devletin en mühim işleri bile paşa kapısı denilen sadrâzam
konaklarına taşınmaya başladı. Bu sebeble eskiden beri âsaf sıfatıyla anılan
vezîriâzamların konağına sarây-ı âsafî veya bâb-ı
âsafî denildi. Paşa kapısı tabiriyle de anılan sadrâzam sarayı,
dîvânhâne-i
bâb-ı âlî veya kısaca bâb-ı âlî tabiriyle de ifâde edilmeye başlandı.
Bunlar sadrâzamın oturduğu semte göre çeşitli yerlerde bulunuyorlardı.
Umumiyetle Mahmûdpaşa, Gedikpaşa, Atmeydanı, Yerebatan semtlerinde bulunan
paşakapısı on yedinci asırdan îtibâren Topkapı Sarayı’nın Gülhâne tarafındaki
Alayköşkü’nün karşısına taşınması ve istisnalar hâriç sadrâzamların burada
oturmalarıyla Bâb-ı âlî denilen yer ortaya çıktı.
Sultân birinci Ahmed Han’ın
sadrâzamlarından Derviş Paşa, bugünkü Bâb-ı âlî civarında bir konak yaptırdı.
Sultan birinci Ahmed Han ve dördüncü Murâd Han devri sadrâzamlarından Halîl Paşa
da Alayköşkü karşısında başka bir konak yaptırdı. Sultan dördüncü Mehmed Han
1653’de Halil Paşa’ya âit konağı tamir ve tefriş ettirip, sadrâzamlar için
tahsis etti. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’ya kadar gelen sadrâzamlar bu konakta
oturdular. Böylece ilk sadâret makamı tesbit edilmiş oldu. Nevşehirli Dâmâd
İbrâhim Paşa bugünkü Cağaloğlu hamamının bulunduğu yerdeki Fatma Sultan
Sarayı’na yerleşince, burası paşa kapısı kabul edildi. 1739 yılında bu saray
yandı. Fatma Sultan Sarayı yangınını tâkib eden yıllarda Halîl Paşa Sarayı
tekrar tamir edilip döşendikten sonra paşa kapısı olarak kullanıldı. Bu sarayın
Topkapı Sarayı’na bakan ve Bâb-ı âlî denilen soğuk çeşme tarafında bugün de
mevcûd olan süslü ve büyük bir kapısı vardı. Başlangıçta haremlik ve selâmlık
dâirelerini ihtiva eden Bâb-ı âlî binasının, büyük mutfakları, koğuşları,
ahırları v.s. bulunduğu gibi, sadrâzamın resmî muamelelerinde yardımcıları olan
tevkii, reîsülküttâb, kethüdâ-i sadr-ı âlî, çavuşbaşı gibi kimselerin ve
me’murların çalıştığı odaları vardı.
1755 yangınında sarayın yok olması
üzerine, bugünkü vâli konağının bulunduğu kısma yeni sadâret binası yaptırıldı,
önceleri paşa kapısı olarak bilinen sadâret sarayına birinci Abdülhamîd Han
zamanından îtibâren Bâb-ı âlî adı verildi. 1788 yılında çıkan yangında kısmen
harâb olan Bâb-ı âlî sarayı bilâhare tamir edilip kullanıldıysa da, 1808’de vuku
bulan meşhur Alemdâr vak’asında tamamen yanarak kullanılmaz hâle geldi. Alemdâr
vak’asından iki yıl sonra yapımına başlanıp on yedi ayda tamamlanan yeni Bâb-ı
âlî binası da 1826’da yanınca, aynı yere, daha geniş hudutlarla tekrar inşâ
edilip, Nalli Mescid Bâb-ı âlî hudutları içine alındı. 1839’da çıkan yangında
tekrar yanan Bâb-ı âlî binası aynı yerde tekrar yapıldı. 1844’de inşâatı bitince
merasimle hizmete açıldı. 1878’de Şûra-yi devlet dâiresinden çıkan yangında
Ahkâm-ı adliye dâiresi, dâhiliye ve hâriciye nezâretleri de büsbütün yandı.
