ALAY
ALAY
Türkçe’de; kalabalık bir zümreye,
bir cemâate; Osmanlılar zamanında askerî ve mülkî merasimin tertip ve nizâmına;
tabur ile tugay arasındaki askerî kıt’aya verilen ad. Bir kişiyi mizaha almak,
küçümsemek mânâlarına da gelir.
Kelimenin başına ve sonuna yapılan
eklerle bir hayli tâbir, terim ve deyim meydana gelmiştir. Alaylı, alay beyi,
alay emini, alay kâtibi, alay imâmı, alay müftîsi, alay çavuşu, alay-ı hümâyûn,
alay köşkü, alay kânunu, alay meydânı, alay meclisi, alay erkânı, alay sancağı,
alay bağlamak, alay göstermek, alaya binmek, mevlid alayı, vâlide alayı, sürre
alayı, kılıç alayı, selâmlık alayı, Hırka-i saadet alayı, baklava alayı, âmin
alayı, kadir alayı, bayram alayı, mızraklı alayı, hassa alayı, düğün alayı,
bunların belli başlılarıdır.
İslâmiyet’ten önce örf, âdet ve
geleneklerine düşkün olan Türkler, müslüman olduktan sonra da İslâmiyet’in yasak
etmediği âdet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman olduktan sonra, yâni dînin
ışığında pek çok güzel âdet ve gelenekler ortaya koyarak, İslâmiyet’in
emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler. Osmanlılar
zamanında, daha önceki müslüman-Türk devletlerinde görülen bâzı merasim ve
gelenekler aynen devam ettiriidiği gibi, yeni ilâveler de yapıldı. Bu
merasimlere umûmî olarak alay adı verilirdi. Saray erkânı ile halkın
kaynaşmasına vesîle olan bu alaylar, halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı
olurdu.
Pâdişâhın tahta cülûs ettiği gün,
sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar kapısında bî”at merasimi
yapılırdı. Pâdişâh, hazîne-i hümâyûndan çıkarılan tahta oturur; teşrifata
(protokole) riâyet olunarak, başta hânedân mensupları olmak üzere bütün rütbe
sahipleri, birliğin ve kuvvetin sembolü olan pâdişâhı selâmlayarak yerlerini
alırlardı. Bu merasim, büyük bir sessizlik içinde cereyan eder, mızıka
çalınmazdı.
Bayram günlerinde de buna benzer
bayram alayı veya muâyede denilen bayramlaşma merasimi yapılırdı. Bayramlaşma
merasimini, Bâb-ı âlî teşrîfât kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan
sonra, pâdişâh, mızıka-i hümâyûn efendilerinin; “Aleyke avnullah” ve; “Mağrur
olma pâdişâhım, senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu
esnada mehterân bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun olan
bu merasim, son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı muâyede salonunda
yapılırdı. Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı.
Beşik Alayı
Haremde kûs-ı şâdımânî çalınınca,
enderûnlular doğum olduğunu anlarlar, kurbanlar hazırlanırdı. Her koğuşun önünde
kurban kesilirdi. Pâdişâh, Çinili köşkün içinden altın serperdi. Mehter takımı
marşlar çalarak bu sevince iştirak eder, doğan şehzâdenin veya sultânın ismini
öğrenen şâirler târih düşürmekte yarışırlardı. Hazîne kâhyası darbhâneye
giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik, alayla
saraya getirilir, harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazîne kâhyası ve
maiyyetindekilere pâdişâh tarafından ihsânda bulunulurdu.
Hırka-i Seâdet Alayı
Ramazân ayının on beşinde yapılırdı.
Hazîne kâhyası vezirlere, dîvân çavuşları vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi.
Ayrıca ilmiye sınıfı mensûblarına mülkî ve askerî erkâna da haber giderdi.
Merasimden önceki gece, pâdişâh süngerlerle Hırka-i saadetin bulunduğu sandukayı
ve dolapları silerdi. Pâdişâh, sabah namazını Hırka-i saadet dâiresinde kılar,
öğleden evvel hasodalılar, Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını altın
anahtarla açarlar, yedi kat ipek kadife üzerine, som sırma ve incilerle işlenmiş
bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra pâdişâhın yanında
bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında,
silâhdâr, çuhadar, rikabdâr, dülbentdâr ağa, anahtar ve peşgir ağaları,
hasodalılar, saray imâmları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin
ve çavuşağaları Kur’ân-ı kerîm okuyarak ziyarette bulunanlara ayrı bir manevî
haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ pâdişâh, sonra diğer kimseler yapardı.
Baklava Alayı
Ramazân-ı şerifin on beşinci günü
gayet muhteşen bir surette yapılan Hırka-i saadet alayından sonra yeniçeri ocağı
neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulama ilk olarak Kânûnî Sultan Süleymân Han
zamanında, harblerden zaferle dönen orduya pilâv, zerde ve yahni gibi yemeklerle
ziyafet verilmekle başlandı. Askeri gazâya teşvik etmek maksadıyla çekilen bu
ziyafetler sonraki pâdişâhlar zamanında da devam etti. Ramazân-ı şerifin on
beşinci günü İstanbul’da bulunan askerlerin her on neferine birtepsi baklava
ikrâmı âdet oldu.
Bu alay yapılırken yeniçeri
ortaları, saka, usta ve karakullukçuları ile diğer zabitler sarayın orta
kapısının iki tarafındaki dîvân yeri sofasından ilerideki mutfaklar önünde futa
denilen ipekli peştemallara bağlı olarak hazır bulunan baklava tepsileri
hizasında yer alırlar. Bu sırada ortakapı açılıp bâbüsseâdede bekleyen
silâhdarağa, sağ koltuğunda anahtar ağası, sol koltuğunda başlala ile akağalar
kapısından çıkar. Kilerci baltacısıyla, palüdeci ağadan başkasını kapının önünde
terk ederek bu iki kişiyle baklava tepsileri hizasına yanaşırdı. Kilercibaşı
baltacısıyla palüdeci, pâdişâh için hazırlanan bir tepsi baklavayı alır
silâhdâra verirdi. Bunu müteâkib askerden ikişer nefer baklava tepsileri,
futalarını ellerindeki yeşil yollu sırıklara geçirip hazır oldukları orta kapıya
işaret olununca kapı açılır. Her bölüğün usta, saka, mütevellî, odabaşı,
karakullukçu ve bayrakdârı bölüklerinin önüne düşerek baklavacılar da arkadan
gelerek alay ile kışlalarına giderlerdi. Ertesi gün ise tepsi ve futalar, saray
mutfağına (matbah-ı âmireye) gönderilirdi.
Adalet ve ihsânla altı yüz sene
hüküm sürmüş ve insanlığın kurtuluş ve refahı için gayret göstermiş olan
Osmanlıların askere ihsân ve bahşişinin küçük bir bölümü olan baklava alayı,
yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar devam etti. 1826’daki son baklava alayı
sırasında yeniçerilerin İstanbul halkını inciten taşkınlıkları, ocağın halk
nazarında îtibârını büsbütün kaybettiren son sebeblerden biri olmuştur.
Kadir Gecesi Alayı
Ramazan ayının son günlerinde
bulunan Kadir gecesinde Hırka-i saadet dâiresinden Ayasofya Câmii’ne kadar bütün
yol boyları meş’alelerle aydınlatılırdı. Alayın önünde yirmi kadar meş’âle ve
onun arkasında kırmızı-yeşil kırk kadar fenerle hasekiler yürür ve böylece
Ayasofya Câmii’ne gidilir ve pâdişâhın imâmı namaz kıldırırdı. Son pâdişâhlar
zamanında Kadir gecesi alayı saltanat kayıklarıyla gidilerek Tophane’deki
Nusretiye Câmii’nde yapıldı.
Yılbaşı Tebriki Alayı
Hicrî yılbaşı olan Muharrem ayının
ilk günü, pâdişâh Çinili köşke gelir, saray ağalarına Muharremiye adıyla bahşiş
ve ihsânda bulunurdu. Ayrıca helvahânede yapılan ve kâselere konulan kırmızı
renkli şekerlemeler ikrâm edilirdi. Muharrem ayının üçüncü günü umumiyetle
Çırağan Sarayı’na rikâb (özengi) ısmarlanır, sadrâzam ve şeyhülislâm, pâdişâh
tarafından huzura alınarak tebrikler kabul edilirdi.