Sadâret dâiresi ise büyük gayretler neticesinde kurtarılabildi. Bilâhare tekrar
inşâ edilen Bâb-ı âlî binası, 4-5 Ocak 1911 gecesi telgraf dâiresinden çıkan
yangın sonunda, sadâret dâiresi ve hâriciye nezâreti binaları dışında tamamen
yandı. Yıldız evrakı diye bilinen pek çok evrak ile târihî vesika bu yangında
yok oldu. Bâb-ı âlî’nin bu yangınında dâhiliye nezâreti tamamen yandığından,
bilâhere bu orta kısım yapılmayıp, ikiye bölünen binanın bir kısmına İstanbul
vilâyeti, diğer kısma ise, İstanbul defterdârlığı yerleştirildi. Daha sonra
defterdârlık binası da yandığından, târihi Bâb-ı âlî binasının sâdece İstanbul
vilâyet konağı olarak kullanılan eski sadâret dâiresi kısmı kaldı.
İlk zamanlar sadrâzamların
ikâmetgâhı olan Bâb-ı âlî binası vak’a-yı hayriye diye bilinen yeniçeriliğin
kaldırılmasından sonra, ikâmetgâh olmaktan çıkıp tamamen idare merkezi hâline
geldi. Bu zamana kadar Bâb-ı âlî’de muameleler iki yolla yürütülürdü. Birincisi;
hârici ve mühim mes’eleler, sadrâzam, şeyhülislâm, kethüda, reîsülküttab,
defterdâr, kapdanpaşa ve kazaskerlerden meydâna gelen bir dîvânda görüşülür ve
karâra bağlanırdı. İkincisi ise; umûmî ve alelade mes’eleler sadrâzamın
başkanlığında, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri ile İstanbul kâdısından meydana
gelen bir meclisde görüşülür ve karâra bağlanırdı.
Sadrâzamlar, aileleri, dâireleri
halkı denilen maiyyetleri ve me’mûrlarıyla birlikte Bâb-ı âlî’de otururlardı.
Buna göre, en büyük yetkili kimsenin sadrâzam olduğu Bâb-ı âlî’de üç kısım kimse
vardı.
1- Harem dâiresinde; sadrâzam
ailesi,
2- Selâmlık dâiresinde; sadrâzamın
maiyyeti ve ağalar,
3- Kalem dâiresinde; devletin resmî
işlerini gören me’mûrlar.
Bir nevî mekteb mâhiyetini taşıyan
kalem dâiresi de, kethüda bey dâiresi ve dîvân-ı hümâyûn kalemi kısımlarına
ayrılırdı. Askerî ve dâhili işlere bakan kethüda bey, sadrâzamın muavini idi.
Dîvân-ı hümâyûn kalemindeki kâtiplerin başında bulunan kimseye de reîsülküttâb denirdi. Bu da siyâsî ve hârici
işlere bakardı. Reîsülküttâbın maiyyetinde ikinci derecede sorumlu olan âmedci,
beylikçi ve dîvân tercümanı adı verilen me’mûrlar bulunurdu. Bunlardan âmedci, Bâb-ı âlîden pâdişâha arz ve takdim
olunacak yazıları yazar; beylikçi, pâdişâhdan gelen emirleri, fermanları,
devletçe akd olunan muahede (andlaşma)leri ve emsali evrakı tanzim, koruma ve
zabt etmekle uğraşır, tercüman ise; Bâb-ı âlî’nin elçilerle olan
konuşma ve haberleşmelerini ve sefirlerin îtimâdnâmelerini (güven mektubu)
takdîm ettikleri sırada pâdişâh nezdinde tercümanlık vazifesi görürdü. Bunlardan
başka, davacıları sadrâzam huzurundaki dîvân-ı adalete getirmek ve götürmek,
oradan verilen cezaları tomruk dâiresinde tatbik eden ve dâva işleriyle uğraşan
çavuşbaşı vardı.