Mevlid Alayı
Peygamber efendimizin sallallahü
aleyhi ve sellem dünyâyı teşrif ettiği gün olan Rebî-ul-evvel ayının on ikinci
gecesinde Balıkhâne köşkünde, ertesi gün de Sultan Ahmed Câmii’nde mevlid
okunurdu.
Sürre Alayı
Osmanlılar zamanında düzenlenen
alayların en önemli ve ilgi çekicilerinden olan sürre alayı, hac mevsiminde
hazırlanır ve Harameyn’e gitmek üzere yola çıkarılırdı. Bu alayda Harameyn’e
takdim edilmek üzere pâdişâhın, saray erkânının ve halkın kıymetli hediyeleri de
bulunurdu. Bu hediyeler, yerine ulaştırılmak üzere meşin çantalara konurdu.
Sürre alayının her yıl Şaban ayının on beşinde saraydan kalkması âdetti. Bu
alayın yola çıkışı esnasında sarayın bahçesinde merasim düzenlenir, bir muhafız
birliği refâketinde mübarek beldelere gitmek üzere yola çıkarılırdı.
Kılıç Alayı
Yıldırım Bâyezîd Han zamanında ilk
defa Niğbolu zaferinden sonra yapılmaya başlanan bu alayda, devrin ileri gelen
âlimi tarafından pâdişâha kılıç kuşatılırdı. Kılıç alayı usûl olarak pâdişâhın
cülûsunu tâkib eden günlerde taç giyme merasimine benzer ve halkta büyük bir
coşkunluğa sebeb olurdu. Talebeler yollara dizilir, Edirnekapı’da muhteşem bir
çadır kurulur, yabancı devlet temsilcileri geçenleri buradan seyr ederlerdi.
Pâdişâh onları arabadan selâmlardı. Pâdişâhın arabasını başta sadrâzam olmak
üzere bütün nâzırlar (bakanlar) meclis reisleri ve saray erkânının arabaları
tâkib ederdi. Alay, Eyyûb Sultan’a varınca arabalardan inilir ve yürüyerek Eyyûb
Sultan’ın (r. anh) türbesine gidilirdi. Burada yeni pâdişâha kılıç kuşatılır ve
duâ edilirdi.
Alay-ı Hümâyûn
Pâdişâh sefere giderken, seferden
dönerken, sefere giden ve seferden dönen orduyu yollarken ve karşılarken
saraydan Davutpaşa’ya kadar tertib edilen alaylardı. Osmanlıların haşmet
devirlerinde bu alaylar büyük bir ihtişamla yapılırdı.
Sadâret Alayı
Sadrâzamlara, sadâret mührü vermek
için tertiplenen alaydır. Tanzîmâta gelinceye kadar sadâret mührü Hırka-i seâdet
de verilirdi. Bu münâsebetle sadrâzama has odabaşı vâsıtasıyle yeniden samur
kürk giydirilirdi.
Sadâret alayı, merasimi Beşiktaş’da
başlar, denizden Sirkeci’ye gelinirdi. Önde mâbeyn başkâtibi, onu takiben
yaverler ve en arkada sadrâzam ata binmiş olarak halkın önünden geçerek Bâb-ı
âlî’de dîvân odasına gelirlerdi. Başkâtib, sadâret mektupçusuna atlasa sarılı
nâmeyi öperek verir, o da gür bir sesle okurdu. Daha sonraki devirlerde bu
merasim arabalarla yapıldı.
Selâmlık Alayı
Pâdişâhın Cuma namazı için câmiye
gitmesi ânında tertiplenen alaydır. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Cuma
selâmlığını Yıldız Câmii’nde yaptırırdı. Ermeniler böyle bir selâmlık esnasında
sûikasd tertibinde bulunmuşlardı.
Vâlide Alayı
İlk defa dördüncü Murâd Han’ın
annesi için tertiplenen bu alay daha sonraki devirlerde an’ane hâline geldi.
Tahta çıkan pâdişâh, annesini eski saraydan yeni saraya getirtirdi. Sultan
İkinci Mahmûd Han’ın annesine yapılan alay pek gösterişli olmuştu. Vâlide
Sultân’ı yeni sarayda önce saray mensupları, sonra pâdişâh karşılar ve tebrik
ederdi.