Sultan İkinci Mahmûd Han-ı Adlî
tarafından başlatılan ıslâhat hareketleri çerçevesinde, 1836’da Bâb-ı âlî
teşkilâtında da değişiklikler yapıldı. Yeni nezâretler (bakanlık) kurulduğu
gibi, kethüda bey vazifesi mülkiye; bir sene sonra da dâhiliye nâzırlığına,
reîsülküttâblık hâriciye, defterdârlık da mâliye nâzırlığına çevrildi. Ayrıca
Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliye ve Dâr-ı şûrâ-yı bâb-ı âlî isimleriyle danışma
meclisleri kuruldu. Yine bu sırada şeyhülislâm, serasker, kapdanpaşa, dahiliye,
hâriciye ve mâliye nâzırlarıyla Şûrâ-yı bâb-ı âlî ve Meclis-i vâlâ
başkanlarından meydana gelen bir Meclis-i hâs kuruldu. Böylece Bâb-ı âlî yeni bir
şekil aldı.
1839’da Tanzîmât’ın îlân
edilmesinden sonra Meclis-i vâlânın Bâb-ı âlîde, Şûrâ-yı bâb-ı âlînin ise
ticâret nezâretinde toplanması kararlaştırıldı. Bu devirde ayrıca Meclis-i âl-i
tanzîmât kuruldu. Mülkiye ve adliye işleri birbirinden ayrılıp Şûrâ-yı devlet
meclisi, Bâb-ı âlîye yerleşti.
Tanzîmât’ın ilânından sonra bütün
devlet dâirelerinin ve idâri merkezlerin toplandığı Bâb-ı âlî, sultan Abdülmecîd
ve sultan Abdülazîz Han devirlerinde tam nüfuz sahibi oldu. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın pâdişâhlığından sonra îlân edilen Birinci Meşrûtiyetin verdiği
serbestlikten istifâde etmek isteyen, çoğunluğu gayr-i müslim ve Türk olmayan
unsurlardan meydana gelen ve Avrupai fikirlerin etkisinde katan okumuş, sözde
aydın kimselerin Meclis-i meb’ûsân üyelerinin elinde oyuncak hâline getirilen
Bâb-ı âlî, Meclis-i meb’ûsânın dağıtılmasından sonra sarayın kontrolüne girdi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın
ikinci Meşrûtiyet’in ilânına kadar uyguladığı iç ve dış siyâset sebebiyle Bâb-ı
âlî ikinci derecede kaldı. İkinci Meşrûtiyet’in îlânından ve sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilişinden sonra İttihâd ve Terakkîcilerin
kontrolü ve etkisi altında kalan Bâb-ı âlî, tekrar idarede hâkim duruma geçti.
İttihâdçıların hakimiyetindeki Bâb-ı âlînin uyguladığı çoğu gaflet, bâzıları
hıyanete varan iç ve dış siyâsetle Osmanlı Devleti’nin yıkılışı çabuklaştı.
Balkan harbi ve Birinci cihân harbine girmekle milletin ve memleketin başına
büyük gaileler açıldı. Bu durum pek çok vatan toprağının Osmanlı Devleti’nin
elinden çıkmasına sebeb oldu. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Bâb-ı
âlînin bulunduğu bina Büyük Millet Meclisi hükümetinin İstanbul mümessilliğine
tahsis edildi. Daha sonra, bugün olduğu gibi, İstanbul vâliliğine verildi.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh.
153
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-8 sh.
448
3) Osmanlı Târihi; (E. Z. Karal) cild-8, sh.
268
4) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh.
136
5) Türkiye’de Meârif Târihi; cild-1, sh.
63
6) Bâb-ı âlî (R. E. Koçu, Hayat Târih
Mecmuası, sene 1974, cild-2, sayı-7) sh. 18
7) Asırlar Boyunca İmparatorluğu İdâre Eden
Bâb-ı âlî (O. Ergin; Târih Dünyâsı, İstanbul-1950) cild-1, sh.
386













Yorumlar
Yorum Gönder