Amin Alayı
Osmanlı Devletinde anaokuluna (4-7
yaş arasındaki çocuklara elif be ve ahlâk bilgilerinin öğretildiği mahalle
mektebine) başlarken yapılan merasim. Amin alayı yerine “Bed’i besmele cemiyeti”
de denir. Mektebe çocuk kaydı zamanı muayyen olmadığından, herkes senenin hangi
gününde olursa olsun çocuğunu mektebe başlatabilirdi. Bu merasim ekseriya bir
kandil gününe denk getirilmeye çalışılır, bu mümkün olmazsa, mübarek sayılan
Pazartesi veya Perşembe gününde yapılmasına dikkat edilirdi.
Hazırlıklar, âmin alayı merasiminden
bir gün önce tamamlanırdı. Ayrıca aynı gün veya önceden ailenin mensupları
Kapalıçarşı’ya giderek mektebe başlayacak çocuğa gerekli eşyayı alırlardı.
Bundan başka evdeki ecdâd yadigârı rahle de cilâya verilirdi.
Amin alayı yapılacağı gün, sabah
namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca âilece
Eyüb Sultan’a gidilir ve burada duâ edilirdi. Eve dönüldüken kısa bir süre
sonra, mektep çocukları ile ilâhîciler gelirdi. Her mektebin ayrı ilâhîcisi
vardı. Semtte âmin alayı bir seyir vesîlesiydi. O gün sokaklarda bir bayram
havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.
Amin alayı da belirli teşrifat
kaidelerine bağlıydı. En önde bulunan kimse atlas yastık üzerindeki sırmalı
kesesiyle elifbâ’yı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun
mektepte oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu mektebe
gidecek çocuk tâkib ederdi. Çocuğun arkasında mektebin hocasıyla ilâhîciler,
âminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan
mektep talebeleri gelirdi. Alayı, çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın
dostlar tamamlardı.
Osmanlılar devrinde tertiplenen
merasimler mânâsında kullanılan alayla ilgili diğer terimler ise şunlardır:
Alay Arabası
Alaylarda pâdişâhların bindikleri
arabaya verilen addır. Buna saltanat arabası da denilirdi. Muhteşem olan bu
arabayı ihtişamı bir kat daha arttıran atlar, çekerdi. Seyislerin elbiseleri de
sırmalı idi.
Alaya Binmek
Resmî sıfatı hâiz olanların
bayramlarda ve resmî günlerde yapılan alaylara iştirak etmeleri demektir.
Vaktiyle alaylara atla katıldıkları için bu tâbir kullanılırdı.
Alay Bağlamak
Ordunun düşman karşısında harekete
geçmek üzere, emir ve kumandayı beklemesi veya merasimde alayın tamamen tertip
ve tanzim edilmiş olması demektir.
Alay Elbisesi
Alaylarda ve diğer merasimlerde
giyilen resmî elbiseye verilen ad.
Alay Göstermek
Bayramlarda ve belli merasimlerdeki
geçit resmine verilen ad. Bu merasim daha ziyâde yabancı devlet sefirlerine
karşı yapılırdı. Yavuz Sultan Selîm ve Kânûnî Sultan Süleymân’ın tertiplediği
alaylar pek muhteşemdi. Vaktiyle vezirler ve beylerbeyi kanunen götürmeye mecbur
oldukları maiyyetleriyle harbe katılırlarken, ordugâha gelişleri sırasında
ihtişam ve disiplinlerinin derecesini anlatmak için alay gösterirlerdi.
Alay Köşkü
Pâdişâhların gerek ordu alayını ve
gerek diğer alayları seyretmek için yaptırdıkları köşke verilen addır. Üçüncü
Murâd Han tarafından yaptırılan, Gülhâne parkının Sultan Ahmed tarafındaki
girişinde, eskiden soğukçeşme denilen kapının hemen solundaki merdivenle çıkılan
alay köşkünden, pâdişâhlar ordu alayı denilen muhteşem geçit resmini
seyrederlerdi. Asker ile İstanbul halkı böylece hükümdarı selâmlama fırsatını
bulurlardı. Selâm köşkü olarak da bilinen bu köşkün önünde düzenlenen alayların
en muhteşemi, dördüncü Murâd Han devrinde, ordunun Bağdâd seferine çıkması
sebebiyle düzenlenen alaydı.
Alay Kânunu
Alaylarda ve seferlerde pâdişâhın
huzurunda tertiplenen ve büyük geçit törenlerinde ve hükümetçe tesbit edilmiş
olan diğer merasim ve alaylarda; vezirler, âlimler, devlet ricali ile askeri
erkânın tertip (protokol) ve kıyafetlerine dâir kânundur.
Alay Meydanı
Topkapı Sarayı’nda ortakapı ile
bâbüsseâde arasındaki sahaya verilen ad. Ayrıca bir bayrağın veya büyük bir
resmî binanın önünde askerî geçit yapmaya ve merasim için toplanmaya mahsûs
geniş saha ve meydana da bu ad verilirdi.
Osmanlı ordusundaki tabur ile livâ
arasındaki askerî birliğe de alay denirdi. Nizâm-ı Cedîd’in kurulduğu târihlerde
alaya tertip denildi. Her tertip, 1526 mevcûdlu ve 15 kısımdı. Bu kısımlara ise
saf deniliyordu. Safların komutası yüzbaşılara, tertibin komutası da binbaşılara
verilmişti. 1827-1828 yıllarında orduda yapılan yeni düzenlemelerden sonra
tertip tâbiri yerine alay, kısım tâbiri yerine de bölük
tâbiri kullanıldı. Meşrûtiyetten önce Türk piyade alaylarının kuruluşunda dört
piyade taburu bulunuyordu. Meşrûtiyetten sonra alay büyüklügündeki birliklerin
taktik bakımdan sevk ve idarelerinde kolaylık sağlanması için üçlü teşkilât daha
faydalı görülerek uygulamaya konuldu. Alayın kumandanına miralay (albay)
denirdi. Alayların özel alay sancakları vardı. Ayrıca iki alay birleştirilip
liva yâni tugay teşkîlâtı kuruldu. Liva komutanlığı için de mîrliva rütbesi
ihdâs olundu. Ayrıca her alaya kaymakam (yarbay) rütbesinde birer kumandan
muâvini tâyin edildi.
1632’de merkezi İstanbul’da bulunan
alay ve livalara hassa, bunların kumandanlıklarına da hassa ferikliği, merkezi
Üsküdar’da bulunanlara mansûre ve kumandanlarına da mansûre
ferikliği isimleri ve rütbeleri verildi. Ferik şimdiki tümgeneral
demekti. 1836 senesinde orduda yeni değişikliklere gidilerek redif
teşkilâtı kuruldu. Bunun için de; Edirne, Aydın, Bursa, Ankara, Konya ve Erzurum
vâliliklerine redîf-i mansûre müşirliği ünvânı verilerek, bu
altı vilâyette altışar redîf-i mansûre alayı teşkil edildi. Bu sırada Osmanlı
ordusunun daimî mevcudu şöyleydi:
2 Fırka hassa ve mansûre alayları:
24.000 kişi
36 Redîf-i mansûre alayı: 72.000
kişi
15 Mansûre Süvari alayı: 15.000
kişi
4 Topçu alayı: 4.000
kişi
4 Humbaracı alayı: 4. 800
kişi
4 Lağımcı alayı: 4. 800
kişi
1 Baltacı alayı; 3.000
kişi
Toplam: 127. 600
kişi
1839 yılında îlân edilen Gülhâne
Hatt-ı Hümâyûnu’yla askerî teşkilâtta da değişiklikler yapıldı. Vazife sahaları
değişik bölgeleri içine alan beş ordu kuruldu. Her orduda yedişer piyade, beşer
süvari ve birer de topçu alayı vardı. Üçüncü orduda ayrıca bir kazak ve bir
dragon alayı vardı. Alaylar, ordular içinde birden itibaren numara alırlardı.
1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra
1880 senesinde ordu teşkilâtında yeni değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikte de
her fırka üç liva, her liva iki alay ve her alay da beş bölük olarak kabul
edildi.
Balkan savaşından sonra 1913 yılında
ise teşkilât; 4 ordu, 13 kolordu, 4 süvari ve 3 piyade fırkası şeklinde
düzenlendi. Kolordular; 2 veya 3 piyade fırkası, 1 topçu, 1 istihkâm, 1 nakliye
taburu ile 1 telgraf bölüğünden ibaretti. Fırkalar; 3 piyade alayı, 1 topçu
alayından, her piyade alayı da 3 piyade taburu ve 1 makineli tüfek bölüğünden
teşekkül ediyordu. Her piyade taburu ise, 4 piyade bölüğünden İbaretti.
Bu askerî birlik Osmanlı Devleti’nin
yıkılışından sonra da orduda bir teşkilât birimi olarak devam etti.
Askerî teşkîlât birimi olan âlâyla
ilgili terim ve deyimler ise şunlardır:
Alay Beyi
Vaktiyle mîralay yâni albay
rütbesinde olan vilâyet merkezlerindeki jandarma kumandanlarına verilen addı.
1908’de İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra bu tâbir terk edilerek yerine alay
kumandanı tâbiri kullanıldı.
Alay Çavuşu
İki mânâda kullanılırdı. Birincisi;
pâdişâhların bir yere gidişine geçit resimlerinde önden gidip yol açan dîvân-ı
hümâyûn çavuşlarıydı. İkincisi; orduda emir ve kumandadan askeri haberdâr eden
çavuşlardı. Bunlar, tellâl gibi yüksek sesle bağırarak verilen emirleri tebliğ
ederlerdi.
Alay Emîni
Yüzbaşıdan büyük binbaşıdan küçük,
askerî kâtip sınıfından bir vazifenin ünvânı idi. Alay kâtipliğinden terfi
ederek alay emîni olanlar, alayın idarî ve hesap işleriyle meşguldüler. Diğer
askerler gibi resmî elbise giyerlerdi. Ancak bunların elbiselerinin şerit ve
yıldızları diğer askerlerin elbiseleri gibi sarı olmayıp beyaz idi. Alay
emînleri yükselerek binbaşılığa terfi ettikten sonra diğer askerler gibi
yükselirlerdi. 1908’de bu ünvân teşkilâttan kaldırıldı.
Alay Erkânı
Başta mîralay (albay) olmak üzere
alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftîleri ve alay kâtipleri
gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.
Alay İmâmı
Alayın birinci taburunun imâmına
verilen addı. Teşrifatta (protokolde) yüzbaşıdan önce gelirdi.
Alay Kâtibi
Alayın yazı ve hesap işlerini gören
askerin adıydı. Tabur kâtipleri terfi ederek alay kâtibi olurlar, alay
kâtipliğinden de alay emînliğine terfi edilirdi.
Alay Meclisi
Alay işleri hakkında îcâb eden
kararları vermeğe yetkili meclise verilen addı. Miralayın başkanlığında alayı
teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftîsinden ve alay kâtibinden
teşekkül ederdi.
Alay Müftîsî
Alay imâmının üstü olan rütbe
sahibi, sarıklı askere verilen addı. Teşrifatta (protokolde) binbaşıdan önce
gelirdi. Askerlere dînî vazifeleri öğretmek ve onların suâllerine cevap vermek
için taburlarda tabur imâmı, alaylarda ise alay müftîsi bulunurdu. Bu vazife
Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir.
Alay Sancağı
İki mânâya gelirdi. Birincisi; bir
alaya mahsus olan sancak demekti. İkincisi; resmî günlerde gemileri donatmak
için asılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir tâbirdi.
Alaylı
Vaktiyle mektep me’zunu olmayıp
erlikten yetişen askerler hakkında kullanılırdı. Bir mektep bitirmeden meslek
içinde yetişen diğer devlet me’mûrları için de bu tâbir mecazî olarak
kullanılırdı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Saray Teşkilâtı; sh.
167
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 58,
149, 211
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh.
164
4) Kapıkulu Ocakları; cild-1, sh. 257,
421
5) Târih-i Cevdet; cild-12, sh.
145
6) Târih-i Askerî-i Osmânî, Kitâb-ı
evvel
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh.
248
8) Hayât Târih Mecmuası (Sene 1972, cild-2,
sayı-10); sh. 4
Yorumlar
Yorum Gönder